topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:  

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 

AŞIKLIK GELENEĞİNDE

ŞAİR VE OZANLAR

   

ÖNSÖZ

  

         Aşıklık bir ömür törpüsü. Kimin elindeyse onu törpüler durur. Aşık, belki bir müzik bilgini değil, ama kesinlikle bir müzik vurgunudur. Aşık, onun içindir ki, yanık yanık söyler. Aşıkların halinden herkes anlamaz. Bilen bilir aşıkın derdini.  Bu sebeptendir ki, Alevi Bektaşi şair ve ozanlarının aşıklık geleneği ile söyledikleri özgün şiirlerini dinlemek büyük bir keyif verir ehline.

Çeyrek tonla kesik kesik ve bir birine bağlı deyişlerin eşliğinde terennüm sürerken, çok özel bir titreşim satır aralarına gizlenmiş bir sır gibi ansızın çıkıverir. Saz ve söz sanatının doruk noktasına ulaştığı ve yaydığı bu güzelliği yakalamak, satır aralarını okumak gibi geliyor bana. Dinlerken yüreğim kabarıyor, ürpertiyle karışık lezzette heyecan duyarım. Onlardaki bu özellik, yüksek inanç ve duygu zenginliğinin şiirlere ustaca yansımasıdır. Halk ozanları toplumun aynasıdırlar. Ozanlar dönemlerindeki Türk toplumunun bütün özelliklerini taşıyan kök hücreler gibidir. Dönemin yönetimlerinin neler yaptıkları ve ozanların nelerle beslendiğini bu kök hücrelerin DNA’larının sarmal basamakları olan mısralar açığa vuruyor. Dikkatlice bakıyor ve görüyoruz, yöneticiler nelerle beslenmiş; sevgi, hoşgörü, bolluk, zenginlik, veya tam tersi kan, göz yaşı, acılar, yoksulluk, cehalet, korku, baskı, şiddet, v.b.   

Onları dinlerken, şiirlerini okurken adeta kaynağına doğru zamanda yolculuk yaparım. Tarihten günümüze kadar ozanlık geleneğinin nasıl bir seyirle uzandığını hep merak etmişimdir. Aslında merakım, ozanların mısralara yükledikleri, satır aralarına gizledikleri dönemlerine ait yüksek, ince, narin, sitemkar duygularıdır.  

Tarihin derinliklerinden akıp gelen arı Türkçeleri yok mu, işte yüreğimi titreten, beni mest eden halk ozanlarının bu arı dilleridir.  Onların pek çoğu ser vermişler, dilden taviz vermemişler. Nur olsun, Naci olsunlar!!! 

Ozan Şadan Gökovalı bakınız nasıl sesleniyor: 

Ben halkım, hey!

Feleğin sillesini çok yemişim,

Kalem vermemişler elime,

Diyeceklerimi türkülerle demişim... Şadan Gökovalı 

 

Ünlü düşünür, yazar Ziya Gökalp de insan ve Tanrı ilişkisini şu dizelerle veciz şekilde anlatır:

 

Benim dinim ne ümittir, ne korku,

Allahıma sevdiğimden taparım.

Ne cennet, ne cehennemden korku,

Almaksızın vazifemi yaparım. Ziya Gökalp

 

Ozanlara insanlık tarihinin her devresinde bir görev düşmüştür. Onlar da görevin gereğini layıkıyla yapmışlardır. Gelecekte de mutlaka bir görev alacaklardır. Bundan adım gibi eminim.

 

Düzensiz dönemlerde yani, henüz toprağa yerleşilmeyen devirlerde gezgin ozanlar gezgin sinema, tiyatro, kütüphane gibi işlevler üstlenmişler. İnsanlar yerleşime geçtikten sonra da Peygamberden sonraki dönemlerde de, Velilerden, Dedelerden sonra şairler, aşık geleneğindeki ozanlar Tanrı buyruğu ayetleri, dini inançları yeni nefes ve yorumlarla halka indirgeyerek anlatmışlar ve yaşama geçirmişlerdir. Dinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamışlar, batını inanç düzeyindeki yorumlarıyla Hak’la insan hakları özdeşleşmesine vardırmışlardır. İslamiyetin katı kurallarını yumuşatarak şiir ve güzel sanatların gelişmesine büyük katkıları olmuştur.

 

Peygamberden sonraki dönemlerde, Velilerden, Dedelerden sonra şairler, aşık geleneğindeki ozanlar Tanrı buyruğu ayetleri, dini inançları yeni bir nefesle ve yorumlarla halka indirgemişler ve yaşama geçirmişlerdir. Dinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamışlar, batıni inanç düzeyindeki yorumlarıyla Hak’la insan hakları özdeşleşmesine vardırmışlardır. İslamiyetin katı kurallarını yumuşatarak şiir ve güzel sanatların gelişmesine katkıları olmuştur.

 

Oruç, namaz, gusul, hac hicaptır aşıklara,

Aşık bundan münezzeh, hasıl heves içinde.

 

Din ü millet sorar isen, aşıklara din ne hacet,

Aşık kişi hayran olur, hayran bilmez din diyanet.

 

Büyük düşünür Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin buyurdukları “İri ol, diri ol, bir ol” sözünün hayata geçmesi, birlik ve beraberliğimizin harcı olmasını ümit ve niyaz ediyorum. Eksikliklerimiz ve kusurlarımız için hoşgörünüze sığınıyorum.

 

  

 

ALEVİ BEKTAŞİ ŞİİRİNİN KAYNAĞI

 

GİRİŞ

 

Alevi Bektaşi şiirinin tarihi, Alevi tarihi kadar eskidir. Aleviliğin doğuşu, İslamiyetin Oğuz Türklerince kabul edilmesiyle başlar. Bu da VIII. Yüzyıla rastlar.  

Bazı yazarlar, örneğin İsmet Zeki Eyüpoğlu, Alevi Bektaşi isimli eserinde (s.29) bu başlangıcı 13. Yüzyıldan başlatır. Doğrusu, Horasan Türklerinin, özellikle Oğuz boyundan olan Horasanlı Eba Müslüm’ün büyük bir güç oluşturmasıyla Alevilik de Alevi şiiri de parlamaya başlamıştır. Bu başlangıç, tarihi bir rövanşın sonuna rastlaması da bana oldukça ilginç gelmektedir. Kerbela katliamının 100. Yılında öcünün alındığı, Halifeliğin asıl sahiplerine teslim edildiği, zalim Emevilerin iktidarına son verildiği 750 yılı  kutlu bir yıl olsa gerekir.  

Bu tarih, İslamın miladıdır. Kurutulurcasına katledilen Peygamber soyu Ehlibeyte yapılan zulümlere, haksızlığa bir son veriliştir. Mazlumun yanında yer alan bir ulusun onurlu duruşudur bu yıl. Bütün bunlar Oğuz Türkmenlerine yani Alevilere nasip olmuştur. Ancak hemen belirtelim ki çıkar peşinde olanların organize olarak her zaman karlı çıkmalarına karşın iyilerin yeterince dayanışma içine girmemeleri sebebiyle kaybetmişlerdir.  

Zulme ve haksızlığa karşı olan Aleviler de bu onurlu davranışlarının bedelini tarih boyunca taksit taksit baskı görmek suretiyle ödemişlerdir. Yoğun baskılar karşısında kalan ve her yönden kuşatma altına alınarak daha da fakirleşen halk, zaman zaman kendisini mistisizme vererek teselli bulmuş ve ayakta kalmasını bilmiştir. Alevi erenlerin, dedelerin ve babalarının akılcı yönlendirmeleriyle badireleri en kolayından atlatmasını bilmiştir. Böylesi dönemlerde Alevi şairlerin sayısında büyük artışlar olduğunu görüyoruz.  

Alevilerin gördükleri baskılar, katliamlar, haksızlıklar, acılar, fakirlik, yolsuzluklar, rüşvet, v.b. Alevi şiirlerinde ana temayı oluşturmuştur. Eskiden ses kayıt cihazı olmadığı için önemli toplumsal olaylar mısralara şiirlere yüklenerek, destanlaştırılıp geniş halk kitlelerine ulaştırılıyor, ezberlenerek dilden dile aktarıla geliyordu. İşte bu gerçek karşısında Alevi ozanlarının şiirleri Alevi toplumunun sosyal, siyasal ve ekonomik durumlarını ortaya koyan bir nevi Aleviliğin yol haritası olmuştur.  

Bu yol haritasında gördüğümüz manzara acı ama gerçektir. Ne zaman Aleviler üzerindeki baskılar fazlalaşmış, Alevi ozanlarının sayısında artış olmuş. Ne zaman Alevi ozanlarının sayısı artmış, o zaman bir birinden güçlü ozanlar ortaya çıkmıştır.  

İşte Ahmet Yesevi, İşte Hacı Bektaş Veli, İşte Yunus Emre, İşte Abdal Musa Sultan, İşte Kaygusuz Abdal, İşte Pir Sultan Abdal, İşte Geç Abdal ve daha yüzlercesi.  

Bu bir birinden değerli Alevi Bektaşi ozanların tamamına ulaştığımız söylenemez. Ulaştıklarımız hakkında yaşamlarıyla ilgili kısa bilgiler verilerek daha çok eserlerinden seçilen özgün örnekler buraya alınmıştır.  

İlk tek tanrılı semavi din olan Şamanizm inancı ve onu icra eden kam ozanlar, İslamiyeti Türkçe beyitlerle, deyişlerle, lirik şiirlerle halka öğretmişlerdir. Bu yeni dini geleneksel dinsel inanışlarıyla harman etmişlerdir. Tasavvufi fikirler bu harmanda ve yeni versiyonlarıyla ortaya çıkmıştır.  

Sünni Arab ideoljisinin savunduğu Allah korkusu yerine Allah sevgisi aşılanmıştır. Alevi inanışında kul için yanlış bir şey yapılmadığı sürece Allah korkusu yoktur. Her şeyin temelinde Allah sevgisi hakimdir. İnanlar kendisini Allaha daha yakın hissederler. Çünkü ondan gelmişlerdir. Ona, yani aslına dönmeyi, eğer ki ölmekle olacaksa, ölmeyi gönülden isterler. Alevileri Sünnilerden ayıran en önemli fark, bu bakış açısıdır.   

Anadolu, binlerce yıl bir çok ulusa yurt olmuştur. Her gelen ulus, burayı sevmiş, buraya gönül vermiş, burasını tarihsel bilincini yansıtacak izlerle bezemiştir. Anadolu çok ulusları yoğurmuş, eritmiş ve yeniden şekillendirmiştir. Ancak, Anadolu’dan geçen uluslar da Anadolu’yu yoğurup şekillendirmeye, ona kendi damgalarını vurmaya çalışmışlardır. 

 Her ulusun geçişinden sonra ne Anadolu eski Anadolu olarak kalmış, ne de kavimler eski konumlarını muhafaza edebilmişlerdir. “Anadolu’nun ulu potasında eridik, ama erittik de” diyor kısaca Sabahattin Eyüpoğlu.  

Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz (Türkmen) boyları 12-14. Yüzyılda Anadolu’yu Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı.       Şimdi Anadolu'nun 20. Ve 21. Yüzyıl versiyonunda Yeni Anadolu Ulusu veya yepyeni bir Türk Ulusunun oluştuğuna tarih ile birlikte hepimiz tanık oluyoruz.   

Günümüzde yönetimler ve egemen toplumlar çok değiştiler. İktidarlar, muhalif kanada tahammül göstermek bile istememektedirler. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, onların elindeki tüm silahları  alarak yoğun ve baskıcı denetimleriyle muhalefeti geriye itmekte ve tamamen yok etmektedirler. İnsanoğlunun artık muhalefet etme olanağı bile elinden alınmaktadır.  

Egemen sınıflar bunu paravanlar kullanarak ustaca yaptıklarından  öznesiz baskı dönemi fazla bir tepkiye uğramadan günümüzde de yaşanmaktadır. Baskılar hala kalkmamıştır, yalnızca biçim değiştirmiştir. Baskı varsa, ozanlık geleneği de var olacaktır. Yüzyılımızda halk ozanı geleneğini yaşatanlar, yeni gelişmeler karşısında misyonları daha da önem kazanmıştır.  

Anadolu bir çok kültürü bağrında barındırmıştır. Ne kadar çok kültür varsa o kadar etkileşme olur. Etkileşmeler yeni yorumları, yeni sentezleri yaratır. Alevi toplumu, eskiden olduğu gibi, günümüzde de özgün yorumlarla varlığını sürdürmekte ve gelecekte de her alanda ve en çok da kültür ve sanat alanında var olacağının işaretlerini vermektedir.

 

 

VEYSEL KARANİ (ÜVEYS)

600-657 Yemen-Sıffın (Küfe)

 

Asıl adı Üveys’tir. Arap asıllıdır. Hz. Muhammed zamanında yaşamış. Yemen’de doğmuş, İslamiyeti kendiliğinden kabul etmiştir. Yemende İslamiyet yaymıştır. Mekke, Medine, Bağdat, Şam ve Küfe’yi gezmiştir. Peygamberi görmek için gelmek istemiş ancak yaşlı annesine bakacak kimse olmadığı için gelememiş. Nihayet annesi gitmesine izin vermiş ve tembihlemiş. “-Eğer peygamberi evde bulamaz isen beklemeyip tez döneceksin.” Demiş. Üveys gittiğinde peygamberi evinde bulamamış. Karısı Ayşe’yi görmüş. Geldiğini söyleyip dönmüş. Peygamber eve geldiğinde bu durumu karısı anlatmış. Peygamber çok üzülmüş. Hırkasının Üveys’e verilmesini vasiyet etmiş. Peygamber Hakka yürüyünce, ona hırkasını göndermişler. 644 yılında Medine’ye gelmiş. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaşta Ali tarafında cenk ederken Sıffın Savaşında şehit düşmüştür. Alevi Bektaşi geleneğinde şiir yazan şairler ve ozanlar Türk olmasa bile, Veysel Karani Hazretleri için ayrı bir  sevgi ve saygı duyarlar. Şiirlerinde onu kendiler İnden biri imiş gibi kabul eder ismini saygıyla zikrederler.

 

SELMAN-I FARİSİ

?  -  656  ISFAHAN-MEDAİN

       Şiilerce Ehlibeytten kabul edilir. Hz. Muhammed, “Selman bizim ailemiz efradından, Ehlibeytten sayılır.” Demişlerdir. Peygambere köle iken Müslümanlığı kabul ettiği bildirilince hürriyetine kavuşturulmuştur. Hendek Savaşında kahramanlıkları vardır. Medine etrafına hendek kazılmasını tavsiye etmiş ve şehri yağmadan kurtarmıştır.

 Alevi Bektaşi şiir geleneğinde Selman Farisi adı saygın bir konumdadır.  

 

 

 

EBA MÜSLÜM HORASANİ

670-750                HORASAN-FELLÜCE 

Aleviliğin temeli, İslamın Arap yarım adası dışında Asya istikametine doğru yayılışı sırasında Türklerle ilk karşılaşması ve Türkmenlerce İslamiyetin ilk kez kabul edildiği yıllara (M.S. 700) dayanır. Emevilerin hakim olduğu yıllarda halifeliği elinden alınmış peygamber soyundan olan ehlibeyt ailesi başka Arap Kabilelerince, kökü kurutulurcasına katliama uğratılmıştır. Canlarını kurtarmak ve muhalefet olarak mücadelesini daha etkili şekilde sürdürmek için komşu ülkelere dağılmışlardır. Türklerin yoğun olarak bulunduğu Horasan ve Müveraünnehir dolaylarına gelen İmam Zeynel Abidin Oğuz Türklerine sığınmıştır.

 

  İmam Cafer de İran’da kendine taraftar bulmuştur. Buralarda kendilerini daha iyi ifade etmişlerdir. Siyasal gücü elinde bulunduran ve Emevilerle işbirliği içinde olan  yönetici burjuvazi ve tacir sınıfına karşı antipati oluştuğundan muhalif ehlibeyt soyuna ve taraftarlarına daha sıcak bakılması kendiliğinden olagelen doğal bir gelişim olarak ortaya çıkmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, ehlibeytin müşkülü Horasan Türklerinin müşkülü olmuştur. Haksızlığa ve kıyama uğrayan ehlibeyti yeniden iktidar yapmak ve şehitlerin intikamını almak için gizli çalışmalar artarak sürmüştür.

 

Horasanlı Eba Müslüm komutasında harekete geçen Türkmenler, Emevilerin iktidarına son vermişler ve Hz. Peygamberin amcası Abbas soyundan olan Abbasi halife olarak başa getirmişlerdir. Bu çalışmalar sırasında  peygamber ve soyu ehlibeyt anlayışındaki İslamı öğrenmişlerdir. Peygamber İslam anlayışı, İslamiyetin kaynağı ve özünü oluşturuyor. Bunu birinci ağızdan öğrenme fırsatı bulan Türkmenler kendi inançlarından örtüşenleri de birlikte düşünmüşlerdir. Bunları yayma ve öğretme metodu olarak epik şiirler kullanılmıştır. Epik tarzda ilk Alevi nefesleri Eba Müslüm (M.S. 719-755) tarafından halkın anlayacağı sade bir dil kullanılarak ortaya konulmuştur. Denilebilir ki, Aleviliğin temeli Horasana, Horasan Türklerine  dayanır. Horasanda yetişmiş ozanlar ve kamlar Aleviliğin yayılmasında etkili olmuşlardır.[1] 

Alevi-Bektaşi geleneğindeki ozanlar Eba Müslüm’e ayrı bir önem verirler. O sadece Türkmenleri, Hz. Muhammed’in sülalesi ehlibeyt’i değil, İslamiyeti de düştüğü müşkül durumdan kurtarmıştır. Bir şair O’nun için şöyle der:

 “Eba Müslüm gelmeseydi cihana,

Eşek diyerek çağırırlardı Mervana.”

  Kaynak: Mesruri Geda; Eba Müslüm’ün Tabutu,  Çev: Emrullah Erarslan, Can Yaty. 3.Basım 1997 İstanbul

  

 

HÜSEYİN GAZİ

600-700 MALATYA

 Hüseyin Gazi’ Emeviler döneminde Malatya’yı merkez yaparak İslamiyeti Anadoluda yaymaya çalışmıştır. Aleviler tarafından sevilen ve sayılan ulu kişi olarak kabul edilir. Anadoluda bir çok yerde onların adına türbeler vardır.  

Ankara, Divriği, Alaca (Çorum), Zile’de bulunan Hüseyin Gazi türbesi binlerce sevenlerince ziyaret edilir.

  

SEYİT BATTAL GAZİ

680-740                MALATYA-ESKİŞEHİR

 

Hüseyin Gazi’nin oğludur. Emeviler döneminde Malatya’yı merkez yaparak İslamiyeti Anadoluda yaymaya çalışmıştır. Gerek babası ve gerekse kendisi Aleviler tarafından sevilen ve sayılan ulu kişiler olarak kabul edilirler. Anadoluda bir çok yerde onların adına türbe vardır.  Bunlardan biri de Eskişehir’dedir.

 Ankara ve Divriği’de Hüseyin Gazi türbesi vardır.

  

 

 

İBRAHİM ETHEM (İBRAHİM Bin ETHEM Bin MANSUR Bin CABİR)

700-778 Belh-Şam

         Horasan Meliklerinden, Belh şehrinde doğmuş bir şehzade iken Tanrı yolunda dünya nimetlerini bırakarak nefsini yenmesini bildi. Azla yetinmenin simgesi oldu. Ona göre bir insan, kendi emeği ile yaşamalı, aşırı tüketimden, gösterişten kaçınmalı, yoksullara yardım etmeli. İbadet yalnızca Tanrı sevgisiyle ve bir karşılık beklemeksizin yapılmalı. Din sevgi, barış ve kardeşlik üzerine dayanmalı. Ölünceye kadar tarlalarda çalıştı. 778 veya 779 yılında Şam’da yokluk içinde çile çekerek, inandığı şekilde ölmüştür.  

İbrahim Ethem hacca gitmek için hazırlık yapmış, bir miktar parayı kenara ayırmış. Helallik almak için komşularını ziyaret ediyormuş.. Komşularından dul bir kadını ziyaret için uğradığında, kapıyı açan olmamış. Merak etmiş oğlunu gönderip bakıtmış. Küçük oğlu evin arka tarafını dolaşarak kapıdan içeri girmiş. Bir de bakmış ki yoksul kadın et pişirmiş çocuklarına yediriyor. Ethem’in oğlu da etin kokusuna dayanamamış et istemiş. Ev sahibi kadın vermemiş. Buna içerleyen çocuk koşarak babasına gidip durumu anlatmış. İbrahim Ethem, çocuğuna bir parça et vermeyen komşunun bende hakkı vardır, deyip helallik almak için tekrar bu eve gelmiş. Kapıya çıkan dul kadına; 

-         Oğlum et pişirdiğini görmüş. Kokusundan canı çekmiş. Bir parça et isteyen bir çocuğa niçin vermedin? Bir hakkın varsa ben ödeyeyim, helallik alayım istiyorum, demiş.

-         Söyleyemem, bana bir hakkın yoktur,  demiş.

-         Israr ediyorum, komşundan bir parça eti esirgeten sebep ne ola? Diye sormuş İbrahim Ethem.

-          Çocuklarım açlıktan ağlıyorlardı. Evde yiyecek bir şey de yoktu. Üç gün önce dağın arkasında ölmüş bir eşek cesedi görmüştüm. Varıp butlarından kesip getirdim. Pişirip açlıktan ağlayan çocuklarıma yediriyordum. Mundar eti olduğu için, size günahı gelir diye vermedim. Esirgemem bundandır, demiş.

 Ağlayarak evine gelen İbrahim Ethem, hacca gitmekten vaz geçmiş ve biriktirdiği paraları, yiyecekleri fakir komşularına dağıtmış. Arkadaşları hacca gitmişler. Dönüşlerinde herkes bir birinin haccını kutlamış. En çok da İbrahim Ethem’i kutlamışlar. Hacda onu en çok farizeyi yerine getirirken gördüklerini söylemişler.

 Arif olan canlar nefsini bilir,

Varlığın terk eyler hakkı bulur,

Nuru Muhammet didar görünür,

Aman ya Muhammed, medet ya Ali.

…………..

 Horasan’da var idi bir padişah,

Hükmü şarktan garba geçerdi ey şah.

Yine geldi gönlüme bir söz dahi,

Söyleyim dinler isen ey ahi.

 …………. 

Baba arzulayıp gelen,

Bu halime muti olan,

Ata okuna uğrayan,

Yetim oğul, garip oğul.

 

 Anan hasretini çeksin,

Gele deyu yola baksın,

Baban firkatını etsin,

Yetim oğul, garip oğul.  

 

 Beni arzulayıp geldin,

Ata okuna duş oldun,

Bu dertlü bağrımı deldin,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Baban derviş donun giydi,

Mal u mülkü sana verdi,

Bu gün hep illere kaldı,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Ata oku seni yaktı,

Kamu iller bize baktı,

Firakın yüreğim yaktı,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Tacir sıfatına girdin,

Gelip bu diyara irdin,

Yiğitliği ele verdin,

Yetim oğul, garip oğul.

 

N’olaydı beni sormasan,

Arayıp burda bulmasan,

Dertlü bağrımı delmesen,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Anan aklını yitirsün,

Hasretün dile getürsün,

Tahtımızda el otursun,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Beni dervişlere sordun,

Oduna gittiğim bildün,

Bağrım delik delik deldün,

Yetim oğul, garip oğul.   [2]

 

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.163

   

 

 

BEHLÜL DANA

700-805 Bağdat-Basra

 

Harun Reşit’in kardeşidir. Abisi tarafından öldürüleceği korkusuyla hayatta kalmak için kendisini deliliğe vurmuştur. İmam Cafer Sadık için öldürülmesi fetvasını imzalamamak için divane gibi davranışlar sergilediği de söylenmektedir.

 

Behlül hiç gülmez imiş. Harun Reşit, her kim kardeşimin güldüğünü görür, müjdeyi getirirse, bir kese altın vereceğini vaat etmiş. Behlül, bir gün Bağdat sokaklarında gezerken bir kasap dükkanı önünde durmuş ve bir süre izledikten sonra gülmeye başlamış. Bunu gören esnaf hemen Harun Reşit’e koşup haber vermişler. Harun, Behlül’ü huzuruna çağırmış. Niçin güldüğünü sormuş. O da “Kasap dükkanında gördüm ki ak koyun ak bacağından, kara koyun kara bacağından asılmış. Ben de senin işlediğin günahlar için benden de hesap sorarlar diye, üzülür dururdum. Meğer boşuna imiş.” Der.  

Harun Reşit, “deli olmasaydın şuracıkta başını vurdururdum” der ve Behlül’ü serbest bırakır.

 

Ademi balçıktan yoğurdun, yaptın,

Yapıp da neylersin, bundan sana ne.

Halk ettin insanı, saldın cihane,

Salıp da neylersin, bundan sana ne.

 

Bakkal mısın, teraziyi neylersin,

İşin gücün yoktur, gönül eğlersin,

Kulun günahını tartıp, neylersin,

Geçiver suçundan, bundan sana ne.

 

Katran kazanını döküver gitsin,

Mümin olan kullar didara yetsin,

Emreyle yılana tamuyu yutsun,

Söndür şu ateşi, bundan sana ne.

 

Sefil düştüm bu alemde, naçarım,

Kıldan köprü yaratmışsın, geçerim,

Şol köprüden geçemezsem uçarım,

Geçir kullarını, bundan sana ne.

 

 

Behlül Dana’m eydür cennet yarattın,

Nice kullarını cehenneme attın,

Nicesin ateş-i aşk ile yaktın,

Yakıp da neylersin, bundan sana ne.

 

 

 

HALLACI MANSUR

857-922 Beyza-Bağdat

Asıl adı Hüseyin’dir. 857 (244 H) yılında İranda doğdu. 922 (309H.) yılında Bağdat’ta öldü. Mansur babasının adıdır. Her nedense asılan oğlu Hüseyin olmasına karşın kaynaklarda Mansur adı geçmektedir.

 

Basralı Ebu Yakup Akta’nın kızı Ümmül Hüseyin ile evlenmiş. 3 erkek 1 de kız çocuğu olmuştur. İnsanların gönüllerinden geçen uçuk fikirleri açıklıkla söylediği için “sırları pamuk gibi atan” anlamına Hallac ül Esrar lakabı verilmiştir. Horasan, Hind, Türkistan ve Çini dolaştı 3 kez de hacca gitti. 3. Hac yolculuğuna 400 öğrencisiyle gitmiştir. Hacdan sonra Hanbeli sünniler onu şikayet ettiler. Sus’ta yakalanarak Bağdat’a gönderildi. 9 yıl mahkeme süresince hapis yattı.

 

Onu kafir olarak niteleyen ve Allahlık tasladığını ileri sürenler yanında, onu Veli kabul edenler de bir hayli vardı. Bir de tarafsız kalanlar vardı. Suçlayanlar siyasal olarak da güçlü idiler ve Kabeyi yıkan Karmetlerin isyanına benzer bir isyan çıkaracağı suçlamasıyla idama mahkum ettirilerek vücudu parça parça kesilerek, kalanı asılmak suretiyle idam edildi. Yakılarak külü Dicle nehrine atıldı 26.Mart.922. [3]

 

 

Ben Hakkım, Çünküm

Ezelindeyken haklıyım,

Ondan hiç ayrılmadım,

Ebedi olarak haklıyım.

 

..............

 

Ey dileyen kişinin dileği,

Senin yüzünden şaşırdığım gibi,

Kendime de şaşmadayım sanki.

Beni kendine öylesine yaklaştırdın ki,

Bir an ben sandım seni.

Vecde düşüp kendimi öyle yitirdim ki,

Kendinde yok ettin beni.

...................

 

Tenzih ederim

Maddi alemi izhar edeni,

Tanrılığını böylece göstereni,

Sonra da halkı meydana çıkarıp,

Kendini yiyen içen göstereni.

 

Kaynak: Dr. Mustafa Tatçı; Mansur Name, M.E.B. Yay. İstanbul 1997

...........................

  

 

 

 

AHMET YESEVİ - HACE AHMET YESEVİ-PİRİ TÜRKİSTAN

1082-1166 Sayram-Yesi

 

      Ahmet Yesevi Türkistan’da Sayram’da dünyaya gelmiştir. Daha sonra buraya, Ahmet Yesevi’nin kişiliğinden dolayı, Mübarek Türkistan denilmiştir. Doğduğu yıl tam olarak bilinmiyor, ancak 84 yaşında 1166 yılında öldüğü bilindiğine göre 1082 yılında doğmuş olması lazım.  

Babası Şeyh İbrahim’dir. Ahmet Yesevi 7 yaşında babasını kaybetmiştir. İlk tahsilini Yesi’de yapmıştır. Yesi’de Arslan Baba’dan [Bab Arslan (Bab; arabça Kapı demek)], Buhara’da Yusuf Hemedani’den (Ölm.1140) ve devrin diğer ünlü din bilginlerinden dersler almıştır. Genç yaşta şiirler yazmaya başlamıştır. Mahlas olarak Yesevi, Hace isimlerini kullanır. Hace, bilgin, hoca, öğretmen, efendi, ağa, büyük insan, demektir.  

Özbekler, Kazaklar, Tacikler, Azeriler, Türkmenler, Volga Türkleri, Türkiye Türkleri gibi dili Türkçe olan ülkelerden gelen milyonlarca insan tarafından kabri bir ziyaret makamı olarak kabul edilmektedir. Yesevi, Pir-i Türkistan diye anılmakta ve nüfuzu geniş bir Türk coğrafyasını kaplamaktadır.        

Yesevi öyle bir dönemde yaşamıştır ki, tarihte böyle bir karmaşa ve kaos toplumları derinden etkilemiştir. Bir kere İslamiyet Türk dünyasına yeni girmeye başlamıştır.  

Oğuzların zengin ve egemen sınıfı, daha tatlı karlar elde etmek için, İslamiyetin Emevilerce sürdürülen Sünni mezhep kolunu seçmişlerdir. Halktan kopmuş olan sünni yönetici sınıf, halktan daha çok vergi almaya ve daha çok baskı yapmaya başlamıştır. Kabul edilen İslamiyetin etkisi ve yeni ticaret dostu tuttukları Araplara karşı ganimet elde etmek amacıyla saldırılar yapmak yasaklanmıştır.  

Başka gelir kaynağı olmayan halk daha da fakirleşmiş açlıkla karşı karşıya kalmıştır. Arapların İslamiyeti kabul için yaptıkları yoğun baskılar ve Sünni mezhep karşısında, gelişen muhalif grupların savundukları Şiilik, yani Hz. Ali taraftarlığı, Oğuz Türkleri arasında daha samimi bulunmuş ve İslamiyet Ali taraftarlığı kimliğiyle kabul edilmiştir. Şiiliğin Türkmenlerdeki Ali taraftarlığı versiyonu  ise Aleviliktir.   

Horasan Türkleri ekseriyetle Aleviliği seçmişlerdir. Ahmet Yesevi de Alevidir. Ondaki Allah sevgisi son derece doğaldır. İnsan her şeyin merkezini oluşturmaktadır. Yesevi’deki hümanizm ve doğa sevgisi en yüksek doruklardadır. Yesevi İslamiyet ve Alevilikle ilgili öğrendiği her şeyi lirik bir tarzda beyitlerle ve nefeslerle kam ozanlarına ve doğrudan halka öğretmiştir. Özellikle Hikmetleri kızı Gevher Şahnaz tarafından kadınlara öğretilmekteydi. Geniş bir odada toplanan kare düzeninde her kenarda 10 kadın, 4 kenarda 40 kadın sırasıyla Hikmetleri nağmeli olarak okuyarak ezberlenmesini sağlamışlar. Bir kenardaki 10 kadın koro olarak söylediği şiir bitince diğer kenardaki 10 kadın koro halinde devam etmiştir. Her gün en az 2 saat devam eden bu öğreti metodu oldukça başarılı olmuştur. Bu sebeple İslamiyet Alevilik kimliğiyle kısa sürede Türkler arasında yayılmıştır. O devirde bile Alevi Türkler ibadetlerini kendi dillerinde yapmışlardır. Yesevi bunu şu dizeleriyle dile getirir:

 

Anlamıyorlar alimler konuştuğumuz Türkçe’yi,

Ariflerden duyunca insan açar gönül mülkünü.

Ayet hadis manası Türkçe olsa kolay bilir lehçeyi,

Manasını kavrayanlar yere koyarlar börkünü.

 

Bir rivayete göre Yesevi Hazretlerinin soyu İmam Ali’ye dayanmaktadır. Buna inanmak oldukça zordur. Buna göre soy kütüğü şöyledir:

İmam Ali Mürteza       - 40 Hicri, 598-661 Miladi

Hasan Basri         03 - 88 Hicri (Peygamberin Hadımı Muhammed   Yesari’nin ve Ümmü Selme cariyesi Emine oğludur.       

Habib Acemi              -142 Hicri,

Davut Tai                  - 185 Hicri

Maruf Kerhi              - 204 Hicri

Sersekati                  - 245 Hicri

Cüneydi Bağdadi     - 297 Hicri

Cafer bin Yunus      - 335 Hicri

Ebubekir Şebeli       -

Muhammed Züccac -384 Hicri

HOCA AHMET YESEVİ TAŞKENTİ 300- 397 Hicri

 

Ahmet Yesevi’nin bir çok Halifesi var. Derler ki 99 000 Halinin piridir Hoca Ahmet Yesevi. O sebeple Nevedü Noh Hezar Pirani derler. Yani doksan dokuz bin halifenin piri, Pir-i Türkistan demektir.

Bu Halifelerinden en meşhur olanları Ebül Hasan Harkani, Ebül Kasım Gergani, Hoca Rüstem Taberistani’dir. Bunlardan da üç tarikat ortaya çıkmıştır:

Ebül Hasan Harkani’den Tarikatı Nakşibendiye,

Ebül Kasım Gergani’den Tarikatı Sadiye,

Hoca Rüstem Taberistani’den Tarikatı Bektaşiye.

 

Ahmet Yesevi’den Hacı Bektaş Veli’ye inen Halifeleri:)

 

1. Ahmet Yesevi'nin ilk Halifesi Mansur Ata'dır. (Arslan Baba'nın oğlu).

Abdülmelik Ata'dır. (Mansur Ata'nın oğlu)

Tac Hoca (Abdülmelik Ata'nın oğludur)
Zengi Ata (Tac Hoca'nınoğludur)

Hoca Rüstam Taberistani -445 Hicri

Hoca Cafer Sicistani –

Yakup İsfahani –

İshak Hamadani –

2. Harezmli Sait Ata

3. Süleyman Hakim Ata (Eşi Harzemşah hükümdarı Buğra Han'ın kızı Anber Ana'dır.)

Yahyai Kahistani -620 Hicri

Lokman Parendei Kaşani –663

Hacı Bektaşi Veli Muhammed Horasani –738 

Bu hesaba göre Ahmet Yesevi hazretleri 345 Hicri senesinde hilafet almış. 52 yıl şeyhlik yapmış ve 97 yaşında hakka yürümüştür. Bu zamanda halifesi Hoca Rüstem Taberistani 42 yaşında Yesevi Tekkesine şeyh olmuştur. 

Günümüzden bin yıl kadar önce Yesevi Hazretleri Türkçe ibadetten bahsediyor. Kendisi de Türkçe ibadet ediyor ve Kuran ayetlerini beyitlerle lirik tarzda halka öğretiyor. Bugün Türkçe ibadet, tartışma konusu olmaktan hala kurtulamamıştır.  

      Ahmet Yesevi, şüpheye yer bırakmayacak derecede Alevidir. Bazı tarikatçı çevreler, örneğin Nakşibendiler - ki sülük şecereleri Hz. Ebubekir’e çıktığı söylenir- Ona “Sünni” damgasını vurmaya kalkışmaktadırlar. Bu tutumun, Yesevi hazretlerinin ruhunu rahatsız ettiği kemiklerini sızlattığı, her inanan insanın kabul edeceği bir gerçektir. Eğer, bir Türk büyüğü olarak maksat Onu anmaksa, şaire ve onun inancına da saygı göstererek yapmalıdırlar. Yalnızca fikirlerini alsınlar. Şahsına yafta asmaya kalkmasınlar. Gerçekten de Nakşibendi Tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri (Asıl adı Muhammed bin Muhammed El Buhari’dir) (1318-1389) Ahmet Yesevi’den çok sonra yaşamış ve ondan feyz almış ulu bir Veli’dir. Yesevi’den oldukça etkilenmiştir. Ortak yanları bulunabilir. Bu Yesevi’yi Nakşibendi grubuna mal etmeye yetmez. Tersi tutumlar  büyük ozanı ve Ona gönül veren milyonlarca sevenlerini üzer. Bunun da kimseye bir faydası yoktur. Aksine, eğer gerçek inanç sahibi iseler, zararını düşünmeyi bile gereksiz buluyoruz.

 

Mansur bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,

Kırklar şerbet içirdi, Mansur’a mihrin salıp,

 

Mansur dedi “Enel Hak” erenler işi ber hak,

Mollalar derler nahak, gönlüne yaman alıp,

 

Deme “Enel Hak” diye kafir oldun Mansur diye,

Kur’anda budur diye, öldürdüler taş atıp.

 

Bilmediler mollalar, Enel Hakkın manasını,

Kal ilmine hal ilmin Hak görmedi münasip.

 

Rivayetler yazıldı, halini onun bilmedi,

Mansur gibi veliyi koydular dara asıp.

 

Efsanedir şeriat, ferzanedir hakikat,

Dürdanedir tarikat, aşıklara münasip.

 

Tevbe kıl Hace Ahmet, Hak’tan ola inayet,

Yüz bin Veli geldi geçti sırrın sırrına ulaşıp.

 

      Ahmet Yesevi gariplerin mazlumların yanındadır. Döneminde yönetici egemen çevrelerin fakir halk üzerindeki yoğun baskıları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Gönlü katı insanları insaflı ve şefkatli olmaya çağırmıştır.

 

Sünnet imiş, kafir olsa da verme zarar,

Gönlü katı, gönül kıranları Allah sevmez.

 

      Yesevi, yetim ve mazlumları azarlamamaları için uyarılarda bulunur. Bunu şu beyitlerle ifade eder:

 

Garipleri gördüğünüz yerde üzmeyiniz,

Gariplere hiddetlenip söz söylemeyiniz,

Zayıf görüp gariplere taş atmayınız,

Bu dünyada gariplik gibi bela yok işte.

 

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,

Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,

Garip fakir yetimlerin gönlünü avlayıp,

Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

 

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen,

Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen,

Mahşer günü dergahına mahrem ol sen,

Ben sen diyen kimselerden geçtim işte.

 

Garip fakir yetimleri Resul sordu,

Hem o gece Miraca çıkıp didar gördü,

Geri inip garip yetim izleyip yürüdü,

Gariplerin izini izleyip geldim işte.

 

Ümmet olsan, gariplere tabi ol sen,

Ayet hadis her kim dese, sami ol sen,

Rızık nasip her ne verse, kani ol sen,

Kani olup şevk şarabını içtim işte.

 

Medine’ye Resul varıp oldu garip,

Gariplikte mihnet çekip oldu habip,

Cefa çekip yaradana oldu karip,

Garip olup engellerden geçtim işte.

 

Akıllı isen gariplerin gönlünü avla,

Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara,

Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir,

Yüz çevirip deniz olup taştım işte.

 

Garip fakir yetimleri kıl sen şadman,

Parçalayıp aziz canın eyle kurban,

Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan,

Haktan işitip bu sözleri dedim işte.

 

Garip fakir yetimleri her kim sorar,

Razı olur o bedenden Perverdigar,

Ey habersiz, sen ver sebep kendisi korur,

Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.

 

Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen,

Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden,

Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccin,

Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.

 

Vah ne yazık, ne yapacağım gariplikte,

Gariplikte gurbat içinde kaldım işte.

Horasan’ı Şam’ı, Irak’ı niyet kılıp,

Garipliğin çok kadrini bildim işte.

 

Gariplikte yüz yıl dursa, yine mihman,

Tahtı bahtı bostanları yine zindan,

Gariplikte kuş oldu o Mahmut Sultan,

Ey yarenler gurbat içinde yandım işte.

 

Kul Hace Ahmet, söylediği Hakkın yadı,

İşitmeyen dostlarına kalsın öğüdü,

Gurbet çekip öz şehrine dönüp geldi,

Türkistan’da mezar olup kaldım işte.

 

      Yesevi egemen çevrelerin halk üzerindeki baskıları arttırması sebebiyle halkı yatıştırmak ve olası katliamlardan korumak için halka şöyle seslenir;

 

Zalim eğer cefa kılsa ninni söyle,

Göğsünü açıp intizar eyle,

Hak imdadına yetişmez ise boyun eğ,

Haktan işitip bu sözleri işte söyledim.

 

      Yesevi şiirlerinde zalime karşı baş kaldırmak değil, aksine zalimi yenmeye davet vardır. “Tanrı mademki adil, onun için zalimi mutlaka cezalandırır” düşüncesinden hareketle yalnızca Tanrı karşısında boyun eğ, yalvar ve ondan medet dile, diyerek Kur’andaki müjdeyi veriyor.  “Zalim zulüm etse, Allah de” diyor.

      Ahmet Yesevi hazretleri kendi meclisinde kadın ve erkek ayırımı gözetmeksizin birlikte oturmalarını sağlar. Buna itiraz eden Müveraünnehir ve Horasan alimlerine bir hokka içine pamuk ve ateş koyarak gönderir. Böylece, kendi gibi bir Velinin meclisinde kadınla erkekler birlikte bulunsalar bile onların gönüllerinden her türlü kötülüğü giderebileceğini göstermiştir. Ateşle pamuğun oyunu olmaz.

 

      Alevi ozan Ahmet Yesevi, Hz. Ali taraftarlığına dayalı, ehlibeyt sevgisi ve Hz. Muhammed Mustafa yolu olan Aleviliği halkın anlayacağı şekilde mısralara yükleyerek geniş kitlelere ulaştırmasını bilmiştir. Onun nefesleri büyük bir aşkla söylenip dilden dile aktarılmıştır. İslamiyeti kendi dillerinde kısa sürede öğrenen Oğuz Türkmenler Şamanizm’den gelen örf ve adetlerini günlük hayata mix ederek aktarmışlardır. İnançla ve bilinçli olarak hayata geçirilen İslami hükümler Oğuzların inanç dünyasını daha da zenginleştirmiştir. Arapça okunan ayetler yerine aşağıdaki dizelerle anlatılan İslamiyet, Türkler arasında daha da geniş taraftar bulmuştur.

 

Tarikata şeriatsız girenlerin,

Şeytan gelir imanını alır imiş.

İşbu yolu pirsiz dava kılanlar,

Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.

 

Tarikata siyasetli mürşit gerek,

O mürşide itikatlı mürit gerek,

Hizmet edip pir rızası bulmak gerek,

Böyle aşık Haktan nasip alır imiş.

 

Pir rızası Hak rızası olur dostlar,

Hak Taala rahmetinden alır dostlar,

Riyazette sır sözünden bilir dostlar,

Öyle dostlar Hakka yakın olur imiş.

 

Eya dostlar, hiç bilmedim ben yolumu,

Saadete bağlamadım ben belimi,

Nasihattan hiç çekmedim ben dilimi,

Cahilliğim beni rüsva kılar imiş.

 

Şeriatı tarikatı bir bileyim dersen,

Tarikatı hakikate ekleyim dersen,

Bu dünyadan inci cevher alayım dersen,

Candan geçen seçkin kulları alır imiş.

 

Aşık kullar gece gündüz asla dinmez,

Bir saat bile Hak yadından gafil olmaz,

Öyle kulu Sübhan Rabbim zayi koymaz,

Dua kılsa duası kabul olur imiş.

 

Vah ne yazık geçti ömrüm gaflet ile,

Sen bağışla günahlarımı rahmet ile,

Kul Hace Ahmet sana döndü hasret ile,

Kendi ateşine kendisi yanıp yakılır imiş.

 

      Hoca Ahmet Yesevi, dünya malına tapanları, manevi değerleri hiçe sayanları uyarır ve bunların boş şeyler olduğunu özlü olarak şöyle dile getirir;

 

Bu dünyada yaratılan tüm mahluklara,

Şimdi bildim, dirilik hemen olmaz imiş.

Bu ölümün şerbetidir, bu acı şerbet,

İnsanlar içmeden ondan, kanmaz imiş.

 

Yola ayak koysan dostlar, azık alıp,

Ecel gelse fayda kılmaz sakal yolup,

Bu dünyanın mallarını hasıl kılıp,

Rüşvet versen, Melekül mevt almaz imiş.

 

Kervan eğer göçer olsa, azık alır,

Azıksızın yola giren yolda kalır,

Kar ve zarar olduğunu o zaman bilir,

Yükün yükleyip yola giren kalmaz imiş.

 

Yükün yükleyip yola giren merdan olur,

Kılavuzsuz bu yola giren hayran olur,

Yol rehberi, yolu gören, kervan olur,

Yol görmeden kervan ayak koymaz imiş.

 

Ecel gelse fayda kılmaz, sakal yolsan,

Sağa sola canını parça parça versen,

Dünya için azizi ömrünü feda kılsan,

Melekül mevt gelse fırsat koymaz imiş.

 

Bu dünyada padişahım diye göğüs geren,

Hem önüne kürsü koyup hayme vuran,

Nice yıllar haylu haşem çeri salan,

Ecel gelse biri vefa kılmaz imiş.

 

Binlercesine çeri yığan hanlar hani,

Bu sözlerin her birisine mana kani,

Vefası yok, vefasızdır dünya tanı,

Gafil insan görüp ibret almaz imiş.

 

Bu dünyada yürük ata biniciler,

Harp gününde mübarizlik kılıcılar,

Elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar,

Ecel gelse, bey ve hanı koymaz imiş.

 

Bende nice yaş yaşasa ölmesi var,

Gören göze bir gün toprak dolası var,

Bu dünyaya sefer kılanın gelmesi var,

Ahirete sefer kılanlar gelmez imiş.

 

Dirilikte din nevbetini iyi vur sen,

Ahiretin esbabını burada kur sen,

Hace Ahmet iman üzre tövbeli ol sen,

İman ile varan kullar ölmez imiş.

 

Ahmet Yesevi Tanrısı ile baş başa kalır ve şöyle söyleşir;

 

Münacaat etti miskin Hace Ahmet,

İlahi kıl bütün insanlara rahmet.

 

Garip Ahmet sözü asla eskimez,

Eğer ki yer altına girse çürümez.

 

Okuyana kılarım ben şefkat,

Kıyamette kılacağım şefaat.

 

Hüda kılsa nasip bana cennet,

Okuyanlara dilerim ben şefaat,

 

Dileği her ne ise Tanrı vere,

Muhabbet şavkın gönlüne sere.

 

Benim hikmetlerim aleme dolan,

İşitmeden kim ölse, kılar arman.

 

Benim hikmetlerim dertliye derman,

Kişi nasip almazsa, yollarda kalan.

 

Benim hikmetlerim fermanı Sübhan,

Okuyup anlasan, manayı Kur’an.

 

Benim hikmetlerim alemde sultan,

Kılar bir lahzada çölü gülistan.

 

Kırılmışlık ile kılsa namazı,

Kabul olur onun Hakka niyazı.

 

Benim hikmetimi aşıka deyin,

Gönlü ayna gibi sadıka deyin.

 

Tamamı kör sağır, batını güzaf,

Tüm iklimi gezdim, bulmadım saf.

 

Benim hikmetimi sarrafa deyin,

Kerem sahibi o Vahhab’a deyin.

 

Adil padişah o, bir adı sadık,

Kılar bir lahzada vaslına layık.

 

Benim hikmetlerim cahil işitmez,

Gönlü kara olan öğüdüm almaz.

 

Her kim yazı yazsa nesirle yazsın,

Nesirle yazarak maksada varsın.

 

Nasihatler kılar yaşlıya gence,

Anlamadan iyi ve kötü nece.

 

İnansın diye bir çok akılsızlar,

Velilerden bunları nakil kılarlar.

 

Hal dili ile ben amayı dövdüm,

Hakikat dili ile cahili sövdüm.

 

Eğer alim olsa, sadaka canım,

İşitip anla inci, cevherdir sözüm.

 

İnci cevher sözüm aleme saçsa,

Okuyup anlasa Kuranı açsa.

 

O alime canımı kurban kılarım,

Bütün ev barkımı ihsan kılarım.

 

Hani alim, hani amil yarenler,

Hak’tan söyleyene, canın verenler.

 

Kendini bildi ise Hakkı bildi,

Huda’dan korktu ve insafa geldi.

 

Diri oldukça cihanda har olmaz,

Okuyan bendeler hiç bimar olmaz.

 

Kıyamette ona hadi olurum,

Eğer dertli olsa, deva olurum.

 

Eğer yüz yıl ömür bulsa o da yetmez,

Eğer yer altına girse, fikri çürümez.

 

Kişi hikmet etse canı ile,

Çıkar canı onun imanı ile.

 

Kulağa almazsa bu sözü nadan,

Ona insan deme, o cinsi hayvan.

 

Hudayım sözünden çıkan bu hikmet,

İşitene yağar baranı rahmet.

 

Melun şeytan tutmaz onun yolunu,

Muhammet Mustafa tutar elini.

 

Benim hikmetlerim dertsize deme,

Cevherim bahasız cahile verme.

 

Yesevi hikmetlerin kadrine yat sen,

Aşk küpünden meyi bir katre tat sen.

 

.......................

 

Gavvas bahrına girdim, vücudun şehri gezdim,

Dürrü sedefte gördüm, cevheri kan içinde.

 

Arş ve kürsü yürüdüm, levh ve kalemi gördüm,

Vücudun şehrini gezdim, dedim bu can içinde.

 

Eri gördüm erleştim, istediğimi sordum,

Barçası sende dedi, kaldım hayran içinde.

 

Miskin Hacı Ahmet cam, hem cevherdir hem kane,

Hepsi O’nun mekanı, O la mekan içinde. [4]

 

Ahmet Yesevi’deki Allah sevgisi, doğa, insan ve hayvan sevgisinin temelde bir olduğunu düşünür. Bunu şu dizelerle dile getirir;

Kurda, kuşa yakın, tabiata yakın,

İnsana yakın, Allaha da yakın.

 

Dünyadaki kurtlar ve kuşlar etti selam,

Ol sebepten Hakka yakın oldum ben.    

 

Toprak ol alem sana basıp geçsin. Diyen Hace Yesevi, bu beyti ile ne demek istemiştir? Niçin ateş ol, rüzgar ol v.b. dememiş de toprak ol demiştir? Bundaki derin mana şudur:

Cenabı Allah önce dört unsuru, toprak, su, ateş ve rüzgarı, yarattı. Kendisin bilinmesini istedi. Topraktan insan yaratıp dünyaya halife olarak göndereceğini söyledi. Adem’i topraktan ve sudan halk etti. Adem rüzgar yardımıyla hareket etti. Ateş ile vücudu ısınıp kalbi çalışmaya başladı. Cenabı Allah ona kendinden ayrıca ruh üfledi. Yaratandan aldığı bu şefkat, dostluk ve iyilik bilirlik ondaki ruh ve akıl ile pekişince insan gücünü buldu. Topraktan sabır, ümit, merhamet, iyi ahlak ve mürüvvet aldı. Sudan güven, dostluk, nezaket, birlik duygusunu edindi. Ateşten nefis, kibir, hırs, haset duygularını aldı. Rüzgardan yalan, iki yüzlülük, sabırsızlık, yaramazlık özelliklerini aldı. Toprak ve Su cennet mülkünü, ateş ve rüzgar cehennem mülkünü oluşturur. İşte bu sebepledir ki Yesevi “toprak ol, alem sana basıp geçsin” demekte ve toprağı öne çıkarmaktadır. 

 

Başım toprak, özüm toprak, cismim toprak,

Hak vaslına ulaşırım diyen ruhum toprak.

 

 

Şeksiz bilin bu dünya, bütün halktan geçer ya,

İnanma sen malına, bir gün elden gider ya.

 

Ata, ana, kardeşler nere gitti fikir kıl,

Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ya.

 

Dünya için gam yeme, Hakdan başkasını deme,

Kişi malını yeme, Sırat üzre tutar ya.   

 

Ehlü iyal kardeşler, kimseler olma yoldaş,

Merdane ol garip baş, ömrün yel gibi geçer ya.

 

Kul Hace Ahmet taat kıl, ömrün bilmem nece yıl,

Aslını bilsen su ve kıl, yine kile gider ya.[5]

 

 

Kaynak:1. Ahmet Yesevi, Hikmetler; çev: Erhan Sezai Toplu, MEB Yay.1995.s.32

       2. İbrahim Hakkulov; Ahmet Yesevi, Hikmetler; Çağdaş Yazarlar Dizisi, MEB.Yay.

     3. KÖPRÜLÜ, Fuat;Prof.Dr.;Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar;A.Ü.Basımevi 1966 s. 76

  

 

 

 

 

HAKİM ATA

1100-1200 Yesi-Horasan

 

Ahmet Yesevi’nin halifesidir. Asıl adı Süleyman’dır. Bir yaz günü Hoca yemek pişirilmesini ister. Ahçı “ odun yetmez” der. Hoca, dervişlere gidip odun toplamalarını söyler. Odun toplanıp getirileceği zaman yağmur başlar. Eve gelinceye kadar odunlar ıslanır. Hakim Ata esvabını çıkarıp sardığı için O’nun odunları kupkuru olarak gelir. Önce kuru odunu ateşlerler. Sonra da yaş odunlar kurunun yanında yanar ve yemek pişer. Bunun üzerine Hoca Yesevi şöyle buyurur: “Ey oğul, hakimane iş yaptın.” Ona Hakim lakabı bu methiyeden kalmıştır. Hakim Ata’da da hikmet dili vardır.

Ahmet Yesevi Hakim Ata'ya "Yarin seher vakti sana bir deve gelecek. Ona bineceksin ve onun durduğu yer senin ineceğin yerdir" der. Ertesi günü kapının önüne gelen deveye biner ve ipini serbest bırakır. Deve Türkistan'a doğru yol alır ve Harzemşah diyarında Horasanın batı bölgesinde bir yılkı otlağında durur. Çok zorlamasına karşın deve yürümez ve bağırır. Hakim Ata o yer burası olmalı der ve deveden iner. Bu bölgeye de "Bağırkan" adı verilir. Hakim Ata gösterdiği kerametler karşısında Harzemşah hükümdarı Buğra Han hem O'na mürit olmuş ve hem de çok sevdiği küçük kızı Anber Anayı ona eş olarak vermiştir. Anber Ana'dan üç çocuğu olmuştur.  Bunlar;

       - Muhammed Hoca

       - Asgar Hoca

      - Hubbi Hoca.

Hakim Ata, Arap Arslan Bab soyundan geldiği için esmer ve oldukça kara idi. Bir gün eşi Anber Ana, "Ne olaydı da eşim zenci olmasaydı" diye içinden geçirir. Bu Hakim Ata'ya malum olur. Hakim Ata, dilerim ben ölünce benden daha karasına varırısın der. Ertesi gün Hakim Ata vefat eder. Bir süre sonra Zengi Ata, Anber Ana'ya izdivaç teklif eder. Anber Ana, Zengi Ata'yı görünce "Ben Hakim Ata'dan sonra kimseye varmam.Hele böyle bir zenciye hiç.." der ve yüzünü öte yana çevirir ve öylece yüzü o tarafa dönük kalır. Zengi Ata kocasıyla aralarında böyle bir olayın geçip geçmediğini sorunca, bu da bir kerametin işareti der ve evlenmeyi kabul eder.

 

Dik duran alçalır,

Varanları yutar.

 

Gidenler gelmez oldu,

Meğer menzil ordadır.

 

Hepsi iyi, biz kötü,

Hepsi buğday, biz saman.

 

Dikkat edilirse “ben” yok, “biz” vardır. [6]

 

 

Kaynak: KÖPRÜLÜ, Fuat, Prof.Dr. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Ankara Üniversitesi Basımevi 2.Basım, 1966. s.76

Kaynak: Ahmet Yesevi, Hikmetler; çev: Erhan Sezai Toplu, MEB Yay.1995.s.32

 

 

 

 

 

SARI SALTIK – SALTUK (Mehmet-Şerif)

1160-1265 Horasan-Silistre

 

 Ahmet Yesevi tarafından Hıristiyanları Müslüman etmek için Sarı Saltık lakabıyla bilinen Mehmet Buhari’yi 700 dervişiyle birlikte Hacı Bektaş Veli’ye imdada gönderir. Bektaş Veli de Trakya’ya  ve oradan da Makedonya’ya görevli göndermiştir.

Yunus Emre’nin şeyhi Taptık Emre’dir. Onun şeyhi Barak Baba ve Barak’ın da şeyhi Sarı Saltık’tır.  Karadeniz kıyısında Silistre’de tekkesi vardır.

 

 

 

 

 

 

ALİ

1200-1300

 

On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Ali'nin nerede doğduğu ve hayatı hakkında fazlaca bir bilgi yoktur. Kıssa-i Yusuf’u 1232’de yazmış. Yusuf ile Züleyha’nın ilk lirik destanının temelini oluşturur.

 

Elvan yerler, akar sular, cümle görsün,

Sahralarda, ravzalarda seçek dursun, 

Gödiğinden gelip size habe versin,

Siz dinlengiz, ol sözlesün, derler imdi.

 

Yakup eydür:Dün ile bir düş gördüm,

Düşüm üzre on bir kuzu güder idüm,

Saklar iken birin yavı kıldum,

Hakikat elimden kurt kapar imdi.

 

Anlar eydür:Yusuf’u biz saklayayuz,

Kardaşımızı kaçan kurda kaptırmayız,

Alem kurdun kıravuz öldürevüz,

Vallah Yusuf için derler imdi.

 

Anı işitip Yakup Nebi “varsun” dedi,

Özi dahi yığlayu uradurdi,

Kendi elsiyle Yusuf’un başın yudi,

Darayuben uzun saçın örer imdi.

 

Gönderdi Yusuf’u öpe kuca,

Ismarladı her birine uçtan uca,

İrte geling, dedi “sizler üş bu gice,

Al, ol gice kaçan gelür” deyür imdi. [7]

 

 

 Kaynak: Vasfi Mahir Kocatürk; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi Ankara 1970, 2.Basım, s. 74

 

 

 

 

HACIM SULTAN (RECEP)

1200-1300 Horasan-Susuz Uşak

 

Asıl adı Recep’tir. 13-14.Yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gönderilen Ahmet Yesevi ‘nin halifelerindendir. Hacı Bektaşi Veli ile birlikte gelmişlerdir. Onun Tanrıya yürümesinden sonra Uşak’a gelip yerleşmiştir. Mezarı Uşak’a bağlı Hacım Köyündedir.  

  

 

 

BARAK BABA

1200-1308 Trakya-Silistre

 

Ataları aslen Tokat kökenlidir. Konya Selçuklu hükümdarlarından II. Keykavs’ın oğludur. Keykavs siyasi olaylar sebebiyle Bizans’a kaçarken yanında 2 oğlunu da götürmüştür. Çocuklar orada Hıristiyan olarak yetiştiler. İkinci oğlunu Bizans Patriği evlat edindi. Sarı Saltık ile Patriğin arası iyi idi. Çocuğu istedi, o da hatırını kıramadı gönderdi. Sarı Saltık onu Müslüman etti. Yetiştirdi ve adını Barak koydu. Saltık ölünce Anadolu’ya geçti. Barak, tüyleri uzun bir av köpeğinin ismidir. Barak Türkmen aşiretinden bir kola da isim olmuştur. Tanınmaya başladı. Çevresinde çokça mürit toplandı. Tatar Hükümdarı Gazan Hanın saygısını kazandı. Gazan Han, Barak Babayı Giylan iline Kutlu Şah’a gönderdi. Giylanlılar Barak Babayı 1308 yılında yakalayıp “sen dervişlere şeyh olduğun halde nasıl oluyor da Müslümanlara karşı savaşlarda Hıristiyanların yanında yer alıyorsun” diyerek kaynar bir kazana atarak öldürmüştür.

Barak Baba, boynuzlu bir başlık, üzerinde ziller ve aşık kemikleri asılı bulunan bir post giyiyordu. Sema sırasında giyinen bir kam ozanı andırıyordu. Haşhaş kullanıyor ve kendinden geçme halinde doğaçlama şiirler okuyordu. Kalenderilerin ayinlerine benzerliği sebebiyle Kalenderi olması da muhtemeldir. Ancak Oğuzların Barak Türkmenleri kolundan, Asya’dan Anadolu’ya Selçuklular zamanında gelip yerleşmişlerdir.

  

 

 

 

MEVLANA CELALEDDİNİ RUMİ

1207-1273 Belh Horasan-Konya

 

Bahaeddin Veled’in oğludur. Asıl adı Celaleddin’dir. Halk ona, bilge kişi, efendimiz anlamına gelen Mevlana demiştir. Babası ilimler sultanı Bahaeddin Veled, Anadolu’ya ilk gelen erenlerdendir. Mevlana Anadoluda ünlendiği için kendisine bu bölgenin bilinen adı Rumi de denmektedir. 

 

Okun! Lanet hımara hükmü hırsa,

Olar ki, düşmanı Ali abadır.

 

Teberra kılmayana yok Tevella,

Teberrasız Tevellalar hatadır.

 

Teberra kıl eya Mollay-ı Rumi

            Teberra kılmayanlara beladır.  

 

Müslümanem, ben kalender ve harabat,

Yerim meyhanedir, işim melamat.

 

Ne zahidem, ne zühdüm var, ne ilmim,

Ne taat bilirim, ne yaparım hod ibadat.

 

Ne dinim var, ne mezhebim, ne kıblem,

Ne mescit bilirim, ne duyarım ezan-ı kamat.

 

Benim tek bir meziyetim bunlar içinde,

Veli aşka getirmiş olduğum iradat.

 

Çıkıp meyhaneden gülbenk ururken,

Harabatım, harabatım, harabat.

 

Eya Molla Celaleddin bu ne sırdır,

Adın zahid, özün rind ve harabat.

 

.........................

 

Yine gel! Yine gel! Ne olursan ol, yine gel!

Hırıstiyan, Mecusi, Putperest olsan yine gel!

Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel!

 

.......................

 

Güneş gibi ol şefkatte, merhamette,

Gece gibi ol ayıpları örtmekte.

Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte,

Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.

Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette,

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

 

......................

 

Dinle neyden, duy neler söyler sana,

Derdi vardır ayrılıklardan yana.

 

“Kestiler sazlık içinden” der beni,

Dinler ağlar hem kadın hem er beni.

 

Hasret anlatmak için bulmam gerek,

Ayrılılık parçalanmış bir yürek,

 

Asılı kaybetmişse bir insan arar,

Asıla dönmek için hep uygun an arar.

 

Kah dosta yoldaş olup, kah düşmana,

İnleyip sesler duyurdum her yana.

 

Dost olur zannımca her insan bana,

Bihaber gel gör ki, sırrımdan yana.

 

Sırlarım olmaz iniltimden uzak,

Her göz etmez fark, işitmez her kulak.

 

Saklı olmaz birbirinden can ile ten,

Canı her göz görmez, amma ki sen.

 

Bir ateştir,ses değildir ney sesi,

Kimde yok ateş, yok olsun böylesi.

 

Sevgiden ağlar, eğer ağlarsa ney,

Sevgiden çağlar, eğer çağlarsa ney.

 

Ne o şeydir, perde yırtıp perdesi,

Dost edinmiş, dosta hasret herkesi.

 

Hem devadır ney denen şey hem zehir,

Bir bulunmaz arkadaştır, hemfikir.

 

Anlatır ney; Aşk-ı mecnunun nedir,

Kanlı bir yoldan haber vermektedir.

 

Müşteri yalnız kulak, dil, söz dedi,

Aşk-ı mecnun bildi, akil bilmedi.

 

Derdimizden gün zamansız dolmada,

Her yanlış bir günle arkadaş olmada.

 

Gün geçip isterse yaz, ersin güze,

Ey temiz insan, sağ ol kafi bize.

 

Kandı her varlık, balık kanmaz suya,

Rızl eğer eksikse, gün dolsun mu ya.

 

Anlamaz olgun adamdan ham adam,

Söz hem az, hem öz gerektir vesselam.[8]

 

........

Kaynak: Mevlana Celaleddini Rumi; Rubailer, Kültür Bakanlığı Yay. Çev: M.Nuri Gençosman, MEB Devlet Kitapları, Şark İslam Klasikleri 39

 

 

 

HÜNKAR HACI BEKTAŞİ VELİ  (MUHAMMED BEKTAŞ)

1210-1270 Nişapur – Hacıbektaş

 

Hazreti Hünkar Hacı Bektaşi Veli 1210 yılında Nişapur’da dünyaya gelmişlerdir. Asıl adı Muhammed Bektaş'tır. Babası İbrahim Sani Muhammed Varidülhorasani’dir. Onun da babası Seyyid Ali Harun ül Horasaniyyünnişaburi’dir. Annesi Nişabur müftüsü Şeyh Ahmed Amil Nişaburi’nin kızı Hateme’dir. Hateme’nin annesi Zeynep Hatundur. Hateme 1189 senesinde doğmuş, Cengiz askerlerinin Nişabur’a geldiği sene Ahmet Amil 53, Zeynep 40 yaşında Hateme ise süt emerken kaçıp kurtulmuşlar. İbrahim Muhammed Varidül Horasani 77 yaşında iken  eşinin vefatı üzerine, henüz 25 yaşında olan Hateme ile evlenmiş. Bu evlilikten Muhammed Bektaş Veli Nişabur’da dünyaya gelmişlerdir. Hünkar Bektaşi Veli 20 yaşında iken 1230 senesinde Ahmet Yesevi Dergahına gelmiş ve postnişin olan Lokman Perende-i Horasani’ye intisap ederek tarikata girmişlerdir. Ondaki nuru gören Lokman Perende Kutsal Evliya, ermiş, veli anlamına gelen “Hünkar” adını vermişlerdir. 

 

Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin Tarikat Soy Kütüğü Şöyledir:

 

HOCA AHMET YESEVİ TAŞKENTİ 300- 397 Hicri

(Halifeleri: Hacı Bektaş Veli’ye inen)

Hoca Rüstam Taberistani -445 Hicri

Hoca Cafer Sicistani –

Yakup İsfahani –

İshak Hamadani –

Yahyai Kahistani -620 Hicri

Lokman Parendei Kaşani –663

Hacı Bektaşi Veli Muhammed Horasani –738

 

Hacı Bektaş Meydanında 12 Hizmet postu (makamı) vardır:

 

1.            Baba (Pir) Postu: Horasan Postu

2.            Mürşit Postu: Ahmedi Muhtar makamı, Hz. Muhammed      postu.

3.            Rehber postu: Hz. Ali makamıdır, Hz. Ali postu.

4.            Aşçı postu: Seyit Ali Sultan postudur.

5.            Ekmekçi postu. Balım Sultan makamıdır,

6.            Nakip postu: Kaygusuz Abdal postu.

7.            Ataç postu: Kamber Ali makamıdır.

8.            Meydancı postu: Sarı İsmail Sultan makamıdır.

9.            Türbedar postu: Karadonlu Can Baba makamıdır.

10.        Kurbancı postu: Hz. İbrahim makamıdır.

11.        Ayakçı postu: Abdal Musa Sultan Postudur.

12.        Mihmandar postu: Hızır Aleyhisselam postudur

 

 

Alevi Sofuyan meydanında 12 makamı temsilen post  bulunur. Bunlar:

1.        Ocak,     

2.        Nuru daim (Çerağı Ali)

3.        Makamı İrşat

4.        Meydan Çerağı

5.        Dede Postu

6.        Havzı Kevser

7.        Kara post

8.        Şahlar

9.        Rehber

10.   Eşik

11.   Taçlı-Saçlı Bacılar

12.   Gözcü makamı

13.    

Hacı Bektaşi Veli şu özgün dörtlüğü ile insanı ve insanlığı en güzel ve veciz bir biçimde dile getirmiştir:

 

Keramet baştadır, tacda değildir,

Hararet nardadır, sacda değildir,

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir.

 

Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma,

Gerçek erenlerin sözünden çıkma,

Eğer insan isen, ölmezsin korkma,

Aşığı kurt yemez, uçta değildir.

 

...............................

 

Edep bir tac imiş nuru Hüdadan,

Giy ol tacı emin ol her beladan,

Al aşkını Hüseyni Kerbeladan,

Şefaat bul Muhammed Mustafa’dan.

........

 

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,

Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde,

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,

Noksanlıkla, cahillik senin görüşlerinde.

 

-------------------------------------------

 

Haksızlığa uğramazsın, sahip isen eline,

Devasız derde düşmezsin, sağlam isen beline,

Bu erenler buyruğudur, canı gönülden dinle,

Belalara bulaşmazsın, hakim isen eline.

..........

Hakka talip olan kişi, başka murat isteme,

Dostun seninle beraber, başka vuslat isteme,

Bu dünya bir sofradır, arzular gelir geçer,

Eğer bizi buldun ise, başka murat isteme.

..........

Haşa ki, bizim semahımız oyuncak değildir,

İlahi bir aşktır, salıncak değildir,

Kim ki semahı bir oyun sayar,

Mümin diye namazı kılınacak değildir.

.........

İlim irfan Mürşittir, karanlıkları kovar,

İnsanları cehalet, gaflet bunaltıp boğar,

Gönüllerde parlayan o saadet güneşi,

Şark ile garptan değil, gerçek inançtan doğar.

.............

Edep erkana bağlıdır ayağımız, başımız,

Güllerden koku almıştır toprağımız, taşımız,

Soframızda bulunan lokmalar hep helaldir,

Yiyenlere nur olur ekmeğimiz, aşımız.

 

Helal kaynamayan aş aştan sayılmaz,

Hak için akmayan yaş, yaştan sayılmaz,

Gövde üzerinde başın var ise,

Secdeye inmeyen baş, baştan sayılmaz.

 

Sevgi, muhabbet kaynar bizim ocağımızda,

Bülbüller şevke gelir, gül açan bağımızda,

Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,

Arslanlarla ceylanlar dosttur, kucağımızda.

 

Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız,

Gönüllere aşk ile, sevgiler saçacağız,

Hak, hakikat yolunda, bir yüzümüz var bizim,

Olduğumuz gibiyiz ve öyle kalacağız.

 

Dostumuzla beraber, yaralanır kanarız,

Her nefeste aşk ile, yaratanı anarız,

Erenler meydanına, vahdet ile gir de gör,

Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız.

 

Muhabbetle açan gülü, aşkla dermek isterim,

Yaşıyorken dostlarımı, görüp sevmek isterim,

Dünya ahiret kaygusun, içerimden çıkarıp,

Gönlümü dost lisanına, ağız yapmak isterim.

 

Ab-ı hayat ile Kevser, yüce yayla bizdedir,

Mecnunu çöle salan, saçı Leyla bizdedir,

Okuma bilirsen talip, kendi kitabına bak,

Musa’nın Tur-u Sinası, sırrı Mevla bizdedir.

 

Malım mülküm servetim, hepsi evde kaldı,

Oğlum kızım akrabam, geçtiğim yolda kaldı,

Dostlarımdan birisi, benden hiç ayrılmadı,

Allah için yaptığım iyilikler, hepsi bende kaldı.

...............................

 

Ey Allah, Yüce Allah,

Her derde deva Allah,

Yoksula sahip Allah,

Kudretli ulu Allah,

Peygamber gönlü Allah,

Ali’nin kalbi Allah,

 

Sen bu ümmeti koru,

Sen Türkleri yücelt ki,

Onları birleştir ki,

İslam daha büyüsün.

Dünya ışıkla dolsun.

Secdeye varsın dünya,

İsmin gölge görmesin.

Peygamber Resul Allah,

Ali ki Veliyullah,

La İlahe İllallah.

 

........

Gündüz şevk ile dünya için çalış,

Gece de aşk ile ahiret için çalış.

 

.......

 

Dünyanın varlığına ey hırsla sarılanlar,

Yemeyip yedirmeyip, yük altında kalanlar,

Başkasına kalırlar, hasretle toplananlar,

Hasretle ayrılırlar, ahirete yollananlar.

 

........

 

Kudret eliyle kurulmuş, yıkılmaz yapımız bizim,

Aşk kalemiyle kazılmış, silinmez yazımız bizim,

Yaradana sığınıp, ümid ile gelenlere,

Ezelden ebede kadar açıktır, kapımız bizim.

 

.........

 

Eğer Hakka talipsen, her an Ona doğru ak,

Kainat kitabına, irfan gözü ile bak.

Yolumuzun esası çalışmaya bağlıdır,

Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.

 

.........

 

 

HACI BEKTAŞİ VELİ’NİN SOY KÜTÜĞÜ

Ahmet Yesevi (Hz. Ali’nin oğlu Muhammed El Hanefi’ye uzanır.)

 

Seyyid İmam Musa Kazım (7.ci İmam)  744-802 Miladi

Seyid İbrahim ül Mükerrem ül Mücap

Seyid Musa Sani

Seyid İbrahim Sani

Seyid Cafer Tayyar

Seyid Ali Harun ül Horasaniyyünnişaburi

Seyid Muhammed Varidülhorasani + Hateme

Hacı Bektaşi Veli el Horasani    1210-1270 Miladi

Kadıncık Ana+Nurettin Hoca Efendi izdivacından soy sürer.

Hızır Lale Sultan

Mürsel Balı Sultan

Balım Sultan (Yusuf Balı)

Resul Balı Sultan

Genç Kalender Efendi

İskender Efendi

Mahmut Efendi

Yusuf Balı Efendi

Bektaş Efendi

Resul Efendi

Mürsel Balı Efendi

Bektaş Efendi

Hasan Efendi

Kasım Efendi

Yusuf Efendi

Hacı Zul Fikar Efendi

Hüseyin Efendi

Şehit Abdülkadir Efendi

Elvan Efendi

Ali Efendi

Feyzullah Efendi

Hamdullah Efendi

Veliüddin Efendi

Ali Celaleddin Efendi

Feyzullah Efendi.[9]

 

Kaynak: Irene Melikof;Uyur idik Uyardılar, Cem Kültür Yay.2. Baskı, 1994

 

 

 

 

 

KARACA AHMET (GÖZCÜ)

1200-1300 Horasan-İznik

 

Horasan erenlerindendir. Yesevi’nin halifesidir. Anadolu’ya gelmiş ve Manisa Akhisar’a yerleşmiş. Sultan Orhan devrinde saygın bir şeyh olarak tanınır. Vefat ettiği yere türbesi yapılmış.[10]

 

Gökyay, Orhan Şaik; Katip Çelebi, T.İŞ B.Yay. Ank.1982

 

 

 

 

 

 

BEDRETTİN

1200-1300

 

KARA PİRVAT (KARADONLU CAN BABA)

1200-1300

 

 

TAPTIK EMRE (EMREM SULTAN-EMİR SULTAN)

1238- ?      Horasan-Eskişehir

 

Mezarı Ankara Nallıhan ilçesi Emrem Sultan köyündedir. Taptık Horasan’dan gelmiştir. Nallıhan Tekke Köyünde yatan yatır da Taptık’ın kız kardeşi Bacım Sultan’dır. Tekke köylü Hamza Sultan oğlu Hulbiye Sultan’ın karısı imiş. 

Devrin Afyon Valisi, Emrem Köyünün zengin mal ve sürüsüne göz koymuş. Almak için baskı yapmış ancak sonuç alamamış. Ali Dede isimli adamını üstlerine saldırtmış. Birkaç kişiyi öldürtmüş, yine alamamış. Yaptıklarını Padişaha aksedeceğini düşündüğünden ayin-i delalete yaptıkları gerekçesiyle Emrem Sultan köyünden 10 kişiyi idam ettirmiş ve başlarını İstanbul’a padişaha göndermiş. Bundan da sonuç alamamış ve Kızılbaş diye Emrem Köyünde kalanları da toplayarak köydeki Emrem Sultan tekkesine doldurup yakmıştır. Tüm mal ve davarlarına da el koymuştur. Köylünün tek suçu; Alevi olmaktır. Bu sebeple kaçıp kurtulanlar da dahil bugün köy halkı Alevi ya da Kızılbaş olmadıklarını söylemektedirler. Bu, Osmanlıda işlenen cinayetlerden sadece biridir.

 Taptık Emre’nin şeyhi Barak Babadır. Barak’ın şeyhi de Sarı Saltuk’tur. Emrem Sultan Yunus Emre’yi yanına alıyor, onu evladı gibi yetiştiriyor ve eğitiyordu. Emrem Sultan’ın bir kızı vardı ve Yunus ile birlikte dağa odun kesmeye gidiyorlardı. Bunu duyan Hacı Bayram Veli hazretleri “ Nasıl olur da ateş ile saman bir arada nasıl durur? Gelinlik kızla delikanlı erkek her gün dağa oduna nasıl gidebilir” diye söylenmiş.

Bu söz Emrem Sultan’a malum olmuş. Hemen bir tutam pamuk içine korlu bir kömür parçası koyup, bir dervişle Ankara’da bulunan Hacı Bayram Veli’ye göndermiş. Korun pamuğu yakmadığını gösteren Emrem Sultan kızı ile Yunus Emre’nin öyle olduğunu ifade etmek istemiştir Hacı Bayram Veli, Emrem Sultan ve Yunus Emre’nin ne denli ermiş biri olduğunu bu name daha iyi anlamış bulunmaktadır.

 

 

Gerçek Aşka Sala Denildi

Gerçek aşıklara sala denildi
Dertli olan gelsin dermanı buldum
Ah ile vah ile cevlan ederken
Canımın içinde cananı buldum

Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihan
Deryalar nuş edip kanmaz iken can
Aşıklar kandıran ummanı buldum

Aşıklar meydana doğru varırlar
Erenler cem`olmuş verip alırlar
Cümle evliyalar divan dururlar
Cevahir bahş-olan dükkanı buldum

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar
Canlar mezad olmuş dellalde gezer
Oturmuş ümmedin beratın yazar
Hakka mahbub olan sultanı buldum

Emir Sultan der ne hoş pazar imiş
Aşıklar meydan edip gezer imiş
Cümlenin maksudu ol didar imiş
Hakk`a karşı duran divanı buldum

Emir Sultan

.....................

 

 

 

 

 

YUNUS EMRE

1238-1320 Karaman-Eskişehir

 

Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemekle birlikte 82 yıl yaşadığı bilinen Yunus Emre 1238 yılında doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Babası İsmail Efendi Horasan’dan gelmiş bir derviştir. Kendisi Kirişçi Baba olarak da tanınır. Karaman (Larende) de zaviyesi bulunmaktadır. Yunus’un şeyhi Taptık Emre’dir. Taptık’ın şeyhi Barak, Barak’ın da şeyhi Saltuk’tur. Alaaddin Ali Bey seferde iken isyan çıkar. Yunus da bu isyana karışır. İsyancılar Alaaddin’in vekili Süleyman Şah’ı öldürürler. Yunus Süleyman Şah’ın da şeyhidir. Alaaddin dönünce isyanı bastırır. Yakalananlar arasında Yunus da vardır, siyaset meydanında idam edilirler. Mezarı, tekke ve zaviyesi Karaman’dadır.

Taptık Emre, Yunus’u yanına alır bir evladı gibi yetiştirir ve eğitir. Taptık Emre dergahına yıllarca hizmet eder. Şeyhi ona icazet verir ve Yunus başlar deyişlerini okumaya. Kim ne derse desin, Yunus ümmi değil, tam tersine okumuş, çok iyi bir eğitim almış, yazmasını da bilen ilerici, gerçekçi, aydın bir ozandır.

 

Yunus Emrem oldu fakir,

Ecel ensesini dokur,

Gönül kitabından okur,

Eline kalem almadı.

 

Yerde gökte bu aşk ile,

Aşktan gelir bu söz dile,

Biçare Yunus babam,

Ne kara okudu ne ak.

 

Ümmi benim, Yunus benim,

Dörttür anam, dokuz babam,

Aşk oduna düşüp yanam,

Sük Pazar nemdir benim.

 

Yunus Emre okuma yazma konusunda da şu şiiriyle meramını ne kadar özgün anlatmıştır;

 

Dört kitabın manası,

Bellidir bir elifte,

Sen elifi bilmezsen,

Bu nice okumaktır.

 

Yirmi dokuz hece,

Okusan uçtan uca,

Sen elif dersin hoca,

Manası ne demektir.

 

Okumaktan mana ne,

Kişi hakkı bilmektir,

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.

 

İlim bilim bilmektir,

Bilim kendini bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

 

Yunus Emre der hoca,

Gerekse var bin hacca,

Hepsinden de iyice,

Bir gönüle girmektir.

 

Yunus’un katledilmesi için Şeyhülislam Ebussuud Efendi fetvayı şu nefesleri için vermiştir;

 

Canlar feda yoluna,

Bu can kaygusu değil.

Sen can gereksin bana,

Cihan kaygusu değil.

 

Sen bir ulu sultansın,

Canlar içinde cansın,

Çün ayan gördüm seni,

Pinhan kayusu değil.

 

................

 

Aşkın aldı benden beni,

Bana seni gerek seni.

Ben yanarım dünü güni,

Bana seni gerek seni.

 

Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim,

Aşkın ile avunurum,

Bana seni gerek seni.

 

Aşkın aşıklar öldürür,

Aşk denizine daldırır,

Tecelli ile doldurur,

Bana seni gerek seni.

 

Aşkın şarabından içem,

Mecnun olup dağa düşem,

Sensin dünü günü endişem,

Bana seni gerek seni.

 

Cennet cennet dedikleri,

Bir ev ile birkaç huri,

İsteyene ver sen anı,

Bana seni gerek seni.

 

Eğer beni öldüreler,

Külüm göğe savuralar,

Toprağım anda çağıra,

Bana seni gerek seni.

 

Yunus dürür benim adım,

Dün ü günü artar derdim,

İki cihanda maksudum,

Bana seni gerek seni. [11]

 

 

 

..................

 

 

Yol eriyle yoldadır,

Yolsuza yoldaş değil. 

....................

 

Yunus Emre, din ve inanç özgürlüğü konusundaki görüşlerini şu şiiriyle çok güzel anlatmaktadır:

 

Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil.

 

Bir gönülü yaptın ise,

Er eteğin tuttun ise,

Bir kez hayır ettin ise,

Binde bir ise az değil.

 

Yol odur ki doğru vara,

Göz odur ki hakkı göre,

Er odur ki alçakta dura,

Yücelerden bakan göz değil.

 

Yunus bu sözleri çatar,

Sanki balı yağa katar,

Halka mutahların satar,

Yükü gevherdir, tunç değil.

 

Yunus Emre münacaatlarıyla da çok dikkati çeken bir ozandır. Bu Tanrısıyla hasbıhalini, candan sohbetini her kitapta bulmak mümkün değil. Çok derin anlamlı insicamlarından bir kaçı şöyle;

 

Ya İlahi ger sual etsen bana,

Cevabım işbudur anda sana.

 

Be bana zulmeyledim ettim günah,

Neyledim nittim sana ey Padişah.

 

Gelmeden dedin hakkıma kem deyü,

Doğmadan dedin Asa deyü.

 

Sen ezelden beri beni asi yazasın,

Doldurasın aleme avezesin.

 

Ben mi düzdüm beni, Sen düzdün beni,

Pür ayıp niçin getirdin ey Gani.

 

Gözüm açıp gördüğüm zindan içi,

Nefs-i heva pür dolu Şeytan içi.

 

Habs içinde ölmiyeyim deyü aç,

Mısmıl u murdar yedim bir iki kaç.

 

Nesne eksildi mi mülkünden senin,

Geçti mi hükmün ya hükmünden senin.

 

Rızkını yiyip seni aç mı kodum,

Ya yiyip öynünü muhtaç mı kodum.

 

Kıl gibi köprü gerersin geç deyü,

Gel seni sen tuzağımdan seç deyü.

 

Kıl gibi köprüden adem mi geçer,

Ya düşer ya dayanır yahut uçar.

 

Kulların köprü yaparlar hayır için,

Hayrı budur kim geçerler seyir için.

 

Ta gerek bünyadı muhkem ola ol,

Ol geçenler ayıda uş doğru yol.

 

Terazi korsun hevaset tartmaya,

Kastedersin beni oda yakmağa.

 

Terazi ana gerek bakkal ola,

Ya bezirgan tacir ü attar ola.

 

Çün günah murdarların murdarıdır,

Hazretinde yaramazlar karıdır.

 

Sen gerek lütuf ile anı örtersin,

Pes ne hacet murdar açıp tartarsın.

 

Sen temaşa kılasın ben hoş yanam,

Haşa Lillah senden ey Rabb el Enam.

 

Sen basirsin hod bilirsin halimi,

Pes ne hacet tartarsın amalimi.

 

Geçmedi mi intikamın öldürüp,

Çürütüp gözüme toprak doldurup.

 

Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan,

Sen bilirsin aşkara vü nihan.

 

Bir avuç toprağa bunca kıyl-ı kaal,

Neye gerek ey Kerim ü Zülcelal.

 

............................

 

Kimin ne zehresi vardır, sana kılınç yürütmeğe,

Cümle alem elindedir, kim ne bilir el katmağa.

 

Veren alan sen olacak, kim cümbüş eyleyebile,

Her kandaşa kudret sensin pir-ü yiğit oynatmağa.

 

Cümle hazneler senindir, kime dilersen verirsin,

Kimin ne zehresi vardır, destursuz adım atmağa.

 

İki cihanın varlığın kudret eli tutup durur,

Yol yokturdur kimseye, sensiz bir adım atmağa.

 

Cümle alemin üstüne, hayr-ı şerri saçan sensin,

Hışm-ı rahmet havaledir, kendi aslına katmağa.

 

Tevfik, inayet olmasa, kim sebep eyleyebile,

Her kandasa kudret senin her işe el uzanmağa.

 

İblis-i Adem kim olur burda fodulluk eyleye,

Yerli yerine sen kodun kul geldi kulluk kılmağa.

 

Ey yarenler s,iz bu sözü dinlen gönül kulağınla,

Can dudağı halis gerek, aşk şarabını tatmağa.

 

Bu dirliği duyan canın hiç fikri bunda değildir,

Yunus dilin yumuş durur, bu tevhidi ayıtmağa.

 

.....................

 

Gözsüze fısıldadım,

Sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler,

Dilimdeki sözümü.

 

Bir öküz boğazladım,

Katladım sere kodum,

Öküz ıssı geldi der,

Boğazladın kazımı.

 

Yunus bir söz söylemiş,

Hiçbir söze benzemez,

Münafıklar elinden,

Örter mana özünü.[12]

 

...................

 

Ben oruç namaz için,

Süci içtim esridüm,

Tespih seccade için,

Dinledim çeşte kopuz.

 

Yunus’un bu sözünden,

Sen mana anlar isen,

Konya minaresini,

Göresin bir çuvaldız.

 

Bana namaz kılmaz deme

Ben kılarım namazımı,

Kılar isem, kılmaz isem,

Ol Hak bilir niyazımı.

 

Hak’dan artık kimse bilmez,

Kafir, Müslüman kimdir,

Ben kılarım namazımı,

Hak geçirdiyse nazımı.

 

.....................

 

FATMA ANA YASI

 

Bir hat olmuş kazıları,

Fatma Ananın kuzuları.

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Fatma Ana, anaları,

Hazreti Ali babaları,

Muhammed’dir dedeleri,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Kerbela’da delik taşlar,

Kur’an okur kesik başlar,

Fatma anaya olan işler,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Fatma Ana kapıdan bakar,

İki ellerin koynuna sokar,

Al kırmızı kanlar akar,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Derviş Yunus söyler vahı,

Söz laftan (………….,,,,)

Kıyamette alır ahı,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.[13]

………….

 

Keleci bilen kişinin

Yüzünü ağ ide bir söz.

Sözü pişirip diyenin

İşini sağ ide bir söz.

 

Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ide bir söz.[14]

 

Kaynak: 1. Öztelli, Cahit; Yunus Emre, :Bütün Şiirleri, Milliyet Yay.1971, İstanbul 1..Baskı

 

2. Gözler, H.Fethi; Yunustan Bugüne Türk Şiiri, İnkilap ve Aka Kitapevi, II.Basım, 1970,

3. Banarlı, Nihat Sami; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, 1945

4.Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yayınları, 1.Baskı 2002,s.22

 

 

 

 

DERVİŞ CEMAL

1250-1350 TUNCELİ-HOZAT-SİVAS

 

Hozat Derviş Cemal köyüne gelen Cemal, bu köyü kurmuştur. Yunus Emre’nin yetiştirdiği mürididir.

 

Allah adın zikretmeyen,

Kullar da azapta gerek.

Adın dilden terk etmeyen,

Gönül de azapta gerek.

 

Hazreti Muhammed eminim,

Yoluna veren yeminim,

Ana kul olan mümin,

Yüzü de mihrapta gerek.

 

Gelmez geri, kalır göçen,

Ecel şerbetini içen,

Hak yolunda sefer açan,

Yiğitler de anda gerek.

 

Başta teberler yelense,

Beden nar ile belense,

Gönül vuslat ile yansa,

Lebleri de abda gerek.

 

Tanrı komaz yüzün kara,

Beli Allah diyenlerin,

Dili Allah diyenlerin,

Desti bula lamda gerek.

 

Derviş Cemal der varamda,

Kül olam Hakkın yolunda,

Yunus Engürü kırında,

Cemal de Hozat’ta gerek.

 

 

Dosttan Gelen Sitem

Sermaye-i aşkı sorarsan Zahid
Aşığın çektiği yar cefasıdır
Bade içtiğimi sorarsan Zahid
Harabat ehlinin dem gıdasıdır

Ne çare çekmeli aşkı serencam
Dosttan gelen sitem ikramdır ikram
Coşkun seda ile çalıp çağırmam
Meyl-i dünya değil aşk dalgasıdır

Hakikat bahrine dalgın Cemali
Hakikat şehrine dalgın Cemali
Uslandı zannetme Derviş Cemali
Üç nokta beş harfin bu davasıdır

Derviş Cemal
Sivas

Feyzullah Çınar tarafından derlenmiştir.

 

........................

 

 

 

 

AŞIK PAŞA (BABA İLYAS’IN TORUNU)

1272-1332 Kırşehir-Kırşehir

 

Asıl adı Ali Beşe’dir. Ailesi Horasan’dan gelmiş ve Kırşehir’e yerleşmiş.Türkiye türkçesiyle ilk eserler yazan şairlerdendir. Nerde doğduğu tam olarak bilinmemekle birlekikte Kırşehir'deki kabri üzerinde doğum ve ölüm tarihleri işlenmiştir. Babası Muhlis Paşadır. Onun babası da Mevlanın dervişi Çelebi Hüsamettin’in büyük babası Baba İlyas’tır.

Hece ve aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Garipname mesnevisi meşhurdur. Marifname ve Aşık Paşa Tarihi adlı divanı vardır.

Yaşadığı yüzyıllarda Türkçe’ye önem verilmesi gerektiğini en etkili biçimde savunmuştur.

 

Türk diline kimseler bakmaz idi,

Türklere Hergiz gönül akmaz idi,

Türk dahi bilmez idi bu dilleri,

İnce yolu, ol ulu menzilleri….

 

 

Allah adını edelim evvel ibtida,

Kandan oldu iptida vü intiha.

 

Evvelin ol evvelidir bigüman,

Ahirin hem ahiridir cavidan.

 

Cümle alem yoğ iken ol varidi,

Şöyle şeksiz gani cebbar idi.

 

……………..

 

Bir zaman var idi bir namıdar,

Saltanat sürmüş idi çok rüzigar.

 

Dünyede çok dürlü iş görmüş idi,

Eyi yavuz çok işe girmiş idi.

 

Dünye içre nimeti key bol idi,

Ol zamanda ne varsa ol idi.

 

Otuz oğul vermiş idi hak ana,

Bir key iştir, gör ki ne derim sana.

 

Her bir işin dünyede kim önü var,

Hiç güman dutma, kim anın sonu var.

 

Nice uzak yol ise ucu dönüm,

Nice uzun ömür ise ucu ölüm.

 

Ol kişi çün belli bildi kim ölür,

Dirdi oğlanlarını öğüt verir.

 

Eydür: Ey oğlanlarım, geçti zaman,

Vakt erdi, ölüserem bigüman.

 

Bari ben size bir öğüt vereyin,

Dünyede dirlik yolun göstereyin.

 

Dediler: Ferman senin n’ider isen,

Dutavuz biz her ne kim sen der isen.

 

Etti: İrte kamu hazır olunuz,

Her biriniz bir ok alıp geliniz.

 

Bir sözüm var söyliyesi söyleyem,

Dirlik aslın size malum eyleyem.

 

İrte oldu, kamu hazır oldular,

Her birisi bir ok alıp geldiler.

 

Etti: Oklu okunuz sın, göreyin,

Ana layık size öğüt vereyin.

 

Sıdılar oklu okun söylediler,

Ne buyurursan buyurgıl dediler.

 

Etti: Varın getirin birer dahi,

Bana verin bu kez ol otuz oku.

 

Kim size ol öğüdü edem ayan,

Bilesiz her bir işi belli beyan.

 

Vardılar bierer dahi getirdiler,

Oklu okun öğ’ne koyup durdular.

 

Gör bu kez n’eti ol iş bilen kişi,

Sen dahi öğüt edingıl ol işi.

 

Otuz oku cem edip duttu bile,

Bağladı baştan başa bir ip ile.

 

Şöyle muhkem bağladı ki oldu bir,

Gitti andan ol otuzluk, kaldı bir.

 

Etti: Bir görün, bu kez sıya mısız?

Sımasanız dediğim duya mısız?

 

Ol otuz yğit anı uçtan uca,

Her biri aldı anı gördü güce.

 

Her biri güçlü gücün sınadılar,

Nice kim cehd ettiler sımadılar.

 

Kaldı aciz çün kamu baktı yere,

Ettiler kim atamız öğüt vere.

 

Ataları Eydür: Ey oğullarım,

Ey yüreğim kanları, ey canlarım.

 

Bu öğüt taptır, ahir dutanlara,

İkilik koyup birliğe yetenlere.

 

Kim ol ok yalnız iken hiç doymadı,

Çün birikti hiç kimesne koymadı.

 

Pes bilin: Yalnız kişi güçsüz olur,

Birikenin devleti uçsuz olur.   [15]

 

 

…………………

 

Çıktım erik dalına,

Anda derdim üzümü.

Bostan ıssı bakıdı,

Der: Ne yersin kozomu.

 

Kerpiç koydum kazana,

Poyraz ile kaynattım,

Nedir deyu sorana,

Bandım verdim özünü.

 

İplik verdim çulhaya,

Sarıp yumak eylemiş,

Becid becid ısmarlar,

Gelsin alsın bezini.

 

Bir serçenin kanadın,

Kırk katıra yüklettim,

Çift dahi çekemedi,

Şöyle kaldı yarısı.

 

Bir sinek bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil gerçektir,

Ben de gördüm tozunu.

 

Bir küt ile güleştim,

Elsiz ayağım aldı,

Güleşip basamadım,

Göyündürdü özümü.

 

Balık kavağa çıkmış,

Zift turşusun yemeğe,

Leylek guduk doğurmuş,

Bak a şunun sözünü.

 

Gözsüze fısıldadım,

Sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler,

Dilimdeki sözümü.

 

Bir öküz boğazladım,

Kakıldım sere koydum,

Öküz ıssı geldi eydür:

Boğazladın kazımı.

 

Yunus bir söz söylemiş,

Hiçbir söze benzemez,

Münafıklar elinden,

Örter mana yüzünü.

 

…………

 

DEYİŞ

 

Her kim bana ağyar ise,

Hak Tanrı yar olsun ana.

Her Kancaru varır ise,

Bağ ü bahar olsun ana.

 

Bana ağu sunan kişi,

Şehd ü şeker olsun işi,

Kolay gele müşkül işi,

Eli erer olsun ana.

 

Acı dirliğim isteyen,

Tatlı dirilsin dünyada,

Kim ölümüm ister ise,

Bin yıl ömür olsun ana.

 

Her kim diler ben har olam,

Düşman elinde zar olam,

Dostları şad ü düşmanı,

Dost maşuk yar olsun ana.

 

Ardımca taşlar atanı,

Hak tahta ağdırsın onu,

Önüme kuyu kazanı,

Güller nisar olsun ana.

 

Her kim diler ise benim,

Ol dostumdan ayrıldığım,

Gözlerinden hicap gitsin,

Dizar iyan olsun ana.

 

Bu Muhlis oğlu Paşa’nın,

Güldüğün istemeyenin,

Ağladığın isteyenin,

Gözüm pınar olsun ana.[16]

 

 

 

Kaynak: 1. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.175

              2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

 

ABDAL MUSA SULTAN

1296-1373 Hoy - Antalya Elmalı

 

Horasan’da dünyaya gelmiştir. Babası Gazi Hasan Ata, annesi Ana Sultandır. Hüsniye adında bir de kız kardeşi vardır. Babasının babası olan Haydar Ata, Hacı Bektaş Veli’nin amcasıdır. Ahmet Yesevi ocağında yetişmiştir. Horasan’dan Azerbaycan Hoy kentine ve daha sonra da Anadolu’ya gelmiştir. Denizli Acıpayam ilçesinde türbesi bulunan Yatağan Baba’ya mürit olmuştur. Bursa’nın fethinde savaşan Anadolu Erenlerindendir. Hacı Bektaşi Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Hacı Bektaş dergahının ilk postnişinidir. Elmalı’da tekke kurmuş ve sayısız mürit yetiştirmiştir. Dünyaca ünlü ozan Kaygusuz Abdal’lı yetiştirmiştir. Abdal Musa’ya aslını sormuşlar. O da şu beyitle karşılık vermiş:

 

Kim ne bilir bizi, nice soydanız,

Ne zerrece oddan, ne hod sudanız.

 

Bize meftun olan marifet söyler,

Biz Horasan mülkindeki boydanız.

 

Musa’ya söylenen “Lenterani” deniriz,

Aslımızı sorar isen asil Soy’danız.

 

Yedi derya bizim keşkülümüzde,

Hacım umman oldu, biz o göldeniz.

 

Yedi tamu bize nevbahar oldu,

Sekiz uçmak i¢indeki köydeniz.

 

Hızır İlyas dahi bizim yoldaşımızdır,

Ne zerrece günden, ne hod aydanız.

 

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz,

Biz kudret okundaki gizli yaydanız.

 

Musa turda durup münacat eyler,

Neslimiz sorarsan, asıl Hoy’danız.

 

Abdal Musa oldum geldim cihane,

Arif olan anlar bizi, nice soydanız.

 

Hacı Bektaşi Veli Hakka yürüyünce Kadıncık Ana, Abdal Musa’yı Hacıbektaş’a davet etmiştir. Hacı Bektaş’a uzun süre hizmet etmiştir. Bektaşi meydanında 12 posttan 11.cisi olan ayakçı postu onundur. Piri Hacı Bektaşi Veli’ye bağlılığını, Balım Sultan ve Kızıl Deli Sultan ile  ilişkisini şu dizelerle dile getirir:

 

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

Binip cansız duvarları yürüten,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Doksan altı bin Horasan pirleri,

Elli yedi bin de Rum Erenleri,

Cümlesinin serfinazı serveri,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Balım Sultan arkadaşı yoldaşı,

Kızıl Deli Sultan dürür hem eşi,

Abdal Musa Sultan dersen ne kişi,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Kaygusuz Abdal gibi devrinin en büyük şair ve ozanını yetiştirmiştir. Rum olan Alanya Beyinin oğlu Gaybi ava çıkmış. Bir geyiğin peşinde Elmalı yakınlarına gelmiş. Onu izleyen Abdal Musa Sultan genç Gaybi’de istikbal görmüş. Denemek için hemen geyik donuna girmiş. Gaybi attığı okla geyiği vurmuş. Yaralı geyik kaçmış, Gaybi peşinden kovalamış, sonunda Abdal Musa dergahından içeri girmiş. Peşinden gelen Gaybi kapıdaki dervişlere içeri giren yaralı geyiği sormuş ve teslim etmelerini istemiş. Onlar da görmediklerini söylemişler. Gaybi’yi Abdal Musa Sultanın huzuruna almışlar.

Sultan “geyiği vurduğun oku tanır mısın?” diye sormuş. Tanırım cevabını alınca, sağ göğsünü açmış “okun bu mudur?” demiş. Bunun üzerine Gaybi Sultana yalvararak müridi olmak istemiş ve tekkede kalmış.

Gaybi’nin yanındakiler babasına durumu iletmişler. Teke Beyi oğlunu ve Abdal Musa’yı getirmesi için ne kadar haberci ve asker gönderdi ise kimse geri dönmemiş, hepsi Abdal Musa Sultana mürit olmuşlar. Sonunda kendisi kalkmış 300 adamıyla Elmalı’ya gelmiş. Kırkların ateş dansını izleyince ikna olmuş ve sultanın elini öperek oğlunu Sultana emanet emiş. Bunu üzerine de Abdal Musa Sultan Gaybi‘ye “Artık kaygın kalmadı, bundan sonra senin adın “Gaygusuz” olsun “der.

Gaygusuz Abdal 40 yıl Sultana hizmet eder ve Sultan “İki aslan bir postta oturmaz” deyip Gaygusuz’u Mısır’a gözcü olarak göndermek ister.  Gaygusuz’a, “yanına alacağın kırk dervişi kendin mi seçmek istersin, yoksa biz mi seçelim” der. Gaygusuz kendim seçerim deyip beğendiği kırk dervişle 1371 de yola çıkar. Yolda denemek için dervişlerden birine “şu çınar ağacına çık da salla, Sultan’a elma gönderelim” der. Derviş, şaşkınlıkla, “ama bu çınar ağacı, bunda elma olur mu?” der. Diğer dervişler de aynı şekilde davranınca, hata ettiğini anlayan Gaygusuz, Abdal Musa Sultan!a dönerek ellerine sarılır, hata ettiğini, kendisini bağışlamasını ve kırk dervişi Onun seçmesini ister. Sultan affeder ve seçtiği kırk dervişle tekrar yola çıkan Gaygusuz aynı yere geldiğinde dervişlere “Şu çınar ağacına biriniz çıksın sallasın, Sultana elma gönderelim” der. Kırk dervişin hepsi birden ağaca tırmanır sallamaya başlarlar. Topladıkları elmaları su yoluyla Abdal Musa Sultana gönderirler. Sultan emaneti aldığını bir hediye göndererek belli eder. Mısır’da 3 yıl kalmış ve 1374 de Abdal Musa’ya kavuşmuştur.

 

Abdal Musa Sultan okur yazar, çağının aydın bir şairidir. Bunu şu dizelerinden anlıyoruz:

 

Ben hocamdan aldım böyle dersimi,

Okur idim elif’den ba’ya deyu.

Kimse bilmez şu dünyanın sırrını,

Ta ezelden çağırıram hu deyu.

 

Kimin azatlayıp kimin fakıdur,

Kimin dövüp sövüp kimin okutur,

Dediler bu meydan kimin hakkıdur,

Kim dedi ki şu murdarı yu deyu.

 

Evvel ekşi nardan üzüm çoğiken,

Davut sofradayken bıçak yoğiken,

İsmail’e inen kurban sağ iken,

Kime dedi şu lokmayı soy deyu.

 

Fatma ana can Ali’nin gülünü,

Miraçtan inerken öpmüş elini,

Hak Yezit’e koklatmadı gülünü,

Muhammet’in yadigarı bu deyu.

 

Abdal Musa’m anda bir dolu içtim,

İçtim ol doluyu kendimden geçtim,

Aşkın ateşine yandım tutuştum,

Ta ezelden çağırıram hu deyu.[17]

……………………..

 

Talip olan gaziler yola gidelim,

Ululardan ulu yol Allah Allah.

Muhammed Ali’ye niyaz edelim,

Gerçekler demine hü Allah Allah.

 

Hasan Hüseyin’dir İmamlar Şahı,

Zeynel Abidin’dir İmamlar mahı,

Muhammed Bakır cümlenin şahı,

Balkıya balkıya nur Allah Allah.

 

Sahibim İmam Cafer’i Sadık,

Ana nazar kıldı Muhammed Habib,

Musa Kazım Rıza yareme tabib,

Derdimin dermanın ver Allah Allah.

 

Şah Taki Naki bu yolu açan,

Hasan al Askeri müşküller seçen,

Muhammed Mehdi’den bir dolu içen,

Müminin kalbidir nur Allah Allah.

 

Abdal Garip Musa’m derdime derman,

Sen mürvet kanisin ey Şahı merdan,

Cesedim içinde çağıra canan,

Muhabbetli nazlı yar Allah Allah.

 

…………………

 

 

Muhammed Ali’nin geldiği meydan,

Yok meydanı değil, var meydanıdır.

Muhammed kırklara niyaz eyledi,

Ar meydanı değil kar meydanıdır.

 

Şahın ölüsün meydana koydular,

Anlar cenazesin susuz yudular,

Orda gördüğün görmedim dediler,

Dört eteğin sakla sır meydanıdır.

 

Gördüğün yerlerde ara bulasın,

Varacağın yerde makbül olasın,

Saklayabilirsen sırrın settar olasın,

Çek çevir kendini sır meydanıdır.

 

Ne söyledim şu erkanda kalana,

Yuf çekerler bu meydanda yalana,

Üç yüz altmış altı merdiban bina,

Kör meydanı değil gör meydanıdır.

 

Abdal Musa Sultan gerçek er ise,

Ali’yi sevenler muhip yar ise,

Hakkın mahbubuna ereyim derse,

Urganı boynunda dar meydanıdır.

 

…………….

 

Gözlerin kör olsun ey kanlı yezit,

Bu meydanda ne var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Güvercin donunda Uruma uçan,

Cümle evliyanın önüne geçen,

İmamlar evinin kapısın açan,

Var mıdır evveli Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Abdal Safi erkanımı yürüden,

Aynı cemde sürlerini sürüden,

Neşter Selman kırk vücudu bir eden,

Var mı sakıyı kösrük Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Muhammed miracın yoluna girdi,

Bu sır gayet sır içinde sır idi,

Şir donunda Cidde mehiri ver dedi,

Bu sırrı kim oynar Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

İmamlar bundadır n’olursun horda,

İkrar alan imam verin cihmarda,

Bed nefisler durmaz meydanı arda,

Baba rehber gerçek Ali’den gayri.

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Her kimin çırağın aksa Hak yakar,

Rıza’ya baş verir teslimin takar,

Aslımız On iki İmama çıkar,

Babamız kim var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Selman bir gül deste uzattı,

Kendi tabutunu kendisi yaptı,

Cemal Mustafa’nın nikabı yetti,

Gördüler gören yok Ali’den gayri,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Er olan bu demde bulur bir eri,

Dergahı Ali’de eskide seri,

Mezhepleri sırlar olur Caferi,

Mezhebi pak kim var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Erenler erkanı gerçek yoludur,

Abdal Musa fakir Ali kuludur,

İmamlar sırrı ile gönlü doludur,

İmamlar değildir Ali’den gayri,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.[18]

 

 

Kaynak: 1. SEYİRCİ, Musa; Abdal Musa Sultan, Der Yay.97, İstanbul 1992.

       2. Yatağanolu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Basım, s.86

 

 

 

 

 

 

GEYİKLİ BABA

1300-1400 Bursa-Bursa

 

Germiyanoğullarındandır. Ünlü bir derviş ve akıncıdır. Bursa’nın fethinde Orhan Gazi’ye yapmış olduğu hizmet ve kahramanlıklarından dolayı kendisi adına Bursa Kestelde bir külliye yapılmıştır. Buradaki türbede gömülüdür. Yanında Balım Sultan yatmaktadır.

 

 

 

 

SELMAN SAVACI-CEMALETTİN

1309-1376 Save-Tebriz

 

 

 

 

KAYGUSUZ ABDAL (GAYBİ- GAYGUSUZ)

1310-1396 Elmalı-Antalya

 

Antalya iline bağlı Alanya Sancağı Teke Beyinin oğlu olan Gaybi, daha 18 yaşında iken 1328 de bir geyik avında Abdal Musa’ya rastlar ve geyik donuna giren Abdal Musa Sultanı okla vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi kovalar, sonunda Abdal Musa Dergahına girer. Arkasından Dergahın kapısına gelen Gaybi dervişlere yaralı geyiği teslim etmesini ister. Geyik görmediklerini söyleyen dervişlere inanmayınca Abdal Musa Sultanın huzuruna çıkartırlar.

Sultan geyiği vurduğun oku tanır mısın?” diye sorar. Tanıyacağını söylemesi üzerine sağ göğsünü açarak vücuduna saplanan oku gösterir. Bu hikmet karşısında hatasını anlayarak kendisin bağışlamasını diler ve Abdal Musa Sultan’a mürit olmak ister. Babası razı olmazsa da birkaç kerameti bizzat yaşar ve oğlunu Abdal Musa’ya emanet eder. Bunun üzerine şeyhi;

“Artık bir gaygın kalmadı, bundan sonra senin adın Kaygusuz olsun” der Ona Kaygusuz lakabını verir.

Kırk yıl Abdal Musa ocağına hizmet eder. Sultan “İki aslan bir postta oturmaz” deyip Gaygusuz’u Mısır’a gözcü olarak göndermek ister.  Gaygusuz’a, “yanına alacağın kırk dervişi kendin mi seçmek istersin, yoksa biz mi seçelim” der. Gaygusuz kendim seçerim deyip beğendiği kırk dervişle 1371 de yola çıkar. Yolda denemek için dervişlerden birine “şu çınar ağacına çık da salla, Sultan’a elma gönderelim” der. Derviş, şaşkınlıkla, “ama bu çınar ağacı, bunda elma olur mu?” der. Diğer dervişler de aynı şekilde davranınca, hata ettiğini anlayan Gaygusuz, Abdal Musa Sultan!a dönerek ellerine sarılır, hata ettiğini, kendisini bağışlamasını ve kırk dervişi Onun seçmesini ister. Sultan affeder ve seçtiği kırk dervişle yola çıkan Gaygusuz aynı yere geldiğinde dervişlere “Şu çınar ağacına biriniz çıksın sallasın, Sultana elma gönderelim” der. Kırk dervişin hepsi birden ağaca tırmanır sallamaya başlarlar. Topladıkları elmaları su yoluyla Abdal Musa Sultana gönderirler. Sultan emaneti aldığını bir hediye göndererek belli eder. 

1371 de 40 derviş ile birlikte Mısır’a giden Gaygusuz, orada 3 yıl kalmış ve 1374 de Abdal Musa’ya kavuşmuştur.

Tekkede aldığı eğitimle devrinin en büyük ozanları arasına girer. Kırk yıl hizmetinden sonra “iki aslan bir posta oturmaz” diyen Abdal Musa onu 40 derviş ile birlikte Mısır’a görevli gönderir. İcazet olarak yazıp verdiği belgeyi saklayacak yer bulamaz, yitireceğim korkusuyla kalbine gömmek için ayran içine doğrayarak yer.

 

ABDAL MUSA’YA

 

Beylerimiz çıktı Avlan üstüne,

Onlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

Urum abdalları hırka ile postun,

Bağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Urum abdalları gelir dost deyü,

Geyikleri nemed ile post deyü,

Hastaları gelir derman isteyü,

Sağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Hind’den bezirganlar gelir yayınır,

Pişer lokmaları, açlar doyunur,

Aşıkları gelir, bunda soyunur,

Erler gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Her matem ayında kanlar saçarlar,

Uyandırıp Hak çerağın yakarlar,

Demine Hu deyip gülbenk çekerler,

Nurlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Meydanında dara durmuş gerçekler,

Çalınır koç kurbanları bıçaklar,

Demine Hu deyip gülbenk çekerler,

Nurlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

İkrarıdır koç yiğitlerin yuları,

Fakıhları çeksem gelmez ileri,

Akpınar Yeşil gölün suları,

Çağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Alim Zülfükarı almış eline,

Sallar durmaz yezitlerin kasdına,

Tümen tümen genç Ali’nin üstüne,

Sırlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Bir niyazımız vardır Gani Keremden,

Münkir bilmez evliyanın sırrından,

Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pirinden,

Ağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

.........................

 

İçmişem bir demden olmuşam ayık,

Düşmüşem peşine olmuşam geyik,

Sana derim sana a deli geyik,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Avcı olsam düşer mi idim izine,

Döner döner ne bakarsın yüzüme,

Men aşık oldum ala gözüne,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Altısı iri idi, birisi de körpe,

Almış körpesin çekilmiş sarpa,

Yüküm barut değil billahi arpa,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Kaygusuz ABDAL’ım çıktım mekandan,

Men de korkar idim bu tatlı candan,

Varıp da pirine ağlama menden,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

..........................................

 

Kaygusuz Abdal, sevenlerin tanrısını canın içinde görebileceğini  düşünür. Şöyle der:

 

Aşıklar can içinde,

Aşikar gördü hakkı,

İşitmenin manası,

Olmaya görmek gibi.

 

Canın içinde tanrıyı görmek, başkasından duymaktan daha anlamlı olduğunu ifade ediyor. Tasavvufta “kişi tanrıyı kendi gönlünde görür, gönül tanrının evi ve göründüğü yerdir.” İnancı hakimdir. Yine insanı Yunus kadar kısa ve öz tarif eder. Şöyle ki:

 

Bu adem dedikleri,

El ayakla baş değil,

Adem manaya derler,

Suret ile kaş değil.

 

Gerçek, insanın görünüş değil, anlamsal bir varlık olduğu inancı ifade edilmek isteniyor. 

 

Behey kardeş yolumuza,

Giremezsin demedim mi?

Bizim gizli sırrımıza ,

Eremezsin demedim mi?

 

Bu sırrı değmeler bilmez,

Bilenler de haber vermez,

Bu sırrı gayri göz görmez,

Göremezsin demedim mi?

 

Üçler yediler erkanın,

Bilenler sürer devranın,

Kırklar ceminde devranın,

Kesemezsin demedim mi?

 

.....................

 

Evliyadan gelen kelam,

Okunan kuran değil mi?

Gerçek Velinin sözleri,

Sure-i rahman değil mi?

 

Çün seni Hak yarattığı,

Kendine mir’at ettiği,

Tecelli zat ettiği,

Suret-i insan değil mi?

 

,,,,,,,,,,,,,,,,,,

 

Adem oldum geldim adem içine,

Uğradım bir hana, handan içeri.

Zembur gibi kandan kana konarken,

Bir kana uğradım kandan içeri.

 

At oynatma zahit, bu meydan değil,

Bu meydan der isen, bu erkan değil,

Süleyman der isen, Süleyman değil,

Süleyman var, Süleyman'dan içeri.

 

Aşk bedesteninden mercan almışem,

İrfan meclisinden erkan almışem,

Bu canı verip de, bir can almışem,

Saklarım bu canı candan içeri.

 

Şeriatı Muhammede  verdiler,

Tarikat üstüne bir yol kurdular,

Marifet babında sual sordular,

Hakikat var, hakikattan içeri.

 

KAYGUSUZ’um eydür bir nutkum hakla,

Bir mürşide el ver kalbini pakla,

Mürşidin verdiğin tut, kavi sakla,

İlikten kemikten kandan içeri.

 

......................

 

Ey özün insan bilen,

Var edeb öğren edep.

Ey edep erkan bilen,

Ar edep öğren edep.

 

Gel Hakka olma asi,

Ta gide gönlün pası,

Dört kitabın manisi,

Var edep öğren dep.

 

Edep gerektür ere,

Ta yolu doğru vara,

Edepsiz girme yola,

Var edep öğren edep.

 

Kaygusuz Abdal uyan,

Aşkı bil aşka boyan,

Şöyle demişdür diyen,

Var edep öğren edep.[19]

 

……………….

 

KAZ DESTANI

 

Bir kaz aldım ben karıdan,

Boynu da uzun borudan,

Kırk abdal kanın kurutan,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Sekizimiz odun çeker,

Kaz kaldırmış başın bakar,

Dokuzumuz ateş yakar,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaza verdik birkaç akçe,

Eti kemiğinden pekçe,

Ne kazan kaldı ne kepçe,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaz değilmiş be, bu azmış,

Kırk yıl kaf dağını gezmiş,

Kanadın kuyruğun düzmüş,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazı koyduk bir ocağa,

Uçtu gitti bir bucağa,

Bu ne haldir hacı ağa,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı selki,

Dişi koyun emmiş tilki,

Nuh Nebi‘den kalmış belki,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı sarı,

Kemiği etinden iri,

Sağlık ile satma karı,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı ala,

Var yürü git güle güle,

Başımıza kalma bela,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Suyuna biz saldık bulgur,

Bulgur Allah deyu kalgır,

Be yarenler bu ne haldır,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaygusuz Abdal nidelim,

Ahd ile vefa güdelim,

Kaldırıp postu gidelim,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.[20]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. Otyam, A.Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

           2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.124  

 

 

 

 

 

SAİD EMRE

1320-1400 Eskişehir-Eskişehir

 

Hacım Sultan’a bağlı bir mürid olduğu kendi şiiridinden anlaşılıyor.

“Said ider yüz bin minnet,

  Hacım bana benim dedi.”

 

Her dem bile danışub, adı kandadır dirsin,

Uyanık sanma seni, yavlak katı uyursun.

 

Dün gün sana çağırır, bir beri bakgıl diyü,

Bir kez dönüp bakmadın, uyumazın sanırsın.

 

Ana bakan kimsenin, gözünde hicap olmaz,

Niçin gözün hicaplı, bunca yıldır bakarsın.

 

 

Gel açalım nazarı, koyalım neng ü arı,

Anun için görmedin, güman ile bakarsın.

 

Işk ile aç gözünü, doğru eyle özünü,

Zinhar eğri dirilme, çün doğruluk bilirsin.

 

Kim yola doğru vardı, cümle düşman el oldu,

Niçin dost eylemezsin, niçin düşmanın bilirsin.

 

Katı uykuda kişi, düş görmek onun işi,

Göre durduğun söyle, niçin düşün söylersin.

 

Kimsenin yükün seçgil, sen dost iline aşgil,

Said’lik duta varıp, dostu bulam sanırsın.

 

.......................

 

Bakuben ne göresin,

Gözün açılmayınca,

Kimseyi ne bilesin ,

Sen seni bilmeyince.

 

Yola var yoldan kalma,

Her türlü varlık alma,

Sen seni yolda bilme,

Yol tamam olmayınca.[21]

 

 

 

 

Kaynak: Eyüpoğlu, İsmet Zeki; Alevi Bektaşi Edebiyatı, Der Yay. İstanbul 1991

 

 

 

 

 

 

 

 

NESİMİ (SEYİD NESİMİ) İMADEDDİN NESİMİ

1340 - 1418 Şirvan-Halep

 

Alevilerin yedi ünlü ozanından biridir. Asıl adı Ömer’dir. Ancak, Alevi çevrelerinde yaşadığı için makbül olmayan bu adı hiç kullanmamış ve adeta unutturmuştur. Bir adı da Ali’dir. Ancak en çok Nesimi adıyla bilinir. Seyyid adı, gerçekten mi yoksa öyle görünmek ihtiyaccından mı kullanımış, bilinmiyor. Hz. Ali ve Hz. Fatima’nın oğlu Hasan’dan inenlere “Seyyid”, Hüseyin’den inenlere “Şerif” dendiğini biliyoruz. Babasının adı bilinmemektedir. Şah Handan isimli bir kardeşi olduğunu şu mısrasından anlıyoruz:

 

“Bende sığar iki cihan; ben bu cihana sığmazam,

Gevheri la mekan benem; kevn ü mekana sığmazam” deyince

 

“Gel bu sırrı kimseye faş eyleme!

  Han-i hası ammaye aş eyleme!”

Diyerek kardeşi Han’ı cevaplar. Bağdat karyesinden olan Nesimi köyünde doğduğu sanılır. Yine, Tebrizli, Şirazlı, Nusaybinli diyen araştırmacılar olmuştur. Kardeşi Han veya Handan Şirvan’da doğup orada vefat ettiğine göre Şirvan’da doğduğu ileri sürülebilir. Doğduğu yıl da tam olarak bilinmemekle birlikte 1340 yılında doğduğu sanılmaktadır.

Türkçeyi çok iyi kullandığı ve Türkçe şiirler yazdığı biliniyor. Kullandığı kelimelerden “gelmem” yerine “gelebilmem” , “sığmam” yerine “sığmazam”, “demem” terine “demezem” gibi fiilin geniş zamanlı olumsuz hallerini kullandığına bakılırsa dilinin Oğuz Türkçesi olduğu anlaşılmaktadır. Şu mısrasında Türkmen olduğunu açıklar;

“Arabın nutkı bağlandı dilünden,

Diyen kimdir seni ki Türkmansen?”

Türkçe şiirleri Farsça olanlara oranla daha espirili ve daha kuvvetli ifadeler içermesi de aslının Türk olduğunu tanıklar.

Alevi Bektaşi çevrelerince sevilen ve sayılan 7 ulu ozandan biridir. Varlık birliği inancına (Vahdeti vücut) sahiptir. Herşeyi yaratan tanrı, yarattıklarını kendinden yaratmaktadır. İnsanı da o yaratmıştır. O halde insan tanrının bir parçasıdır. Tanrı insanlardan en kamil olanın donuna girerek insanların arasına karışır. Hz. Ali en olgun bir insandır. Tanrı Hz. Ali donunda aramızda dolaşıyor diye düşünür. Hz. Ali’nin tanrı sayılması fikri buradan kaynaklanır. Nesimi Fazlullah Hurufi’ye de yakınlık duymuş ve onu öven şiirler yazmıştır. Nesimi çağına göre oldukça absürd bu düşüncesini şiirlerinde açıkça söyleyince bağnaz çevrelerin dikkatini çekmiştir.

 

“Mansur gibi benden eğer çıhdı; Ene’l Hak,

Ey hace itab eyleme uş darumı buldum.”

 

“Faş eyledüm cihana Ene’l Hak rümüzını,

Doğru haberdür, anın içün dara düşmüşem.”

 

“Gel Enel Hak sırrını meyhanede meyden işit,

Ey düşen inkara niçün münkiri meyhanesen?”

 

“Ger Enel Hak söylemekten dara asılsam ne gam?

Bunca Mansur’ın asılmış başı ber-dar uşta gör.”

 

“Zikrüm Ene’l Hak’dür benüm, doğru sözüm hakdür benüm,

Dareyn içinde gayrühü hem leyse fiddar olmuşam.”

 

Diyerek onlara ters gelen “Enel Hak” düşüncesi sebebiyle Nesimi Halep’te yakalanır. İmansızlıkla suçlanır. Dava açan Hanefi mezhebi alimlerinden Şanakşi (Çanakçı) oğludur. Fetva verenler arasında Maliki mezhebi kadılar kadısı Fethüddin, Hanbeli mezhebi Kadılar Kadısı Hazük oğlu da bulunmaktadır. Hakim davacıya “Onun imansız olduğunu ispat et, yoksa seni öldürtürüm.” Deyince davacı davasından vaz geçer. Nesim, suçlamayı reddeder. “Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü en ne Muhammeden Resulullah.” Diyerek kelimeyi şehadet getirir. Ancak, onu tehlikeli görürler. Çünkü, ünü yayılmış, ona inanların sayısı artmış, tarikatı genişlemiştir. Kuvvetli Türkçe ve Farsça şiirleri vasıtasıyla propagandasının önüne geçilemez olmuştur. Ortadan kaldırılması kendilerini hak mezhebi gösterenlerin işine geliyordu.  Boynu vurularak, derisi yüzülerek, vücudun uzuvları parçalanarak 1418 de idam edilir. Onun gibi daha yüzlercesinin aynı bahanelerle darağacında can vermiş olduklarına yukarıdaki mısrasında Nesimi değinmiştir. Kabri Halep’tedir ve ziyaret edilir.

XVI. ve XVII. Yüz yılda yaşamış olan Kul Nesimi ile karıştırmamak gerekir. Seyyid Nesimi Aruz, Kul Nesimi ise hece veznini kullanır. Seyyid Nesimi sağlam kafiye kullanır, Kul Nesimi bozuk kafiye kullanır. Seyyid Nesimi öz Türkçe sözcüklere yer verir, Kul Nesimi öz Türkçe'ye yer vermez. Kul Nesimi Farsça eseri yoktur.

Mahlas olarak kullandığı İmadeddin, dinin direği demektir. Nesimi mahlasını kullanmasını da şu şiirine bakılırsa hocası Fazlulllah tarafından verildiği düşünülebilir.

“Adımı Hak’dan Nesimi yazerem”

Şiirlerinin tamamını okuduğumuzda Nesim’nin katıksız Müslüman ve Türkmen Alevisi olduğunu görürüz. Hurufilerle bazen kesişen yanı olmasına karşın kuvvetli bir Allah inanışı var. Bu inanış Allah aşkıyla, Allah sevgisiyle öylesine bezenmiştir ki adeta özdeşleşmiş, bir olmuştur. O ölmeden ölmüş, bilerek ve isteyerek, çok sevdiği Allahına kavuşmuştur. Artık O bir Veli’dir, Allah dostudur. Allahın sevgili kulu Hz. Muhammed’i ve Hz. Ali’yi kendine mihman tutmuştur.

 

“Canı virsem behasına azdur,

Allah Allah, görün ne hilkatdür.

 

Ruhını Mustafa’nın anıcağız,

Vir salatı ki şart ü adetdür.

 

Kerem Allahü vechü ki Ali,

Ne ki didi, cihanda hizmetdür.

 

Dahi evladına selam eyle!

Ana gör kim sana saadetdür.

 

Bir güneş sen Nesimi kim anın,

Niceler zerresine hasretdür.”

 “aleyhi’s selam”

Nesimi sondan ikinci mısrasında “Dahi evladına selam eyle” derken, Muhammed–Ali evladına “Selam olsun.” Diyerek anma yapıyor. Bu tür anmalar, Alevilerde Ehlibeyt soyundan olanlara duyulan sevgi ve saygı şiarıdır. Nesimi bu ifadeyle Alevi olduğunu açığa vuruyor.

 

Ey Cennetin handan güli,

Acı firakin har imiş.

Müşteka dirlik sensüzin,

Vallah ki key düşvar imiş.

 

Sesüz gerekmez Kün fe kan,

Ey sureti Rahman bana,

Işk ehlinin maksudı çün,

Kevni mekanda yar imiş.

 

Musa tecelli nurını,

Görmek temenna eyledi,

Maksudı malum oldı kim,

Hak’tan anın didar imiş.

 

Hak ile yar ol, yari bil,

Yad olma Hak’dan, arif ol,

Şol müddei kim Hak ilen,

Yar olmadı, ağyar imiş.

 

Ger tanımışsan nefsini,

Gerçek bilirsin Rabbini,

Hak’dır seninle, gam yime,

Niçün ki Hakkın yar imiş.

 

Mansur “Enel Hak” söyledi,

Hak’dır sözi, Hak söyledi,

Anın cezası gam değil,

Biganeden ger dar imiş.

 

Kalü Belanın ahdini,

Unutmazam, unutma kim,

İmanı tevhid ehlinin,

Şol ahdü şol ikrar imiş.

 

Münkir inanmaz ger Hak’e,

Ayb itme anı, farig ol,

Şol maniden kim münkirin,

Daim işi inkar imiş.

 

Hak suretinden gö yumar,

Zahid nedendür bilmezem,

Şol mekri çoh Şeytan gibi,

Hak’dan meğer bizar imiş.

 

Arif katında dünynın,

Mikdarı yohdur zerrece,

Mizana çek mikdarını,

Gör kim ne bimikdar imiş.

 

Nazmi Nesimi2nin yakın,

Allahü nur’ın şerhidür,

Ol nurı her kim bilmedi,

Bil kim nasibi nar imiş.

 

................

 

Yer ile gök yaradılmazdan evvel,

Seyyid Nesimi aşık idi ol cemale.

 

Hasretinden gam yer isem n’ola,

Aşıkın daim işidür gam yemek.

 

Nesimi’nin mekanı la mekandır,

Mekansız aşıkın Hak’tır mekanı.

..............

 

Bu derin manayı gör ki beyan eder Nesimi,

Felekin dili tutuldı bu ulu beyan içinde.

 

Her neye kim baktın ise, anda sen Allahı gör,

Kancaru kim azim kılsan, semme vechullahı gör.

 

Bu ikilik perdesinden geç, hicabı ref kıl,

Gel bu birlik vahdetinden bak, bu Resullahı gör.

 

Haccı ekber kılmak ister isen, gel ey zahid beri,

Aşıkın kalbi içinde, sen bu Beytullahı gör.

 

Platon’un kuramından esinlenerek yaratılışın, görünmeyen tanrısal özden görünür duruma gelen bir fışkırma olduğu kabul edilir. Yaratmak yoktan var etmek değil, görünmezken görünür olmaktır. Bu gizemci felsefe anlayışı İslamiyette de yankısını bulmuş olacak ki tanrı-evren-insan ilişkisi “tanrı insandır, insan tanrı” çerçevesine oturtulmuştur.

 

Aşk katında küfür ile İslam birdir,

Her kanda mesken eylese aşık emirdir.

 

Diyerek aşık için onaylamak ile yadsımak; inanmak ile inanmamak özdeştir demek istiyor. Aşığa yasak, koru yoktur.

 

Gerçek hadis imiş bu, ki hubun vefası yoh,

Kim sevdi hubı kim didi hubun cefası yoh.

 

İşkın belası yoh, deyüğben işka düşme kim,

Kim aşık oldı kim dedi İşkın belası yoh.

 

Gel gel berü ki savmü salatın kazası yoh,

Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yoh.

 

Fani cihana bahma, geçer ümri sevme kim,

Ümrin zevali var u cihanın bekası yoh.

 

Yarıun gelür hemişe cefası Nesimi’ye,

Sen sanma kim Nesimi’ye yarın atası yoh.

 

.....................

Böyle Kem Zamanda

Böyle kem zamanda cihana geldim
Herkes imanından süzüldü gitti
Talip olan eden erkandan şaştı
Onlar inkarından çözüldü gitti

Kiminin yükü var haddinden kaba
Harmanda nanı yok elinde yaba
Yalancı şıh talip mürit kör baba
Yarısı kuyruğu döküldü gitti

Seyyid nesimi`yim meydana serim
Doğruyu söylersem yüzerler derim
Bu dünyada olan hayırla şerim
O da defterime yazıldı gitti

Nesimi

Duaz-ı İmam 3

Gel Dilber Ağlatma Beni Şah-ı Merdan Aşkına
Du Cihanın Ranıması Şii Yezdan Aşkına
Şahım Hasan Pir Hüseyin Kerbela Meydan İçin
Lütfedip Bağışla Cürmüm Ali Süphan Aşkına
Dost Dost

İmam Zeynel Abidin’in Abına Umdumusa
Arayıp Özünde Bakırı Buldunusa
Ceddin Evladı Muhammet Cafer’i Bildin İse
Rahme Gel Ol Şahı Merdan Ali İmran Aşkına
Dost Dost

Seyid Musa’yı Kazımdır Ehl-İ Beytin Serveri
Canı Aşkı Nuş Edenler Müpteladır Ekseri
Şahı Şehidi Horasan İmam Rıza’dan Beri
Müptelayı Merhamet Kıl Kalb-İ Viran Aşkına
Dost Dost

Ey Virani Çıkma Yoldan Doğru Raha Gel Beri
Muhabbet Şevkat Senindir Ey Hasan-Ül Askeri
Evliyalar Serfirazı Hacı Bektaş-I Veli
Sen Ganisin Ver Muradı Devri Mihtan Aşkına
Dost Dost

Nesimi

O Kadere Lanet Yazıya Lanet

Beni böyle bu hallere getiren
O kadere lanet yazıya lanet
Böyle acılarla ömrüm bitiren
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet

Ağla ey Nesimi sen sana acı
Bulunmaz dermanın yoktur ilacı
Bahtın kara senin kaderin acı
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet

Nesimi

Canım Erenlere Kurban

Canım erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
İkrarım ezelden kadım
Canım meydanda meydanda

Yanarım yoktur dumanım
Gönlümde yoktur gumanım
Al malım bağışla canım
Varım meydanda meydanda

Kellem koltuğuma aldım
Kan ettim kapuna geldim
Ettiğime pişman oldum
Darım meydanda meydanda

Münkir rakipten kaçın
Müminim hülle don biçin
Ben bülbülüm bir gül için
Zarım meydanda meydanda

Gerçek olan olur gani
Gani olan olur veli
Nesimi`yem yüzün beni
Derim meydanda meydanda

Seyit Nesimi

Seher Oldu Ey Nigarım

Seher oldu ey nigarım
Belki gidem diyarımdan
Felek zulmedip ayırdı
Beni gül yüzlü yarımden

Ölen bilir kalan bilir
Seni turap olan bilir
Muhabbet kokusu gelir
Yel estikçe damarımdan

Senin elin bana ermez
Benim gözüm seni görmez
Murayiler kain olmaz
Ayırır yari yarinden

Seyit Nesimi`nin ahı
Gidenler gelmez bir dahi
Medet ey kulların şahı
Mahrum koyma didarından

Seyit Nesimi

Musa Eroğlu tarafından bestelendi.
 

.............................

 

 

Ey gülüm, ey sümbülüm, ey süsenim, ey anberim,

Ey menüm nahlim, yine habbü nebatim şekkerim,

Ey tabibim, ey habibim, ey canım, ey hem demim,

Ey refikim, ey şefikim, ey begim, ey dilberim.

 

....................

 

TUYUGLAR

 

Şol boyı ranaya virdüm gönlümi,

Şol gözi şehlaya virdüm gönlümi,

Şol güneş simaya virdüm gönlümi,

Şol yüzi nur aya virdüm gönlümi.

 

Çün senündür her kim var ey gönül,

Kimden umarsın ata, var ey gönül,

Çün yetersin sen sana yar ey gönül,

Yarini yerini bil, olma ağyar ey gönül.

 

Razıku lerzakumuz Maraş degül,

Rızkı Maraş’dan umarsan hoş degül,

Her kim arıtmaz içün bigaş degül,

İki üçi kim diyer kim şeş degül.

 

Yüzüni Hak’dan çevirme Hakkı bil,

Doğru kavl ol, doğru fi’l ol, doğru dil,

Çün buyurdu “Üscüdü” Rabbi Celil,

“Üscüdü” yitmez mi insana delil?

 

Yare her saat selam olsun selam,

İşret ü ayşi müdam olsun müdam,

Yarsız suhbet haram olsun haram,

Yara bu mani temam olsun temam.

 

Ger Hak oldun, hak sıfatın kandedir,

Hak sıfat ol, gör ki zatın kandedir,

Ger muhit oldun, cihadın kandedir,

Ey Kemah ahar Fırat’ın kandedir?

 

Adımı Hak’dan Nesimi yazerem,

Bil bu maniden ki simem, ya zerem,

Hem hidayet eylerem, hem azerem,

Hem putu uşadıcı, hem Azer’em.

.................

 

 

Gel bu demi hoş görelim,

Evvel geçen dem dem değil,

Kim bu dem kadrini bilmez,

Eyle bil ki o adem değil.

 

......................

 

Suretin pakize nakşi layezali mendedir,

Menden ayrılmaz bu suret üş hayali mendedir.

 

Gerçi gözden gittiğin acı firak oldu veli,

Her cihetten baharım vaslın visali mendedir.

 

Nesimi, burada ayrılığın tabanda olmadığını, özle görünüşün aslında bir olduğunu dile getiriyor. Sevenle sevilenin, bakanla bakılanın, görenle görülenin özdeş olduklarını söylüyor. Bu da varlık birliğinin yansımasıdır.

 

Hak taala ademoğlu özüdür,

Otuz iki hak kelamı sözüdür.

Cümle alem bil ki Allah özüdür,

Adem ol candır, güneş yüzüdür.

 

Nesimi, tanrı-insan özdeşliğini böyle çarpıcı biçimde ortaya koyunca, onu dinsiz, Allaha şirk koşan biri olarak suçladılar. En acımasız biçimde öldürülmesi düşünülmüş olacak ki derisi yüzülmek suretiyle acılar içinde, bağırta bağırta katledilmiştir.[22]

Ancak garip olan, bir tek gerçek var ki, Nesimi hala yaşıyor, anılıyor ve onu öldüren ve ona zındık diyen onlarca belki de yüzlerce dinciden bir tanesinin bile ismi bilinmiyor![23]

   

 

Sorma be birader mezhebimizi,

Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.

Çağırma meclis-i riyaya bizi,

Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.

 

Biz müftü bilmeyiz, fetva bilmeyiz,

Kıyl-ü kal bilmeyiz, ifta bilmeyiz,

Hakikat bahsinde hata bilmeyiz,

Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır.

 

Bizlerden bekleme zühd-ü ibadet,

Tutmuşuz evvelden rah-i selamet,

Tevella olmaktır bize alamet,

Sanma ki sağımız solumuz vardır.

 

Ey zahit surete tapma, Hakkı bul,

Şah-ı velayete olmuşuz hep kul,

Hakikat şehrinden geçer bize yol,

Başka şey bilmeyiz Alimiz vardır.

 

Nesimi esrarı faş etme sakın,

Ne bilsen ham ervah likasın hakkın,

Hakkı bilmeyene hak olmaz yakın,

Bizim hak katında erimiz vardır.

....................

 

Padişah-ı alem olmak, bir kuru kavga imiş,

Bir veliye bende olmak, cümleden evla imiş.

......................

 

Yok iken yer ile gök, ben ezelden var idim,

Geferin yek denesinden ileri bakar idim.

 

Geferi su eyledim, tuttu cihanı serbe ser,

Yeri, göğü, arşı, kürsü yaradan seddar idim.

 

Girdim adem donuna, kim ne bilsin sırrımı,

Ben Naci kavminde ta ezelden var idim.

.........................

 

      Fazlullah dost oldu, bir başka dosta,

Benim için gerek mi var?

 

Nesimi Fazlullah’ın aciz bir kuludur,

Fazl haktır, Fazl haktır, Halikımız.

Ben Hak’la yol oldum ve Hak oldum.

 

Ben onun hem öncesiz Zatı, hem de sıfatlarıyım.

Ey Nesimi cemalin, cemalullahın tecellisidir.

....................

 

Arife la mekan otuz ikidir,

Sahibi cismi can otuz ikidir.

 

Aç gönül gözünü vü yüzüne bah,

Kim yakin bigüman otuz ikidir.

 

Sensen Ümmül Kitabın esrarı,

Ne sanırsan heman otuz ikidir.

 

İndi İsa, götürdü şirk ü nifak,

Şehi sahib beyan otuz ikidir.

 

Gör Nesimi ki suret ü mana,

Aşkar ü nihan otuz ikidir.

 

 

..................

 

Nefsin tanıdı ve bil Rabbi,

Tevhid yolunda ekti habbi.

 

Deryayı muhit cuşa geldi,

Kevn ile mekan huruşa geldi.

 

Her zerre güneşten oldu zahir,

Toprağı sücud kıldı tahir.

 

Can ile ten oldu bir hakikat,

Birleşdi şeriat vü tarikat.

 

Eşya ikilikten oldu hali,

Baki Ehad oldu La-yezali.

 

Külli yer ü gök Hak oldu mutlak,

Söyler def ü çeng ü ney “Enel Hak”

 

Sırrı ezel oldu aşkara,

Arif nice eylesin müdara.

......................

 

 

Gel gönül yanalım

Ateşi aşka,

Şule verelim

Ateşi aşka.

 

Evvel aldandım,

Pek kolay sandım,

Durmayıp yandım

Ateşi aşka.

 

Aşk ehli ölmez,

Yerde çürümez,

Yanmayan bilmez

Ateşi aşka.

 

Vardım götürdüm,

Boştu getirdim,

Geçtim oturdum,

Ateşi aşka.

 

Varın verenler,

Dosta verenler,

Yandım erenler,

Ateşi aşka.

 

Aşk hali olmaz,

Yerde çürümez,

Yanmayan bilmez,

Ateşi aşka.

 

Ey padişahım,

Affet günahım,

Yanmadır karım,

Ateşi aşka.

 

Seyyid Nesimi,

Terkeyle resmi,

Yandır bu cismi,

Ateşi aşka.[24]

…………….

 

Taş ve kesek oldı, nesrini, verdi,

Ferhad Şirin oldı,

Ateşi aşka.

 

Taş ve kesek oldı verdü nesrin,

Ferhad ile Hüsrev oldı Şirin.

 

Bir bahre dalupdurur Nesimi,

Yani ne ider ol zer ile simi.

...................

 

Sofinin ger var ise dilinde zikri la ilah,

Aşıkı sadıkların kalbinde illallah var.

..........

 

Bugün ben pirime vardım,

Pirin cemali güldür gül.

Oturmuş taht makamına,

Tahtı revanı güldür gül.

 

Gülden terazi tutarlar,

Gülü gül ile tartarlar,

Gül alırlar gül satarlar,

Çarşı pazarı güldür gül.

 

Toprağı gül, taşı gül,

Kurusu gül yaşı gül,

Has bahçenin içinde,

Servi revanı güldür gül.

 

Gülden değirmeni döner,

Anın ile gül öğünür,

Akar çarkı döner çarkı,

Bendi pınarı güldür gül.

 

Ak gül ile kırmızı gül,

Çift yetişmiş bir bahçede,

Bakışırlar hare karşı,

Hari gül, ezhari güldür gül.

 

Gel ha gel Seyyid NESİMİ,

Hak nefesi güldür gül,

Şu öten garip bülbülün,

Derdi figanı güldür gül.

.................

 

İman ile küfür bir şey oldı,

Acı ile datlu bir mey oldı.

 

Şirket aradan götürdi zahmet,

Vahdetten açıldı bab-ı rahmet.

 

Ger acuh ise basiretün bah,

Gör sen de Hak’ı vü gitme irah.

 

Gör sende seni ne cism ü cansen,

Maksudu vücudi Kün fe kan sen.

 

Çalındı kıyametin nefiri,

Ey sağır işitmedün safiri.

 

Haşrin güni geldi, uyhudan dür,

İnanmaz isen gözüni aç da gör.

 

Uyhudan uyan ki mahşer oldı,

Gör nice zemane pür-şer oldı.

 

Neşr oldı uyan, kuruldu mizan,

Haşr oldı inan, bilindi Yezdan.

 

Çün sen geçesen bu istivadan,

Azad olasan gam ü beladan.

 

Musa benem, uş asa elimde,

Hak’dan ezeli kılıç belimde.

 

Halklın eline basar asayı,

Yani ki bilin bu istivayı.

 

Ademde tecelli kıldı Allah,

Kıl ademe secde, olma gümrah.

 

Şeytani laine uyma zinhar,

Anın sözine inanma ey yar.

 

Fazl ister isen hakikatte var,

Say eyle bu işe, kalma zinhar.

 

Enfasi Nesimi gör ne candır,

Deryayı muhit ü dürri kandır.

................

 

         MESNEVİ

 

Ey Hak ehli, yakin imiş bu haber,

Ki bilen nefsini dürir ehli nazer.

 

Nefsini kim ki bildi, bildi Hak’i,

Nefsini bilmeyenler oldı şaki.

 

Ey Hak’i isteyen gel insan ol,

Kara daş olma, lalü mercan ol.

 

Ger dilersen saadeti ebedi,

Tamuyı bil ki, niçün oldı yedi.

 

Sekiz oldu kapısı uçmağın,

Niye dört oldı suyu ırmağın.

 

Tubi ağacının nedir yemişi,

Hak anı er yaratdı, yohsa dişi.

 

Huri gılman neden ibarettir,

Hüve men hü neye işarettir.

 

Ne dimektir, bana beyan eyle,

Bu nihan sırrını ayan eyle.

 

Bunların aslını nedendir bil,

Ger sen şeytana olma eğri dil.

 

Bunları bilmeyen ne bilmiş ola,

Adı anın evi yıhılmış ola.

 

Fani oldı özinden oldı Hak,

Bildi kim cümle Hak imiş mutlak.

 

Ne bilür değme can ver canı,

Hızre sor, Hızre Ab-i Hayvanı.

 

Ey Nesimi sözündür Ab-ı hayat,

İçmeyen anı kaldı fiz Zulümat.

................

 

GAZEL

 

Bende sığmış iki cihan, ben bir cihana sığmazam,

Gevheri la mekan benem, kev ü mekana sığmazam.

 

Kevn ü mekandır ayetüm, zata gider bidayetm,

Sen bu nişan ile beni bil ki nişana sığmazam.

 

Kimse güman iü zann ile olmadı Hak ile biliş,

Hak’kı bilen bilir ki ben, zann ü gümana sığmazam.

 

Surete bah u maniyi suret içinde tanı kim,

Cism ile can benem, veli cisme vü cana sığmazam.

 

Hem sadefem, hem incüyem, haşr ü sırat esenciyim,

Bunca kumaş u raht ile ben bu dükkana sığmazam.

 

Genci cihan benem ben uş, ayni iyan benem ben uş,

Gevheri kan benem ben uş, bahre vü kana sığmazam.

 

Gerçi muhiti azamem, adem adımdır ademem,

Dar ile kün fe kan benem, ben bu mekana sığmazam.

 

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zeman benem,

Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamane sığmazam.

 

Encüm ile felek benem, vahyi bilen melek benem,

Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.

 

Zerre benem, güneş benem, Çar ile penç ü şeş benem,

Sureti gör beyan ile, bil ki bu şana sığmazam.

 

Nar benem, şecer benem, Arşa çıhan hacer benem,

Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

 

Şems benem, kamer benem, şehd benem, şeker benem,

Ruhi revan bağışlarım, ruhi revana sığmazam.

 

Gerçi bugün Nesimi’yem Haşimi’yem, Kureyşi’yem,

Bundan uludur ayetim, ayet ü şana sığmazam.

...................

 

Kim ki bilmez özini, bilmeye hergiz sözini,

Kendözin anlamayan bilmedi bü kar nedir?

 

İlmi Kuran ü Hadis ü haber ü Vaz ile ders,

Kamu bir mani imiş, bunca tekrar nedir?

 

.............

 

TOYUGLAR

 

Gözlerim bahdıkça ey Şah alnuna,

Gökden indi sanuram mah alnuna,

Gördüm anda “Ahsene İllah” ayetin,

Ohıdum men barek Allah alnuna.

 

Geldi Hak’dan müjdeci bir günde dörd,

Kim bize Beg virdi bir günlük yogurd,

Ol dahi yarısı su, kalan yarısı durd,

Bahşişi Türkün mi yeğdür, yoksa Kürd?

 

KASİDE

Ey gönül kendini veznetmeğe kantar ara bul,
Yürü kantarına halis olan ayar ara bul.

 

Ne kazandım şu fanide o beka milkin için,
Serseri gezme boşa, zikr ile settar ara bul.

 

Bu nefis bir günü seni dost ile düşman edecek,
Yürü dil milkine bir ehli kumandan ara bul.

 

Koyacaklar seni bir gün o musalla taşına,
Vakt iken kendine dört tac-ı kalender ara bul.

 

Kapatırlar seni bir gün o hali harabe yalnız,
O karanlık gecede kendine bir yar ara bul.

 

Ümmetine farz olan savm u salat hacc u zekat,
O şehadet şerefi Ahmed-i Muhtar ara bul.

 

Ey Nesimi sen dahi ara bul kendine ilaç,
Kevserin sakisi olan Haydar-ı Kerrar ara bul.

 

 

Kaynak: 1. KÜRKÇÜOĞLU, Kemal Edip; Seyyid Nesimi Divanından        Seçmeler, M.E.B. İstanbul 1973 1. Baskı

                2. Eyüpoğlu, İsmet Zeki; Alevi Bektaşi Edebiyatı, Der Yay. İstanbul 1991       

                3. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.112   

            4. Tavaslı Yusuf; İlahi ve Kasidelerle Mevlid-i Şerif, Tavaslı Yayınları,C-07, s. 69

 

 

 

 

 

 

*KADI BURHANETTİN (AHMET)

1345-1398 Sivas-Sivas

(Kadı Ahmed Burhaneddin (1329 – 1384))

          Asıl adı Ahmet’tir. Aslen Sivaslı olan ve Kayseri Kadısı olarak görev yapan Şemsettin Mehmet’in oğludur. Oğuzların Salur boyundandır. Babasını görevi gereği Kahire ve Halep’te bulunmuş. İslam bilimlerinin yanısıra tıp, astronomi eğitimi de görmüştür. Babasının vefatı üzerinne 1364’te Kayseri Kadılığına getirilmiştir(1365-1378). Sivas Beyliğinde vezirlik yapmıştır (1378-1381). Sivas Hükümdarı olarak “Emir Kadı” namıyla şöhret bulmuş, yakın çevresinde başladığı tahsilini Mısır’da tamamlamıştır. Kıymetli telif eserleri şunlardır:   Bir nüshası Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunan Arapça “İksir-üs Saadat-ı Fi Esrar-ı İbadat” ile “Telvih” adlı esere “Tercih” ismiyle yazdığı yorumdur. Ayrıca; Arapça, Farsça, Türkçe şiirleri vardır. Türkçe divanı vardır.Divanının tek nüshası Londra Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Kendi adına Eratna Devletini kurmuş ve başına geçmiştir (1381-1398). İç karışıklığında Sivas’ı işgal eden Akkoyunlularca esir alınıp Hicri 800 yılında Akkoyunlu Aşireti ile yaptığı kavgada öldürülmüştür.  Sivas’ta kendi adıyla anılan mahalledeki türbede yatmaktadır.

 

TUYUGLAR

 

Yine can bu ummana talısardur,

Talıban köp güherler alısardur,

Otanuzdan çıhıban kara kılıç,

Düşmenden köp illeri alısardur.

 

Özini alşah gören serdar bolur,

“Enel Hak” davi kılan berdar bolur,

Er oldur Hak yolına baş oynaya,

Döşekte ölen yiğit murdar bolur.

 

Güzelin işi azarlama ve naz olur,

Çeşmi cadu, gamzesi gammaz olur.

Ey gönül sabret tahammül kıl ana,

Yare erişmek işi az az olur.

 

Gözi can esrütmeğe hammar imiş,

Kaşı gönül yıhmağa mimar imiş.

Diledüm halüm ki gözine diyem,

Turfa budur gözleri bimar imiş.

 

Hemişe aşık gönül büryan olur,

Her nefes garip gözü giryan olur.

Sofuların dileği mihrap namaz,

Er kişinin arzusu meydan olur.

 

Hak ne yazmışsa ezelde bolur,

Göz neni ki görecek ise görür,

İki alemde Hak’a sığınmışızdur,

Tohtamış ne ola ya Ahsah Temür.

 

Dünyayı çoh sınaduh bir buyimiş,

Kamu alem varlığı bir huyimiş,

Kaplan aslan ejderhalar cümlesi,

Ecelün kaynağında ahuyimiş.

 

Yolına canın viren can baz imiş,

Işk eri maşukına dem saz imiş,

Gizleyim dir idi aşık razını,

Göz yaşı yüz sarusı, gammaz imiş.

 

Can çün yüzüni gördi yılduzı neylerem ben,

Di çün saçunı gördi gündüzi neylerem ben,

Saldun oduna beni, iksiri tutya saç,

Mis olmaz ısa altun, bu suzı neylerem ben.[25]

 

…………

 

 

Kadem basalı yoluna, kadem kadem yanarım,

Tapunda şem gibi uşda dembedem yanarım.

 

Cihanı ten dilerim, ben ki oduna yanam,

Bu varlığiyle yanarsam, oduna kem yanarım.

 

Ben leblerini canıma emsem görürem,

Gözün yarasın gönüle merhem görürem.

 

Aşkın odunı ki yaka iki cihanı,

Ben kendi canınma yalınız kem görürem.

 

………………

 

 

Sen bu erenler cemine,

Divana gel, divana gel.

Kendi hesabın anlayıp,

Defter kılıp divana gel.

 

Ben canımı yaralayıp,

Aşkı ana bildirmişim,

Var ise atın çabucak,

Meydana gel, meydana gel.

 

……………..

 

Gel gel ki senden özge bu derdin şifası yok,

Derdin dahi yok ise, bu işin Safası yok.

 

Gel gel beru ki savm u salatın kazası yok,

Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yok.

 

…………..

 

Nidelum bilmezüz biz,

Gönül ile, gönül ile.

Cihanı harap edüz,

Gönül ile, gönül ile.

 

Canı ortaya koyarlar,

Veli gönüle uyar can,

Canı oynar ol ki gelir,

Gönül ile, gönül ile. [26]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. ALPASLAN, Ali; Doç.Dr.; Kadı Burhaneddin Divanından Seçmeler, Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser 73,Ankara 1977

           2. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.128

 

.............

 

 

 

 

 

ŞEYH BEDRETTİN (SIMAVNA KADISI OĞLU)

1350-1420 RUMELİ-MANİSA

 

Asıl adı Bedrettin Mahmut bin Kadı Simavna’dır. Babası kadı Mahmut İsrail ve annesi sonradan Müslüman olan ve Melek Hatun adını alan Simavna tekfurunun kızıdır. Büyük bir alim ve düşünürdür. Vahdeti vücut (varlığın birliği) düşüncesine karşı vahdeti mevcut düşüncesini savunmuştur. Ona göre doğa ve tanrı bir ve aynı şeydir. Farklılıkların ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak tanrı ve çokluk olarak da doğa ya da evrendir. Mutlak varlık madde ve ruh biçiminde ortaya çıkar. Bunları birbirinden ayırmak imkansız diyen ve ruh ve maddeyi eş gören Bedrettin bu yönüyle mutasavvıflardan ayrılır. Mülkiyette ortaklığı savunur. Kadın hariç her şeyin ortaklaşa kullanılabileceğini söyler. Tek tanrılı bütün dinlerin aynı olduğunu, cennet ve cehennemin dünyevi, ayetlerin birer simge olduğunu dile getirmiştir.    

 

..........

 

 

 

 

 

 

HACI BAYRAM VELİ

1352-1430 Solfasol – Ankara

 

Ankara ve civarında yaygın olarak bilinen Halveti-Nakşibendi gibi iki koyu Sünni tarikatın ilkelerinden yeni bir kuruluş doğmuştur. Bu kuruluşun öncülüğünü ise Hacı Bayram Veli yapmıştır. Bu sebeple kurulan bu yeni tarikat Bayramilik adı verilmiştir. Tarikat Devlet içinde yapılanma yolunu seçmiş ve kısa sürede Osmanlı Sarayında önemli mevkilere kadar girebilmiştir. Hacı Bayram Veli’nin ölümünden sonra iki kola ayrılmıştır. Birincisi: Yüksek sesle tapınanlar, bunlara Şemsiye kolu denmiştir. Sebebi de Fatih’in Hocası Akşemseddin bu kolu benimsemiş ve çevresine yaymıştır. İkincisi: Tapınmayı sessiz yapanlar, Melamiye koludur. Bu kol Bursalı Ömer Dede kurmuş ve yaymıştır. Her iki tarikat da Osmanlı sarayını etkisi altına almış, hatta biri diğerine galip gelmek için yarışmıştır. Nihayet Melamiler Akşemseddin’i İstanbul’dan uzaklaştırmayı başarmışlardır.  Ne var ki, her iki tarikat da şeriat yanlısı idi. Daha 15. Yüzyılda Osmanlı yönetimi şeriatçı çevrelerin denetimi altına girmiştir.

Hacı Bayram Veli Taptık Emre’nin kızıyla Yunus Emre’nin dağa odun kesmeye birlikte  gittiklerini duyunca, çevresine bir defasında “Gelinlik bir kız ile genç bir delikanlı nasıl olur da birlikte odun kesmeye gidebilirler” diyerek söylenmiş. Bu durum Taptık Emre’ye malum olur ve bir tutam pamuk içerisine kor halinde bir kömür koyarak paket edip Hacı Bayram Veli’ye gönderir. Hacı Bayram paketi açtığında korun pamuğu yakmadığını görür ve pişmanlık duyar. Taptık Emre, bu mesajla, akkor pamuğu nasıl yakmıyorsa, Yunus da kızıma bir zarar vermez, demek istemiştir.

 

N’ oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm,

Derd ü gam ile doldu bu gönlüm,

Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,

Yanmada derman buldu, buldu gönlüm.

 

Çalabım bir şar yaratmış, iki cihan arasında,

Bakacak didar görünür, Ol şarın kenaresinde.

 

 

 

 

 

EŞREFOĞLU (ABDULLAH EŞREFİ RUMİ)

1353-1469 İznik-İznik

 

Asıl adı Abdulalh’tır. Babası Eşref’e izafeten Eşrefoğlu ve doğduğu yere izafeten İzniki adını da kullanır. Soyu Hz. Ali’ye çıktığı söylenir. Babası Mısır’dan Anadolu’ya göçmüştür. Önce Suriye Hama, sonra Manisa ve nihayet İznik’e yerleşmişler. Eşref İznik’te evlenmiş ve Abdullah 1353 yılında burada doğmuştur. Anadolu’yu gezmiş, Emir Sultan, Hacı Bayram ve Hüseyin Hamevi’den tasavvuf dersleri almıştır.  Hacı Bayram Veli’ye damat olmuştur. İznik’te 1469 yılında 120 yaşları dolayında iken vefat etmiştir.

 

 

 

Sanırlar Eşrefoğluyum, ne Rumiyem ne İzniki,

Benim ol daimülbaki, göründüm sureta insan.

......

 

Ne olaydım derviş olsam,

Hoş yürüsem dervişane.

Terk eylesem kibr ü kini,

Yüz sürsem irişine.

 

Kande baksam dostu görsem,

Daim dosttan haber versem,

Dost dost deyu dosta ersem,

Gelip dostu soruşuna.

 

Döksem gözlerin yaşını,

Artırsam bağrın başını,

Bıraksam dünya işini,

Azm etsem ol binişine.

 

Kosam nefsin çirkin huyun,

Hiç vermesem nefse boyun,

Aşk içinde erkan ayin,

Budur dosta gidişine.

 

Şeyh elinden giysem kisvet,

Nefs elinden kılsam feryat,

Aşk elinden versem şerbet,

Yanu banu tutuşuna.

 

Eşrefoğlu Rumi söyler,

İle şara haber eyler,

Kim ki dostu görmek diler,

Varsın dosta bilişine.

.........

 

 

Bir ben seni seven değil,

Cümle alemdir sevici.

Yüz bin ola her köşede,

Yoluna canlar verici.

 

Ben kim olam seni sevem,

Ya yoluna canım verem,

Sevenleri göreceğiz,

Ben de bir boynun eğici.

 

Varın sorun mürşitlere,

Var mıdır bu derde çare,

Hiç olur mu dosta ere,

Düşman ile dost olucu.

 

Düşman dediğim nefsindir,

Şol tama ile hırsındır,

Keser tama damarını,

Dosta aşıkım deyici.

 

Aşık nefsine uymadı,

Canını verdi doymadı,

Kim ki canına kıymadı,

Oldur ol yalan da’vici.

 

Aşık kendiden el yudu,

Dünya ve ahireti kodu,

Hiç anmaz bilişi yadı,

Kendüzün yoğa sayıcı.

 

Durmaz akar gözü yaşı,

Hiç onulmaz bağrı başı,

Ah ile zar olur işi,

Kimse yok halin sorucu.

 

Yani ol aşıkım der,

Doyunca yer yatar uyur,

Nefsine dileğin verir,

Zi utanmaz laf urucu.

 

Eşrefoğlu Rumi gibi,

Şöyle mücrim eksikli kulu,

Arasalar bulunmaya,

Nefsi hevasın koyucu.

.........

 

Bencileyin yüzü kara,

Gelmemiştir hiçbir dahi.

Ben ettiğin yazukları,

İtmemiştir hiçbir dahi.

 

Daim işim nefs arzusu,

Silinmedi gönlüm pası,

Benceleyin Hakka asi,

Olmamıştır hiçbir dahi.

 

Geydim dervişler donunu,

İlla varmadım yolunu,

Yolu ben azduğumlayın,

Azmamıştır hiçbir dahi.

 

Ömrüm erişti ahire,

Dürüşmedim hiçbir hayra,

Benceleyin gönlü kara,

Gelmemiştir hiçbir dahi.

 

Her amelim dolu riya,

Lasyık işim yok Tanrıya,

Bu ben düştüğüm korkuya,

Düşmemiştir hiçbir dahi.

 

 

Adem donun donanmışam,

Hayvanleyin dirilmişem,

Öyle kim nefse uymuşam,

Uymamıştır hiçbir dahi.

 

Bezirganlığa gelmişem,

Geçmez metaı almışam,

Öyle kim ben aldanmışam,

Aldanmadı hiçbir dahi.

 

Eşrefoğlu Rumi nide,

İş bu derdi ile gide,

Öyle kim ah ü zar ide,

İtmemiştir hiçbir dahi.

.......

 

Ben dost hevasına düştüm,

Özge heva neme gerek.

Başımda dost sevdası var,

Dahi sevda neme gerek.

 

Ey zahidi dünya perest,

Var zühdünü arz eyleme,

Ben aşıkı şurideyem,

Zekr ü riya neme gerek.

 

Ben dost yolunda nakdümü,

Hep oynayıp öldürmüşem,

Çün gitti küllü varlığım,

Havf u reca neme gerek.

 

Ben laubali giderim,

İki cihanı niderim,

Meylim yok sekiz uçmağa,

Pes mavisa neme gerek.

 

Ben uykumu fikretmezem,

Düş görüp tabir etmezem,

Ben gelmezem, ben gitmezem,

Beka fena neme gerek.

 

Ben mesti ezel gelmişem,

Ben ta ebet mest giderem,

Hiç ayrılmaz esrüklüğüm,

Züht ü takva neme gerek.

 

Ben dost ile peymanımı,

Elest’den ön berkitmişem,

Ben dostu ayan görmüşem,

Hayal ü rüya neme gerek.

 

Gerçi surette insanım,

 Ben sultanı insü canım,

Ben fariği dü cihanım,

İşbu kavga neme gerek.

 

Ben Eşrefoğlu Rumi’yem,

Ben bakiyem ben kadimem,

Ben ol mür i lahutiyem,

Arz u sema neme gerek.

.........

 

Seni seven aşıkların,

Göz yaşı dinmez imiş.

Hem seni maksud edenler,

Dünya ahiret anmaz imiş.

 

Ölmez imiş aşık canı,

Hiç dağılmazmış teni,

Aşk kimi kim kıldı fani,

Ana zeval ermez imiş.

 

Gönlün sana verenlerin,

Eli sana erenlerin,

Gözü seni görenlerin,

Devranları dönmez imiş.

 

Aşkına düşen canların,

Yoluna baş verenlerin,

Aşk bülbülü olanların,

Kimse dilin bilmez imiş.

 

Kim ki gerçek sever seni,

Yoluna kor teni canı,

İster seni dün ü günü,

Huriye aldanmaz imiş.

 

Aşkın ile bilişenler,

Senin ile buluşanlar,

Sen sultana ulaşanlar,

Ebedi ayrılmaz imiş.

 

Hak yoluna gelenlerin,

Hakkı gerçek sevenlerin,

Nişanı budur anların,

Mala cana kalmaz imiş.

 

Sen Leyli’yi görenlerin,

Mecnun olup kalanların,

Kendüzünden varanların,

Kimse halin bilmez imiş.

 

Eşrefoğlu Rumi senin,

Yansın aşk oduna canın,

Aşk oduna yanmayanın,

Kalbi safi olmaz imiş.[27]

........

 

Tecelli şevki didarın,

Beni mest eyledi hayran.

“Enel Hak” sırrını canım,

Anınçün kılmazam pinhan.

 

Acep hayranı mestem kim,

Bilişten bilmezem yari,

Gözüm her kanda kim baksa,

Görünen sureti Rahman.

 

Benim her dertlü dermanı,

Benim her madenin kanı,

Benim ol dürrü bi hemta,

Benim ol bahri bi payan.

 

Semada seyr eder sırrım,

Cihanı tuttu envarım,

Mukaddesler cemisi,

Benim sırrımda sergerdan.

 

Bu ay u gün bu yıldızlar,

Bu giceler bu gündüzler,

Bu yazlar u kışlar güzler,

Benim emrimdedir yeksan.

 

Çürümüş tenlere bir kez,

Eğer dirsem “bi izni kum”,

Yalın ayak u baş açık,

Duralar kamusu üryan.

 

Benim ilmi ledünümde,

Hezaran Hızır olur aciz,

Benim her bir tecellimde,

Nice bin Musa’lar hayran.

 

Cihan tılsımının bendi,

Benim elimdedir şimdi,

Benim bugün bu meydanda,

Benimdir top ile çevgan.

 

Benim şahı bu meydanın,

Benim devri bu devranın,

Benim canı bu canların,

Benimle diridir her can.

 

Benim Mansur’u dar iden,

Benim ağyarı yar iden,

Benim her varı var iden,

Benim hem giden hem duran.

 

Değilim oddan u sudan,

Veya toprak veya yilden,

Ben irden var idüm irden,

Henüz yoğidi bu ezman.

 

Zamansız bi zannım ben,

Nişansız bi nişanım ben,

Dü alemde hemanım ben,

Benüm görünen hem gören,

 

Görürsün surette adem,

Benim emrimdedir alem,

Feleklerle melekler hep,

Bana mahkumdur ins ü can.

 

Sanırsın Eşrefoğlu’yam,

Ne Rumi’yem ne İzniki,

Benem ol daim ü baki,

Göründüm sureta insan.[28]

 

......

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.94

                  2. Eşref-i Rumi Divanı; 1001 Temel Eser:4,

         3. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.224

 

 

 

 

 

 

EMİR SULTAN (ŞEMSEDDİN MUHAMMED)

1368-1429 Buhara-Bursa

 

1368 yılında Buhara’da doğmuş. Asıl adı Şemseddin Muhammed’dir. Babası Seyyid Ali Külal’dir. Soyu Seyyid Muhammed, Hasan ül Askeri, Aliyül Naki, Muhammed Taki, Aliyül Rıza, Musayı Kazım, Caferi Sadık, Muhammed Bakır, Zeynel Abidin, Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Hz. Fatima ve Hz.Muhammed’e dayandığı ileri sürülür.

Emir Sultan’ın hanımı Hundi Fatma Sultan Padişah Yıldırım Beyazit’in kızıdır. Onun soyu da Sultan Murat Hüdavendigar, Orhan Bey Gazi, Osman Bey Gazi, Ertuğrul Bey Gazi’ye ulaşarak Kayı boyuna mensup olduğu anlaşılacaktır.

Şemseddin Muhammed, Bursa’ya geldikten sonra Emir Sultan olarak ün salmıştır. Horasanda iken “Emir Buhari” olarak anılırdı.  Türbesi Bursa Gökdere mevkiinde eşi Hundi Fatma Sultan tarafından yaptırılan cami içindedir. Şimdi bu bölgeye Emir Sultan denilmektedir.

 

İLAHİ

 

Gerçi aşıklara sala denildi,

Derdi olan gelsün, dermanı buldum.

Ah ile vah ile cevlan ederken,

Canım içinde efendim cananı buldum.

 

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar,

Canlar mezad olmuş dellallar gezer,

Oturmuş ümmetim beratın yazar,

Cevahir bahşeden dükkanı buldum.

 

Erenler meydane doğru varırlar,

Anda cem oluben verir alırlar,

Cümle enbiyalar divan dururlar,

Hakka mahbub olan sultanı buldum.

 

Akar gözlerimden yaş ile kan,

Zerrece görünmez gözüme cihan,

Deryalar nuş edüp kandırmaz iken,

Aşıklar kandıran ummamı buldum.

 

Emir Sultan ne hoş Pazar imiş,

Aşıklar seyredüb gezerler imiş,

Cümlenin maksudu ol didar imiş,

Hakka karşı duran divanı buldum.

..........

 

Ey alemi velayete sultan olan Emir!

Ve ey mülki ruma rahmeti Rahman olam Emir.

 

Muhibbi Hak olur sana candan muhib olan,

Devlet bize muhabbetin olmuş şeha hemin.

 

Ne aktı ruma bir ulu derya senin gibi,

Ne aleme getirdi Buhara senin gibi.

 

Göstermeye ver ehline didarı nurunu,

Ayine verdi Allah Teala senin gibi. –Bursalı Ahmet Paşa

 

 

 

 

 

 

 

AGAH DEDE (YAŞAR)

1400-1500 BELGRAD

 

On beşinci yüz yıl şair ve ozanıdır.

 

 

 

 

CAFER DEDE

1400-1500 İstanbul-İstanbul

 

On beşinci yüz yılda, II. Beyazit Han döneminde yetişmiş şair ozan ve Bektaşi Dergahi Şeyhidir.

 

 

 

 

CAMİ  (HACI HASANZADE)

1400-1505 Balıkesir-İstanbul

 

 

 

 

 

BALIM SULTAN (HIZIR BALI) DEDEMOĞLU

1440-1516 Kırşehir-Hacıbektaş

 

Asıl adı Hızır Balı’dır. Mürsel Babanın oğludur. Ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Hacı Bektaş’ın nefes evladı Kadıncık Ana ile zevci Nurettin Hoca’nın oğlu olan Hızır Lale’nin oğlu Rasul Balı, Rasul’un oğlu Yusuf Balı ve Yusuf’un oğlu olan Mürsel Babadan olmadır. Mahlaslarında Dedemoğlu adını kullanır. Çünkü, Dede oğludur. Bursa’da Geyikli Baba türbesinde gömülüdür.

Alevilik Bektaşilik düşüncesini düzenli bir ocağa dönüştürerek kurumsallaştırmıştır.

 

Balım çoklar ile sohbet edüpdür,

Bu yola erkana emek verübdür,

Gidin görün pirim nerde durubdur,

Pir durduğu yerden haber ver imdi.

 

Şahi merdan gibi ere tapının,

Kim idi bekçisi o dört kapının,

................................................

 

Ev içinden bize haber ver imdi.

...........................

 

Benim sevdiceğim Ali’dir Ali,

Ali’yi sevenler olmaz mı deli,

Pirimin elinden içmişim dolu,

Ali’yi seversen değme yarama.

 

Ali’nin yarası yar yaresidir,

Buna merhem olmaz dil yarasıdır,

Ali’yi sevmeyen Hakkın nesidir,

Seversen Ali’yi değme yarama.

.....................................

ÇARK DEVRİLDİ DOLAP DÖNDÜ

Çark devrildi dolap döndü
Ahir zamana düşüptür
Ay yerinde gün yerinde
Küfran salına düşüptür

Yerindedir gece gündüz
Örgülü terazi yıldız
Bir hanhara gidelim biz
Yollar dumana düşüptür

Yağmur yağar biter otlar
Mevç gelür dürlü nimetler
Yar ile danışır yadlar
Har gülüstana düşüptür

Bülbülün zarı figanı
Doldurur iki cihanı
Şu dünyanın sonu fani
Kavli yalana düşüptür

Dedemoğlu der hasretten
Yandı yüreğim gayretten
Umarım ki inayetten
Şah-ı Merdana düşüptür.

.................

Çıktık Horasan`dan Eyledik Sökün

Çıktık Horasan`dan eyledik sökün
Düşürdüler bizi tozlu yollara
Omuzda parlıyor kargı cıdalar
Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler
Atlandı yaşlılar yayandır gençler
Başımıza geldi gördüğü düşler
Düşürdüler bizi gurbet ellere

Gahi konduk gahi göçtük yollara
Bilip bilmediğim gurbet ellere
Alem dağlarından şu düz çöllere
Şimden sonra destan olsun dillere

Oradan yükledik geldik Culab`a
Seksen dört bir erdir gelmez hesaba
Deve koyun çoktur insan kalaba
Susuz hayvan inileşir göllere

Dedemoğlu der ki aşkın bağından
Aşırdılar bizi Yozgat dağından
Anadolu Sivas şehri sağından
Bizden sonra bir nam kalsın illere

Dedemoğlu

Şiirin/Türkünün ilk dörtlüğünün uzun hava olarak söylendiği, Melih Duygulu tarafından derlenen bir çeşitlemesi mevcuttur.
 

Göründü (Gül ü Seyran Bağlarında)

Gül ü seyran bağlarında gezerken
Gözlerime mah-ı taban göründü
Tahmin ettim aşığını öldürmüş
Eller yalın kılıç kandan göründü

Karşımda kaşların çattığı zaman
Pervaz kurup samah tuttuğu zaman
İlkbahar ayları bittiği zaman
Lalesi sümbülü reyhan göründü

Dil lebin çeşmesinden kanmak ister
Çık salın sevdiğim cemalin göster
Herkes sevdiğinden mah-ı tab ister
Hüsnün aşıklara seyran gördündü

Dedemoğlu erkan nizamdan aşma
Özünü bilenin yayından şaşma
Varıp bir kötünün suyuna düşme
Akıl başta mihman göründü

Dedemoğlu

 

Neyledin Dünya

Anadan atadan şöyle doğanlar
Halk edip insanı neyledin dünya
Kırk arşın kameti ince miyanı
Ali gibi aslanı neyledin dünya

Fatma anamız da Ali`nin yari
Beline bağlamış hub Zülfikarı
Eba Müslim gibi er olan eri
Fazl-ı gülistanı neyledin dünya

Kurdu kuşu nutku ile durduran
Zelha`yı genceltip Yusuf`a veren
Tahtı da rüzgarla beraber duran
Sultan Süleyman`ı neyledin dünya

Çıkıp şu aleme kendin bildiren
Lut kavmidir birbirini öldüren
Omuz verip Kafdağını kaldıran
Hamza pehlivanı neyledin dünya

Dedemoğlu kaynar aşkın tavası
Ateşi yok sır hikmettir havası
Yaralar ilacı dertler devası
Şu hekim Lokman`ı neyledin dünya

Dedemoğlu

.......................

 

 

 

 

FİGANİ (BABA FİGANİ)

1400-1519 Şiraz-Meşhed

 

Tarihte Figani isimli bir çok şair vardır.

-          Artvin Hizarlı köyünden Figani,

-          II.Beyazit’in oğlu Abdullah’ın divan katibi Kamani Figani,

-          1519 da vefat eden Şirazlı Baba Figani,

-          1878-1928 yıllarında yaşamış Silleli Aşık Figani,

-          Trabzondfa doğmuş 1532 de İstanbul’da ölmüş Ramazan Çelebi adıyla bilinen şair Figani,

-          Dertli2nin çırağı olan 1814’de doğup 1928 de vefat eden Bolu Geredeli Aşık Figani.

 

Fukara sinesine her kim dokuna,

Dokuna sinesi Allah okuna.[29]

 

Kaynak: Hayrettin İvgin, Aşık Figani Baba; Kültür Bak.Yay. Ankara 1994

 

 

 

 

 

 

HATIFİ, ABDULLAH (CAMİ AKRABASI)

1400-1521 Herat-Herat

 

  

 

 

 

GEDAYİ

1404-1500

 

Kimi derviş olur başında külah,

Tarikat sırrına değildir agah.

 

..........

 

TALİH KÖTÜLÜĞÜ DESTANI

 

Bilmem bu şehirde ne kar edeyim,

Yetirdim aklımı başta dururken.

 

Dedim bu yerlerden firar edeyim,

Rast geldi bir kimse çıkıp giderken.

 

Sözün tutup hele dinledim anı,

Varıp bir köşede tuttum mekanı,

Çiftçi oldum ele aldım sabanı,

Öküzlerim öldü tohum ekerken.

 

Kalaycı oldum kalayladım kapları,

Hep kırıldı tavaların sapları,

Hekim oldum düzdüm ecza hapları,

Yeğen zehirledim ilaç içerken.

 

Bakkal oldum, oldu mekanım kapan,

Yüz çevirdi bizden cümle bezirgan,

Bala yağa düştü üç beş bin sıçan,

Fıçıların ağzın açıp kaparken.

 

Ciğerc-oldum ciğer döndü al kana,

Paçac-oldum bir kelb düştü kazana,

Gemic-oldum çıktım bahri ummana,

Gemiyi batırdım yelken açarken.

 

Yeniden kendimde bir sanat buldum,

Çapayı kazmayı elime aldım,

Varup bir şehirde bahçivan oldum,

Şehri suya boğdum bostan sularken.

 

Terzi oldum kesemedim çuhayı,

Balıkc-oldum balık yuttu oltayı,

Kasap oldum ele aldım baltayı,

Parmağımı kestim gerden kırarken.

 

Yeniden kendime bir sanat buldum,

Bu kuru kavgadan ben de usandım,

Bir sabah namazı camiye vardım,

Pabucum çaldırdım namaz kılarken.

 

Berber oldum çok kulaklar kaptırdım,

Çok kelleye yıldızları saydırdım,

Çulha oldum dedim işim uydurdum,

İki kolum çıktı mekik atarken.

 

Dabak oldum serdim bir iki meşin,

Köpekler vermişler parasın peşin,

Yiyip kurutmuşlar kurusun yaşın,

Rast geldim üstüne ağzın silerken.

 

Hayırsız olduğum benim bildiler,

Beni şehirlerden taşra sürdüler,

Çoban oldum üç beş koyun verdiler,

Hepsini kurt yedi çakal koğarken.

 

Gedai’yim dedim alem inandı,

Pasban oldum çarşı büsbütün yandı,

Tellal oldum alış veriş kapandı,

Katırı çaldırdım eşek satarken.[30]

............

 

 

Otyam, A.Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.s.425

 

 

 

 

 

 

MURADİ (PADİŞAH SULTAN II.MURAT)

1403-1451 İSTANBUL-İSTANBUL

 

Osmanlı Padişahları içinde tezkirelerde şiirleri ilk zikrolunan Sultan II. Murat’tır.

 

 

Uykuda dün gece canım gibi canan gördüm,

Ten-i efsüdede kalkıp eser-i can gördüm.

 

Leblerin hasta iken ağzıma aldım billah,

Ey tabib-i dil ü can derdime derman gördüm.

 

Edirne gerçi güzeller yeridir ey hemdem,

Bursa’da dahi nice dilber-i fettan gördüm.

 

Nagehan kadre erip dün gece ben kaplıcada,

Bir gümüşten yapılı serv-i hıraman gördüm.

 

Ey Muradi şeh-i devran iken el’an seni,

Zülfüne kılmış esir ol şeh-i huban gördüm. [31]

 

 

 

Kaynak:   Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.224

 

 

 

 

 

 

AVNİ (FATİH SULTAN MEHMET) MEHMET II

1430-1481

 

Murat II ile Hüma Hatun’un oğludur. Osmanlı Padişahıdır. Avni takma adıyla şiirler yazmıştır. Hocası Akşemsettin, Şemsilik (Bayramilik) tarikatının kurucusudur. Fatih Sultan Mehmet, Karamanlı Sadrazam Mehmet Paşayı emirnameler, fetvalar ve fermanlarla yürütülen işleri düzenlemekle görevlendirdi. Siyasi, hukuki ve mali konuları da kapsayan ünlü Fatih Kanunnamelerini yürürlüğe soktu. Tahta çıması muhtemel kardeş ve akrabadan kim varsa öldürülmesi öngörülüyordu. Ayrıca, Osmanlı Hanedanına karşıt güç oluşturacak aşiretleri ve onların topraklarını yeni bir düzenlemeye tabi tutarak ekonomik güçlerini kırmıştır. Fatih ile birlikte Osmanlı saray yönetimi şeriatçı kadroların denetimi altına girmiştir. Nesimi’nin derisinin yüzülmesi ve daha başka dini düşünce suçlarına karşı aşırı baskılar bu yüzyılda Alevi ozanlarının seslerinin kesilmesi ile sonuçlanmıştır. Ancak bir dönem suskunluk daha sonra 16. Yüzyılda Alevi ozanlarında bir patlamaya dönüşmüştür. Bu yüzyıl altın çağı olarak anılmaktadır.

 

Ahireti kazanmak iş bu dünyadan murad,

Yoksa zahid bildin mi, nedir ukbadan murad.

 

Hakiki yar olmadan cennet de zindan olur,

Bil ki yari görmektir, ala cennetten murad.

 

Malı mülkü bırakıp, sonunda gideceksin,

Ya nedir dünya için, fani dünyadan murad.

 

Gördüğüne bağlanma ve yetinme onlarla,

İbret almaktır gönlüm, gezmek görmekten murad.

 

Gönül eğlencesidir, ey Avni, en sonunda,

Ustalık satmak değil, şiir ve yazıdan murad.[32]

 

 

Kaynak: Kurul; Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 1, Türkiye Gazetesi Yay.s.177

 

 

 

 

 

 

SEYİT ALİ SULTAN (KIZIL DELİ SULTAN)

1400-1500 Kırcali-Dimetoka

 

15. Yüzyıl şair ve ozanıdır.

Yunanistan-Bulgaristan sınırında Dimetokada tekkesi bulunmaktadır.

 

 

 

 ALİ ŞİR NEVAİ

1441-1501 HERAT-HERAT

 

Ataları Uygur kabilesindendir. Horasan Herat’ta 1441 yılında doğmuş. Zengin ve nüfuzlu bir aileye mensuptur. Hükümdar Hüseyin Baykara’nın nedimeliğinde bulunmuştur.

 

 

Nevai “Matlubu’ Kulub” da şöyle der;

 

Aşk yolunda gece gündüz ağlayanlar,

Candan geçip belini muhkem bağlayanlar,

Hizmet edip hak sırrını anlayanlar,

Gece uykusunu haram edip ızdırap çeker.

 

Olup nefsine tabi bend edersen düşen düşmanı,

Sana nefsine denk düşman yapabilirsen onu al kendine bend.

 

Ölüm aydınlık bir alem imiş.

 

Bu kadar menzili ve şöhreti büyük payelerle,

Kendini tutan toprak ile bir olanlar nerede?

 

Ey Nevai makbul olmak istiyorsa toprak ol,

Kim merdudu ise onun başında kindarı var. 

 

 

 

 

 

ADLİ (II.BEYAZIT-VELİ)

1447-1512 İstanbul-İstanbul

 

Osmanlı Padişahıdır. Bektaşiliği benimsemiştir. Kendisi de sufidir. On iki imama gönülden bağlıdır. Alevi Bektaşi ozanlarını koruyup gözetmiştir.

 

Allahım, azizlik sana yaraşır,

Nitekim fakirlik bana yaraşır.

 

Madem sensin sığınağı cihanın,

Herkesten sana iltica yaraşır.

 

Şah odur ki, sana kulluk eyledi,

Kulun olmayan Şah geda yaraşır.

 

Bir baş ki, değildir sana secdede,

Şah olsa da ona eza yaraşır.

 

Gönül ki, gamından hastadır senin,

Ona zikrin ile şifa yaraşır.

 

Adli’yi adl ile sorarsan eğer,

Nimet değil, ona ceza yaraşır.

 

Ben ettim onu ki, bana yaraşır,

Sen onu eyle ki sana yaraşır.

 

Çaresiz kaldığı dehşetli günde,

Ona imada-ı Mustafa yaraşır.[33]

 

 

 

Kaynak: Kurul; Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 1, Türkiye Gazetesi Yay.s.152

 

 

 

 

 

 

 

KALENDER ABDAL (KALENDER ÇELEBİ-KALENDER ŞAH-CIVAN KALENDER-GENÇ KALENDER)

1450-1527

 

Ne zaman ve nerede doğduğu bilinmiyor. Ancak Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşadığı biliniyor. Alevi çevrelerinde yetişmiş ünlü bir ozandır. Bir söylentiye göre, 1527’de çıkan bir isyana katıldığı bahanesiyle öldürülen Balı Sultan’ın kardeşidir. Hacı Bektaş postnişi görevinde bulunduğu bilinmektedir.

 

Dün gece seyrimde batın yüzünden,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm.

Elfi tac başında nikab yüzünde,

Aslı İmam nesli Ali’yi gördüm.

 

Geçti seccadeye oturdu kendi,

Cemali nurundan çırağ uyandı,

İşaret eyledi sakiler sundu,

Bize Haktan gelen doluyu gördüm.

 

İçtim o doludan aklım yetirdim,

Çıkardım kisvetim ikrar getirdim,

Menzil gösterdiler geçtim oturdum,

Kemend ile bağlı belimi gördüm.

 

Mürşit eteğinden tutmuşum destim,

Bu idi muradım irişti kastim,

Bilmem sarhoş muyum neyim ben mestim,

Erenler verdiği dilimi gördüm.

 

Kalender Abdal’ım koymuşum seri,

Şükür kurban kestim gördüm didarı,

Erenler serveri gerçekler eri,

Sultan Hacı Bektaş Veli’yi gördüm.

........................

 

Her cana kalan serseriye er demesinler,

Ser vermeyenin ismine server demesinler,

Bir kimesnede olmasa ol aşk Ali’den,

Pes nice ana kafiri Hayber demesinler.

 

 

 

 

 

 

 

USULİ (FAZLULLAHİ SANİ-NAİMİ)

1450-1531 Yunanistan-Vardar Yenice

 

XV.yüzyıl şair ve ozanıdır. Ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, 1534 yılında öldüğü kesindir. Mevlevilik, Bektaşilik ve Memalilik tarikatlarının esaslarını alarak yeni bir tarikat kurmuştur.

 

 

SEMAİ

 

 

Bana kıyan bakan,

Kor muyum seni kor muyum.

Bakışı ciğerim yakan,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Behey güzellerin canı,

Aşıkın dili imanı,

Yoluna vermeden canı,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Sular gibi akmayınca,

Ahım odu çıkmayınca,

Mahalleni yakmayınca,

Kor muyum seni kor muyum.

 

terk edem canı cihanı,

Yıktın viran  ettin beni,

Böyle garip kodun beni,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Ölüm yelleri esmezse,

Ömer ekinin kesmezse,

Ecel leşleri basmazsa,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Nice yıl yel gibi yelem,

Aşk yolunda toprak olam,

Gül gibi açılıp solam,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Usuli ayrılmaz senden,

Hiç can ayrılır mı tenden,

Yani kaçmak ile benden,

Kor muyum seni kor muyum. [34]

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.184

 

 

 

 

HAYRETİ MEHMET

1450-1535 Yenice Yun.-Vardar

 

 

 

  

GÜL BABA (CAFER)

1450-1541 ULUBORLU-BudAPEŞTE

 

Asıl adı Cafer’dir. 1450 yıllında doğmuş bir Alevi Bektaşi Dervişidir. Evliya Çelebiye göre Merzifonlu, yeni belgelere göre Isparta ili Uluborlu  ilçesi İlegüp köyündendir. Yakasına daima bir gül takarak dolaştığı için adı “Gül Baba” veya “Gül Dede” olarak söylenegelmiştir.

 

        Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1531 de Budin (Budapeşte)’e gönderilmiş. Görevi oradaki halka İslamiyeti tanıtmak, sevdirmek. Budin’de bir Tekke kurmuş ve kısa süre içinde gösterdiği sevgi ve hoşgörüsüyle halkın sevgilisi haline gelmiştir. 1 Eylül 1541 de şehrin kuşatılmasında şehit düşmüştür. 2 Eylül 1541 de Şeyhülislam Ebussuud Efendinin kıldırdığı Cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katılmıştır. Vasiyeti üzerine Budin'de Tekkesi içinde toprağa verilmiştir. Türbesi yenilenmiş ve bulunduğu tepeye Gültepe (Rozsadomb) adı verilmiştir.

 

        Tekkesi 1686 yılına kadar görevine devam etmiş ve bu tarihte yıkılmış. Türbesi ise Budin Beylerbeyi Mehmet Paşa tarafından 1543-1548 yılları arasında yaptırılmıştır. Sonradan Sultan Abdülaziz tarafından 1867 de ziyaret edilmiş ve 1885 te Mimar Lajos Grill tarafından restore edilmiştir.  1916 yılında Macar Profesör Müler tarafından onarılmış. 2. Dünya savaşında az hasar gören türbe doğrusu bakımsızlıktan oldukça tahrip olmuş ve 1963 te Macar Hükümet tarafından eski durumuna getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin girişimleriyle Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğümüzün Macar Hükümet yetkilileriyle işbirliği neticesinde ilk yapıldığı günkü orijinalliğinde restorasyonu tamamlanarak halkın ziyaretine açılmıştır.

 

        Gül Baba türbesi daha çok Hırıstiyan Avrupalıların sıklıkla ziyaret ettiği bir türbe durumuna gelmesindeki sır Gül Baba’nın

kimliğinde saklıdır. O büyük küçük demeden herkesi bir ev eşit tutmuş, herkesi kucaklamıştır. İyi niyet göstermiş ve bunun ödülü olan gönüllerde yerini almıştır. İyi bir şey dilemek isteyen herkes bunu daha kolay konsantre olur,daha kolay ulaşırım düşüncesiyle soluğu onun türbesinde almıştır. Gerçekten de amaçlarına bu yolla ulaşanların sayısı küçümsenmeyecek boyutlara varınca adı birden ünlenmiş ve yayılmıştır.

 

         Türbenin bulunduğu bölge Budapeşte’nin en gözde yeri olması sebebiyle buradaki araziye göz koyan çok olmuş. Türbeyi yıkmak, yakmak istemişler ama her defasında gizli bir güç bu tür girişimlere karşı koymuş.  Buradan bir kiremit düşürenin başına türlü belalar gelmiş. Yatırın kerameti ona zarar verenlerden kendini korumuş. 2. dünya savaşında her yer yerle bir olmuş ancak, türbeye bir top mermisi bile isabet etmemiş. Türbe daha çok bakımsızlıktan, ilgisizlikten tahribat görmüş.

 

          Gülbaba deyişleriyle de halka kendi dilinden ses vermiş. Sevgi ve hoşgörüsü Hırıstiyan alemini kendine hayran etmiştir. [35]

 

Kaynak: Toros Magazin, Akdeniz Atılım Mat. S.7

 

 

 

 

 

SOMUNCU BABA (EBU HAMİDÜDDİN AKSARAYİ)

1450-1550

Asıl adı "Hamid Hamidüddin."di0r. Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt döneminde yaşamış. Kayseri'nin Akçakaya Köyü doğumludur. Peygamberin 24. kuşaktan torunudur.

Şam'da, Tebriz'de eğitim görmüş. Halkı aydınlatmak için Bursa'ya yerleşmiş. Çilehanesinin yanına bir fırın yaptırmış. Pişirdiği somunları fakire, fukaraya dağıtırmış.

Adı Somuncu Baba'ya çıkmış. Bursa'daki Ulu Cami'nin açılış hutbesini o okumuş. Namı yayılınca... "Şöhretten sakınmak için" Bursa'dan ayrılmış. Yaşamı "iyiyi, doğruyu,

 güzelliği" anlatmakla, "Türklüğü ve İslamı yaymakla" geçmiş. Somuncu Baba'nın torunlarından "Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi" 1914-1990 yılları arasında yaşamış.

Darende'de okul yaptırmış. Atatürk büstü yaptırmış. Yol yaptırmış. Onun adına kurulan vakıf "hayır işleri yapmayı sürdürüyor." Somuncu Baba türbesinin bulunduğu yer,

 Darende'ye 2 kilometre. Geçen yıl 200 bin kişi ziyaret etmiş. Türbenin önünden "Gürün'ün Gökpınar gölünde doğup, Fırat'la birleşen Tohma Çayı" akıyor. Çevrede balıklı

 kuyular var. Kudret havuzu var. Gelenler türbeyi ziyaret ediyor. Piknik yapıyor. Burada "siyaset" yok. "Adak... Dilek" yok. "Ağaca çaput bağlamak" yok.

Bütün söylemler "birlik, beraberlik, laik Cumhuriyet'e sadakat, Atatürk ilkelerine bağlılık, eğitimin önemi, kızların okula gönderilmesi" üzerinedir. Hulusi Efendi'nin oğlu

 Hamid Hamidettin Ateş şimdi Somuncu Baba camiinin imamıdır.

 

 

 

 

HATAYİ   (ŞAH İSMAİL)   ŞAH HATAYİ  

1468-1524 Erdebil-Tebriz Dergüzin

 

1468 yılında Erdebil’de doğdu. Babası Seyfettin Erdebil ve Annesi Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Bilki Aka (Halime Begüm) Sultan’dır. İran Safevi soyundan gelen Türk kökenlidir.  Hz. Ali taraftarlığına inanmış, Kızılbaş inancındandır. Bölgesindeki Kalenderilik ve Halvetilik tarikatlerini birleştirerek kendi inançlarının egemen olduğu Safevilik tarikatını kurmuş ve başına geçmiştir. Çevresine toplanan inanmış kitlelerle Safevi Devletini kurmuş ve kısa sürede topraklarını genişletmiştir. Ancak 1514’te Çaldıran’da Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e yenilmiştir. Tarih kitapları olayı saptırarak vermektedir. İşin doğrusu şudur:

 Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altında yaşayan Türkmenler ağır baskılara ve katliamlara maruz kalmaktaydı. Bu durumu hoş görmeyen bir çok Türk Beyliği Osmanlıyı uyarmıştır.Timur İmparatoru Timurlenk gibi.  Bunlar arasında Safevi Sultanı Şah İsmail de vardır. Şah İsmail Osmanlı padişahına gönderdiği ve bizzat kaleme aldığı mektupları Türk edebiyatına örnek teşkil edecek güzellikte arı Türkçe ile yazılmış eserlerdir. Mektuplarında Türkmenlere reva görülen kötü uygulamaları kınıyor ve bir Türk’ün bir başka Türk’e böyle davranmasının doğru olamayacağı vurgulanıyordu. Kardeşçe uyarılar içermekteydi. Buna karşın Yavuz Sultan Selim’in cevabi mektupları Arapça ve Farsça idi ve ağdalı, alaylı, kinayeli, aşağılayıcı ifadeler içermekteydi. Osmanlı tüm Anadolu’yu sömürüyor, paraları ve yatırımları Avrupa’ya ve Arabistan’a akıtıyordu. Osmanlı İmparatoru uygulamalarını daha da artırarak kendisine iletilen dostluk tekliflerini kabul etmiyor ve anlaşmaya yanaşmıyordu. Savaş kaçınılmaz olmuştu. İki Türk padişahı tarihte bir kez daha karşı karşıya gelmişti. Birinin kaybetmesi mukadderdi. Şah İsmail kaybetti. Devleti de parçalandı.

Şah İsmail, Hatayı mahlası ile şiirler söylüyordu. Şiirlerinde duygunun içtenliğin ağır bastığı görülür. Şiirlerinde dini inançlarını yaymak ve açıklamak için akıcı bir dil kullanmıştır.

Şah İsmail kuvvetleri, Hz. Ali kuvvetlerinin savaşta belli bir tarafı simgelemek için başlarına bağladıkları bant gibi, kırmızı bir başlık giymişlerdir. Bu sebeple Şah İsmail taraftarlarına Kızılbaş denilmiştir.

Hatayi, başta Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre olmak üzere Alevi ozanların etkisi altında kalmıştır. Şiirlerinde düşünceleri yerine inançlarını işlemiştir. Alevi ozanları içinde 7 ulu ozandan biridir.

Türkçe ve Farsça şiirlerini içeren divanı vardır.

 

Sözünü bir söyleyenin,

Sözünü eder sağ bir söz.

Pir nefesin dinleyenin,

Yüzünü eder ağ bir söz.

 

Bir söz vardır halk içinde,

Dahi söz vardır hulk içinde,

Olmaya ki delk içinde,

Deyesin çarka dağ bir söz.

 

Söz vardır kestirir başı,

Söz vardır keser savaşı,

Söz vardır ağulu aşı,

Bal ilen eder yağ bir söz.

......................................

 

Karşıki karlı dağı gördün mü,

Buldurmuş eyyamın eriyip gider.

Akan sulardan sen ibret aldın mı,

Yüzünü yerlere sürüyüp gider.

 

Kadirsin hey ulu Şahım kadirsin,

Her nereye baksam anda hazırsın,

Üstümüzde dört köşeli çadırsın,

Cümlemizi birden bürüyüp gider.

 

Sıra sıra gelem ol ulu kuşlar,

Sırlı olur yakmaz anı güneşler,

Evvel ezel meyve veren ağaçlar,

Anlar da kalmayıp çürüyüp gider.

 

Derindir deryamız bizim boylanmaz,

Binbir kelam desem birin anlamaz,

Kişi ikrarsız yulara bağlanmaz,

Yuları boynunda sürüyüp gider.

 

Şah Hatayi söyler sözü özünden,

Dervişleri sakınuptur gözünden,

Olur olmaz münkirlerin sözünden,

Esriyip gönlümüz farıyıp gider.

.......................................

 

Bizden selam söyleyin Kul Himmet kardeşe,

Vücudun şehrini gezsin de gelsin.

Yedi kat yer ile yedi kat göğün,

Onun manasını versin de gelsin.

 

Benim aradığım Hazreti Ali,

Altından dövülmüş, Düldülün nalı,

Kırk arşın kuyudan kim çıkarmış bu yolu,

Bu yolun tarikini sürsün de gelsin.

 

Dervişlik dediğin bir kolay iştir,

Ali’nin gördüğü mübarek düştür,

Canı yok, cinsi yok bu nasıl kuştur,

Bu kuşun dilinden bilsin de gelsin.

 

Dervişlik dediğin arıdır özü,

Araya mı gitti garibin sözü,

Gımışga demirin üstünde karınca izi,

Karanlık gecede görsün de gelsin.

 

Der ki Şah Hatayi’m özümüz darda,

Ben seni sakınırım ağyar nazarda,

Çıkmadık canda kazılmadık mezarda,

Cenaze namazın kılsın da gelsin.

...........................

 

Ali gibi er gelmedi cihane,

Ona da buldular bin bir bahane.

............................................

 

Gül ağaçtan bitti geldi Şah’a yoldaş olmağa,

Sırrı Şah idi ezelden geldi sırdaş olmağa.

 

Yüreği dağ olmayınca bağrı kanlı la’l-i tek,

Hiç kimin haddi yoktur kim Kızılbaş olmağa.

 

Küntü kenzen sırrı devrinde Muhammed nur iken,

Kırmızı taç ile geldi cihana, aleme faş olmağa.               

..............................

 

Dil ile dervişlik olmaz,

Hali gerek yol ehlinin,

Arılayın her çiçekten,

Balı gerek yol ehlinin.

 

Anlamazsan Hak mezhepten,

Kurtulamazsın azaptan,

Mürebbiden müsahipten,

Eli gerek yol ehlinin.

 

Hep olmuşuz yola aşık,

Kimi sermest kimi ayık,

Bahçelerde dosta layık,

Gülü gerek yol ehlinin.

 

Pir Hatayi’m kuşak kuşan,

Turab ol yollara döşen,

Budur Hak ehlinde nişan,

Hali gerek yol ehlinin.

…………………

 

Muhammed Ali’yle meclise vardı,

Kırkların cümlesi ayağa kalktı,

Seksen bin meleğin secdeye erdi,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

Ali ile Muhammed kurdu bu yolu,

Arafatta açılır müminin kolu,

Bir ulu dergahtır sürün bu yolu,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

Orada Mervanı dış eylediler,

Münkirin cehrini taş eylediler,

Kırklar bir üzümü cuş eylediler,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

Can Hatayi’m hatmeyledi kelamı,

Cebrail getirdi anda selamı,

Her yerde söylemen mahrem kelamı,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

..............................

 

Hak la ilahe ill’Allah

İll’Allah Şah ill’Allah,

Ali mürşit güzel Şah,

         Eyvallah Şah’ım eyvallah.

..................

 

Allah Allah diyen Gaziler,

Dini Şahı bilen menem,

Karşı gelip secde kılan,

Gaziler din Şah menem.

 

Uçmakta tuti kuşuyum,

Ağır leşker erbaşıyım,

Men sufiler yoldaşıyım,

Gaziler din Şah menem.

 

Mansur ile darda idim,

Halil ile narda idim,

Musa ile turda idim,

Gazi ile din Şah menem.

 

Kırmızı taçlı, boz atlı,

Ağır leşkeri heybetli,

Yusuf Peygamber sıfatlı,

Gaziler din Şah menem.

 

Hatayi’yem al atlıyım,

Sözü şekerden tatlıyım,

Mürteza Ali zatlıyım,

Gaziler din Şah menem.  

................................  

 

Kırklar meydanına vardım,

Gel beru ey can dediler.

İzzet ile selam verdim,

Gel işte meydan dediler.

 

Kırklar bir yerde durdular,

Otur deyu yer verdiler,

Önüme sofra yazdılar,

El lokma sun dediler.

 

Kırkların kalbi durudur,

Gelenin kalbi arıdır,

Gelişin kandan berudur,

Söyle sen kimsin dediler.

 

Gir sema bile oyna,

Silinsin açılsun ayna,

Kırk yıl kazanda dur kayna,

Dahi çiğ bu ten dediler.

 

Gördüğünü gözün ile,

Söyleme sen sözün ile,

Andan sonra bizüm ile,

Olasın mihman dediler.

 

Düşme dünya mihnetine,

Talip ol Hak hazretine,

Abı zemzem şerbetine,

Parmağını ban dediler.

 

Şeyh Hatayi’m nedir halin,

Hakka şükür et kaldır elin,

Gaybetten kesegör dilin,

Her kula yeksan dediler.

...................

 

Hakka mazhar dur Adem, secde et uyma şeytana,

Ki Adem donuna girmiş, Hüda geldi, Hüda geldi.   

...............................

 

İsmail’im geldim cihana,

Yeri göğü dolanan benim.

Bilmeyenler bilsin beni,

Ben Ali’yim Ali benim.

 

Men haktan, haktan gelirim,

On iki imamın biriyim,

Dört köşeyi ben alırım,

Zatı kudret Ali benim.

.........................

 

Ben dahi nesne bilmem,

Allah bir Muhammed Ali,

Özümü gurbete Salmam,

Allah bir Muhammed Ali.[36]

 

…………..

 

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Hak için gelenler yer dedi onu.

Talip bilir ise Hak Mürşidünü,

Muhammed Ali’ye çıkardılar düşkünü.

       

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Dört kapısı mamur yer dedi onu.

Varsın ateş talip sersin ayırsın,

Pirim Ali cümlesinden ulusun,

Götür rehbere ver dedi onu.

 

Onda gördüm Muhammed’in fırağın,

Muhammed Ali’ye vermiş durağın,

Aynı ceme gelen kurban yüreğim,

Mürşide yetenler yer dedi onu.

 

Onda görüm Muhammed’in donunu,

Muhammed Ali’ye dönmüş yüzünü,

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Al bir kap içine ser dedi onu.

 

Kurda kuşa değmen benim kemiğim,

Gözünüze sürme çekin sevdiğim,

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Al bir kap içine sev dedi onu.

 

Kuru yere damlatıp da çiğnemen,

Çok severim meni andan saklaman,

Bizim halimiz halat anlaman,

Sultan Şah Hatayi’m ver dedi onu.[37]

 

 

 

 

 

KAYNAK: 1. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay. 57

2.      A.Tevfik Otyam; Bektaşiliğin İçyüzü, Maarif Kitaphanesi, İstanbul 1947                    

 

 

 

 

 

 

 

 

HABİBİ

1470-1520 Gökçay (Azeri)-İstanbul

 

 

 

 

 

 

FUZULİ (MEHMET)

1490-1556 Hille-Bağdat

 

      Fuzuli Türk kökenli şairlerdendir. Asıl adı Mehmet’tir. Süleyman Efendinin oğludur. Babasını Hille müftüsü olduğu sanılmaktadır. Doğduğu yer ve yıl kesin olarak bilinmemektedir. Ahdi’nin düştüğü nota göre; veba salgınında 1556 yılında Bağdat’ta ölmüştür. Kerbela’da Hz. Hüseyin türbesi yakınına vasiyeti üzerine gömülmüştür. 66 yıl yaşadığına göre doğum yılı 1490 olmak lazım gelir. Birçok araştırmacı şairin 1490 ila 1495 yılı arasında doğmuş olacağı noktasında birleşirler.

      Doğum yeri olarak babasının müftülük yaptığı Hille şehri veya Kerbela’da doğduğunu ileri sürenler olmuştur. Şairin şiirlerinde Kerbela veya Necef’te doğduğu yolunda değinmeler var. Ancak Bağdat’lı olmadığı kesindir.

      Fuzuli, Hakikatül Şuheda isimli eserinde ana dilinin Türkçe olduğunu söylemektedir. Fuzuli özbe öz Türk’tür. Büyük Selçuklu Devleti zamanında Irak’a yerleşmiş olan Oğuz Türklerinin Bayat aşiretine bağlı olduğu tereddütsüz ortaya konulmuştur.

      Fuzuli, eserlerini Türkçe vermiştir. Ancak Arapça ve Farsça da bilmektedir. Bu dillerde de eserler yazmıştır.  Çocukluğunda başladığı şiiri, daha sonra yaptığı akli ve nakli ilim sayesinde zenginleştirmiştir. “İlimsiz şiir, esası yok duvar gibidir, esassız duvar gayet itibarsız olur” diyen şair ilim ve kültüre oldukça önem vermiştir. Matematik, astronomi, felsefe, tefsir, hadis, fıkıh, kimya, tıp, v.b. konularda sağlam bilgilere sahip olduğu görülür. Bu sebeple çağdaşı yazarlar ona “Molla Fuzuli” veya “ Mevlana Fuzuli” lakabını takmışlardır.

      Türkçe eserleri şunlardır:

1.       Türkçe Divan 

2.       Leyla Vü Mecnun

3.       Hadikatü’s Suada

4.       Bengü Bade

5.       Tercemei Hadisi Erba

6.       Sohbetül Esmar

7.       Mektuplar.

 

      Şair bütün ömrünü Hille, Kerbela, Necef ve Bağdat’ta geçirmiştir. Koyu bir Hz. Ali taraftarıdır. Hz. Ali’nin Necef’te bulunan türbesinde bekçilik yapmıştır.  Şiiliği kabul eden her Türk gibi Fuzuli de Alevidir. Ehlibeyt sülalesine karşı Yezit ve Muaviye tarafından yürütülen kıyamları lanetle anmış ve eserlerinde Ehlibeyte oldukça önem ve geniş yer vermiştir. Ehlibeyt’e karşı duyduğu halisane duygular sebebiyle başta Hz. Ali olmak üzere Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’ın türbelerinde bekçilik yaparak onlara yakın olmak ve hizmet etmek suretiyle insani vazifesini yapmıştır. Bazı çevreler, özellikle Nakşibendiler, Fuzuli’nin sünni olduğunu ileri sürmekte ve/veya sanmaktadırlar. Onun adına doğumunun 500 yılı sebebiyle anma günü tertip etmektedirler. Bir Türk büyüğü ve ünlü bir Türk şair ve ozanı  kimliği ile bu tür anmalara bir diyeceğimiz yoktur. Ancak, bu dünyadan göçmüş olan ve Alevi olduğu asla şüphe götürmeyen birini, hiç de sevmediği “sünni” kimliğine zorla sokmanın da yaşayan kimseye bir faydası olmadığı gibi Hakka yürümüş olan Fuzuli’nin kemiklerini sızlatacağı ve ruhunu rahatsız ettiği inancı olanların bilgileri dahilindedir.

      Fuzuli’nin Fazli adında bir oğlu olmuştur. Fazli de babası gibi şairdir. Türkçe’den başka Farsça ve Arapça eserleri vardır.

      Şair niçin “lüzumsuz, değersiz, faydasız, boşboğaz, fodul” anlamına gelen “fuzuli” kelimesini kendisine mahlas olarak almıştır? Bu sorunun cevabını Farsça divanının önsözünde kendisi şöyle vermektedir;

      “Eğer başkalarının kullandığı bir ismi alsam ve başarılı olsam, şiirlerim onlara mal edilir, bana yazık olur. Başarısız olsam, bu defa onlara büyük kötülük etmiş olacaktım. Ben alemde tek olmak istiyorum. Bütün ilimleri, fenleri öğrenerek nefsimde toplamaya çalışıyorum. Mahlasımda bunu tam ifadesini buldum. Çünkü Fuzul bu anlamda fazl’ın çoğuludur.”

      Fuzuli, “kusursuz bir şiir elde etmek kolay değildir” der. Ve şiiri şöyle tanımlar:

      “Şiir önce bir Tanrı vergisidir. Şair, şiiri ilimle birleştirerek, ilmin ve sanatın yüceliklerine ulaşır. Gerçek şiir, aşk duygularını, bilgili ve olgun bir ruhun ürperişleri halinde terennüm eden şiirdir.”

      Her şair gibi Fuzuli de bazı şairlerin tesiri altına girmiştir. Tasavvuf şairleri olarak da bilinen ünlü ozanlarda Nevai, Nesimi ve Habibi bunlardan bazılarıdır. Fuzuli de kendisinden sonraki şair ve ozanlar üzerinde derin izler bırakmıştır. Bunlardan bazıları, Aşık Ömer, Gevheri, Dertli.

      Tasavvuf Fuzuli’nin şiirlerinin ana unsurudur. Ancak, Fuzuli tasavvufu bir propaganda aracı olarak kullanmamıştır. Şiirlerinde temalar sanat ağırlıklı olarak işlenmiştir. O bir aşk şairidir. Ölüm, yalnızlık duygusu, yoksulluk, rindlik, çöl, tabiat gibi temalar ve felsefi, dini düşünceler hep aşk ekseni etrafında işlenmiştir. Buradaki aşk tasavvufi, ilahi bir aşktır. Aşkın insan benliğindeki hiçliği gideren derin hazzı yanında, dayanılmaz acı, elem ve ızdırapları bir bütünsellik içinde işler. 

     

      Canı kim cananı için sevse, canın sever,

      Canı için kim ki canan sever, canın sever.

 

Meni candan usandırdı, cefadan yar usanmaz mı,

Felekler yandı ahımdan, muradın şemi yanmaz mı.

 

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip,

Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.

 

Merhem koyup onarma, sinemde kanlı dağı,

Söndürme kendi elinle yandırdığın çerağı.

  ....................

 

Mushaf demek hatadır, ol safha-i cemale,

Bu bir kiyabi sözdür, fehmeden ehl-i hale.

..........................

 

Avazeyi bu aleme Davut gibi Sal,

Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.

........................

 

Aşk imiş her ne var alemde,

İlim bir kıylü kaal imiş ancak.

.......................

 

İçki yasaklamayı ilke edindin ey vaiz,

Sevgiliyi sevmeyi kötüledin ey vaiz,

Cennet için içkiyi güzeli bırak dedin,

Açıkla bakalım cennette ne var ey vaiz.

..................

Ey iki yüzlü softa, ney çalmak haramdır dedin,

İslamın adına hilafı şer diyerek fetvalar verdin.

 

LEYLA VÜ MECNUN

 

Leyla-Mecnun Acemde çoktur,

Etrakte ol fesane yoktur,

Takrire getür bu destanı,

Kıl taze bu eski bustanı.

 

Mektepte onunla oldu hem dem,

Bir nice melek misali kız hem.

 

Bir saf kız oturdu bir saf oğlan,

Cem oldu behişte hürü gılman.

 

Ol kızlar içinde bir peri zat,

Kays ile muhabbet etti bünyat.

 

Şehbaz bakışlı ahu gözlü,

Şirin hareketli şehd sözlü.

 

Niçin özüne ziyan edersin,

Yahşi adını yaman edersin.

 

Temkini cünuna kılma tebdil,

Kız sen ucuz olma kadrini bil.

 

Derler seni, aşka müptelasın,

Biganeler ile aşinasın.

 

Oğlan acep olmaz olur aşık,

Aşıklık işi kıza ne layık.

 

Ey iki gözüm, yaman olur ar,

Namusumuzu ettirme zinhar.

 

Neylersin eğer atan işitse,

Kahır ile sana siyaset etse.

 

Men darı bekaya azmedende,

Dünyaya veda edip gidende.

 

Mensiz çekip ahlar figanlar,

Sahralara düştüğün zamanlar.

 

Arz eyle ki ey vefalı dildar,

Can verdi yolunda Leyla-i zar.

 

Ya Rab bana cismü can gerekmez,

Cananesiz cihan gerekmez.

 

HADİKATÜS SUHEDA

 

Kerbela faciasını anlatan mensur bir eserdir. Hz. Ali’nin oğlu, Hz. Peygamber Efendimiz Muhammet Mustafa’nın çok sevdiği ve dudaklarından öptüğü torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki akrabaları, kadın ve çocuklar Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu Yezit tarafından şehit edilmişlerdir. Hz. Peygamber ailesine karşı işlenen bu cinayet bütün İslam alemini derin acılar içinde bırakmış ve etkisi yüzyıllarca sürecek bir kan davasını başlatmış oluyordu. Olayın vuku bulduğu 10 Muharrem bütün dünyada yas günü ilan edilmiştir. Şii Müslümanlar bu ayda matem tutarlar. Muharrem içinde 12 İmam aşkına 12 gün oruç tutulur. 12.ci gün aşure yapılarak dağıtılır. 

Hadikatüs Suada, “Saadete Ermişlerin Bahçesi” anlamına gelir. Bir önsöz, on bab ve bir de hatime bölümü vardır. Ön sözde eserin yazılış sebebi anlatılır. Bablarda ise, Hz. Adem’den başlayarak Hz. Muhammet Mustafa’ya kadar peygamberlerin hayatları ve onlardan kıssalar anlatılır. Hz. Ali’nin Emevi halifesi Muaviye’nin talimatıyla Milcen tarafından namaz kılarken öldürülmesi ve Hz. Ali’nin oğulları Hasan ile Hüseyin’e reva görülen cinayetler lanetle telin edilir. Hatime kısmında Peygamberin yakınlarının Kerbela‘dan Şam’a getirilişleri hikaye edilir.

 

BENGÜ BADE

 

Fuzuli’nin gençlik yıllarında yazdığı 500 beyitlik bir manzum eserdir. Eser, esrar (beng) ile şarap (bade) arasında geçen sanal savaşın hikayesidir. Esrar ile şarabın zevk ve neşesi şairane bir görüşle anlatılan bu eserde esrar ile Sünni Osmanlı ve şarap ile de Kızılbaş (Şiiliğin Safeviler deki versiyonu) Safevi kastedilir.  Aslında o dönem Osmanlı imparatoru olan II Beyazıt tasavvuf yoluna girmiş bir Bektaşi Alevidir. Ancak, Osmanlının yönetiminde bulunan üst düzey egemen çevreler Arap yanlısı Sünni inancında olanlardır. Zaten Anadoluda Alevilere de zulmeden bunlardır. Bunların çoğu da ya devşirmedir, ya da damattırlar. Yavuz Sultan Selim ise katı bir Sünni’dir. Anadoluda zulme uğrayan Alevi Türkmenler diğer Türk devletlerinden aracı ve yardımcı olmalarını istemişlerdir. Osmanlı İmparatoru Yavuz Sultan Selime Şah İsmail tarafından gönderilen ve bizzat Şah tarafından Türkçe kaleme alınan  mektuba Yavuz’un Arapça-Farsça karşılık vermesi ilginç ve ilginç olduğu kadar da tezattır. Eserde iki padişahın alegorik olarak kıyaslanması vardır. 

 

TERCEMEİ HADİSİ ERBA

 

İslam edebiyatında sıkça rastlanan 40 hadis Cami ‘nin Farsça eserinden tercüme edilmiştir. Bazılar şunlardır:

 

Mümin olmaz kişi hakikat ile,

Tutmayınca tariki terki heva,

Her ne öz nefsine reva görse,

Yar ü kardeşe görmeyince reva.

 

Kamil olmak diler isen imanın,

Kıl temennayı nefisten ikrah,

Buğzu hubb ü ata vü menin it,

Muktedayı amel rızayı İlah.

 

Gah gah et ziyareti ahbap,

Nefret olmaktan ihtiyat eyle,

Dostluk ger dilersen ola ziyad,

Terki ifratı ihtilat eyle.

 

Pehlivan ol değil kiher saat,

Yıha bir pehlivanı kuvvet ile,

Oldurur pehlivan ki vakti gazap,

Nefsine hüküm ide ihanet ile.

 

Mümin oldur ki mümkün oldukça,

Komşusun gayre itmeye muhtaç,

Ol değil kim huzur ile geceler,

Özü tok yata, komşusu yata aç.[38]

 

SOHBETÜL ESMAR

 

200 kadar beyitten oluşan bu mesnevi eserde şair meyveleri karşılıklı olarak konuşturarak dünya halini, insanların birbirleriyle ilişkilerini, tutum ve davranışlarını, bencilliklerini, kıskançlık ve geçimsizliklerini anlatarak onları doğru davranışlara sevk etmek ister. Her bir meyve kendi faziletlerini sayar döker. Diğerlerini kötüler. Aralarındaki bu çekişme zaman zaman kavgaya dönüşür.

 

 

MEKTUPLAR

 

Fuzuli’nin bugün için bilinen 5 adet mektubu vardır. Bunlar:

 

1.      Şikayetname

2.      Ahmet Bey Mektubu

3.      Ayas Paşa Mektubu

4.      Kadı Alaaddin Mektubu

5.      Şehzade Beyazıt Mektubu

 

      Şikayetname en meşhur olanıdır. Nişancı Celal Zade Mustafa Çelebiye hitaben yazılmıştır. Fuzuli kendisine bağlanan yardım parasını almak için vakıfa gider ancak alamaz. Her defasında atlatırlar. Oyalarlar, vermezler. Bundan bıkan şair, durumu bir mektupla İstanbul’a bildirir.

“Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar,

  Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler.

  Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar amma,

  Bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.” Diyerek yaşadıklarını alaylı bir şekilde tasvir ve şikayet eder.

 

AYAS PAŞA MEKTUBU

 

Bağdat Valisi olan Ayas Paşa, Fuzuli’yle tanışmış ve kendisine destek olmuştur. Fuzuli de kendisi için kasideler yazmıştır. Ayas paşanın yeni doğan oğlu için yazdığı manzum esbir şahsa doğan çocuğu için yazılmış bir kasidedir.

 

ŞEHZADE BEYAZIT MEKTUBU

 

      Fuzuli,Şehzade Beyazıt için yazdığı mektupta onun ilgi ve himayesini talep eder.[39]

 

 

Kaynak: 1. Ergil, Müslüm; Fuzuli, Türk Yazarlar Dizisi, Gökşin Yay.1984

Kaynak: 2. Yener, Cemil; Fuzuli, Çağdaş Yay. 3.Baskı, 1995

 

 

 

 

 

 

 

Fedayİ (Alİ Balı)

1500-1562 Edirne-Edirne

 

 

 

 

 

SERSEM ALİ BABA

1500-1569 Kırşehir-Hacıbektaş

 

 

 

 

 

 

HELAKİ

1500-1573 KONYA

On iki İmama bağlıdır. Öldürülmüştür

 

 

 

 

SANİ

1500-1586 İSTANBUL Edirne-Edirne

 

 

İstanbul’da Şeyh Karamani’ye bağlandı.

 

 

 

 

 

HUSREV

1500-1595

 

 

 

 

 

 

BOSNALI VAHDETİ

1500-1598

 

 

 

 

 

 

AŞIK GARİP (MAKSUD)

1500-1600

 

Bir Tüccarın oğludur. Asıl adı Maksud’dur. Gördüğü rüya üzerine adını Garip olarak değiştirmiştir. Babasının vefatı üzerine miras yoluyla kalan tüm malını mülkünü tüketir. Senem adında bir kıza aşık olur. Babasından ister. Çok başlık parası istenmesi üzerine veremez. Yola düşer Halep’e Aşıklar kahvesine gelir ve orada aşıklarla atışır. İki arkadaş olan aşıklar “Söyle oğlan sen b,ir kişi, biz iki kişiyiz” deyince Aşık Garip, “Okur-yazar birini bulun çıkmamızı yazsın” demiş. Orada bulunan deli Mehmed “Biz nice aşıklar dinledik, bu işten oldukça anlarız. Sen başla hele” der. Aşık Garip atışmaya ilk başlayan olur:

 

BEYTİ İMTİHAN

  (25.Beyit)

 

Dinlen ustam size haber sorayım,

Bu aşıklık kimden icad olmuştur?

Başınıza olmaz işler kurayım,

Evveli kim gamdan azad olmuştur?

 

Ustam bilir misin ilmin başını?

Ne ile kestiler kandil taşını?

Ol kimdi kesti kendi başını?

Bunu bile aşık üstad olmuştur.

 

Kangı şehir ilk kez güneşi gördü?

Ol kimdir ki urup dünyayı yardı?

Ne hayvan insana nasihat verdi?

İrfan olan buna irşad olmuştur?

 

GARİP böyledir sözü suali,

Pirler kuvvetiyle buldu kemali,

Ol cihanı icad eden ezeli,

Gör bu dünya nice abad olmuştur.

 

Şairler birbirlerinin yüzlerine bakakalırlar. Düşünürler soruların cevabını bir türlü veremezler. “Biz o kadar derin okumadık” deyince Deli Mehmet “Ya siz ol kadar derin okumadınız da buraya niçin geldinizé deyip ellerinden sazı alır Aşık Garip’e verir. Soruların yanıtlarını lütfetmesin ister. Bakalım Aşık Garip ne söyler:

 

Ey ustalar sualimin cevabıdır,

Aşıklık Adem’den icad olmuştur.

Dinlen muhabbetim etmen hicabı,

Evvel İdris gamdan azad olmuştur.

 

İlmin başı budur, eylemek sabır,

Kandil taşı kesen ol ismi Gafur,

Kendi başını kesen gökte buluttur,

Cebrail aleme üstad olmuştur.

 

Deryadır ilk defa güneşi gören,

Musa’nın asası deryayı yaran,

Baykuş Süleyman’a nasihat veren,

İşte bu cümleye irşad olmuştur.

 

Gene AŞIK GARİP saçtı suali,

Aşk dolusu içti buldu kemali,

Gürz elde asadır kılıç ezeli,

Dünya bunlar ile abad olmuştur.[40]

 

……….

 

 

SEMAİ

 

Gurbet elde baş yastığa düşünce,

Acep neye varır işi garibin.

Gelen olmaz, giden olmaz yanına,

Akar gözlerinin yaşı garibin.

 

Lanet olsun gurbet elin adına,

Hiç doyulmaz muhabbetin tadına,

Hısım akrabası düşer yadına,

Bir yol ağrıyınca başı garibin.

 

Garip nere varsa karadır yüz,

Nemlidir yakası, yaşlıdır gözü,

Aşikar edemez gizlidir sözü,

Bir yere gelince başı garibin.

 

Gurbet elde garip kimdir bilmezler,

Ağlayınca çeşmi yaşı silmezler,

Garip halin nedir deyi sormazlar,

Bulunmaz yaranı eşi garibin.

 

Aşık Garip gözlerinden yaş döker,

Anam yoktur yaka yırtıp yas tutar,

Nişamlım yok mezarıma taş diker,

Bir çalıdır mezar taşı garibin.[41]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. Prof. Dr.Fikret Türkmen, Aşık Garip Hikayesi Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma

                           2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

AZMİ

1500-1600

 

16.Yüzyıl Şairidir. Doğduğu yer ve yıl kesin olarak bilinmemektedir. Çağına göre yaratılış olayını kaba bir varlık sorunu olarak gören aşırı şeriat yanlılarına karşı bir direniş ve alaylı bir çıkışma nitelikli şiirleri vardır.  Dünyanın öküzün boynuzunda olduğu ve öküz başını oynatınca yer sarsıntısı olduğu inancın geçerli olduğu dönemde aşağıdaki görüşler bir hayli ilericidir:

 

 

MÜNACAAT (Tamamı 15 Kıta)

 

Yeri göğü insü cini yarattın,

Sen ey mimarbaşı eyvancı mısın.

Ayı günü çarhı burcu var ettin,

Ey mekan sahibi nişancı mısın.

 

Denizleri yarattın sen kapaksız,

Suları yürüttün elsiz ayaksız,

Yerleri temelsiz, göğü dayaksız,

Durdurursun acep iskancı mısın.

 

Kullanırsın kanatsızca rüzgarı,

Kürekle mi yaptın sen bu dağları,

Ne yapıp da öldürürsün sağları,

Can verüp alırsın sen cancı mısın.

 

Kazanlarda katranları kaynarmış,

Yer altında balıkların oynarmış,

On bu dünya kadar ejderhan varmış,

Şerbet mi satarsın yılancı mısın.

 

Şanına düşer mi noksan görürsün,

Her gönülde oturursun yürürsün,

Bunca canı alıp gene virürsün,

Götürüp getiren kervancı mısın.

 

Sekiz cennet yarattın Adem için,

Adın büyük, bağışla anın suçun,

Ademi cennetten çıkardın niçin,

Buğday nene lazım harmancı mısın.

 

Bir iken bin ettin kendi adını,

Görmedim sen gibi iş üstadını,

Yaşartırsın kurutursun odunu,

Sen bahçıvan mısın ormancı mısın.

 

Beni affeylesen düşen mi şandan,

Şahlar bile geçer böyle isyandan,

Ne dökülür ne eksilir haznenden,

Affet günahımı yalancı mısın.

 

Bilirsin ben kul’um sen sultanımsın,

Kalbde zikrim, dilde tercümanımsın,

Sen benim canımda can mihmanımsın,

Gönlümün yarısı, yabancı mısın.

 

Beni deli eyler kendin söylersin,

İçerden Azmi’yi Pazar eylersin,

Yücelerden yüce seyran eylersin,

İşin seyran kendin seyrancı mısın.[42]

 

...................................

 

Bir iken bin ettin kendi adını,

Görmedim sen gibi iş üstadını.

 

Diyen ozan, tasavvuf örtüsü altında, bir varlık sorununu gündeme getiriyor, şeriatın verdiği yüzeysel yanıtı çok başarılı bir dille gülmeceye dönüştürüyor. Şeriat yanlıları Tanrıya 99 adı yakıştırırlar. Doksan dokuz adı olan varlığın bir olduğu ilkesini anlamak zorlaşmıyor mu?

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

DERUN ABDAL (DERUNİ)

1500-1600 Kars-Kars

 

HİCİV DESTANI

 

Cahili camiye imam etseler,

Anın ardı sıra cemaat olmaz.

Kibirli kimseye üç tuğ verseler,

Anda bir merhamet inayet olmaz.

 

Hünerin yok ise meydana çıkma,

Kalb evi kabedir bir taşın yıkma,

Yalancı deyyusun sözüne bakma,

Gösterse keramet şefaat olmaz.

 

Kovma muhanneti kovduğum yeter,

Kahraman olur da karşında biter,

Söz asilzadeye ölümden beter,

Aslı bozuklarda namus ar olmaz.

 

Çingende bulunan kalburla elek,

Ayıda bed çehre, eşekte kulak,

Bir asilzadeye düşerse dilek,

Anlar kemal ehli muhannet olmaz.

 

Bazının mecliste dinlenmez sözü,

Meydanı hünerde karadır yüzü,

Başına vursalar yüz bin topuzu,

Eski adetinden feragat olmaz.

 

Bazı adam vardır her söze uyar,

Körün gözü görmez kulağı duyar,

Merkebe vursalar donanmış eyer,

Çalsan üzengiyi yeğin at olmaz.

 

Kimisi dangalak, kimisi bengi,

Merhametli olur yiğidin kendi,

Binde bir bulunur kafanın dengi,

Olur olmaz ile ünsiyet olmaz.

 

Deruni’nin kalbi misal-i derya,

Var ise metaın alana söyle,

Hasmın kadı ise yardımcın Mevla,

Andan gayrısına şikayet olmaz. [43]

 

Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

 

  

 

 

 

HASAN DEDE (SÜRURİ-ŞAHİ ESRAR DEDE-LATİFİ-HASAN ÇELEBİ)

1500-1561 Horasan-Kalecik Ankara

 

      16. Yüzyıl Şair ve ozanıdır. Horasandan Anadolu’ya gelmiş ve Ankara yakınlarında Kalecikte dergahını kurmuştur. Hasan Dede, Karpuzu Büyük Hasan Dede,, Gazi Aşık Hasan Dede adlarıyla da anılır. Avrupa’nın fethine katılmış bir akıncıdır. Emekli olunca Keskin ilçesine gelip şimdiki Hasandede köyüne yerleşmiştir. Büyük karpuzlar yetiştirdiğinden Karpuzu Büyük Hasan Dede olarak çevresinde tanınmıştır.

 Yavuz döneminde yaşamış ve on iki imama bağlılığı ile bilinir. Hasandede köyünde vefat etmiş ve türbesi sevenlerince ziyaret edilmektedir. 

Eşrefoğlu al haberi,

Bahçe biziz, gül bizdedir.

Biz Şah-ı Merdan kuluyuz,

Yetmiş iki dil bizdedir.

 

Adem vardır cismi semiz,

Alır abdest olmaz temiz,

Halkı dahleylemek nemiz,

Bilcümle vebal bizdedir.

 

Arı vardır uçup gezer,

Teni tenden seçip gezer,

Zahit bizden kaçıp gezer,

Arı biziz bal bizdedir.

 

Kimi derviş kimi hacı,

Cümlemiz Hakka duacı,

Resul-i Erkemin tacı,

Aba hırka şal bizdedir.

 

Erenlerin gerçeğiyiz,

Tekkelerin çiçeğiyiz,

Hacı Bektaş köçeğiyiz,

Edep erkan yol bizdedir.

 

Kuldur Hasan Dedem kuldur,

Manayı söyleyen dildir,

Elif Hakka doğru yoldur,

Cim ararsan dal bizdedir.

 

 

.....................

 

Saki gel seninle bade sunalım,

Gülüm saki, sun aheste aheste.

Sub’ha değin kalk muhabbet edelim,

Canım saki, sun aheste aheste.

 

Cümle evliyalar bade sundular,

Ol Masiva deryasından geçtiler,

Kırklar da abı hayatı içtiler,

Gülüm saki, sun aheste aheste.

 

Muhammed Ali’den destur alalım,

Varıp eşiğine yüzler sürelim,

On iki bahçenin güller derelim,

Canım saki, sun aheste aheste.

 

HASAN DEDE aşk katarın yederken,

İkilikten geçip bire giderken,

Bugün Pirimizden destur var iken,

Gülüm saki, sun aheste aheste.

(Karpuzuübüyük Hacı Hasan Dede)

..............

 

 

 

Gelir ki mümini bilem,

Ben olayım ana gülam.

Üç kimseye verme selam:

Biri hain, biri fasık,

                                   Bir beynamaz, bir beynamaz.

 

Kul olanlar bilir hakkın,

Kendini nadandan sakın,

Üç kimseye olma yakın:

Biri müfsit, biri münafık,

                                    Bir de gammaz, bir de gammaz.

 

Şair şiirni icad eyle,

Dil mülkünü abad eyle,

Şu üç şeyi murad eyle:

Biri halim, biri sabır,

                                    Bir oku yaz, bir oku yaz.

 

Nasip et mümin kullara,

Bakmamışsın bülbüllere,

Daim et ezber dillere:

Biri zikir, biri şükür,

                                     Bir de niyaz, bir de niyaz.

 

Cefaya düş etme sırrı,

Tahiş işten sen ol beri,

Hasandedem üçten biri:

Biri huzi,biri huşü,

                                     Bir de namaz, bir de namaz.[44]

 

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

HAYALİ  (MEHMET)

1500-1600

 

 

Hayali XVI.yüzyıl şair ve ozanıdır. Asıl adı Mehmet’tir. Rumeli Yenice’de doğmuş, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve tahsil görmüştür. Kanun devrinde saraydan yardım görmüştür. 1577-1590 yılları Osmanlı-İran savaşlarına katıldığı anlaşılmaktadır. Bir yeniçeri ozanıdır.

 

KOŞMA

 

Leylam gelir deyi yollar gözlerim,

Gelmedi gözümde kaldı hayali.

Gizli sırrım beyan etmem gizlerim,

Serimi sevdaya saldı hayali.

 

Yarim biçare olduğum bilmiş,

Çifte benler beyaz gerdana inmiş,

Bu gece seyrettim beyazlar giymiş,

Salındı karşımda, geldi hayali.

 

Yarimin sevdası vardır başımda,

Uyansan karşımda yatsam düşümde,

Ne canibe gitsem bile peşimde,

Benim ile yoldaş oldu hayali.

 

Der Hayali, hıram ederek yürür,

Gece gündüz gitmez karşımda durur,

Ben seninim deyi teselli verir,

Garip gönlüm ele aldı hayali. [45]

 

…………………

 

 

Harabat ehline cehennem azabını anma ey zahit,

Ki bunlar dünya umursamaz, gamı ferdayı bilmezler.

 

Aşk bir şem-i ilahidir benim pervanesi,

Şevk bir zincirdir gönlün anın divanesi.

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s. 111

 

 

 

 

HÜSEYNİ (KUL HÜSEYİN)

1500-1600 Rumeli [46]

 

.........

Kaynak: Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984. S.218

 

 

 

  

KÖROĞLU

1500-1600 BOLU

 

 

Köroğlu XVI. Yy. şair ve ozanıdır. Köroğlu adına ilişkin ilk bilgiler, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine dayanmaktadır. Seyahatnameye göre Yeniçeri Ocağında çöğür çalıp söylemekle ün yapmış Köroğlu adlı bir ozan karşımıza çıkıyor, bir de dağlara yol kesmiş Köroğlu.

XVI. yy’da yaşadığı kabul edilen Köroğlu eşitliği, adaleti, ezilenlerden yana olan kişiliğiyle destansı bir kahraman olarak kabul edilmektedir.
 


Benden selam olsun Bolu Beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.

At kişnemesinden kargı sesinden

Dağlar seda verip seslenmelidir.



Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır.



Köroğlu düşer mi eski şanından

Ayırır çoğunu er meydanından

Kırat köpüğünden düşman kanından

Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır.

----

Kimisi pınar başında

Kimisi yolun dışında

Al giyen onbeş yaşında

İlle mavili mavili.



Kimisi dağlarda gezer

Kimisi incisin dizer

Al giyen bağrımı ezer

İlle mavili mavili.



Kimisi odun devşirir

Kimisi kahvesini pişirir

Al giyen aklım şaşırır

İlle mavili mavili.



Köroğluyum derki’n olacak

Takdir yerini bulacak

Mavili benim olacak

İlle mavili mavili.

....................

 

 

 

KUL İBRAHİM

1500-1600

 

İmam Hüseyin 3

Gine bir karanlık çöktü serime
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin
Ben çağırırım ere hakka pirime
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Deden Muhammet`tir atan da Ali
Hakka doğru gider onların yolu
Nice bir incittin bu edna kulu
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Bahçen bozulduysa Bariye yalvar
Mümine kuvvettir Yezit`i taşlar
Kusurum çok günahımı bağışlar
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Mürüvvet kapısın ezel ezelden
Hiç vefa yok imiş oğlandan kızdan
Kusur bizde ise mürüvvet sizden
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Bozulmasın İbrahim`in dirliği
Dirlik ile olur dünya varlığı
Bugünde bell`olur erin erliği
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Kul İbrahim

...................

 

 

 

KURT BABA (KURT MEHMET)

1500-1600

Nevi’nin hocası ve mürşidi idi.

 

 

 

 

 

 

PİR SULTAN ABDAL

1500-1575 Banaz-Sivas

 

İki tane Pir Sultan Abdal isminde şair-ozan var. Biri 15.Yüzyılda yaşamış, Yanya’nın fethine katılmış olan Serez’li, diğeri 16. Yüzyılda yaşamış olan Banaz’lı Pir Sultan.  Burada yer verdiğimiz ozan Sivas Yıldızeli’ne bağlı Banaz köyünde dünyaya gelmiş olanıdır. Hızır da Hafik’e bağlı Sofular köyündendir ve  Banaz’a gelip Pir Sultan’a mürid olmuştur. Ona yalvarmış:

“Pirim bana himmet eyle de okuyup makam sahibi olayım” demiş. Pir Sultan da ona:

“Ulan Hızır, ben dua ederim, sen paşa, vezir olursun, gelir beni asarsın.” Demiş. Yine de dua etmiş, himmet eylemiş.

Hızır, paşa olunca Sivas’a tayin edilmiş. İlk işi, paşa olduğunu ve şeyhini geçtiğini göstermek için Pir Sultan’a haberci gönderip yanına çağırtmış. Makamına getirttiği Pir Sultan’a:

“Bak, Sivas’a paşa oldum.” Demiş. Pir Sultan da:

“Paşa olmuşsun ama, adam olmamışsın.” Demiş. Kızdığını belli etmemye çalışan ve onun himmetiyle paşa olduğunu anımsayan Hızır, yemek ikram etmek istemiş. Pir Sultan da yememiş ve ona:

“Sen haram yedin, yetimlerin ahını aldın, haram kazançla yapılan yemeği ben değil, köpeklerim bile yemez.” Demiş. Hızır inanmadığını söyleyince, Pir Sultan köpeklerine seslenmiş ve gelen iki köpeğin önüne yemekleri sürmüş. Köpekler dokunmamışlar. Bunu hakaret sayan Hızır paşa, Pir Sultan’ı hapsettirip zindana attırmış. Daha sonra huzuruna çağırtarak:

“Bana 3 şiir oku, hiç birinde de şah adı geçmesin.” Demiş. Pir Sultan da şu 3 şiiri okumuş.

1. ŞİİR:    Hızır Paşa bizi berdar etmeden,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

Siyaset günleri gelip yetmeden,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Gönül çıkmak ister Şahın köşküne,

Can boyanmak ister Ali müşküne,

Pirim Ali, On iki İmam aşkına,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Her nereye gitsem yolum dumandır,

Bizi böyle kılan ahdü amandır,

Zencir boynum sıktı, halim yamandır,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Yaz selleri gibi akar çağlarım,

Hançer aldım ciğerim dağlarım,

Garip kaldım şu arada ağlarım,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Ilgın ılgın eser seher yelleri,

Yare selam eylen Urum Erleri,

Bize peyik geldi, Şah bülbülleri,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Pir Sultanım eydür, mürvetli şahım,

Yaram baş verdi, sızlar ciğergahım,

Arşa direk direk olmuştur ahım,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

2. ŞİİRİ:   Kul olayım kalem tutan ellere,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

Şekerler ezeyim şirin dillere,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Allahı seversen katip böyle yaz,

Dünü gün ol Şaha eylerim niyaz,

Umarım yıkılır şu kanlı Sıvaz,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Sivas ellerinde sazım çalınır,

Çamlı beller bölük bölük bölünür,

Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Münafıkın her dediği oluyor,

Gül benzimiz saruban soluyor,

Gidi Mervan şad oluban gülüyor,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Pir Sultan Abdalım hey Hızır Paşa,

Gör ki neler gelir sağ olan başa,

Hasret koydu bizi kavim kardaşa,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

3. ŞİİRİ    Karşıdan görünen ne güzel yayla,

Bir dem süremedim giderim böyle,

Ala gözlü pirim sen himmet eyle,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Eğer göğerüben bostan olursam,

Şu halkın diline destan olursam,

Kara toprak senden üstün olursam,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Bir bölük turnaya sökün dediler,

Yürekteki derdinizi dökün dediler,

Yayladan ötesini yakın dediler,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Dost elinden dolu içmiş deliyim,

Üstü kan köpüklü meşe seliyim,

Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Bir kişi gayetle sevse pirini,

Osmanlılar talep eder malını,

Süremedim erkansızın yolunu,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Alınmış abdestim aldırırlarsa,

Kılınmış namazım kıldırırlarsa,

Sizde Şah diyeni öldürürlerse,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Pir Sultan Abdalım dünya durulmaz,

Gitti giden ömür, geri dönülmez,

Gözlerim Şah yolundan ayrılmaz,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Hızır Paşa, Pir Sultan’ı gayet iyi tanıyor. Çünkü şeyhidir. Onun Tanrı sevgisini, öz duygusunu, insanlar üstündeki etkisini, ilmini, kendisi için yaptığı iyilikleri iyi bildiği için aşağılık kompleksi duyuyor, eziliyor ve ondan kurtulmak istiyor. Ancak, toplumun ve de Padişahın tepkisini almamak gerekiyor. Öyle bir mizansen hazırlaması gerekiyor ki, Pir Sultan padişaha karşı gelsin ve Paşa da onu bu suçundan dolayı asarak ortadan kaldırsın.

Pir Sultan’dan, içinde ŞAH kelimesi geçmeyen 3 tane şiir okumasını istemsi boşuna değil. Çünkü, tanrı sevgisinden dolayı her fırsatta tanrısını anan Pir Sultan’ı kim, hangi yasak engelleyebilir?

1996 yılında Antalya ETV’de Sivas’ı tanıtan bir program hazırlanması dolaysıyla kurulan komisyonda görev almıştım. Benden daha yaşlı hemşerilerim ilk sözü aldıklarında “Pir Sultan asidir, o sebeple asılmıştır. Asilere yer vermeyelim.” Demişlerdir. Ben de “Pir Sultan asla devlete karşı gelmemiştir. O, haksızlığa ve zulme karşıdır. Pir Sultan’sız, Aşık Veysel’siz Sivas olur mu?” demiştim. Oradaki dostlarım bu fikrime destek verdiler. Ancak biri, “Pir Sultan asidir, İran ajanıdır. Ben de bu yayladan Şaha giderim, derken İran Şahına gitmeyi kastetmektedir,” deyince şu açıklamaları yapmak lüzumunu hissetim:

“Bilindiği üzere, bizi yaratan tanrının bin bir tane adı vardır. Bunlardan bir tanesi de ŞAH’tır. Şah Allah demektir. Halk arasında ön ayakları havaya kalkmış at için “ Şaha kalktı” deriz. Şah yani Allah yukarda gök yüzünde olduğu inancı sebebiyle, atın ayaklarını göğe kaldırması, şaha kaldırmak olarak bilinir.

Ayrıca, kula kulluğu reddeden aydın, ilerici, bilge Pir Sultan, Osmanlı şahını bırakıp da Safevi (İran) Şahına kulluk etmeyi kastedmiş olamaz. İkisi de kuldur. Onun Şah dediği İran şahı veya herhangi bir kul değil, Allah’tır.”

“Açılın kapılar Şaha gidelim” redifinde “gidelim” kelimesi Vahit Dede defterinde “varalım” olarak geçer. Allaha gitmek, Allaha varmak kastedilmiştir. “Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.” ve “Ben de bun yayladan Şaha giderim.” Rediflerindeki Şah ile yüce yaratan Allah kastedilmektedir.

Enderunlarda Mervan mentalitesiyle yetişen Hızır Paşa belli ki Sünni Arap ideolojisini de bir hayli benimsemiş ve beyni kirlenmiş olacak ki padişahın gözüne girmek ve kıskandığı hasmından kurtulmak için gerçekleri çarpıtarak Pir Sultan’ın kanına girmiştir. Sünni Arap ideolojisinden nasiplenenler aynen Muaviye gibi, Mervan gibi, Hızır Paşa gibi düşünmektedirler.

Araştırmacı yazar Cahit Öztelli bile, Pir Sultan Abdal, isimli Milliyet Yayınları, I. Baskı 1971 tarihli esrinde 20.,28., 74., 80., 131. Sayfasındaki dip notunda “Buradaki Şah, Şah Tahmasb olmalıdır.” Diyerek bir sürü de İran’a kaçtığı, Şahın yanına gidip ona seyis olduğu v.b. mavallar anlatarak kirlenmiş bir fikri ortaya koymuştur. Şairi İran sempatizanı yapmakta boşuna çaba göstermiştir. O tarihte İran mı vardı? 132. Sayfadaki dip notunda “Ana kar mı kılar harami zafer” mısraını yorumlayarak “ Bu mısra ile hükümetçe yapılan kovuşturmalardan korktuğu anlaşılıyor.” Demektedir. Darağacına giderken bile korkmadığı şiirlerinden anlaşılmaktadır.

 

Ne söylerse söylesin Pir Sultanı asmayı kafasına koymuş olan Hızır Paşa’ya söylenen yukarıdaki 3 şiir dikkatlice incelendiğinde Pir Sultan’ın öldürülmekten asla korkmadığı anlaşılmaktadır. Tanrısına kavuşmak için adeta can attığı ve Açılın kapılar Şaha varalım”, “Katip arzu halim Şaha böyle yaz” ve “Ben de bu yayladan Şaha giderim” sözünü her satırda, her kıtada haykıra haykıra söylemesi Pir Sultan’ın düşüncesinden asla taviz vermediği ve inancı uğruna hem Hızır Paşa’ya ve hem de onun gibi düşünenlere etkisi yüz yıllarca sürecek bir ders vermiştir.

Pir Sultan’ın bu yürekli çıkışına iyice sinirlenen Hızır Paşa, aradığı hukuki gerekçeye kavuşmanın etkisiyle Pir Sultan’ın asılmasını emretmiştir. Pir Sultan dar ağacına giderken de şu şiiri söylemiştir:

 

Bize de Banazda Pir Sultan derler,

Bizi de kem kişi bellemesinler.

Paşa hademine tenbih eylesin,

Kolum çekip elim bağlamasınlar.

 

Hüseyin Gazi sultan binsin atına,

Dayanılmaz çarkı felek zatına,

Bizden selam söylen ev küfletine,

Çıkıp ele karşı ağlamasınlar.

 

Ali Baba eğer söze uyarsa,

Emir Hüdanındır, beyler kıyarsa,

Ala gölü yavrularım duyarsa,

Alın çözüp kara bağlamasınlar.

 

Surum işlemdi, kaddim büküldü,

Beyaz vücudumun bendi söküldü,

Önüm sıra Kırklar Pirler çekildi,

Daha beyler bizi dillemesinler.

 

Pir Sultan Abdalım coşkun akarım,

Akar akar dost yoluna bakarım,

Pirim aldım seyrangaha çıkarım,

Daha yıldız dağın yaylamasınlar.

 

Pir Sultan’ın 3 oğlu 1 de kız var. Hepsi de babaları gibi saz çalıp şiirler, beyitler okumuşlardır. Oğulları Seyit Ali, müsahip kardeşi Ali Baba’nın adıdır, Banaz’da çam korusunda yatmaktadır. Pir Mehmet, Er Gaip, kızı Sanem ve kız kardeşi Elif’tir. Kendisini yetiştiren hocası Şeyh Hasan’dır. Hacı Bektaş VeliTekkesini ziyaret ettiğinde postnişin Şeyh Hasan Efendi bulunmaktadır. Çağdaşı Kul Himmet ve Kul Hüseyin, Pir Sultan’ın yetiştirdiği iki büyük ozandır. Kul Himmet şiirlerinde Pir Sultan’ı anarken ona saygısından “Kul Himmet Üstadım” diye hitap etmektedir.

Üzerine şehitlik kefenin biçildiğini bilen Pir Sultan, ölümden korkmaz, yolundan dönmez. Bunu şu beyitinde dile getirir:

 

Vermişim canımı, korkmam ölümden,

Zahit bilmez gerçeklerin yolundan,

Yezit oğlu yezitlerin elinden,

Çok demdir didardan kaldım erenler.

 

Erenlerin erkanına yoluna,

Ta ezelden aşık oldum erenler.

Canı gönülden soruştum dolaştım,

Şükür mürşidimi buldum erenler.

 

Can ile gönülden gezdim aradım,

Didar ile muhabbettir muradım,

Kestim kurbanımı gördüm didarım,

Mürüvvet kapına geldim erenler.

 

Sen hakkı yabanda arama sakın,

Kalbini pak eyle, Hak sana yakın,

Ademe hor bakma gözünü sakın,

Cümlesin ademde buldum erenler.

 

Pir Sultan’ım arzederim halimi,

Sarf edeyim elimdeki varımı,

Şükür gördüm erkanını yolunu,

Ya bugün ya yarın öldüm erenler.

...............

 

Koyun beni Hak aşkına yanayım,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Benim Pirim gayet ulu kişidir,

Yediler ulusu, Kırklar eşidir,

On iki İmamın server başıdır,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Kadılar müftüler fetva yazarsa,

İşte kemend, işte boynum asarsa,

İşte hançer, işte kellem keserse,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Ulu mahşer olur divan kurulur,  

Suçlu suçsuz gelir anda derilir,

Piri olmayanlar anda bilinir,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Pir Sultanım arşa çıkar ünümüz,

O da bizim ulumuzdur Pirimiz,

Hakka teslim olsun garip başımız,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

..................

 

Uyur idik uyardılar,

Diriye saydılar bizi.

Koyun olduk ses anladık,

Sürüye saydılar bizi.

 

Sürülüp kasaba gittik,

Kanarada mekan tuttuk,

Didar defterine yettik,

Ölüye saydılar bizi.

 

Halimizi hal eyledik,

Yolumuzu yol eyledik,

Her çiçekten bal eyledik,

Arıya saydılar bizi.

 

Aşk defterine yazıldık,

Pir divanına dizildik,

Bal olduk, şerbet ezildik,

Doluya saydılar bizi.

 

Pir Sultanım Haydar şunda,

Çok keramet var insanda,

O cihanda bu cihanda,

Ali’ye saydılar bizi.

...........

 

Gidi yezit bize kızılbaş demiş,

Meğer Şahı sevdi dese yeridir.

Yetmiş iki millet sevmedi Şahı,

Biz severiz Şahı Merdan Ali’dir.

 

Kırkımız da bir katara dizildik,

Hak Muhammed’e ümmet yazıldık,

Hakikatte şerbet olduk ezildik,

Biz içeriz sakimiz Ali’dir.

 

Gidi yezit bizler haram yemedik,

Batın olup gördüğümüz demedik,

İkrar birdir dedik geri dönmedik,

Yediliriz, yedicimiz Ali’dir.

 

Muhammed dinidir bizim dinimiz,

Cebril-i emindir hem rehberimiz,

Tarikat altından geçer yolumuz,

Biz müminiz mürşidimiz Ali’dir.

 

Pir Sultanım Nesimi’dir pirimiz,

Evvel kurban verdik Şaha serimiz,

On iki İmam meydanında darımız,

Biz şehidiz serdarımız Ali’dir.

...................

 

Ey benim sarı tanburam,

Sen niçin böyle ağlarsın,

Derdim büyük içim oyuk,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Göğsüme tahta döşerler,

Çaldıkça bağrım deşerler,

Durmayıp beni okşarlar,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Koluma taktılar perde,

Uğrattılar beni derde,

Kim konar kim göçer yurda,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Koluma taktılar teli,

Söylettiler bin bir dili,

Oldum aynı cem bülbülü,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Bağlamadır benim adım,

Arşa dayanır feryadım,

Pir Sultandır üstadım,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

..............

 

Bu dünyanın evvelini sorarsan,

Allah bir Muhammed Ali’dir Ali.

Sen bu yolun sahibini ararsan,

Allah bir Muhammed Ali’dir Ali.

 

Tahtını terk etti İbrahim Ethem,

Süleyman Nebiye verildi hatem,

Her kulun alnına yazıldı sitem,

Kişinin çektiği yoludur yolu.

 

Erenler öldürür yoldan şaşanı,

İhlas ile kaldırtırlar düşeni,

Tarikatta her kişinin nişanı,

Erenler katında bellidir belli.

 

Erenler elinden dolu içildi,

Ol saatte kıylü kalden geçildi,

Firdevsi alada güller açıldı,

Cenneti alanın gülüdür gülü.

 

Pir Sultan Abdalım ummana daldı,

Yenemedi kendin engine saldı,

Haki payınıza yüz süre geldi,

Erenlerin kemter kuludur kulu.[47]  [48]

……………

Benden Selam söyle O güzel Şah'a
Kurduğu yollara gitmiyor talip
Herkes kendisine bir yol sürüyor
Mürşit buyruğunu tutmuyor talip

İçeri giriveren ikrar hak diyor
Dışarı çıkıveren ikrar yok diyor
Senden gayri bana mürşit çok diyor
Verdiği ikrardan dönüyor talip

Abdal Pir Sultanim ben bir biçare
Boynunu eğip durmuyor dara
Gönüllere düştü bir sinik yara
İnleye inleye geliyor talip

................

 

Bugün Şahı gördüm gönlüm şad oldu,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

Gam gasavet gelmedi bahar yaz oldu,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Pirim himmet eyle misafir gele,

Yuvam yassız ola yüzümüz güle,

Cümle küçük büyük hak huzur bula,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Bir yere kahretse misafir gelmez,

Canlanır çırpınır eksiği bitmez,

Yürürse yollara menzile yetmez,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Misafir kapının bir kilididir,

Sema cemi anın gonca gülüdür,

Misafir dediğin Ali’nin kendidir,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Pir Sultan Abdalım tut da var hala,

Misafir bizlerle girer bu yola,

Misafir Ali’dir kalk özür dile,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

…………………..

 

Arzuladım sana geldim,

Sultan Hacı Bektaş Veli.

Eşiğine yüzler sürdüm,

Pirim Hacı Bektaş Veli.

 

Güvercin donun oturur,

Cümle eksan ar bitürür,

Beş taşı şehit getürür,

Pirim Hacı Bektaş Veli.

 

Bahçede gördüm gülünü,

Erenler sürsün demini,

İmam Rıza’nın darını,

Sultan Hacı Bektaş Veli.

 

Balım Sultan er kucağı,

Keser kılıcı bıçağı,

Erenlerin hem çiçeği,

Hünkar Hacı Bektaş Veli.

 

Pir elinden dolu içtim,

Doğdum elinize düştüm,

Ak cenneti gördüm coştum,

Sultan Hacı Bektaş Veli.

 

Kırk budakta sema yanar,

Dolusundan içen kanar,

Abdalların samah döner,

Pirim Hünkar Bektaş Veli.

 

Pir Sultanım gerçek Veli,

Kesmeyin şunlardan dili,

Doksan bin Horasan Piri,

Pirim Hünkar Bektaş Veli.

………………

 

Enel Hak dedin de çekildin dara,

Edep erkan bize doğru yol oldu.

Zebaniler gelmiş sual sormaya,

Yardımcımız Hak Muhammed Al’oldu.

 

Evvel Allah mümin kulun dabesi,

Dara durdu meleklerin hepisi,

Karşıdan açıldı cennet kapısı,

Hakkın emri ile bize gel oldu.

 

Bir kapı açıldı içeri girdim,

Hak mizan kuruldu men anda gördüm,

Bir ayak üzere bin saat durdum,

Sızdı iliklerim kemik kül oldu.

 

Bir dolu sundular Şahım iç diye,

Arkamızdan himmet etti koç diye,

Kıldan köprüyü atmışlar geç diye,

Hakkın emri ile düzlü yol oldu.

 

Pir Sultan Abdal’ım men gördüm Şahı,

Alnında balkıyan Ali’nin mahı,

Ben Pirimi gördüm doğmam bir dahi,

Dar ağacı muhabbeti gül oldu.

………….

 

 

 

KAYNAK: 1. Öztelli, Cahit; Pir Sultan Abdal, Bütün Şiirleri, Milliyet Yay.1971 İstanbul

2.  Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönk Defterinden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.24

 

 

 

 

 

 

 

KUL HİMMET

1500-1575

 

Yeniçeri ocağında yetişmiş, Şah Tahmasb ve Şah Abbas zamanında yaşadığı ve Pir Sultan’ın asılmasından sonra kaçarak kurtulduğu biliniyor. Çok önemli alevi şairlerindendir. Pir Sultan’ın yetiştirdiği iki şairden biridir. Diğeri de Kul Hüseyin’dir. Kul Himmet şiirlerinde Pir Sultan’ı anarken “Kul Himmet Üstadım” diye özel bir şifreyle anmaktan zevk duyar.

Kul Himmet ve Kul Himmet Üstadım konusunda bugüne kadar en önemli çalışma, Türk folklor araştırmalarının önde gelen isimlerinden İbrahim Aslanoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.1 Aslanoğlu, her iki çalışmasında şiirleri mahlaslarına göre ayırmış, gerek şiirlerinden gerekse tarihi vesika ve derlemelere dayanarak bu isimler hakkında yorum ve değerlendirmeler yapmıştır.

Kul Himmet, XVI.-XVII. yüzyıllarda yaşamıştır. Mezarı, doğduğu yer olan Tokat'ın Almus ilçesinin Görümlü köyündedir. Köylüleri onu, Bektaşi tarikatının Erdebil Tekkesi'ne bağlı Safeviye koluna bağlar. İnancından dolayı çileli bir hayat geçirmiş, zindana atılmıştır. Ölümüyle ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber, uzun süre kaçak yaşayıp köyünde vefat ettiği tahmin edilmektedir. 

 

Âşık Edebiyatında Alevî-Bektaşî inancıyla ortaya konulmuş binlerce şiir vardır. Söz konusu şiirlerde On iki İmam ve Kerbelâ hadisesi, menkıbeler, Bektaşilikle ilgili inançlar, erkân ve adetler konu edinilmiştir. Bu konuda en çarpıcı şiirleri Nesimî, Fuzulî, Hatayî, Pir Sultan, Viranî, Kul Himmet ve Yeminî ortaya koymuşlardır. Bu bakımdan bu şairler, yedi büyük Alevî-Bektaşî olarak nitelendirilmişlerdir.

Sözünü ettiğimiz şairler içinde yer alan Kul Himmet hakkında, yakın zamanlara kadar üzerinde pek araştırma yapılmamıştır. Hatta bundan dolayıdır ki, şiirlerinde "Kul Himmet Üstadım" olarak tapşıran iki ayrı âşığın şiirleri de Kul Himmet'in sanılmıştır. Bu âşıklar, Divriği'nin Örencik köyünden İbrahim'le, İmranlı'nın Söğütlü köyünden Hacik Kız (Hatice)'dır. Diğer taraftan Sefil Kul Himmet, Öksüz Kul Himmet ve Geda Kul Himmet mahlaslı şiirlerin varlığı, meseleyi daha da karışık hale getirmektedir.

Kul himmet hakkında en derli-toplu çalışmayı ortaya koyan İbrahim Aslanoğlu olmuştur. Kitabında, ona ait 143 şiir bulunmaktadır. Aslanoğlu, kitabında önceki yayınlardaki ve yirmiden fazla cönkteki Kul himmet mahlaslı şiirlerle bu sayıya ulaşmıştır. Şiirlerin ölçülerine göre dağılımı şu şekildedir: 7 heceli 1, 8 heceli 26, 11 heceli 104 ve aruz vezni ile 7. Kul Himmet'in ilk defa 36 şiiri yayımlanmış ve Cahit Öztelli tarafından bu sayı 87'ye ulaştırılmıştır. Aslanoğlu tarafından ulaşılan 143 şiirine son yapılan katkılarla Kul Himmet'in 156 şiiri edebiyatımıza kazandırılmıştır.

 
4 no'lu cönk:
Fotokopisini kullandığımız bu cöngün aslı Kangal'ın karanlık köyündeki Ali Ekber Öztürk'te'dir.16 X 20 cm. boyutlarında olup 29 yapraktır. R.1331 (M.1915) yılında Kangal'ın Karanlık köyünde yazılmıştır. Cönkte 26 şaire ait 58 şiir bulunmaktadır. Şiirlerine yer verilen başlıca âşıklar şunlardır. Budala, Deli Boran, Fedaî, Feyzî, Fuzulî, Hasretî, Hatayî,Hulkî, İrfanî, Kemterî, Kul Himmet, Muradî, Mehemmed, Nesimî, Noksanî, Pehlül Divane, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Kul Himmet, Sefil Mehmet, Şi'rî, Veli, Viranî, Visalî.

6 no'lu cönk:
Cöngün aslı, Divriği'nin Höbek köyünde bulunmaktadır. Cönk, 10 X 20 cm. boyutlarında ve 18 yapraktır. Divriği yöresinde yazıldığını tahmin edilmektedir. Yazılış tarihi, R. 1290 ( M. 1875)'tir.İçinde 22 âşığın 38 deyişi bulunmaktadır. Âşıkların başlıcası şunlardır. Abdal Pir Sultan, Âşıkî, Dedemoğlu, Dertli, Derviş Ali, Gevherî, Hatayî, Hasretî, İsmail, Kemter Himmet, Kul Himmet, Kul Sevindik, Nesimî, Niyazi Mısrî,Öksüz, Seyyit Seyfi (Nizamoğlu), Türabî, Viranî.

7 no'lu cönk:
İlk ve son sayfaları eksik olan bu cönk tahminen XIX. Yüzyılın ortalarında tutulmuştur. Aslı, Divriği'nin Karakale köyündeki Hüseyin Demirtaş'tadır. Cönk, 14.5 X 21.5 cm. boyutlarında ve toplam 123 yapraktır. İçinde 40 şairin 140 şiirine yer verilmiştir. Bu şairlerin başlıcası alfabetik sıra ile şöyledir: Asrî, Arif, Âşık Umman, Budala, Cafer, Cefaî, Derviş Ali, Dertli, Dedemoğlu, Deli Boran, Fedaî, Feryadî, Gedaî, Gevherî, Gulamî, Hasretî, Hatayî, Hüseyin, İsmail, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul İsmail, Kul Sevindik, Miratî, Nesimî, Noksanî, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Ahmet, Sefil Ali, Sefil Edna, Sıtkı, Sırrı, Şem'î, Şi'rî, Teslim Abdal, Veli, Viranî,. Visalî.

9 no'lu cönk:
R. 1320 (M. 1904) yılında Tokat'ın Abdülfettah mahallesinde oturan Deli Mehmetoğulları'ndan Mustafa oğlu Hasan Emirî efendi tarafından tutulmuş, daha sonra Divriği'nin Höbek köyünden Yakup Aslan 11 X 16 cm. boyutlarındaki 135 yapraklı bir deftere aktarılmıştır. Defterde 51 şaire ait 120 şiir bulunmaktadır. Şairlerin başlıcası şunlardır. Abdal Dede, Ali, Asrî, Âşıkî, Azizî, Budala, Dedemoğlu, Deli Boran, Derunî, Dertli Kâzım, Dertli Kerem, Derviş Ahmet, Derviş Ali, Derviş Haydar, Derviş Musa, Emrah, Fuzulî, Güdeşlioğlu, Hasan, Hatayî, Hüseyin, Hüseyin Abdal, Karacaoğlan, Kaygusuz, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul Hüseyin, Kul Yusuf, Mesrurî, Miratî, Nesimî, Nihanî, Nutkî, Öksüz Kul Himmet, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Türabî, Seyyit, Sefil Ahmet, Sefil Ali, Sefil Hasan, Sefil Kul Himmet, Sefil Mehmet, Sefil Öksüz, Sırrı, Sıtkı, Sultan Muhammet, Teslim Abdal, Veli, Viranî.

11 no'lu cönk:
11 X 17 cm. boyutlarında ve 11 yapraktır. Divriği yöresinde tutulmuştur. Aslı, Divriği Anzahar köyündeki Garip Tuncer'de bulunmaktadır. Cönkte, 8 âşığın 19 şiiri yer almaktadır. Bu âşıklar; Dertli, Derviş Ali, Feyzî, Hatayî, Kul Himmet, Kuddusî, Kul Hüseyin, Teslim Abdal'dır.

12 no'lu cönk:
R. 1316 (M. 1900) yılında Divriği'nin Venk köyünde tutulmuş olan bu cönk, 9 X 23 cm. boyutlarındadır. Orijinali Divriği'nin Mursal köyündeki Kalaycı Kamber'dedir. 55 yaprak olan cönkte, 30 şairin 99 şiir bulunmaktadır. Adı geçen şairler şunlardır. Ali, Dertli, Dertli Kemter, Deli Boran, Esirî Baba, Feyzî, Gevherî, Hasan Dede, Hasan Paşa, Hatayî, Hüseyin, İsmail, Kabulî Baba, Kalender Baba, Karacaoğlan, Kemter, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul Safi, Kusurî, Nesimî, Noksanî, Pir Mehmet, Pir Sultan Abdal, Sadık Baba, Şem'î, Teslim Abdal, Veli, Viranî, Zekayî.

13 no'lu cönk:
R. 1325 (M. 1909) tarihinde Divriği'de tutulmuştur. 11.5 X 19 cm. boyutlarındadır. 37 varak olan bu cöngün aslı Kutlu Özen'de bulunmaktadır. İçinde 18 şairin 34 şiiri bulunmaktadır. Şairin adları şöyledir. Askerî, Can Hatayî, Fakirî, Gevherî, Hüseyin, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Noksanî, Nesimî, Pirî, Seyyit Süleyman, Sırrı, Viranî/Viranî Abdal, Zuhurî.


20 no'lu cönk:
Oldukça hacimli olan bu cönk 13x20 cm. boyutlarında ve 325 yapraktır. Aslı Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı'dadır. Oldukça ince ve çizgili bir kağıda yazılmıştır. İçinde 134 şairin 563 şiiri kayıtlıdır. Ayrıca 40 mahlassız şiir, Darname metni ve dualar yer almaktadır. Belirli sayfalarında bazı özel bilgiler bulunmaktadır. 




 

Hey erenler kimse Şaha gidemez,

Şaha Kamber gibi kul olmayınca.

Her Kamberim diyen er Kamber olmaz,

Adap ile erkan yol olmayınca.

 

Her Mekke’ye giden hacı olur mu,

Her abdal olanlar Naci olur mu,

Her çaput başlılar bacı olur mu,

Erenler haliyle hal olmayınca.

....................

Bir sözüm de var tutana,

Er odur Haktan utana,

Kul olmuşuz Pir Sultan’a

Eşiği de kıblegahtır.

................

 

Hatayi, Kul Himmet, pirim Pir Sultan,

Hem Küçük Yatağan, Büyük Yatağan,

Erenler celladı ya Hacım Sultan,

Zahirde batında sen imdat eyle.

 

…………………………

 

KUL HİMMET'tir adımız
Burda yoktur yadımız
Şâh-ı Merdan aşkına
Hak versin muradımız.

 

Bugün yâr bize geldi 
Gülleri taze geldi 
Önünde Kanber ile 
Ali Murtaza geldi 

...................

 

ALİ'Yİ GÖRDÜM ALİ'Yİ

Sabahın seher vaktinde
Ali’yi gördüm Ali’yi
Eğildim niyaz eyledim
Ali’yi gördüm Ali’yi

Arslanı gördüm Meşhed’de
Kırk mum yanar bir şişede
Yedi iklim dört köşede
Ali’yi gördüm Ali’yi

Cennet kapısında duran
Hayber’in kilidin kıran
Kafire zülfikar çalan
Ali’yi gördüm Ali’yi

Çiskin dağlar başı çiskin
Kul Himmet’im oldu küskün
Cümle yerden erden üstün
Ali’yi gördüm Ali’yi

.........................

 

 

-1-
Şu benim sevdiğim Muhammed Ali
Kumru dost dost deyü öten Ali'dir 
Sakınan çağıran mahrum mu kalır 
Şu sefiller carına yeten Ali'dir 

Ali'm tutdu Zülfikâr'ın sapını
Döndürdi kâfirin dine hepini
Mağribde attı kudret topunu
Maşrıkta uzatıp tutan Ali'dir

Muhammed mi'raca gidecek oldu 
Ali Muhammed'i gönderi geldi 
Doksan bin kelâmı o demde sordu 
Soran Muhammed dinleyen Ali'dir 

Âşıka dilden halife kılandan
Bülbül ayrılır mı gonca gülünden
Dad be dad çağırdı devin elinden
Kesikbaş carına yeten Ali'dir

Ecel kayıp nasib kayıp er kayıp
Ya Ali sırrına ermedim deyip
KUL HİMMET ortaya bir nişan koyup
Bir olup birliğe yeten Ali'dir. 
(Cönk no: 4, sayfa: 28)


-2-
Ey âşıki saramadın yâremi 
Yâreme em olup merhem çalasın 
Yarem deşilmiştir sarılmaz madem 
Arayıp da hekimini bulasın 

Dört kapı açıldı hangisi vardır
Bu manaya ermek hayli hünerdir
Deryanın dibinde kaç şehir vardır
Çarşısını pazarını bilesin

Mehdî çıkmış diye tellâl bağırdı 
Bir teknesi vardır kırklar yoğurdı 
On iki kız sekiz oğlan doğurdu 
Onların ne olduğunu bilesin 

Âşıkların sözlerine has derim
Muhammed'i gördüm Ali dost derim
Yedi bin yedi yüz âyet isterim
Yüz on daha vardır onu bilesin

Benim sevdiceğim Takî Nakî'dir 
Dost bağında bülbüller şakıtır 
Yüz kardaşın hocası var okutur 
Onlarıñ da ne olduğun bilesin 

Düzüm düzüm olmuş yüzünün beni
Açılmıştır gül benzinde yanağı
Sar'öküzün alnındaki beneği
Kanadında ne yazılı bilesin

Var bul bir delilin yaka fenerin 
Kaç hamail vardır şems ü kamerin 
Sar'öküzün bastıcağı mermerin 
Direğinde ne olduğun bilesin 

Âriflerin sözü hilaf yazılmaz
Güher olmayınca hatem düzülmez
Bir kız vardır hergiz kuşağı çözülmez
Anasının kande olduğun bilesin

Dinleyeyim KUL HİMMET'in sözlerin
Onda gördüm yedilerin izlerin
Muhammed'in koynundaki kızların
Huri midir peri midir bilesin
(Cönk no: 6, sayfa: 10-11)


-3-
Hey gaziler şunda günâhkâr oldum 
Medet pirim imdat eyle talibe 
Aradım günâhım özümde buldum 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Varıp kırklar kapısından çağıram
Hem çağırıp hemi lebbeyk diyen
Posttan kalkıp mührü önüne koyan
Medet pirim imdat eyle talibe

Arza yetip enbiyaya erenler 
Yemen'de taç vurup hırka giyenler 
Zulmette kalmaz sizi sevenler 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Çağırak doksan bin ere şehide
Mağripten maşrıka cümle işite
Hacı Bektâş Velî'den imdat yetişe
Medet pirim imdat eyle talibe

Sen Ali sırrısın himmetin yete 
Fatıma kızındır Muhammed atan 
Onları ayırmak yine bir hata 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Eyyüb'ün kurdunu döküp sağ eden
İbrahim'in yerin çayır su eden
Kara don giyip de ağ deveyi yeden
Medet pirim imdat eyle talibe

Hasan Hüseyn şebber-şubber kulaktır 
İmam Zeynel İmam Bakır yanaktır 
İmam Caferhüsn hecesinde ayandır 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Musa Kâzım Rıza kalemdir kaştır
Takî Nakî çeşmi onlara eştir 
Hasanü'l-Askerî dehanda diştir
Medet pirim imdat eyle talibe

Mehdî dedim masum pake yetirdim 
Mürvet dedim el pençeye oturdum 
On ik'İmamlar'a iman getirdim 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Kul Himmet''im eydür var özün öldür
Cümle eksikliğin mürşîde bildir
Engür şerbetini tuttuğum eldir
Medet pirim imdat eyle talibe
(Cönk no: 7, sayfa: 165-167)


-4-
Kalk karındaş yola gidek 
Hak yoldan öte mi dersin 
Murad u maksuda erincek 
Bu söze hata mı dersin 

Ârif olan kalleş olan
Bellidir meyli boş olan
Vefâsız yoldaş olan
Menzile yeter mi dersin

Sırrını verme kalleşe 
Kalbi çürük meyli boşa 
kapabilmem düşse taşa 
Yetmeden tutar mı dersin 

Sırrını verme hayrata
Senden alır gider yada
Damızlık koysan çiğ süde
Pişmeden tutar mı dersin

KUL ÜMMET der çoşmayan
Aşk kazanında pişmeyen
Burada Hakk'a ulaşmayan
Orada yanar mı dersin
(Cönk no: 9, sayfa: 36-37)


-5-
"Sebü'l-mesani" kitabın okusan 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 
Bülbül olsam dört kapıda şakısam 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 

Türab ol ki, çiğnesinler üstünü
Anda fark et düşmanını, dostunu
Nesimî gibi yüzdüregör postunu
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur

Türab ide özün türab ol türab 
Kalbindeki kini kibrini bırak 
Muhammed Ali'nin cemâlin görek 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 

Şükr olsun türablıktan doğrudur yolum
Ali'ye de malûm, ahvâlim, hâlim
Balım Sultan Haydar kend'aslan Ali'm
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur

Balı'yı türab eden aşkın meyidir 
Ali Seydi Şâh İbrahim soyudur 
Türablıktan Şâh-ı Merdan huyudur 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 

Kul Himmet'im "Kulhüvallahü ahad"
Cesetimden can kalmadı bu saat
Dün ü günü bildim idim Muhammed
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur
(Cönk no: 9, sayfa: 73-74)


-6-
Eğer din bâbından haber sorarsan 
Söyle kelâmını bildir efendim 
Sual eyle ihsân olsun kelâmlar 
Bilemezsem hâlim nedir efendim 

Bir günün farzını on yedi bildim
Yiğirmi sünneti üç vitir kıldım
Sualine cevap vermeye geldim
Veremezsem döv de öldür efendim

Sabah dört öğlen on belli beyândır 
İkindi sekizdir deme ziyândır 
Akşam beş yats'on üç vitir tamamdır 
Bunu da böylece kıldım efendim 

Altmış altı er kaleyi boyladım
Altı yüz teravihi hesap eyledim
Ben bir divaneyim böyle söyledim
Buncağız kusura kalma efendim

Kıyas et meydandan geri kalırım 
Aç gözünü sana hoca olurum 
Bir yıllık namazı ezber bilirim 
Var senden kaçan kördür efendim 

Beş bin yüz yirmi farzıdır heman
Yedi bin iki yüz sünnettir tamam
İncil'le Zebur Hak delili Kur'an
O da bir sırdır ermen efendim

Seyyid gibi sen secdeye oturmuş 
Köylü sana yağlı pilav getirmiş 
Bana sen de neden sual sorarsın 
Balı kıymağı da yersin efendim 

Sözü m'olur sencileyin özü çürüğün
Yüzün görme yüzü gözü buruğun
La bak aşağı indirmişsin sarığın
Korkarım başında güldür efendim

Herhalde ilerü gelemez deyü
Sualime cevap veremez deyü
KUL HİMMET ile baş edemez deyü
Korkarım el sana güler efendim
(Cönk no:9, sayfa:77-79),

(Cönk no: 9, sayfa: 180-182)


-7-
Bugün yâr bize geldi 
Gülleri taze geldi 
Önünde Kanber ile 
Ali Murtaza geldi 

Ali benim mâhımdır
Kâbe kıblegâhımdır
Mir'aç'taki Muhammed
O benim padişâhımdır

Padişâhım Yaradan 
Okurum ağ-karadan 
Ben yardan ayrılalı 
Yüzyıl geçti aradan 

Arayı uzattılar
Yaraya tuz ektiler
Avluya bir kul geldi
Bedestende sattılar

Sattılar bedestende 
Gül biter gülistanda 
Muhammed'le hatemi 
Bergüzardır aslanda

Daha ben intizârım
Aslanda bergüzarım
Ben sevdanla gezerim
El yarine kavuşmuş

İntizarlık çekerim 
Gözyaşını dökerim 
Dökerim göz yaşını 
Bak Mevlâ'nın işine 

Dört eyledi kapısın
Lâl ü gevher yapısın
Kâfirler şehit etti
İmamların hepisin

İmam Hüseyn'e kıydılar 
Hasan'a ağı verdiler 
Zeynel ile Bakır'ı 
Bir zindana koydular 

Zindan bize mezardır
Hak yolları gözetir
Câfer'in bin yarası
Mehdi Kâzım Rıza'dır

(I)rıza'ya ağladım 
Çeşmim yaşı çağladım 
Ol Hasan Askeri'yle 
On ikiye bağladım 

On ikidir katarım
Türlü mercan satarım
Yüküm lâl ü gevherdir
Müşteriye satarım

Satarım müşteriye 
Kalka gören yürüye 
Melekler el kaldırdı 
Cennetteki huriye 

El kaldıra Süphan'a
İsm-i Âzam okuna
İmamların duâsı
Kaldı ulu divana

Ulu divan kuruldu 
Cümle mahluk dirildi 
..................... oldu 
Muhtar önde vuruldu 

Muhtar'a hû dediler
Ehline nur dediler
Muhammed rehber oldu
Ali'ye pîr dediler


Pîr dediler Ali'ye 
Hacı Bektaş Velî'ye 
Hacı Bektaş nâmını 
Verdi Kızıl Deli'ye 

Kızıl Deli tâcımız 
Muhammed Mir'ac'ımız
Gürledik mi Karaca Ahmet
Yalıncık duâcımız


KUL HİMMET'tir adımız
Burda yoktur yadımız
Şâh-ı Merdan aşkına
Hak versin muradımız.
(Cönk no: 9, sayfa: 102-105)


-8-
Sana derim be hey sofi 
Evvel imamınız kimdir 
Selâvat indi şanına 
Hak Muhammed Ali diyendir 

Evvelkisi İmam Hasan
İkincisi İmam Hüseyn
Üçüncüsü İmam Zeynel
Dördüncüsü İmam Abidin'dir

Beşincisi İmam Bakır 
Altıncısı İmam Cafer 
Yedincisi Musa Kâzım 
Sekizincisi Rıza'dır 

Dokuzuncu İmam Takî
Onuncusu Ali Nakî
On birinci Hasanü'l-Askeri
On ikinci Mehdi sahib-zamandır

KUL HİMMET'im bakışına
Böyle mi girdi düşüne
İki cihân güneşine
Pâk eyleyen Kur'an'dır
(Cönk no: 11, sayfa: 18-19)


-9-
Bize imdat ol Hak'tan 
Sabreyle gönül, sabreyle 
Âlemi yarattı yoktan 
Sabreyle gönül sabreyle 

Âşıkların işi zârdır
Yüreğinde yanar nârdır
Bir eşref saat vardır
Sabreyle gönül sabreyle

Âşığın eyyâmı gamda 
Böyle çalınmış kalemde 
Bitmez iş olmaz âlemde 
Sabreyle gönül sabreyle 

Acele âhır melâmet
Sabrın sonudur selâmet
Az sabırda çok kerâmet
Sabreyle gönül sabreyle

KUL HİMMET'im çekem minnet
Ölüm farz mı yoksa sünnet
Murada ereriz elbet
Sabreyle gönül sabreyle
(Cönk no:12, sayfa:84)


-10-
Pare pare yalan dünya 
Yalan dünya değil misin 
Hasan ile Hüseyin'i 
Alan dünya değil misin 

Ali bindi Düldül ata
Âşık dayanır firkate
Boz kurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin

Ali'nin Düldül'ünü alıp 
Arslanını dağa salıp 
Yedi kere üste kalan 
Dolan dünya değil misin 

Ah şu kaşa ah şu göze
Ciğer kebap oldu köze
Muhammed'i bir ham beze
Saran dünya değil misin

Yetik KUL HİMMET'im yetik
Gerçeğin eteğin tutup
İnsan gül ot gibi bitip
Dolan dünya değil misin
(Cönk no: 13, sayfa: 9-10)


-11-
Dünya ile bir pazarlık eyledim 
Ne virane ne harabe ne şendir 
Seyrettim de bir dükkâna uğradım 
Ne çarşıdır ne bedesten ne hardır 

Sırr-ı surullahtır âleme inen
Dedim harfim manasını duyana
Çiçeğe uğradım kokusu bana
Ne bağdadır ne bağbandır ne güldür

Bir makam seyrettim ya kim gelecek 
İkrarsızlar kıyamete kalacak 
Bir gerçek harfim var mana alacak 
Ne mezheptir ne imandır ne dindir 

Yed'iklim çar köşe kilidi birdir
Ana akıl ermez bir gizli sırdır
Sorarsan dünya ana misaldir
Ne ağızdır ne burundur ne dildir

Kitabın kalbinde olur mu ilan 
Ümmet-i billah da Ali'ye ayan 
Doluyu bu demde elime sunan 
Ne âdemdir ne insandır ne kuldur 

KUL HİMMET'im bu manadan al imdi
Alamazsın bir gerçeğe sor imdi
Senede bir kere doğdu dolandı
Ne ülkerdir ne yıldızdır ne gündür
(Cönk no: 13, sayfa: 56)



-12-
Gel gönül kimsenin aybına bakma 
Hazer kıl sevdiğim değme gönüle 
Arif ol cihanda bir gönül yıkma 
Hazer kıl sevdiğim değme gönüle 

Daim aşk atına bin de atlı gez
Edep öğren erkan öğren otlu gez
Gönül yıkma halk içinde tatlı gez
Sakın ey sevdiğim değme gönüle

Yoldaş eyle iman gibi dostunu 
Amel kazan aramazlar aslını 
Turap ol ki çiğnesinler üstünü 
Hâk ol ey sevdiğim değme gönüle 

Cihad eyle ki günahların tartasın
Bir amel kazan ki Hakk'a yetesin
Şar gibi her gördüğün örtesin
Pir ol ey sevdiğim değme gönüle

KUL HİMMET dilimde zikrim Muhammed
Aşk dolusun içtim Hüda'ya minnet
Dinar ile satın alınmaz cennet
Hazer kıl sevdiğim değme gönüle
(Cönk no: 20, sayfa: 91)


-13-
Bektaş-ı Veli'nin yolun bilmeyen 
Gündüzü karanlık gece sayılır 
Evlad-ı Âli'ye biat etmeyen 
Zümresi münafık pice sayılır 

Evlad-ı Mürsel'dir tutmazsa damen
Anlardan ıraktır din ile iman
Her kim Ali evlada ederse güman
Yüz bin emek çekse hiçe sayılır

Arşın yücesidir başının tacı 
Ka'be'ye ulaşır zülfürün ucu 
Ehl-i beyt katarı güruh-ı naci 
Cümle güruhlardan yüce sayılır 

KUL HİMMET'im bu manaya erenler
Zamanında imanını bulanlar
Hazret-i Hünkâr'ı mürşit bilenler
Bir niyazı yüz bin hoca sayılır
(Cönk no: 20, sayfa: 170-171)
  [49]

 ………………

 

  

Hey erenler kimse Şaha gidemez,

Şaha Kamber gibi kul olmayınca.

Her Kamberim diyen er Kamber olmaz,

Adap ile erkan yol olmayınca.

 

Her Mekke’ye giden hacı olur mu,

Her abdal olanlar Naci olur mu,

Her çaput başlılar bacı olur mu,

Erenler haliyle hal olmayınca.

....................

 

Bir sözüm de var tutana,

Er odur Haktan utana,

Kul olmuşuz Pir Sultan’a

Eşiği de kıblegahtır.

................

 

Hatayi, Kul Himmet, pirim Pir Sultan,

Hem Küçük Yatağan, Büyük Yatağan,

Erenler celladı ya Hacım Sultan,

Zahirde batında sen imdat eyle.

……………….

 

Çaya vardım da gördüm Aktaşı,

Kah yalnız gezer kah yedi kişi.

Urumun Acemin Hacı Bektaş’ı,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

 

Dünyanın ötesi doludur dolu,

Mevlam ayırmasın doğrudan yolu,

Tanrının Arslanı Hazreti Ali,

Ayrılık derdinin hasreti nedir?

 

Dünyanın ötesi dopdolu anber,

Kash vala bağlar kah yeşil çember,

Kabeyi yaptıran Halil Peygamber,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

 

…..  ile yaylanın…...mendiye salın,

Emir Haktan geldi niye küseyin,

Kerbela’da yatan İmam Hüseyin,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

 

Adımı sorarsan Şahım, Kul Himmet,

Din yoluna çektim hayli bir zahmet,

Ali’nin sevgilisi güzel Muhammed,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

Ayrılığın yoktur çaresi.

……………..

 

Her sabah her sabah ötüşür kuşlar,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

Tevekkül içinde figane başlar,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Pirimizden kementimiz verile,

Adı yenileşir kudret bilene,

Halik …….   Çin iline,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Ol Musa turda durdu duaya,

İsa da bir kahır ile ağdı havaya,

Cebrail vahyeyledi Mustafa’ya,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Fatima Hüseyin’in çeker yasını,

Dinleyelim erenlerin sesini,

Şah Hasan’ım içti ağu tasını,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Muhammed’e Kur’an Mekke’de indi,

Mümin olan hanı yolunu bildi,

Hüseyin’im al kanlara boyandı,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Zeynel Abidin …………. bulundu,

Muhammed Bakır’a secde kılındı,

İmam Cafer’e erkan kılındı,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Garip kuşun kalb evinde yuvası,

Kalbimize düştü Şahın avazı,

Musa Kazım Ali Rıza duası,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Naki Taki hapis oldu gitti,

Hasan al ,asgari nur oldu kendi,

Mehdi mağarada sır oldu gitti,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Dört kitap indi dördüne düştü,

Kur’an Muhammed’in virdine düştü,

Kul Himmet Ali’nin derdine düştü,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

…………….

 

Hey gaziler şunun hakkın sunmayı

Muhammed muhabbet etti bir zaman.

Haydar aşık oldu Fatma Ana’ya,

Ali’nin gazabı gitti bir zaman.

 

Ayı göğü eğdi kendi kahrilen,

Musa bin bir kelam söyledi sadilen,

Cazet kofbe bindi gitti mahrilen,

Vefa boğazlandı yer tuttu bir zaman.

 

Aya göğe ağdı kendi koç ilen,

Mührü ona indi hırka tac ilen,

Görenler çekildi sevgi urundan,

Abdürrezak hayrı nazar güttü bir zaman.

 

Abdürrezak kendi çakıl kavurdu,

Nice koç kuzuyu kurban çevirdi,

Ferhat Şirin için dağlar devirdi,

…… koyunu yüzdü bir zaman.

 

Hak emriyle Cebrail gökte uçunca,

İdris cennete hülle biçince,

Kanber arzusuna doğru geçince,

Araza gark oldu gitti bir zaman.

 

Ah eyledik figan ile tuttuğun,

Çok cehdetti getirmedi kitabın,

Alemler güzeli Zeliha Hatun,

Yusuf’a cefalar etti bir zaman.

 

Kul Himmet çağırdı yad gelem diye,

Muhammed dünyayı nur alem diye,

Bu cümle alemi silelim diye,

Nuh’un gemisini çattı bir zaman.[51]

 

………………. 

 

 

KAYNAK: 1. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönk Defterinden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.71

                    2. Kaynak: 13 şiir türküler@türküler internet sayfasından indirilmiştir.
                    3. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.137
 

 

KUL HİMMET ÜSTADIM

 

Kul himmet’in kendisidir. Ustası Pir Sultan’ı anmak için söylediği şiirlerinde Kul Himmet Üstadım mahlasını kullanır. [81]

 

Kaynak: Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.s.189-193

 

Bir Dost Bulamadım

Seyyah oldum şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımla okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bilmem amelimden yoksa özümden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
İki elim kalkmaz oldu dizimden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bozuk şu dünyanın düzeni bozuk
Tükendi daneler kalmadı azık
Yazıktır şu geçen ömrüme yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana daldım
Gelenden geçenden haberin aldım
Mecnun oldum şallar geydim dolandım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

(Farklı son iki dörtlük)
İki elim kalkmaz oldu dizimden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
Kusurumu gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana dalam
Gidenler gelmedi bir haber alam
Abdal oldum şallar giydim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım

Bazı kaynaklarda Pir Sultan mahlaslı olarak da geçen deyiş son iki dörtlüğü farklı olarak da söylenmektedir. Erzincan yöre ve Nurettin Dadaloğlu kaynaklıdır.
 

Altının Kadrini Sarrafı Bilir

Altının kadrini sarrafı bilir
Açılmaz dükkanlar pazar mı ola
Salını salını sevdiğim dilber
İrakipler hile sezer mi ola

Seyreyledim yanağının alını
Ememedim leblerinin balını
Ayağına giymiş sırça nalını
Sevdiğim salınıp gezer mi ola

Yüce yüce yerlerine çıkınca
Ak ellere al kınalar yakınca
Sevdiğimin dal boynuna bakınca
Aşığın bağrını ezer mi ola

Yüce yüce yaylaları yaylasam
Her güzelin bir ismini söylesem
Yalvarıp yakarıp gönlüm eylesem
Göğsünün bendini çözer mi ola

Kul Himmet Üstadım kendi halinde
Bir güzel sevmişim halkın dilinde
Katipler oturmuş kalem elinde
Sevdiğim ismini yazar mı ola

Kul Himmet Üstadım

Bugün Bize Pir Geldi 3

Pir bugün bize geldi
Gülleri tazeledi
Kamberin önü sıra
Ali Mürteza geldi

La ilahe illallah
Hak lailahe illallah

Ali Mürteza mahım
Yüzüdür kıblegahım
Miraçtaki Muhammed
Alemde padişahım

La ilahe illallah
Hak lailahe illallah

Padişahım yaradan
Okur aktan karadan
Ben pirden ayrı düştüm
Yüz yıl geçti aradan

La ilahe illallah
Hak lailahe illallah

Aramı uzattılar
Yarama tuz attılar
Bir kul geldi Fazlı`ya
Bedestanda sattılar

Sattılar bedestanda
Ses verir gülistanda
Muhammed`in hatemi
Bergüzar bir aslanda

Aslanda bergüzarım
Pir hayalin gözlerim
Hep hasretler kavuştu
Ben hala intizarım

İntizarım çekerim
Lebleri bal şekerim
Ben pirden ayrı düştüm
Gözyaşımı dökerim

Keşiş kurban eyledi
Kafirler kan eyledi
Gökten indi melekler
Yerde figan eyledi

Figan eder melekler
Kabul olsun dilekler
Yezit bir dert eyledi
O dert beni helaklar

Yezit bir dert eyledi
Melekler vird eyledi
Pirim bir şehir yaptı
Kapısın dört eyledi

Dört eyledi kapusun
Lal-ü gevher yapısın
Yezit şehit eyledi
İmamların hepisin

Hasan`a ağu verdiler
Hüseyin`e nice kıydılar
Zeynel ile Bakır`ı
Bir zindana koydular

Zindan da bir ezadır
Cafer yollar gözedir
Caferin de bir oğlu
Kazım Musa Rıza`dır

Taki Naki ağlarım
Gözyaşımla çağlarım
Şah Askeri Mehdi`yi
On ikiye bağlarım

On ikidir katarım
Türlü meta satarım
Yüküm Lal-ü gevherdir
Müşteriye satarım

Satarım müşteriye
Kervan kalkıp yürüye
Cebraili huş eyledi
Cennetteki huriye

Cebrail huş eyledi
Hatırın hoş eyledi
Kanat verdi kuluna
Havada kuş eyledi

Kuş eyledi havada
Gezer dağda ovada
El kaldırmış melekler
Saf saf durur duada

Kul Himmet Üstadım

Kaynakta sözler Kul Himmet Üstadım adına kayıtlı olmasına rağmen, repertuvarda son dörtlükte Hatai tapşırması var. Kul Himmet Üstadım`da bu sözler 26 dörtlüktür.
 

Böyle Ayrılığı Gören Var M`Ola

Başına gelmişe bir yol danışam
Böyle ayrılığı gören var m`ola
Bir dertli bulam da derdim bölüşem
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Aşıklar kalemi böyle yazıldı
Ciğerciğim bölük bölük ezildi
Sinem şerha şerha oldu üzüldü
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Aşıklar bağrımı yaralı kodu
İrakipler her yerde hasmınım dedi
Ferhat`ı Şirin`den ayıran cadı
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Hak Muhammet Ali bilir halimden
Bülbül vaz gelir mi gonca gülünden
Ayrılığı zor demişler ölümden
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Kul Himmet Üstadım haller nic`oldu
Ah ettim irakip belasın buldu
Sevdiğim dağların ardında kaldı
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Kul Himmet Üstadım

 

Dün Gece Seyrim İçinde 2

Dün gece seyrim içinde
Ben Dedem Ali`yi gördüm
Eğildim niyaz deminde
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Kızıl güller deste deste
Bergüzar yolladım dosta
Üç ulu mihmandan üste
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Aslanlar gizli meşede
Üç çerağ yanar şişede
Yedi iklim dört köşede
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Cennet kapısında duran
Kilidin mührü Kur`an
Yezide kılıcı vuran
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Kul Himmet Üstadım düşkün
Yüce dağlar coşkun coşkun
Cümle memleketlerden üstün
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Kul Himmet Üstadım

Kul Himmet sözleriyle benzer ancak birkaç küçük değişiklik vardır. (Hasan Yalıncaklı, Kul Himmet Üstadım, Hayatı, Şiirleri ve Menkibeleri. Ankara, s.83) Cahit Öztelli, Bektaşi Gülleri adlı kitabında aynı sözleri Kul Himmet`e ait olarak göstermiştir.
 

Gafil Gezme Şaşkın

Gafil gezme şaşkın birgün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda

Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Haramını helalini seçmezsin
Tükenir kepeğin su da içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirse
Dünya benim deyi zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım

Gaziantep yöresinden Aşık Hasan Hüseyin kaynak alınarak yayınlanmaktadır.

Gafil Kaldır Kalbindeki Gümanı 2

Gafil kaldır gönlündeki gümeni
Bu mülkün sahibi Ali değil mi
İrşat etti on sekiz bin alemi
Rızkını da veren Ali değil mi

Gelin vazgeçelim biz bu gümandan
Sakın çıkmayalım dinden imandan
Şefaat umarız on iki imamdan
Onların atası Ali değil mi

Kul Himmet Üstadım ben bir biçare
Acep bulunmaz mı derdime çare
Günahlıyım nasıl varam divane
Divanda oturan Ali değil mi

(Ek)
Var etti milcanı o etti düşman
Ali`ye kast`etti sonra oldu pişman
Hangi kitapta var şol Ömer Osman
Kur`anda okunan Ali değil mi

Bin bir ismi vardır bir ismi Hızır
Her nerde çağırsan orada Hızır
Alim padişahtır Salman da vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi

Kul Himmet Üstadım

Tamamı beş dörtlük olan Kul Himmet Üstadım adına kayıtlı sözlerin ek olan ikisi repertuara geçmemiştir.
 

Gafil Kalma Şaşkın

Gafil kalma şaşkın bir gün ölürsün
Dünya dolu malın olsa ne fayda
Ettiğin işlere pişman olursun
Pişmancalık ele geçmez ne fayda

Bir gün seni götürürler evinden
Hak-kın kelamını kesme dilinden
Kurtulmazsın Azrail`in elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda

Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Helalini haramından seçmezsin
Kesilir kısmetin suda içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda

Sen söylersin söz içinde sözüm var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Hiç demezsin üç beş arşın bezim var
Bedestanlar senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım çöksem otursam
Türlü varlığımı ele götürsem
Dünya benim diye zapta geçirsem
Bütün dünya senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım

 

Gel Seninle Bir Kararda 2

Gel seninle bir ahd`aman edelim
Hal evinde har olalım sevdiğim
Bağlanalım bir ikrara duralım
Yaradan`a kul olalım sevdiğim

Doyamadım bu dünyanın tadına
Aşık oldum Muhammet`in adına
Kerem Dedem gibi aşkın oduna
Yana yana kül olalım sevdiğim

Dost cemalin yüzün gören hac`oldu
Kabeyi tavaf eylemek nic`oldu
Sevip sevip ayrılması güç oldu
Mahşerecek bir olalım sevdiğim

Gel seninle bir salaha çıkalım
Enginlerden uğrun uğrun bakalım
Garip bülbül gibi kanat kalkalım
İntizarda bir olalım sevdiğim

Kul Himmet Üstadım nedir çareler
Göz göz oldu sızılıyor yareler
İkimizi bir kefene saralar
Bir kabirde sır olalım sevdiğim

Kul Himmet Üstadım

TRT Repertuvarında kayıtlı olan Gel Seninle Bir Kararda Duralım adlı türkünün asıl biçimidir.
 

Seyyah Olup Şu Alemi Gezerim

Seyyah olup şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımla (yar yar) okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bilmem amelimden yoksa özümden
Ah ettikçe kan yaş gelir gözümden
İki elim kalkmaz (yar yar) oldu dizimden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana daldım
Gelenden geçenden haberin aldım
Mecnun oldum şallar giyip dolandım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım
Erzincan

Nurettin Dadaloğlu tarafından derlenmiştir

...........................

 

NEFES

 

Gül bittiği yeri bilirim dersin,

Bilir misin benlik şeytana düştü.

Cevahir madenin bulurum dersin,

Cevahir bulanlar ummana düştü.

 

Ben Ali’yi gördüm mahbus çağında,

Selman’ın çeyninde yolun sağında,

Cennetten ileri Firdevs bağında,

Bülbül feryad eder gülşene düştü.

 

Selman’ın çiğninde bir oğlan geldi,

Destur-u Şah dedi elini aldı,

Muhammed terini gül ile sildi,

Ol zaman kokusu insana düştü.

 

Muhammed’i gören gözler ağladı,

Sil sel oldu Didem yaşı çağladı,

Cebrail Habib’in belin bağladı,

Kırkların önünde engine düştü.

 

Kırklar gelip bir çiçekten aldılar,

Kokladılar yüzlerine sürdüler,

Her desteden bir güzele verdiler,

Gül Muhammed’e Nergiz Selman’a düştü.

 

Cennet kapısını Kırklar açtılar,

Tohumunu yeryüzüne saçtılar,

Selman bir üzüm getirdi içtiler,

Köre mescit bize meyhane düştü.

 

Kul Himmet Üstadım dilek diledi,

Feryat etti şu alemi eledi,

Arafat dağında bir koç meledi,

İsmail önünde kurbana düştü. [50]


 

 

 

KUL HÜSEYİN  (HÜSEYNİ)

1500-1600 Rumeli

 

Pir Sultan’ın yetiştirdiği iki şairden biridir. Diğeri Kul Himmet’tir. Kul Hüseyin de Kul Himmet’in mürididir.

 

Devredip gezersin darı fenayı,

Bağdat diyarına vardın mı turnam.

Medine şehrinde Fatma Anayı,

Makamı andadır gördün mü turnam.

 

Biz de beli dedik bizden uluya,

İman aldık ikrar verdik Veli’ye,

Necef deryasında İmam Ali’ye,

Bu deryaya yüzler sürdün mü turnam.

 

Medayın şehrinde Selman’a varıp,

Bağdat’ta Kazım’ın kabrini görüp,

Baş eğip hem eşiğine yüz sürüp,

İkrara bend olup durdun mu turnam.

 

Hür şehid de Kerbelada çürümez,

Haktan izin yoktur kalkıp yürümez,

İmam Hüseyin’in kanı kurumaz,

Şehidler serdarın gördün mü turnam.

 

Hazreti Eyüp’üm nikabın kaldır,

Tende iki kurt var neye maildir,

Birin ipek sarar, birisin baldır,

Bunları sırrına erdin mi turnam.

 

Behlül evcik yapar idi zeminde,

Makamını gördü uçmak evinde,

Tılsımı da erenlerin ceminde,

Kırkların darına durdun mu turnam.

 

Veyselkaran geze idi Yemende,

Serin verdi on iki imam yolunda,

İmam Mehdi hangi vakti zamanda,

Nasıl zuhur eder sordun mu turnam.

 

KUL HÜSEYİN der ki Hakka varalım,

Varıp dergahına yüzler sürelim,

Can baş feda edip şahı görelim,

Sen de o sultanı gördün mü turnam.

.......................

 

Hey şahin bakışlım, bülbül avazlım,

Bir eli kadehlim, bir eli sazlım,

İşte ben gidiyom, kal ahı gözlüm,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

Yolda harami çok, engel arada,

Unutma sevdiğim, demde sırada,

Kalıp gider amma, gönül burada,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

Ta ezeli ezel, seven sevende,

Şu iki cihanda, kevnü mekanda,

Mizan başlarında, ulu divanda,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

Çekilsin gülbenkler sürülsün devran,

Görülsün kayıtlar, açılsın meydan,

Yolumuzu açsın, ulu yaradan,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

HÜSEYİN’im eder gül benzim soluk,

Serimize yazılmıştır ayrılık,

Vallahi sevdiğim gönüller birlik,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

 ..................

ADEMOĞLU DÜNYAYA GELİNCE

Adem oğlu dünyaya gelince
Taze açılmış fidana benzer
Bir yaşına kadem basınca
Bülbül gibi şakır gülşene benzer

İki yaşında kalkar oturur
Üç yaşında açuk manalar getürür
Dört yaşında hamaylisin götürür
Beş yaşında bağ u bostana benzer

Altısında fehmeder düşünü
Yedisinde düşürür dişini
Sekizinde fehmeder işini
Dokuzunda mah-ı tabana benzer

On yaşında taze güldür kokulur
On birinde gül gibi açılur
On'ikisinde boy gösterür seçilür
On üçünde selvi revana benzer

On dördünde mahbubluğu çağıdır
On beşinde gören aklın dağıdır
On altısında sanki cennet bağıdır
On yedisinde kaşlar kemana benzer

On sekizinde fehmeder arını
On dokuzda gözedür şikarını
Yirmisinde kimse bilmez sırrını
Talimin almış şahana benzer

Yirmi beşinde bir hoşça görünür
Otuzunda akan sular durulur
Otuz beşinde meclislerde anılur
Yarana karışmış irfana benzer

Kırk yaşında gazel gibi bağlarda
Kırk beşinde günahların ağlarda
Ellisinde Suphana bel bağlar da
Yüklemiş yükünü kervana benzer

Elli beşinde ettikleri düş olur
Altmışında pirlik gelür kış olur
Altmış beşinde gözleri yaş olur
Dağ başına çıkmış güneşe benzer

Yetmişinde ağrı iner dizine
Yetmiş beşde duman çöker gözüne
Sekseninde kimse bakmaz yüzüne
Baykuş oturmuş virane benzer

Seksen beşinde beli bükülünce
Doksanın defterin dürülünce
Doksan beşinde ömrün serilince
Bir günde savrulmuş harmana benzer

Kul Hüseyin yüz yaşına varınca
Hakile hak olup yeksana benzer

 

 .............

Dostu Görmeye Geldim

Arzeyledim dostu görmeye geldim
Ne keremdir dostum cemalin gördüm
O güzel cemalin seyran eyledim
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Mail oldum dostun tatlı diline
Hayran oldum bağda biten gülüne
Selam verdim onun güzel iline
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Her dem arzeyledim dostu görmeyi
Yanyana oturup hatır sormayı
Doldurup doldurup dolu sunmayı
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Hüseyin`im eydür ben dostu gördüm
Açılmış bahçeden gonca gül derdim
Arzulayıp dostun evine geldim
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Kul Hüseyin
Malatya

Kul Hüseyin mahlaslı bu türkü Arapkir yöresinden Süleyman Elver kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.

 

Çağrışa Çağrışa

Çağrışa Çağrışa Havada Turnam
Bagdat`tan Mi Geldin, Ağzında Hurman
Emanetin Sana, Sılama Uğra
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Ali`nin Çağırdığı Yere Varalım
Hasan`la Hüseyn`e Gönül Verelim
On İki İmamlara Yüz Sürelim
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Kerbela Çölünden Sakin Mi Geldin
Ne Yaman Ötersin, Bağrımı Deldin
Sen De Benim Gibi Yetim Mi Kaldın
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Aglamışam Ela Gözde Yaşım Var
Kaynamışam Her Ocaktan Aşım Var
İmam Hüseyn Eşiğinde İsim Var
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Kul Hüseyn`im Der Ki Kaynadım Coştum
Bu Aşkın Elinden Serimden Geçtim
Çağrışa Çağrışa Aralar Aştım
Eğlen Turnam Eğlen, Pire Gidelim

Kul Hüseyin
Orta Anadolu

Ezeli (İndim Seyreyledim Demi)

İndim seyreyledim demi devrani
Ay doğmadı vallah günden ezeli
Katarlanmış şahın gerçek kulları
Kim bu mülke kondu bundan ezeli

Derya kenarında mülküm sel aldı
Üstad nefesinden gerçek kul oldu
Değirmene vardım unum yel aldı
Yüküm tane idi undan ezeli

** gördüm can oldum
Muhammed`e erdim gevherkan oldum
Kaptan kaba süzüldüm kızıl kan oldum
Bir kadre (damla) su idim kandan ezeli

Muhammed Ali`nin darına durdum
Kırklar meydanından bu deme erdim
Yolcunun durağı o hana vardım
Durağım kandildir handan ezeli

Kul Hüseyin`im bunu böyle söyledi
İnip aşkın deryasını boyladı hemen boyladı
Dünkü gelen aşık bugün söyledi
Biz bunu söyledik dünden ezeli

Kul Hüseyin
Orta Anadolu

Fena Dünya İçin Gam Çekme

Fena dünya için gam çekme gönül
Her dem ağlayıp da gülmeli değil
Sevda dedikleri sel misalidir
Fikredip ummana dalmalı değil

Ceht etmeyince karlı dağ aşılmaz
Sarrafın yanında altın pul olmaz
Yiğidin başına gelmedik olmaz
Başına gelene gülmeli değil

Geçersiz dünyayı geçip boylama
Görmediğin yere bühtan eyleme
Bir kimsenin gıybetini söyleme
Bühtan edip kana girmeli değil

Hüseyin`in sözünü olmuş söyle
Varıp etrafından sor sual eyle
Zamane halkının ahvali böyle
Muhabbetsiz yere varmalı değil

Kul Hüseyin
Orta Anadolu

Gel Hoca Bizlere İlmini Satma

Gel hoca bizlere ilmini satma
Hak mihman olduğun yeri bildin mi
El ayıbın görüp günaha batma
Felek dolabında zarı bildin mi

Evvel kapı şeriattır girerler
Tarikatta gonca güller dererler
Canlar menziline orda ererler
Acep menziline erebildin mi

Şeriat dildedir tarikat canda
Gönül dost evinde mihmandır onda
Bunca velilerin mekanı kanda
Hakikat ilinde sırrı bildin mi

Kul Hüsey`n`im kemter nedir çaresi
Ne kadardır arşın kürkün arası
Uyumuşken yüreğimin yarası
Ey hoca sızlattın sarabildin mi

Kul Hüseyin

Ne Güzel Uymuş

Hey erenler akıl fikir eyleyin
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan Allah`a şükür eyleyin
Mümine de iman ne güzel uymuş

Daim geceleri dağlar başında
Hiç bir hile yoktur onun işinde
Alıp gezdirirdi çölün başında
Ali`ye de Selman ne güzel uymuş

Kul Hüsey`n`im yeşil giyer eynine
Hiç bir hile getirmedi göynüne
Kurdu kuşu lütfeylemiş kendine
Tabiata insan ne güzel uymuş

Kul Hüseyin
Erzincan

Aynı yöreden Ali Ekber Çiçek kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.

Sen Yanma Diye

Ben çürümüş bir asayım
Zindanlara yol eyledi dert beni
Çarmıha gerilmiş bir İsa`yım
Çivilere zapteyledi dert beni

Pir Sultan`ı darda gördüm
Darağaca vur eyledi aşk beni
Hacı Bektaş`ı kırda gördüm
Bir ceylana pir eyledi aşk beni

Her yangına her ataşa
Köz eyledi dert beni
Bu dağlara bu yollara
Toz eyledi aşk beni

Ben yanarım aşk için
Ben yanarım gül için
Bu ateş sönmesin diye
Ben yanarım kim için
Ben yanarım sen için
Bari sen yanma diye

Ben yakılmış bir ozanım
Yangınlara kül eyledi dert beni
Kerbela çölünde bir Hüseyin`im
Damla suya kul eyledi dert beni
Ben Yunus`u nurda gördüm
Dergahina gül eyledi aşk beni
O Mecnun`u firarda gördüm
Bir Leyla`ya deleyledi aşk beni

Kul Hüseyin
Orta Anadolu
 

Söylenir Gezersin

Söylenir gezersin de yaban ellerde
Bağdat diyarına da vardın mı durnam
Medine şehrine Fadime anayı
Efendim nazlı Sunayı
Makamı boyları da gördün mü durnam

Medet dergahında da gülüm var
Yar yar efendim gülüm var yar yar
O dergaha yüzlerin sürdün mü durnam
O dergaha yüzlerin sürdün mü durnam

Tılısım erenlerin dost elinden
Kırkların narına durdun mu durnam
Ah yar yar dost dost medet yar yar aman

Kul Hüseyin der ki biz de varalım
Varıp dergahına da yüzler sürelim sürelim
Canları feda edip dostu görelim
Sen de bu sırlara erdin mi durnam

Ah yar yar dost dost medet yar yar aman
Ah yar yar dost dost dost medet
Yaylalar yar yar yar
Ah can cana dost cana cana
Samahı dönenler otursun şu yana

Kul Hüseyin
İzmir
 

Turnam (Devredip Gezerken)

Devredip gezerken dar-ı fenayı
Bağdat diyarına vardın mı turnam
Medine şehrinde Fatma Anayı
Makamı andadır gördün mü turnam

Biz de beli dedik nice uluya
İman aldık ikrar verdik veliye
Necef deryasında İmam Ali`ye
Bu deryaya yüzler sürdün mü turnam

Medayin şehrinde Selman`a varıp
Bağdat`ta Kazım`ın kabrini görüp
Baş eğip hem eşiğine yüz sürüp
İkrara bent olup durdun mu turnam

Her şehit de Kerbela`da çürümez
Haktan izin yoktur kalkıp yürümez
İmam Hüseyin`in kanı kurumaz
Şehitler serdarın gördün mü turnam

Hazreti Eyyub`un nikabın kaldır
Tende iki kurt var neye maildir
Biri ipek sarar biri malımdır
Bunların sırrına erdin mi turnam

Veysel Karan`im der ki hakka varalım
Serin verdi On İki İmam yolunda
İmam Mehdi hangi vakt u zamanda
Nasıl zuhur eder sordun mu turnam

Kul Hüsey`n`im der ki hakka varalım
Varıp o dergaha yüzler sürelim
Can baş feda olsun Şahı görelim
Sen de o sultanı gördün mü turnam

Kul Hüseyin
Çorum

Aynı yöreden Aşık Haşimi kaynak gösterilerek yayınlanmıştır. Ayrıca Aşık Ali Metin tarafından da uzun hava olarak bestelendi.
 

Yolları

Salınıp da dost eline giderken
Ne acayip vardır yolu yaylanın
Selvi boylum gonca gülü verirken
Açılır yaprağı dalı yaylanın

Yayla sen gibi yayla nerde olur
Seni arayanlar yurdunda bulur
Pare pare olmuş karların erir
Akar boz bulanık seli yaylanın

Nergisin menekşen karışık biter
Dalında dal vermiş reyhanın tüter
Senin kokuların aleme yeter
Burcu burcu kokar gülü yaylanın

Her sabah her sabah hava nemlenir
Yaz gelince aşıkların canlanır
Sen yaylasın eller sende dinlenir
Eser ılgın ılgın yeli yaylanın

Hüseyin`im pervaz vurup uçunca
Hasretli gözüm kanlı yaş dökünce
Koyunlar meleşir evler göçünce
Issız kalır n`olur hali yaylanın

Kul Hüseyin
 

Zamanede Bir Hal Gelmesin Başa

Zamanede Bir Hal Gelmesin Başa
Ahdı Bütün Sadık Bir Yar Kalmamış
Efendim, Tabibim, Cananım
Kalleş Yar Olana Dost Demem Haşa
N`olacak Muhannet Meydan Görmemiş

Ben Bir Yar İsterem Derun-U Dilden
Sarfede Varını Geldikçe Elden
Efendim, Tabibim, Cananım
Beni Setreyleye Abudan Elden
Her Yüze Gülen Yar Olmuş Olmamış

Hüseyin Beyhude Ah Etme Naçar
Bir Kapı Örterse Birini Açar
Efendim, Tabibim, Cananım
Buna Dünya Derler Hepisi Geçer
Hangi Günü Gördün Akşam Olmamış

Kul Hüseyin
Orta Anadolu
..............................

 

 

 

PİR MEHMET ABDAL (PİR SULTAN OĞLU)

1500-1600 Banaz/Sivas- Daduk/Tokat

 

Pir Sultan’ın ikinci oğludur. Babası gibi şair ve ozandır. Tokat ili Daduk köyünde genç yaşta iken bir kaza sonucu attan düşerek ölmüş ve oraya gömülmüştür.

 

 

Gönül yine bir hayale uğradı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

Aşk eseri ciğerimi dağladı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

Muhammed Mustafa, Hayder Ali’sin,

Seyit Battal Gazi, Sultan Veli’sin,

Sun elinden içem, kudret dolusun,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

İmam Hasan şefaatin kanıdır,

Müminlerin can evinde canıdır,

Şah Hüseyin mürüvvetin kanıdır,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

Zeynelaba, Bakır zuhur eyledi,

Cafer Sadık aşk deryasın boyladı,

Kazım Musa Rıza niyaz eyledi,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

Taki ile Naki dertlar dermanı,

Askeri sevmeyenin yoktur imanı,

PİR MEHMET Mehdi sahib zamanı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

...........

 

 

Pir elinden elifi tac üründüm,

Kubbesi duvazde, İmam Ali’dir.

Nasibim ol verir, andan isterim,

İki cihanda da varım Ali’dir.

 

La diyemez buna her alim hoca,

Gözlüye bir olur, dip kapı baca,

Aleme şavk veren dün erte gece,

Gören gözlerimde nurum Ali’dir.

 

Tarikat dediler bir yol sürdüler,

Getirdiler elimize verdiler,

Mervanları zülfükarla kırdılar,

Yezid’i katleden yarim Ali’dir.

 

Sürdüm ötesin evlada yetirdim,

Sohbetimde can terceman getirdim,

Anın emri ile oturdum durdum,

Gönlümde gayrı yok, varım Ali’dir.

 

Aşk oduyla ciğerciğim dağlıyım,

Boş değilim, bir ikrara bağlıyım,

Abdal Pir Sultan’ın abdal oğluyum,

Adım Pir MEHMET, pirim Ali’dir.

.........

 

 

 

 

 

ER GAİP ABDAL (PİR SULTAN OĞLU)

1500-1600 Banaz/Sivas-Dersim

 

Pir Sultan Abdal’ın küçük oğludur. Babası gibi şair ve ozandır. Dersimde yatmaktadır.

Pir Gaip abdal’ın Er Gaip Abdal olması muhtemeldir. 

 

 

Kan revandır gözümüzde yaşımız,

Bir araya gelmez oldu beşimiz,

Şimden gerü Hu demektir işimiz,

Gel dinin, imanım, nurum Gül Baba. Pir Gaip Abdal

 

 

 

 

 

NOKSANİ

1500-1600

 

Pir Sultan’ın çağdaşıdır. Ona çok bağlıdır. 46 Veliyi anan 35 mısralık “Ermişler Destanı”nı yazmıştır.

 

Bir mürvetim vardır gerçek erlere,

Muhammed Mustafa Ali’den medet.

Fatima Hatice candan yarlere,

Hasan Hüseyin, Veli’den medet.

 

Zeyneli Bakır’ı ezbere bildim,

Caferi Sadık’a yüzümü sürdüm,

Musa Kazım Rıza’ya mürvete geldim,

Şah Taki ve Naki uludan medet.

 

Hasan Ali Askeri Şaha varalım,

Muhammed Mehdi’den didar görelim,

Masumu paklara can baş verelim,

Hünkar Hacı Bektaş Veliden medet.

 

Şeyh Safi Üstadım Gürühu Naci,

Sedrinde Muhibbi haneden tacı,

Veysel Karani’dir dertler ilacı,

Suna Sultan, Hızır Deli’den medet.

 

Mikail, İsrafil deryaya kaçan,

Azrail elinden canu mahut içen,

Delili Cebrail ile göklere uçan,

Nurdan tertibatı yol eden medet.

 

Kamber’i Kamber edip aldıran,

Düşkünün elinden tutup kaldıran,

Zülfikar ile bed neslini öldüren,

Cümle erbapları kul eden medet.

 

Koca Seyit, Köse Seyit Pirlerle,

Seyit Namçık, Pir Seyit erlerle,

Seyit Zebun, Baba Mansur nurlarla,

Sarı Saltık, Kızıl Deli’den medet.

 

Minnet eyleyelim üryan Hızır’a,

Abdal Musa, Garip Musa hazıra,

Gözcü Karaca Ahmet yolda nazıra,

Bin ile kar kış doludan medet.

 

Ali Abbas Sultanım alemin nuri,

Güruhun Şahları onların yari,

Gönlümüz arzu eder güzel Hünkarı,

Baldan inen zehri bal eden medet.

 

Kara Pirvet yardım eder düşküne,

Abdulvahap yol gösterir şaşkına,

Derviş Halil, Pir Cemal aşkına,

Mansur çeşmesini göl eden medet.

 

Urfa’da bekleyen Halil-i Rahman,

Sultan Senem eli her derde derman,

Şeyh Hasan’la güzel Şeyh Çoban,

Şeyh Ahmet Deli’ye gel eden medet.

 

Sultan Melik nikap çekmiş yüzüne,

Kendim evliyanın düştüm izine,

Cücük Baba, Kurt Babanın tozuna,

         Karışalım Himmet Ali’den medet.

 

Pir Sultan Abdal’ı nuruna katıp,

Şah Hatayi’den dest devak tutup,

Kul Himmet’le her bir sırlara yetip,

Nesimi’nin derisin yüzdüren medet.

 

Sefil Kemter, Er Mustafa, Virani,

Kul Yusuf’la etna kulum Kul Veli,

Kul Siyah, Kul Hüseyin, Şeyhoğlu,

Kaygusuz Abdal’ı gel eden medet.

 

Fuzuli, Niyazi, Derviş Sezai,

Usuli sankim havran dağı,

Eşrefoğlu, Aşık Emin Hidayi,

Aşkıyla babında kül eden medet.

 

İbrahim Hakkı ile kıla nidayı,

Kemal ulu Hafız, Mansur Hüdayı,

Sela verip de işitenler sedayı,

Candan doyanları dirilten medet.

 

Nice binlerce aşıkın vardır İlahı,

Cümlesi bir dilden söyler segahı,

Dünü günü seyredenler dergahı,

Her tarafı cemalına yol eden medet.

 

Bu dünyada gerçek erler çoktur,

Vasfın etmeye kudretim yoktur,

Üçler, Beşler, Yediler Haktır,

Dört kapıdan Hakka gel eden medet.

 

Niyazım seksen bin Urum Erine,

Yetire doksan bin Horasan Pirine,

Yüz Şah evliyasının nuruna,

Bağışla gel bizi yaradan medet.

 

Bir nefesle cihanın binasın kuran,

On sekiz bin alemin kalbine giren,

Cana nasıl şeş cihetten dem veren,

La Mekan iline yol eden medet.

 

İptida vücuda Adem’i kuran,

Havva ile cennet içinde oturan,

Bitent alıp bu dünyaya götüren,

Naci ile Şit’e yar eden medet.

 

Ezel kudret kandilinde nur idin,

Ol zamanda Adem ile var idin,

Güruh-u Naci kavlinde sır idin,

Möhüp kullarını sır eden medet.

 

Yetmiş iki milleti icat eyleyen,

Her birine bir dil ile söyleyen,

Naci deryasına dalıp boylayan,

Halktan ırak halkı var eden medet.

 

Evliyayı yetmiş ikiden seçen,

Güruh-u Naci’ye rahmetin saçan,

Cisminde can bulup varından geçen,

Lahmade kulunu hür eden medet.    

 

Nuh Naci Nebi ile gemiyi çatan,

Kimini gark edip, kimisin batan,

Magrıpta top atıp maşrıkta tutan,

Ad kavmini hışımla bil eden medet.

 

Yunus ile balık karnında gezen,

İlyas ile yedi deryada yüzen,

İsa ile balçıktan yarasa düzen,

Cercis’i öldürüp dirilten medet.

 

Hıdır Abdal ile mermeri kesen,

Sultan Samuli ile birliğe giden,

Yalıncak Sefil’lerin carına yeten,

Seydi Battal Gazi Veli’den medet.

 

Şah İbrahim de bir gürbüz erdir,

Kara Hacı ile hem sadık yardir,

Abuzer Gaffari bir gizli sırdır,

Ebül Müslüm ile car eden medet.

 

Yakup ile ağlayıp zar eden,

Halil İbrahim’i narı nur eden,

Yusuf’u kuyuda yitipdar eden,

Mısır’a Sultan şad eden medet.

 

İshak Nebi’ye nübüvvet veren,

Hızır İlyas ile abı hayata giren,

Yuşa ile Zülkefil’e dem veren,

Münkirlerin gözün kör eden medet.

 

İsmail’i kurban diye emreden,

Koç gönderip şad eyleyip gelen,

Musa ile bire bir kelam söyleyen,

Davud’a ahengi mum eden medet.

 

Eyüp ile sabreyleyen her derde,

Lokman gibi deva olan her yerde,

İskender Şahap Salih göherde,

Yemini ismini verip dem eden medet.

 

Kaf dağında Süleyman’a yol açan,

Zekeriya’yla bile özünü biçen,

İlyas ile deryaya cevahir saçan,

Üzeyir ölmüşken dirilten medet.

 

Arafatta bekleyen Halilürrahman,

Sultan Sahar’ım dertlere derman,

Şeyh Hasan ile güzel Şeyh Çoban,

Şeyh Ahmet Dede’yi kül eden medet.

 

Muhammed ile Hatemi Enbiya olup,

Yüz yirmi dört bin Nebiden gelip,

Nuri nübüvveti Ali’den bulup,

Bu cihan Sultanı Veli’den medet.

 

Noksani kulunum ister keremi,

Gönlümüzden kaldıra derdi veremi,

Tabip olup yaralarımı saramı,

Gülü derde deva eyleyen medet.

 

Noksani

 

 

 

 

 

 

ÖKSÜZ ALİ (ÖKSÜZ AŞIK) ÖKSÜZ DEDE

1500-1600

 

Hayatı hakkında fazlaca bir bilgi yoktur. X.yüzyıl şair ve ozanıdır. Yeniçeri olarak bir çok savaşa katılmış ve uzunca bir ömür sürmüştür. Padişah III.Murat’ın zamanında yaşamış ve Osmanlı-İran savaşlarına katılmıştır. Sultan Murat’ın sağ kolu Onun Aslanı olarak tanınan Ferhat Paşa’nın İran şehzadesini İstanbul’a getiren olayını konu alan şiir ünlüdür. Ancak şiirlerinden Avrupa’da da bazı savaşlara katıldığı anlaşılmaktadır. Divan şiiri etkisinde kalmamıştır. Dili sade ve askıcıdır. Şiirleri içli ve dokunaklıdır.

 

Misali cennettir evvel baharı,

Açılır kırmızı gülü Tuna’nın.

Öter bülbülleri leylü nehari,

Eser badı saba yeli Tuna’nın.

Hiç kimseler bilmez kandedir başı,

Tazelenip akar yiğidin cuşu,

Eksik değil yalısının savaşı,

Leş ile doludur gölü Tuna’nın.

 

Alaman dağından beri geçmiştir,

Engerüs ilinden yollar aşmıştır,

Analar ağlatmış kanlar içmiştir,

Söylemeye yoktur dili Tuna’nın.

 

Turaba gark olmuş yerdedir yüzü,

Arzulayıp akar Karadenizi,

Cemreler düşünce sükülür buzu,

Ovalara çıkar seli Tuna’nın.

 

Öksüz aşık bunu böyle dedi mi,

İndi ovalara bastı kademi,

Selamlamış Estergon’la Budin’i,

Belgrad’a uğrar yolşu Tuna’nın.

 

………….

 

Ala gözlerine kurban olduğum,

Ecelim gelmeden öldürme beni.

Gizlice uğrunca severim seni,

Sırrımı kimseye bildirme beni.

 

Seni bana veren ol yüce Gani,

Alırlar elimden korkarım seni,

Kaddimi büküp de ölürsen beni,

Üstüme düşmanım güldürme beni.

 

Ölüm dedikleri gelmez aynıma,

Sığa ak kolların boynuma dola,

Soyunup eğnimi girsem koynuna,

Sabah oldu deyu kaldırma beni.

 

Öksüz Aşık bunu böyle söyledi,

İndi aşkın deryasını boyladı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi,

Dağlara düşürüp gezdirme beni.

 

………..

 

 

Sabahtan uğradım ben bir güzele,

Gördüm güzelliğin bildirirp gider.

Yine kul oldum da durdum selama,

Kendin engelimden sakınıp gider.

 

Ben yar ile süğremedim demleri,

Sayamadım ak gerdanda benleri,

Düşürmüş dağlarda mor çiğdemleri,

Kolların kaldırmış sokunup gider.

 

Sana Huri derler Huri’sin Huri,

Yüzünde yanıyor Mevla’nın nuru,

Mahın çevresinde aşk yıldızları,

Gerdanında benler sakınıp gider.

 

Gözünde ışıklar sevdanın nuru,

Aslı melek nesli kendisi huri,

Öksüz derdmendim gelmedi deyü,

Dönmüş ensesine bakınıp gider. [52]

 

………

 

 

DESTAN

 

Sultan Murat:’ın aslanı,

Acem seyrettin mi geldin.

Kestin davanın arasın,

Ahd aman ettin mi geldin.

 

Sana olmuş Haktan nazar,

Bahriler deryada yüzer,

Şah evinde inler gezer,

Yavrusun kaptın mı geldin.

 

Dün gün çağıram pirlere,

Sığındım gerçek erlere,

Adı bilinmez yerlere,

Kaleler yaptın mı geldin.

 

Be Hakkın sevgili kulu,

Yardımcın Muhammed Ali,

Kalelerin içi dolu,

Leşkeri döktün mü geldin.

 

Ferhat Paşa da bir erdir,

Onda Hak nazarı vardır,

Acem’in erleri kördür,

Gülbangın çektin mi geldin.

 

Bre görün serdarın hasın,

Acem’e saçmış ağusun,

Be şah oğlunun yavrusun,

Yuvadan kaptın mı geldin.

 

Çekilip gelir kervanı,

Padişahsın sür devranı,

Sultan Murad’ın evranı,

Acem’i yuttun mu geldin.

 

Acem’i yutmaksa kastı,

Abdallar giyer postu,

Öksüz Dede Hakkın dostu,

Allahtan korktun mu geldin. [53]

 

 

 

 

Kaynak: 1. Gözler, H.Fethi; Yunustan Bugüne Türk Şiiri, İnkilap ve Aka Kitapevi, II.Basım, 1970,s.110

               2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.153

 

 

 

 

 

SEHER ABDAL

1500-1600

 

 

 

SEYİT SEYFİ (SEYFULLAH)(NİZAMOĞLU)

1500-1601 

 

Bir Dost Bir Post Yeter Bana

Cümle dünya sizin olsun
Bir dost bir post yeter bana
Atlas diba senin olsun
Bir dost bir post yeter bana

Beyler tahtından inerler
Ayaksız ata binerler
Toprağa gömüp dönerler
Bir dost bir post yeter bana

Sanır mısın kalsam gerek
Bilir misin n`olsan gerek
Bin yıl yaşar ölsen gerek
Bir dost bir post yeter bana

Karun malın verirlerse
Beni sultan kılarlarsa
Alem kulum olurlarsa
Bir dost bir post yeter bana

Sonu yok devletten bolur
Ecel gelir seni bulur
Seyit Seyfi işin bilir
Bir dost bir post yeter bana

Seyit Nizamoğlu
Erzincan

İpek Bayrak tarafından bestelendi.

Senden Midir Benden Midir

Yandıklarım şam-ı seher
Senden midir benden midir
Başımdaki aşktan eser
Senden midir benden midir

Bağrımdaki taşım benim
Gözümdeki yaşım benim
Ah oldu yoldaşım benim
Senden midir benden midir

Feryadım çıktı göklere
Düşmeli oldum dağlara
Eriştiğim bu çağlara
Senden midir benden midir

Terkettiğim canı teni
Yok eylediğim ben beni
Her gördüğüm sanmak seni
Senden midir benden midir

Seyit Nizamoğlu bana
Benliksiz ah senden yana
Sen ben sözü bilmem bana
Senden midir benden midir

Seyit Nizamoğlu
..................................

 

 

ŞAHİ

1500-1600 Diyarbakır

 

 

 

 

 

YEMİNİ

1495-1600

 

İbrahim Babanın mürididir. 1495 veya 1496 yılında doğdu. Akyazılı Otman Babanın tarikatındandır. Varna’nın kuzeyinde Alberia yakınlarında Batova’da tekkesi vardır. Adi Fazıl oğlu Mehmet Yemini olarak bilinirse de, gerçek kişiliği, doğum - ölüm tarihleri, eserleri, asil adi hakkında yeterli bilgi ve belgeler yok. Ancak Alevi - Bektaşi geleneğinde ''Yedi Ulular'' olarak bilinen Fuzuli - Hatayi - Virani - Pir Sultan - Nesimi - Kul Himmet gibi saygın sairler arasında yer alan Yemini, On altıncı yüzyılda yasamış, ancak yaşamı konusunda güvenilir nitelikte hiç bir bilgi bulunmamaktadır. Bektaşi ozanı. Ömrü, Tuna ırmağı yörelerinde geçmiş. Batova'da büyük bir Dergahi olan, Bektaşi azizelerinden Akyazılı Sultanin ardalarındandır. Tezkireler, bu sairden hiç söz etmez. Ancak Demir Baba velayet namesinde adi: ''Hafiz Kelam Yemini'' olarak geçer ki, bundan Kur'an-i Kerim'i ezbere okuduğu anlaşılmaktadır. Şiirlerinde koyu Alevi-Bektaşi inancını işler. On iki imama gönülden bağlılığını dile getirir.

Kuvvetli bir eğitim almıştır. Bu yüzden olacak ki eserleri divan geleneğine daha yakın anlatımlar içerir. Kullandığı dil itibariyle kırsal kesime kapalı, daha çok şehir çevrelerince sevilerek okunur.

On iki imama gönülden bağlı olduğu şiirlerinde açıkça görülür. Alevi şair ve ozan geleneğini sürdürür. Hurifilik belirtileri şiirlerine yansır. Ancak dili biraz daha şehirlicedir. Güçlü bir şairdir.

Şiirleri özellikle Alevi -Bektaşi toplumu içinde çok yaygın olan Yemini'nin kesin olarak doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle beraber, eserlerinden ve dolaylı bilgilerden 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyılın ilk yarısında yasadığı sanılmaktadır. Yaşantısı hakkında o çağlarda yazılmış teskerelerde yeterli bilgi verilmemektedir. Asil adinin Ali olduğu, Akyazılı İbrahim Dede zaviyesinde hizmet ettiği ve ''Yemini'' mahlasını burada iken yazdığı şiirlerinde kullandığı söylenir. Yemini'nin şiirleri genellikle hece ölçüsü ile yazılmış 01makla beraber, bazi şiirlerinde aruz ölçüsünü de hatasız ve ustaca kullandığı görülür. Şiirlerinin toplu olarak bulunduğu bir divani şimdiye degin ele geçmemiştir.

1519'da yazdigi ''Fazilet name'' (Erdem kitabi) adındaki 7300 beyitten olusan manzum bir eseri bulunmaktadır. Bu Hz. Muhammed ile Hz. Ali'nin erdemlerinden kerametlerinden, cenklerinden methiye olarak bahseden, Alevilerce kutsal sayilan bir kitaptir . Mesnevi tarzinda yazilmistir. Yeni yaziyla Emek Basimevi tarafindan basilmistir. Fakat bu baskida bir çok imla hatalari bulunmaktadir. Bu siirlerin bir bölümünde hurufi temalari islenmistir. Yemini, Alevi ve Hurufi inancina bagli bir ozandir. Insan - Tanri birliginin harflerle açiklanabilecegine inanir. Siirleri Bektasilik ile ilgili yazma dergilerde daginik halde bulunmakta olup, bazi siirleri gazel tarzinda yazilmistir.

Gerdis-i carh-i felek seyran-i ask
Cümle esya tabi-i Ferman-i ask
Ayn-ü sin kaf-i Hak vechindedir
Hüsnünü gören olur kurban-i ask

dizeleriyle askin niteliklerini, etkinligini, özelligini dile getirirken Yunus Emre'nin anlayisina, düsüncelerine katilir. Arinmanin, ölümsüzlügün ve olgunlasmanin yolu saydigi ask ile Tanri'ya ulasacagina içten inanir. Siirde söz edildigi gibi eski yazida ask (ayn-sin-kaf) harfleriyle yazilir.

Divan gelenegine baglidir. Hurufilige yatkin bir egilimi vardir. Siirlerinde Fazlullah Hurufi'nin izini sürdügü, onun görüs ve düsüncelerinden esinlendigi anlasilmaktadir.

Eserlerinden bazilari:


Lam eliften arsa pervaz eyledim
Kaf u nun'dan basima taç eyledim

Kuvvet u savt ü kelam nutku ruh
Cümlesini hüsne muhtaç eyledim

Nüh felek burcunda kurdum hameyi
La mekan yurdunu taraç eyledim

Suret -i sabin katat görmek için
Perde püsi ne miraç eyledim

Beyt-i mamur içre mesken tutalı
Ey Yemin'i günde bir hac eyledim



Gerdis-i Çerh-i felek seyran-i ask
Cümle esya tabi -i ferman-i ask

Zahid ü abid hacerdendir meğer
Bu sebebden olmaz ol mihman-i ask

Ayn ü sin ü kaf-i Hakk vechindedir
Hüsnünü gören olur kurban-i ask

Küntü kenz'in hanesinden geldi us
Zahir oldu aleme sultan-i ask

Zülf ü kas u kirpiğinden dembedem
Görünür aşıklara ihsan-i ask

Suret-i sabin katat fazl-i Ilah
Dünye vü ukba'da ol canan-i ask

Padisah-i dehr olursa nagehan
Bende eyler özüne Rahman-i ask

Ey Yemini asik-i vech ol bu gün
Geldi çün asiklara devran-i ask

...........

Suretin nakşında gördüm Fazl-i ism-i a'zamı
Zülf ü kas u kirpiğindedir Süleyman hatemi

Limeallahin hayaalidir yüzün vech -i ilah
Gösterir mir'at-i mü'min on sekiz bin alemi

Kim ki sacid olmadi hüsnün önünde ey sanem
Sen ani merdi1d-i seytan bil degildir ademi

Arif-i nefs olmayinca nefsini bilmez fakih
Ger olursa Hayderi vü jende-püs-i Edhemi

Ey Yemini tayyib ü tahir olunmaz söyle bil
Her kim içmez saki-i Kevserden ab-i zemzemi

................

Dediler ki keramet kani Hayder
Dayanmaz derdimin derrnani Hayder

Kamu mümin'lerin kalbinde mihrin
Olubdur dini hem imani Hayder

Hakk'in kudreti sende ayandir
Velayet mülkinin sultani Hayder

Imamü'l Müttekinsin bellü bayik
Erenler merdinin merdan'i Hayder

Cemad'a dil verirsin emr-i Yezdan
Verir nutkun ölüye cani Hayder

Behist ehline saki'i ezelsin
Hakk'in sende erer ihsani Hayder

Yemini dermendde kil inayet
Delalette komagil ani Hayder

 

 

Suretin nakşında gördüm fazl-ı ism-i azamı,

Zülf-ü kaş-ü kirpiğindedir Süleyman hatemi.

 

...................

 

Limaallahın makamı vech-i Fazlullah imiş,

Limenilmülkün lisanı nutk-i Fazlullah imiş.

 

....................

 

Gerdiş-i Çarh-ı felek seyran-ı aşk,

Cümle eşya tab-i ferman-ı aşk,

Ayn-ü şin-ü kaf-ı hak vechindedir,

Hüsnünü gören olur kurban-ı aşk.

 

Buradaki “ayn”, “şin”, “kaf” Arap harfleridir ve  aşk sözcüğünü oluşturur. Aşk, arınmanın, olgunlaşmanın, ölümsüzlüğe ulaşmanın yoludur.

 

 

 

 

 

KUL MEHMET

1500-1605 AYDIN-GÜZELHİSAR

 

Aydınlı Üveys Paşa’nın oğludur. Varlıklı bir  aileden gelmektedir. İyi bir eğitim almış ve paşa ve vezir rütbelerine ermiştir.

 

Yavrum kuzum seni aldırdım elden,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun.

Usandım da bezdim bu tatlı candan,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun.

 

Yine çiçeklendi dağların başı,

Koyun ben Nideyim Mevlanın işi,

Daim durmaz akjar gözümün yaşı,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun.

 

Koyun senin derdin çoktur nideyim,

Yanınıza başka kuzu katayım,

Varıp seni koyaklarda güdeyim,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun. [54]

 

 

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.309

 

 

RUHİ  OSMAN (Bağdatlı)

1500-1605 Bağdat-Şam

 

 

 

 

MUHİBBİ (KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN)

1520-1566 İstanbul-İstanbul

 

 

 

 

TESLİM ABDAL (MEHMET)

1500-1600

 

Teslim Abdal kimdir? sorusunu bir çırpıda yanıtlamak zordur. Çünkü birden çok "Teslim Abdal" vardır. Teslim Abdal'ın yurdumuzun üç yerinde türbesi bulunmaktadır. Birincisi Trakya'da Keşan'a bağlı Teslim Abdal köyünde. İkincisi Denizli dolaylarında, üçüncü türbesi ise, Çorum'un Teslim köyünde. Bugün, karşımıza ayrı ayrı
yerlerde, ayrı zamanlarda yaşamış Teslim Abdal'lar çıkıyor.Bunlar:
1) Teslim Abdal, On yedinci yüzyılda yaşamış. Asıl adı Mehmed olan, Sultan Dördüncü Murad döneminin bir Bektaşi ulusu. Yeniçeri ocağının Halife Babası, yani Büyük Baba Efendisi. Bağdat seferine katıldığı öne sürülüyor.
2) Denizli'de tekke ve türbesi olan Teslim Abdal.
3) Denizli'de türbesi bulunandan ayrı bir Teslim Abdal ise Çorum'un Teslim köyünde
tekkesi ve mezarı olan Teslim.
4) Ankaralı Teslim Abdal.
5) Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh (Şıh) Hasan köyünde olduğu öne sürülen Teslim Abdal. Bunlardan hangisi doğru bilinemiyor. Şimdilik kesin bilgiler ortaya çıkıncaya değin, hepsini de Teslim abdal olarak ele alacağız.  Teslim Abdal şiirlerinde doğru yola girdikten sonra kişinin korkup çekineceği bir engel kalmadığını, Alevi -Bektaşi geleneğinde yol göstericilik duygusunun yoğunluk kazandığını, Kur'an surelerinin kişinin nesnel varlığında görünür duruma geldiğini, kişinin bir tür ''canlı Kur'an'' olduğunu sezer, sezinletir. vurgular ve sergiler. Onda Ali ve On iki imam sevgisi sevgilerin en yücesidir:


Asıl adı Mehmet’tir. IV.Murat döneminde yaşamıştır. 16.yüzyıl şair ve ozanlarındandır. Yeniçeri ocağında Halife Baba (Büyük Baba Efendi) olduğu bilinmektedir.  Alevi ozanlarının en büyüklerinden biri. Yaşayışı ancak kendisinin ve başka ozanların şiirlerinden çıkarılabiliyor. Buna göre Teslim Abdal, tarikatta yüksek yeri olan bir pirdir. Denizli'de kendi adı ile anılan Bektaşi tekkesinde gömülüdür. Ona göre insan dile gelip konuşan, bütünlüğü içinde Kuranı kendi özünde taşıyan bir varlıktır. Dahası insan Kurandır.

 

Teslim Abdal'ın piri Alioğlu'dur. Bunu bir nefesinde Teslim Abdal kendisi söylemektedir.

Pirim Alioğlu'ndan bize gel oldu
Mürşid duydu, müşkilimiz halloldu
Yardımcımız Şah-ı merdan Ali oldu
Urum'a yolladım gönül kuşunu

Teslim Abdal yukarıda adı geçen arkadaşları gibi hükümet kovuşturmasına uğramıştır. Çok güçlü ve ülkücü bir ozandır. Ünü yaygındır. Eserleri günümüze dek gelmiştir (C. Öztelli, Bektaşi Gülleri, s: 370). Teslim Abdal Tanrı insanla görünür. İnsan yüzünde yazılı bir Kur'an vardır der.

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda

Gerçekte yaşamı üzerine ayrıntılı bilgi yok. 11. Mahmut'un emriyle düzenlenen "Bektaşi Tekkelerinin Teftişi" ile ilgili bir defterden o dönemde Sivas'a bağlı Mecitözü ilçesinin kendi adıyla anılan köyünde bir zaviyesi bulunduğu öğreniliyor. Bir şiirinde de pirinin XVII. yüzyıl şairlerinden Alioğlu olduğunu bildirilmekte, bir başka şiirinden ise Dedemoğlu'nun arkadaşı olduğu anlaşılmaktadır. Denizli'de, adıyla anılan tekkede yatan Teslim Sultan Abdal'ın bu şair olup olmadığı da bilinmemektedir. Bir şiirinde "Dördümüzü bir araya sürdüler / Eriş Teslim Abdal gel imdad eyle" diyerek onu yardıma çağıran Kul Mustafa'nın da daha önce sanıldığı gibi Kayıkçı Kul Mustafa olmayıp Teslim Abdal'ın müridi başka bir Kul Mustafa olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol

 

-Maarif yayınevi tarafından çıkarılan M. Halit Bayrı'nın Aşık Virani divanında, Teslim Abdal isminde bir aşığın var olduğu, ancak nerede ve ne zaman yaşadığının bilinmediğinden bahsedilmektedir.

-Ayrıca, Erman yayınevi tarafından yayınlanmış, İbrahim Aslanoğlu'nun Söz Mülkünün Sultanları adlı eserinde de Teslim Abdal'ın asıl yaşadığı yerin bilinmediği, fakat Çorum'da bir Teslim Abdal köyünün bulunduğundan oralı olduğuna ilişkin tahminler yürütülmüş olduğu görülmektedir. Bu konuda Can Yoksul (A.Haydar Avcı)'nın Alevilik Araştırmaları dergisinin ilk sayısında geniş bir araştırma yer almaktadır.

-''Teslim Abdal Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh Hasan (Şıh Hasan) köyündendir. Şeyh Ahmet dedenin torunlarından dördüncüsü olan Şeyh Melek kolundan gelen Kalender Abdalın oğludur. Kalender Abdal da bir gerçektir ve nefesleri vardır. Bu köyün Doğu tarafında Şeyh Ahmet dedenin Türbesi ve civarında da köyün mezarlığı vardır. Batı tarafında bir tepenin arka yüzünde de Teslim Abdal'ın türbesi ve onun çevresinde de ondan gelen torunlarının mezarları vardır.

Teslim Abdal'ın ikinci oğlu Süleyman'dan doğma Derviş Ali'nin mezarındaki tarih 1172 dir. Bundan anlaşılacağı üzere Rumi 1090 da miladi ise 1670 yıllarında yaşamış olduğu anlaşılır.

Teslim Abdal'ın beş oğlu olmuştur. Adları şöyle : İmam, Hüseyin, Süleyman, Bektaş ve Cafer'dir. Bunlardan İmam Teslim Abdal'ın sağlığında öldüğü için, Ceddi Şeyh Ahmet dede mezarlığında gömülüdür. Hüseyin oğlunun mezarı Teslim Abdal'ın türbesi içinde, Süleyman, Bektaş ve Cafer'in mezarları ise Teslim Abdal mezarlığındadır.

Süleyman oğlundan gelen derviş Ali'nin türbesi de Şeyh Ahmet dedenin türbesi bitişiğinde kargir kubbeli bir türbedir. Derviş Ali de bir gerçek Er'dir. Yaygın nefesleri vardır.

Teslim Abdal'ın sayısı çok olan nefesleri vardır. Ama elimize ancak yetmiş kadarı geçmiştir. Köyünde onun soyundan gelenler de bir zihniyet vardır ki onun eserlerini kimseye vermeyip sıkı Sıkı saklıyorlar. Bu yüzden fazla elde edemedik.

Teslim Abdal ata ve dedelerine saygılı bir kişi idi. Bu yüzden öldüğü zaman kendisine daha fazla ilgi gösterilip, Şeyh Ahmet dedeye daha az ilgi gösterilme ve bu yüzden de saygısızlık etmiş olması ihtimaline karşı, kendi mezarının bugünkü Tepe Düzü mevkiine yapılmasını vasiyet etmişti. Onun için Şeyh Hasan köyünün iki mezarlığı var. Teslim Abdal'dan sonra bu soydan gelen kişiler Teslim Abdal mezarlığına defnedildiler. Yalnız Teslim Abdal'ın oğlu İmam Teslim Abdal hayatta iken vefat ettiği için Şeyh Ahmet Dede mezarlığına defnedildi.

Teslim Abdal'ın halk arasında söylenen bir söylencesi şöyledir :
Teslim Abdal'ın yaşadığı yıllarda İbrahim Paşa adında, Osmanlı Padişahının seyis başısı vardır. Bu zat bir gece rüyasında Şeyhhasan köyünü, oradaki Şeyh Ahmet dede yatırını görür. Yatırın üzerine başındaki fesi çıkarıp koyar, daha sonra hiç el değmeden fesin tekrar başına konduğunu görür. Bu rüyanın etkisi ile Şeyhhasan köyünü aramak üzere yola çıkar. Araya araya Fırat nehri kıyısına gelir. Oradan da o zamanın tek nehir nakil aracı olan Kelek ile nehri geçip köye gelir. Köyde başı kavuklu bir çok Dede ve

Şeyh vardır. Bunların hepsi kendi çaplarında mucize sahibi kişilerdir. Teslim Abdal ise divana kabul edilmediği için adamdan sayılıp cemaatte yer alamaz. İbrahim Paşa bu kavuklu kişilere rüyasını anlatır. Kavuklular << Peki Paşam, sen kurban kes köylüye yedir, biz gerekeni yaparız>> derler. İbrahim Paşa birinci gün bir kurban keser ve Şeyhin birisi İbrahim Paşanın fesini el değmeden başına giydirmeyi dener, başaramaz. İkinci günü bir kurban daha keser bu defa bir başkası dener, gene fesi Paşaya giydiremez. Böylece kırk gün kurban kesme ve denemeler sürer. Derken İbrahim Paşa hiddetlenir ve : << Benim rüyam yalan değildir. Mutlak içinizden birisi fesi bana giydirecek>> der. << Eğer bunu başaramazsanız hepinizi kılıçtan geçireceğim>> diye bir korku verir. Bunun üzerine herkes telaşlanır, ne yapacaklarını şaşırırlar. Neticede orada bulunanlardan birisinin aklına Teslim Abdal gelir. Belki bunu Teslim Abdal yapar, derler ve hemen denemeye koyulurlar. Teslim Abdal fakir olduğu için civar köylerden olan Boran köyünün sığırlarını otlatmaktadır. Bir kaç kişi hemen yola çıkar, Teslim Abdal'ı bir otlakta bulurlar. <<Aman sen bilirsin, İbrahim Paşa gazaba geldi, bizi kılıçtan geçirecek, bizi kurtar>> diye yalvarırlar. Teslim Abdal <<ya benim bu sığırlarım ne olacak>> der, <<biz senin sığırlarını otlatırız>> deyip, iki kişiyi sığırların yanına bırakırlar, diğerleri de Teslim Abdal'la birlikte Şeyh Ahmet Dede yatırının yanında bekleyen İbrahim Paşaya gelirler. İbrahim Paşa Teslim Abdal'ı görünce, rüyasında gördüğü kişi olduğunu hemen tanır. Çevresindekilere <<işte bu yapar>> der. Yine kurban kesilir, dualar edilir, köylü yer içer, Türbenin içine girerler. İbrahim Paşa fesini çıkarıp yatırın üzerine koyar. Teslim Abdal'ın nazan ile fes Paşanın başına gelir. Üç defa bu tekrarlanır. Paşa kalkıp diğer kavuklulara dönerek : <<Hey Allah'tan korkmazlar, Gerçek kişi ve Gerçek Er bu zat imiş, sizler kendinize boş yere süs veren yalancılarsınız>> diyerek onları kovar. Sonunda Paşa Teslim Abdal'ın dua ve himmetlerini alıp gitmek üzere Fırat Nehri kenarına geldiğinde, Teslim Abdal geri çağırtır ve ona bir delilik yaparak aklını karıştırır. Paşada <<Eyvah iyi bir Er imiş ama deliymiş>> diye ikirciklenir. Teslim Abdal Paşaya <<şimdi gidebilirsin>> deyip gönderir.

Orada bulunanlar Teslim Abdal'a merakla neden böyle yaptığını sorarlar. O da: << Böyle yapmasaydım, köyümüzde ne ikrar kalırdı ne iman kalırdı ne de tarikat kalırdı. Hepsini Paşa alıp götürürdü. Şimdi ikirciklendiği için hepsini burada bıraktı>> der. İbrahim Paşa oradan ayrılıp Malatya iline gelir ve bugünkü Paşa Köşkü denilen mevkide ev yaptırıp konaklar.

Seherde bir bağa girdim
Ne bağ duydu ne bağbancı
El vurdum güllerin derdim
Ne bağ duydu ne bağbancı

Teslim Abdal'ın torunu Derviş Ali'de dedesi gibi divane ve ermiş bir kişi idi. Şeyhhasan köyünün bir kaç saat batısında Kale köyü var. Bu köyün yamacındaki dağda da, Hz. Muhammed zamanından Battal Gazi zamanına kadar gelip Hz. Muhammed' in verdiği emaneti Battal Gazi'ye getiren Battal Gazi'nin piri Abdulvahab'ın yatırı bulunmaktadır. Kale köyünün bir kaç saat batısında ise Adaf köyü bulunmaktadır.

Derviş Ali bir gün Adaf köyünde bir cemde otururken şöyle der:

''Nefestir adamı talar, Adara Elmaya salar,
Üç Kürt oğlu suya dalar Battı m'ola çıktı m'ola''.

Köylüler Derviş Ali'nin gerçek bir kişi olduğunu bildikleri için hemen adam koştururlar. Fırat Nehri kıyısındaki elma bahçesini kontrol ettirirler. Bakarlar ki kürt çocukları elma çalmaya gelmişler, elma çalarken suya düşmüşler ve boğulmak üzereler.
Hemen çocukları kurtarırlar.

Derviş Ali ölmeden önce Teslim Abdal'ın yatırı yanında uzanıp yatmasının saygısızlık olacağı gerekçesi ile kendi mezarını başka yere yapmalarını ister. Şimdi yatın Şeyh Ahmet Dede yatın yanında ve ondan biraz daha küçüktür.

Şeyh Hasan köyünün kıble yönünde ve köyün hemen önünde Murat suyu akmaktadır. Murat suyunun karşı kıyısında ise Korucuk köyü vardır. Bu köyde Hasan Dede isminde bir de yatır vardır. Bu zata Hasani Basri de derler. Bu zatın Bağdat'tan geldiğini ve sonunda da su ile Bağdat'a gideceği çok önceleri büyüklerimiz tarafından söylenirdi. Bir süre önce Murat taştı. Köylüler yatır gidecek diye telaşlandılar ve çevre köylerden para toplayarak önüne set yaptırdılar. Ne yazık ki, şimdi Atatürk Barajı yapımı nedeniyle bu yatır gene suyun altında kalacak ve söylendiği gibi de Bağdat'a gidecek. Bu yatır, Vakıflar idaresince Eski Malatya (Battal Gazi) ilçesi merkezine nakledilmiştir.

Hasani Basri'nin yaşadığı tarih belli değil. Yalnız, çok ağır hasta ve deliler ona büyük bir itikat ile götürüldüğünde şifa bulurlardı. Teslim Abdal bir beytinde bu zatı övmüştür'' (Yusuf Şahin, Kulhak, 1987, İstanbul, s: 250).

Teslim Abdal ey der eremediniz
Kör idi gözünüz göremediniz
Yetmiş yıl dolandım bilemediniz
Zöhre yıldızı doğup aştı duydun mu?

Teslim Abdal'ın şiirleri öğreticidir, eleştiri öğeleri de taşır. Bu şiirlerin bir kaç Teslim Abdal'a ait oldukları da düşünülebilir. Şiirlerde Şah Hatayi etkileri görülür. Erdebil tekkesiyle ilişkisi olabileceği düşünülse de, şiirlerde daha çok Anadolu Aleviliği görüşleri egemendir. Öztürkçe söyler, dili sade ve akıcıdır, yerel söyleyiş biçimlerine ve adetlerine yer verir. Şiirlerinde Allah-Muhammed-Ali, oniki imam sevgisi egemendir.

Menzil almak ister isen
Gönül sabreyle sabreyle.

 

 

 

      Seherde Bir Bağa Girdim
      Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı
      El Vurup Güllerin Derdim
      Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı  

               Seherin Bülbülü Öttü
               Öttü De Murada Yetti
               Teslim Abdal Yükün Tuttu
               Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

..........................

 

  

Yüz yıllık yoldan aşıp gelen sofu,

Dört kapının hangisine girdin sen.

Düz ovada kimseye uğur vermezken,

Yokuşu görünce niye durdun sen.

 

Mollayım dersin, okur yazmayınca,

Deryadan çıkan suyu yüzmeyince,

İki canı bir sohbete düzmeyince,

Batmak gerek o deryaya girdin sen.

 

Mollayım dersin, yazdığın okunmaz,

Gerçek olanın, kara yüzü olmaz,

Mümin olanın da çiğ sözü olmaz,

Hocan kim, kimden dersin aldın sen.

 

Hiç mi sormadın evliyalar yolunu,

Birine arz etmedin mi halini,

Sorabildin musahibin malını,

Eyi idi niçin kelbe verdin sen.

 

Musahipsiz yedi adım varılmaz,

İrfan olmayınca ağu yudulmaz,

Yularsız deve, katara gelmez,

         Hakkın bir ikrarın kime verdin sen.

 

Teslİm Abdal nasıl olsa geçinir,

Sağlam-çürük, sohbette seçilir,

Kapı bir sağdan, bir soldan açılır,

Kapıların hangisine girdin sen.

............................

 

İşte geldim, işte gittim,

Yağ çiçeği gibi bittim,

Şu dünyada ne iş ettim,

Ömürcüğüm geçti gitti.

 

Çağırdılar imam geldi,

Her biri bir işe yeldi,

Azrail pençesin saldı,

Can kafesten uçtu gitti.

 

İşte geldi yuyucular,

Tenime su koyucular,

Kefenim elinde Hoca,

Kefenciğim biçti gitti.

 

Ayırdılar ilimizden,

İp attılar belimizden,

Pek tuttular kolumuzdan,

Can cesedden uçtu gitti.

 

İlettiler mezarıma,

Sığındım gani kerime,

Toprak attılar serime,

Gözüm yaşı taştı gitti.

 

İmam telkine başladı,

Bir sevapçık iş işledi,

Komşular bizi boşladı,

Geri dönüp kaçtı gitti,

 

Kabrime bir melek geldi,

Bana bir sualcik sordu,

Hışm edip bir topuz vurdu,

Tebdilciğim şaştı gitti.

 

TESLİM ABDAL oldu tamam,

İşte geldi ahir zaman,

Yardımcımız on iki imam,

Ten turaba karıştı gitti.

…………

 

Gafil durma şaşkın bir gün ölürsün
Dünya sana bâki değil ne fayda
Ettiğin işlere pişman olursun
Pişmanlığın ele girmez ne fayda

Bir gün seni iletirler evinden
Hak'kın kelâmını kesme dilinden
Kurtulmazsın Azrailin elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda

Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Helâlini haramından seçmezsin
Kepeğin tükenir su da içmezsin
Hep deryalar senin olsa ne fayda

Teslim Abdal der, çöksem otursam
Cümle varlığımı ele getürsem
Şu yalan dünyayı zapta getürsem
Hep dünyalar senin olsa ne fayda
.................

Dört duvar içinde olsa mekanım
Taşrasından esen yel bana neyler
Yanımdaki sudan korku çekerim
Uzakta çağlayan sel bana neyler

Mekanım balçıktır, üstadım Ali
Muhammed nesline demişim beli
Çekerim gayreti sererim yolu
Ben Hak'tan korkarım el bana ne der

Dünyada gerçekler katara uydu
Aşk ile muhabbet ikrarın bendi
Pirimden almışam hatır gülbengi
Haramili olan bey bana neyler

Teslim Abdal eder, gözler kanlı yaş
Aradım bulamadım bir sevdasız baş
Herkesin ameli kendine yoldaş
Haramzade olan kul bana neyler


.............

 


Tâ ezelden yârin yüzüne bakıp
Cemâli didarı gören ağlar mı
Yetişip bir mürşid eteğin tutup
Özünden benliği ayran ağlar mı

Ali'ye Muhammed geldi bürhana
Hatice Fâtıma o ehli câna
Birleyip özünü ulu meydana
Anlayıp zâtını bilen ağlar mı

Sahipzaman yakın yola gelirse
Hasan'la Hüseynin âhın alırsa
Erenler deminden her ne gelirse
Ere erip Hak'kı gören ağlar mı

Zeynel'âbidin'in yüzünü görüp
Muhammed Bâkır'ın sırrına erip
Câ'feri Sadık'ın dârına durup
Burada ikrarın veren ağlar mı

Mûsâ-yi Kâzım'ın Tûruna uçup
İmamı Rızâ'nın yurduna göçüp
Küfür köprüsünü ileri geçüp
İmam deryasına dalan ağlar mı

Takî, Nakî'yi, Askerî'yi bilen
Hak Muhammed ile Mehdî'dir gelen
Her daim kırkların cem'inde olan
Muhabbet tadını duyan ağlar mı

Teslim Abdal daim yüksek uçar mı
Erenlere teslim olan kaçar mı
Dört kapudan kırk makamdan geçer mi
Bir olub birliğe yeten ağlar mı

...............

 


Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol

Şu dünyanın hali böyle
Yalan yahşi geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol

Gökte uçar huma kuşu
Bilmeyenler atar taşı
Enginlik gönülün işi
Engin ol gönül engin ol

Teslim Abdal özüm haktır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol

 

...................

 


Seherde bir bağa girdim
Ne bağ duydu Ne bağbancı
El vurup güllerin derdim
Ne bağ duydu ne bağbancı

Bağın kapusunu açtım
Sayın ki Cennete düştüm
Yar ile tenha buluştum
Ne bağ duydu ne bağbancı

Seherin bülbülü öttü
Öttü de murada yetti
Teslim Abdal yükün tuttu
Ne bağ duydu ne bağbancı

 

...................



Övmüş te yaratmış kendi nurundan
Padişah eylemiş ilin üstüne
Cemalini gördüm salâvat verdim
Çıkılar sokunmuş serin üstüne

Vallahi Kur'ân'dır senin sözlerin
Yâsin-i
Şerife benzer yüzlerin
İnnâfetahnâ sûresi gözlerin
Vedduha inmiştir dilin üstüne

Kaşların üstüne benler düzülür
İkrarından dönen Hak'tan üzülür
Ak göğüsün üstüne Tebbet yazılur
Veşşemsi inmiştir kolun üstüne

Alnımıza yazıldı böyle yazı
Hak içün kılarız biz de niyazı
Âyetelkürsile güzel ihlâsı
Okudum giderim yolun üstüne

Teslim Abdal eder Şemsin çırası
Errehmandır iki kaşın arası
Güzel Bismillâhla Elham sûresi
Elif lâm mîm inmiş hattın üstüne

...............

 


Aşnamdan ayrıldım yamandır halim
Adettir aşıkın hali böyle olur
Yar aklımı aldı, çevirdi başın
Mecnun dedikleri deli böyle olur

Şu aşkın ateşi bağrımı yaktı
Ah ile feryadım göklere çıktı
Gözlerimden yaş yerine kan aktı
Yaz bahar ayının seli böyle olur

Teslim Abdal ben bu yoldan dönemem
Dünyadan piri elimden salmanam
Devlet sofrasına elim sunmanam
Saadetli Hünkar kulu böyle olur

..................

 


Arzulamış gelir koca Bağdad'ı
Şah Süleyman başı telli geliyor
Yardımcısı ola oniki imam
Önü sıra serdar Ali geliyor

Yüz bini birden der Allahım Allah
Yüz bini der Lailahe illallah
Yüz bin katarı ver, yüz bin de sipah
Yüz bini de darplı sallı geliyor

Müminler Hu çeker, münafık erir
Müminin muradın ol Huda verir
Yüz bin de zırh geymiş sipahi gelir
Yüz bini de bahar ballı geliyor

Teslim Abdal der ki hep canlar canı
Bunca Süleyman'lar dünyada hani
Yüz bin nutku vardır yüz bin de canı
Yüz bin de kolu kolçaklı geliyor

 

.....................

 

 

Ne kadar methetsem kanıl değildir,

Saru  …… keklik olmaz baz ilen.

Bilmem deli midir aslı da bunun,

Gölde tavuk değişir mi kaz ilen.

 

Meğer var mı idi bizi yaradan,

Götür şu benliği kaldır aradan,

Ya niye seçmedin akı karadan,

Hakka varılır mı kara yüz ilen.

 

Sen beddua eyler olmuşsun çoktan,

,korkmayın erenlerin attığı oktan,

Ya niye seçmedin batılı haktan,

Hakka varılır mı eğri yüz ilen.

 

Aşıklarda söz var sözüme karşı,

Söylerler sözünü yüzüne karşı,

Kumaş alan dersin bazına karşı,

Her kumaşın bahası bir mi bez ilen.

 

Teslim Abdal eydir halini çevir,

Taneyi samandan seçe gör ayır,

Hakkı batıldan seçmeyenler hep cavur,

Ya niye seçmedin altı göz ilen.[55]

 

……………..

 

 

Dağlar taşlar hayvan insan ağladı,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

Yer gök yasın tuttu kara bağladı,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Ateş yasın çekti anda yanmadı,

Bunda …..  miğmet yenmedi,

Cennet halkı matem tuttu gülmedi,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Zülcenan atı çıka geldi gördüler,

Hüseyin’in düştüğünü bildiler,

Alim ….. zarlığın kaldılar,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Dedesi Muhammed yanına geldi,

Torunun hatrını ovada aldı,

Açtı Fatima Ana saçını yoldu,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Ümmügülsüm Şehriban murat almadı,

Onlara olan hiç kimseye olmadı,

Cennet halkı matem tuttu gülmedi,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Sıdk ile tutanlar haslar hasıdır,

Tutmayanlar ulu Allaha asidir,

Çekin görün imamların yasıdır,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Lanet Yezide yasın çekmedi,

Sular dem çekti de durdu akmadı,

Gökte kuşlar bile tüyün dökmedi,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Lanet Yezide okunur onda,

Mümine rahmet okunur bunda,

Bin haç kadar sevap vardır bir günde,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Teslim Abdal dertli sinem çağladı,

Muhipler yas tuttu kara bağladı,

Alim ah Hüseyin’im diye ağladı,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.[56]

 

 

Kaynak: 1. A.Tevfik Otyam; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacak Yay. 198

Kaynak: 2. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.121

 

 

 

 

 

ŞEMSİ (ŞEMSEDDİN-İ) SİVASİ
(1520 - 1597)

 

Tokat'ın Zile ilçesine bağlı Silis köyünde doğan Şemseddin Sivas'î, alim ve mutasavvıf bir şairdir. Babası Seyyid Mehmet Ebulberekât'tır.

                      

Ahmet Yesevi'nin Horasan Erenleri Zinciri'nden olan Ebulberekât Horasan'dan Anadolu'ya kırk kadar sofisi ile gelmişti. (Bazı kaynaklarda 28 sofisi ile geldiği belirtilir.) Kendisi Hüseyini olduğu için seyyid lakabını almıştır. [57]

 

Halk arasında Şems'ül Aziz veya esmerliğinden dolayı Kara Şems denilen şairin asıl adı Ahmed, künyesi Ebu's-senâ lakabı ise Şemseddin'dir. Şiirlerinde Şemsi mahlasını kullandı. Ebulberekât'ın dört oğlundan biri olan Şemseddin Ahmed, yedi yaşında babası ile Amasya'ya giderek Şeyh Muslihiddin 'in sevgisini kazandı. Ardından Tokat'a giderek Arakiyecizâde Şemseddin Efendi ile Şeyh Şirvani'den ilim tahsil etti. Daha sonra İstanbul'a giderek ilmini daha da derinleştirdi, müderrisliğe yükseldi. Bir gün kazaskeri ziyarete gittiği zaman mevki isteyenlerin küçülmelerini görerek üzüldü ve tasavvufa yöneldi.

 

Devrinde büyük şöhrete kavuşan Şemseddin Ahmed, hac görevini ifa etti. Dönüşünde tekrar İstanbul'da Zile ve Tokat'tan sonra Sivas Valisi Hasan Paşa tarafından yaptırılan Meydan Camii'nde göreve başlamak üzere Sivas'a geldi. Sivas'ta çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Hayveti Tarikatının Şemsiyye konulu kurdu. Seksen yıla yakın ömrünü ilme, öğrenci yetiştirmeye, eserlerini yazmaya ve irşadlarda bulunmaya vakfetti, ünü Sivas'ın dışına da yayıldı. III.Mehmet ile Eğri seferine katıldı. Din, devlet ve millet bütünlüğüne yürekten inanmış bir kimse idi. Devletin bekası için yaşının ilerlemiş olmasına bakmadan, padişahtan davet geldiğinde "işittik, itaat ettik, zaten biz her an hazırlıklıyız. Bismillah, hemen gidelim" diyerek yollara düştü. 1597 (H.1006) yılında vefat etti ve Meydan Camii'nin kuzey tarafında bulunan türbesine defnedildi.

 

Nuh felek şemsi toplandı nur ile ölümüne düşürülen tarihlerden biridir. Soyundan gelen Abdülmecit Sivasî, Abdullahad Nuri, Ahmed Sûzî ve Recep Kâmil de güçlü mutasavvıf şairlerdir. Dergahın son şairi Şeyh Ahmed Güneren (Rindi)dir. Yazmış olduğu kırka yakın eserde, yüksek bir din kültürüne sahip olduğu görülen Şemseddin Sivasî, Arapça ve Farsça'ya da çok iyi vakıftır. Şiirlerini tasavvufi fikirlerini ifade etmek ve yaymak amacıyla yazmış olup, şiiri bir vasıta olarak görmüştür. Duygu ve düşüncelerini içten ve özlü bir şekilde ifade etmiş, aruz ve hece vezni ile söylediği şiirlerinde Allah ve Hz.Peygamber sevgisini dile getirmiştir.[58]

 

ESERLERİ:

 

 

NA'Tİ ŞERİF'TEN

Düşeli mekteb-i aşka unuttum dersi, fetvayı
Gidip meyhane-i aşka yanıldım zühdi takvayı.

 

Gönül levhine yazalı mûhabbetnameyi şeyhim,
Görünmez gözüme uzak, seçemem akı, karayı.

 

Gözüm yaşı gibi gönlüm revandır bi karar oldu,
Arar maksudını bulmaz gezer biçare hercâi.

 

Gehî yanmaktayım gehi garik, bahr-i hicranım,
Günahım göklere gitti başım yerlerde arayı.

 

Tabibe dahi şerhetme bu sinen yaresin ŞEMSİ,
Bulursun suzişi vasla diğer ancak bu yarayı.
[59]

 

KAYNAK :


1. Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul
2. Vehbi Cem Aşkun, Sivas Şairleri, Sivas, 1948
3. Müjgan Üçer, Şemseddin Sivasî ve Sivas'ın Sosyal Kültürel Hayatındaki Yeri, Erciyes, Kayseri, 1992

 

 

  

 

 

NEVİ (YAHYA)

1533-1599 MALKARA TEKİRDAĞ-İSTANBUL

 

Pir Ali oğludur. Sarhoş Balı, Kurt Mehmet, Şeyh Şaban’a bağlandı.

 

 

HÜDAYİ (Ahizade Hüseyin Efendi)

1550-1633

 

 

MUHYİDDİN ABDAL

1550-1650

 

16.Yüzyıl şair ve ozanıdır. Ne zaman ve nerede doğduğu ve yaşamı konusunda fazla bir bilgi yoktur. Şiirlerinde Balım Sultan, Hacı Bektaş Veli, Otman Baba gibi ünlü alevi ozanlarından söz eder. Bu ozanlardan sonra dünyaya geldiği muhakkak.

 

Varmagıl bir yere gel olmayınca,

Sana bir mürşit kamil olmayınca.

 

Senin yolun varub menzile ermez,

Gönülden gönüle yol olmayınca.

 

Kişi alçak kapulardan geçemez,

Eğilip ham kaddi dal olmayınca.

Ol aşıka zehi aşık demezler,

Akuban gözyaşı sel olmayınca.

 

Men kulum dimekle kişi kul olmaz,

Özü miskin nefsi kul olmayınca.

 

Özü vahdet cismi sohbet bula mı,

Kişinin müşkili hal olmayınca.

 

Cahilin sohbetinde can bite mi,

Sohbeti has özü bal olmayınca.

 

Boyun çeküp göz kırpmak kar eylemez,

Dilbere söyleyüp dil olmayınca.

 

Muhyİddİn demekle ol bulunmadı,

Çöp kımıldar mı hiç yel olmayınca.

......................

SULTAN BABA

 

Ela gözlü Sultan Baba
Ululardan ulusun sen
Yedi iklim dört köşeye
Arşa kürse dolusun sen

Seni gören yoksul bay olur
Kafirler imana gelir
Seni sevmeyenler n'olur
Şah-ı Kerem Ali'sin sen

Şahısın eksikli kulun
İçenler ayrılmaz dolun
İnceden incedir yolun
Tamam gerçek velisin sen

Doğru sözün yol kılıcı
Çaldığın iki bölücü
Düşmüşler elin alıcı
Hakkın kudret elisin sen

Dehanından kevser akar
Nazar-ı kula Hak bakar
Kokun cüml'aleme kokar
Muhammed'in gülüsün sen

Parlayıp ateşin yanar
Cüml'alem şulene konar
Susayanlar senden kanar
Ab-ı hayat gölüsün sen

Muhiddin Abdal n'eylersin
Dipsiz denizler boylarsın
Ne bilirsin ne söylersin
Aklın mı var delisin sen.

...................

ARİFLERİN SOHBETİ

Ariflerin sohbeti candan olur
Küfür gider Lutf-u imandan olur
Tarikatta taatin temiz kılan
Kendi ümmet, tarıkı dinden olur

Talep ile nefsini bilmeyene
Zira bilmezsen kusur senden olur
Bunca nimetler yenilip içilir
Bilir misin aslını kandan olur

Gelsin gevher alan madenini buldum
Maden benim ol gevher benden olur
Genci buldun ise key faş eyleme
Kavga düşer aleme dandan olur

Arifler sohbeti Muhyeddin Abdal
Bile nur bilmeze zindan olur

................
 

 

Şeriatı yüzleyip,

tarikatı gözleyip,

Marifeti izleyip,

hakikati sezsinler.

 

Okusunlar yazsınlar,

hoşça name düzsünler,

Söylenecek bir sözü,

inci gibi dizsinler.

 

Derviş olan yolunda,

name gerek dilinde,

Erenlerin gölünde,

balık gibi yüzsünler.

 

Muhiddin’e uyanlar,

gelsin dedim duyanlar,

Ben seyyahım diyenler,

can mülkünü gezsinler.

 

..................

 

Çün eriştim ben cananın izine,

Yüzüm sürdüm ayağınun tozına.

 

Can tutuldu zülfinin tuzağına,

Dil bend oldı kaşı ile gözine.

 

Âşıkı bin can ile kurban olur
         Âferin bu şiyve ile nazına

 

Gönül gözi sihrinden fehme vardı,

Sabrı gitti korku düşti özine.

 

Zehi sadet zehi devlet mürüvvet
         Vâkıf ola kim gire râzına

         Muhiddin benliğim kayıdı benden
         Hayâlim düşeli şeksiz yüzüne.

.....

 

Hak taala ismini yad eyledi,

Otuz iki hattı yazmış yüzine.

 

Yüzinde hem sözinde yirmi sekiz,

Ol sebebden zahir oldı özine.

 

 

Buradaki 32 ve 28 sayıları bize Hurifiliği anımsatıyor. Hurifiler insan varlığında 32 hat (yazı) olduğu inancındadır. Yüz, göz ve organları da 28 harfli Elif-ba alfabesinin imgelerini oluşturur.

 

Muhyiddin’im dervişem,

Hak yoluna girmişem,

On sekiz bin alemi,

Bir zerrede görmüşem.

 

Muhyiddin’in dili kırsal kesim halkın dilidir. Arı bir Türkçedir.

 

Soldu geldi uzaktan,

Süd süzüldü süzekten,

Dil gamdan azad oldu,

Can kurtuldu tuzaktan.

.........................

 

Şükür elhamdülillah,

Kara sakal ağardı.

Gördüm dağlar başında,

Ağırub kar yağardı.

 

Eski sürüldü gitti,

Geldi yenisi yetti,

Ekilen yerden bitti,

Yer yeşerdi köğerdi.

 

Yerin yetti nebatı,

Götürdü zulumatı,

Erdi Hızır hayatı,

Can bostanın suvardı.

 

Urdu can baş terkisin,

Çekmez ölüm kaygısın,

Açtı gaflet uykusun,

Gönül gözün uyardı.

 

Sünbül nergis menekşe,

Aşık oldu bu nakşe,

Bunlar Hakka yüz tutup,

Her dem boynun eğerdi.

 

Sultana erdi kuldan,

Aşık oldu gönülden,

Muhyiddin can-u dilden,

Erenleri severdi.

 

Ozan geleneğine göre yazılmış olan bu koşukta Muhyiddin, sakalın ağarmasından, dağın başına kar yağmasından başlayarak sürekli bir değişim ve devinimin varlığına işaret etmek istiyor. Esiler gidecek, yeniler gelecek. Yıprananlar gündemden çekilecek. Yerden bitkilerin çıkışı doğanın canlanması tanrının evrende nesnel boyutlara intisap ettiğinin işaretleridir.

 

İnsan insan derler idi,

İnsan nedir şimdi bildim.

Can can deyu söylerlerdi,

Ben can nedir şimdi bildim.

 

Kendözünde buldu bulan,

Bulmadı taşrada kalan,

Mümin kalbinde olan,

İman nedir şimdi bildim.

 

Bir kılı kırk yardıkları,

Birin köprü kurdukları,

Erenler gösterdikleri,

Erkan nedir şimdi bildim.

 

Sıfat ile zat olmuşum
         Kadr ile berat olmuşum
         Hak ile vuslat olmuşum
         Mihman nedir şimdi bildim

         Muhiddin der Hak kadir
         Görünür herşeyde hazır
         Ayan nedir pinhan nedir.

.................

Doğruya Nazar Eyleriz

Doğruya nazar eyleriz
Biz eğri nazar bilmeyiz
Naktile pazar eyleriz
Veresi pazar bilmeyiz

Haktır sevdiğimiz bizim
Haktır övdüğümüz bizim
Boyun eğdiğimiz bizim
Haktan özge yar bilmeyiz

Sazımızı ele aldık
Namusu deryaya saldık
Aşkile meydana geldik
Zincir ile dar bilmeyiz

Muhittin Abdal coşunca
Çiğler özünde pişince
Gönlümüze yar düşünce
Hiç sabrı karar bilmeyiz

Muhittin Abdal

Gönlümüze Yar Düşünce

Doğruya Nazar Eğleriz Biz
Eğri Nazar Bilmeyiz
Nakt İle Pazar Eğleriz
Veresi Pazar Bilmeyiz

Hak`tır Sevdiğimiz Bizim
Hak`tır Övdüğümüz Bizim
Boyun Eğdiğimiz Bizim
Hak`tan Özge Yar Bilmeyiz

Sazımızı Elem Aldı
Namusu Deryaya Saldı
Aşk İle Meydana Geldik
Zincir İle Dar Bilmeyiz

Muhittin Abdal Coşunca
Çiğler Özünde Pişince
Gönlümüze Yar Düşünce Biz
Sabrı Karar Bilmeyiz

Muhittin Abdal

İnsan İnsan Dedikleri

İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim

Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Müminin kalbinde olan
İman nedir şimdi bildim

Bir kılı kırk yardıkları
Birin köprü kurdukları
Erenler gösterdikleri
Erkan nedir şimdi bildim

Sıfat ile zat olmuşum
Kadr ile berat olmuşum
Hak ile vuslat olmuşum
Mihman nedir şimdi bildim

Muhiddin eder Hak kadir
Görünür her şeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim

Muhittin Abdal
.................................

 

 

 

VAHDETİ  (HALİL BABA)

1550-1650 Dimetoka-Hacıbektaş

 

Nur-i haktan suret-i insane gelmişlerdeniz.[60]

 

Kaynak : A.Tevfik Otyam; Vahdeti. Bektaşiliğin İç Yüzü, Karacan Yay.  s.71

 

 

 

 

VİRANİ (VİRAN ABDAL) (VİRAN BABA)

1550-1650 Necef-Kerbela

Bektaşiliğin ikinci piri Balım Sultan'dan el almıştır. Bir süre Necef-i Eşref'te Hz. Ali Türbesi'nde türbedarlık, babalık yapmıştır, (1587-1618) yıllarında İran'da saltanat süren Şah Abbas'la görüş­müştür. Anadolu'nun bir çok yerlerini ve daha sonra da, Bulgaris­tan'da Deliorman ve Debruca'yı dolaşmıştır. Necef'ten dönüşünde, Deliorman yöresinde bulunan Demir Baba tekkesini ziyaret etmiş ve ondan bilgilenmiştir. Demir Baba, soy zinciri itibariyle Peygam­ber'e ulaşır.

Demir Baba Velayetnamesi'nde, Virani'nin Demir Baba ile görüşmesi şöyle anlatılır: Demir Baba'ya, Arap ve Açem dillerini bi­len bir kimse geldiği ve müridleriyle Rumeli'ye geçtiği ve bu kişi­nin adının da Virani olarak söylendiği bildirilir. Ancak gaflet içinde olduğu ve "Kutupluk'' davası güttüğü de ilave edilir. Demir Baba manevi yönden kendisinin daha üstün olduğunu göstermek ister. Demir Baba, o tarihlerde yüz yirmi yaşına ulaşmış ulu bir ihtiyar­dır.

Virani, onun batın kılıcıyla yenilir, yere geçer. Huzurunda di­van durup, niyaz eder. Demir Baba'dan icazet ister. Ancak, önce Virani'ye nasihatler verir :
- Kişi böyle sevdalarda olmasa gerek. Kur'an'a uy Sure-i Fatiha'da ne kadar harf olduğunu bilir misin? Onlardan geçmeyen veli olmaz. Bu kadar suhufla (harfle) dört kita­bı yutsa bile. Kapıdan girmeyen, içeride ne olduğunu bilmez. Bilen aşık da, dava kılmaz. Kimse kusuruna kalmaz ...
'
Bu nasihatten sonra Demir Baba, Virani'ye icazet verir.

Virani, oradan Otman Baba Sultan'ı ziyaret etmek için yola çı­kar. Sabahleyin Karlıova'da Hafız Zade Türbesi'ne gelir. Ancak Virani rahatsızlanır ve öğleden sonra orada hakka yürür. Avlu kapısı önüne gömülür.

Demir Baba Velayethamesi'nde de söz edildiği üzere, Virani, Arapça, Farsça bilen güçlü bir şairdir. Virani Baba Divanı ile Virani Baba Risalesi adlı basılmış eserleri günümüze kadar gelmiştir, Özellikle Hz. Ali'yi öven, On iki İmam'ı dile getiren coşkulu methiyeleri vardır

 

Virani Baba, on sekiz bin alemi, 6666 ayeti, 365 gün ve 52 haftayı oluşturan yılı alfabenin 28/32 harfini –sebep/sonuç- ilişkisi içinde birliğe getirip bağlar. Tüm yaratılmışları da Hak-Muhammed-Ali üçlemesinde toplar. Tüm nefesleri ehlibeyt soyuna bağlılık duygusu içinde ve birlik bilinciyle söylenmiştir.

Aruz vezni ile yazılmış 300 adet nefesi içeren Cavidanname isimli divanı vardır.

 

 

BEYİT

 

Dilimde tesbihim canan olubdur,

Sücüdum sacidim insan olubdur.

 

Vücudum şehrine şahi muhakkak,

Bilin kim fazlı Hak Yezdan olubdur.

 

Erenler meclisinde ey dilaram,

Gıdamız çeşme-i hayvan olubdur.

 

Gönül didarına karşı ol sebepden,

Ayrılmaz valehü hayran olubdur.

 

Virani dervişe lütfetti Haydar,

Erişti üçlere Selman olubdur.

 

....................

 Nedir Ey Gaziler Benim Yandığım

Nedir ey gaziler benim yandığım
Haldan bilmez yar elinden dertliyim
Bu aşkın ateşi yaktı sinemi
Pervaneyim nar elinden dertliyim

Gafletten uyandım gözümü açtım
Aşkın kürresinde kaynadım piştim
Yavru şahan gibi tuzağa düştüm
Kurtulamam tor elinden dertliyim

Binbir niyaz ettin eğledin beni
Bir kadim ikrara bağladın beni
Gül diye dikene dağladın beni
Kokulatmaz har elinden dertliyim

Çıktım şu alemi seyran etmeye
İkrar verdim bu ikrarı gütmeye
İndim bedestana pazar etmeye
Şenliği yok şar elinden dertliyim

Virani'yem çekem yarin kahrını
Ver doldur içeyim aşkın zehrini
Muhabbete saldık gönül bahrını
Geçti zaman zar elinden dertliyim

...............

 

Kudret kandilinde parlayıp duran,

Muhammet Alinin nurudur vallah.

Zuhur edip küffar askerin kıran,

Elinde zülfikar Alidir billah.

 

Elinde zülfikar, altında düldül,

Önünde Kamberi dilleri bülbül,

Hazreti Fatima cennette bir gül,

Ona sırrın dedi Hak Habibullah.

 

Zuhur etti imam Hasan, Hüseyin,

Onların nurundan ziyalandı din,

Kırk pare bölündü Zeynel Abidin,

Tutarız yasını hasreten Lillah.

 

Muhammed Bakır’la Cafer-i Sadık,

Şahım Musa Kazım, hem Rıza dedik,

Tarikat adabiyle cismimiz yuduk,

Hak dedi: Müminin kalbi Beytullah.

 

Taki, Naki imamların civanı,

Hasan-ül Askeri cismim sultanı,

Elinde hücceti, Mehdi devranı,

Vakit tamam oldu gönderir Allah.

 

VİRANİ’yem niyazım var üstada,

Elinde zülfikar hem ehli gaza,

Bin bir dondan baş gösterdi Mürteza,

Biz bir bildik, dedik: Allah eyvallah.

...................

 

ALİ ALİ ALİ

 

Her dilimde bu kelam,

Zikrim hemişe suhubu Şam,

Tespih ile savt-ı selam,

Çağırırım anı müdam.

 

Ezel ebed Ali derim,

Düşsem medet Ali derim,

Yoktur ebed Ali derim,

Ahmed ehad Ali derim.

 

Evvel odur ahir odur,

Batın odur, zahir odur,

Tayyib odur, tahir odur,

Batın odur, zahir odur.

 

Oldur kitabı cavidan,

Oldur nişana her nişan,

Oldur olan hem binişan,

Oldur hayatı insü can.

 

Zerre vü şems-ü mahınım,

Müminlere penahımın,

Biz bendeyiz ol şahımın,

Halk eyleyen Allahımın.

 

Hasan Hüseyn-ü Abidin,

Bakır İmam şahı din,

Cafer durur hakkel yakin,

Ser cümle Kuran Mübin.

 

Kazım Rıza vü hem Taki,

Oldur Ali, Ali Naki,

Bu dünyada hayyül baki,

Fehmeyle var bilip Hakkı.

 

Asker imamı reh nüma,

Hem Mehdi sahip liva,

Masumu pak Ali Aba,

Ta iptida vü intiha.

 

Virani’yem sürem yüzüm,

Tapşurmuşam ana özüm,

Kanda baksam iki gözüm,

Evvel ahır budur sözüm.

.......................

 

EHLİ BEYT HANEDANI ŞİMİR MERVAN ANLAMAZ

 

Yedi derya sohbetini, bahrı umman anlamaz,

İlmi ledün manasıdır, ahmak olan anlamaz.

Küntü kenzden ders okursun, cahil andan ne anlar,

Gözü kör, kulağı sağır, bibeserler anlamaz.

 

Men aref ilmine eren, aşık-ı suzan olur,

Hevt nefsini katleyleyen, meydanda merdan olur,

Hırs ile şehvete uyan, nefsine kurban olur,

Yedi tamu şiddetidir, kemrah olan anlamaz.

 

İki cihan röhnüması, Haydar-ı kerrar olan,

Çıkıp miraç kapısında, haykırıp aslan olan,

Sitretül müntehada, Mustafa’ya yar olan,

Naciyanı naz makamı, binde bir can anlamaz.

 

İlmü ledün okuyanlar, aynen yoldaş olur,

Ehedi Ahmet, fatihada baş olur,

Pa ile ça, ka ile za anlayan sırdaş olur,

İlmi ledün manasıdır, ehli inkar anlamaz.

 

Men aref ilmine ermeyen, şum ağmakı fıkıh,

Pir dergahına niyaz et, yakın bulasın hakkı,

Ey Virani dört kitaptan, Ali’nin metin oku,

Ehli Beyti Hanedanı, Şimir Mervan anlamaz.

......................

 

KOKMAZAM SÜNBÜLÜ GÜLÜMDÜR ALİ

 

İstemem alemde gayrı meyvayı,

Dadına doyulmaz, balımdır Ali.

İstemem eşyayı verseler dahi,

Kokmazam sünbülü gülümdür Ali.

 

Ali’mdir kadehim, Ali’mdir şişe,

Ali’m sahralarda morlu menekşe,

Ali’m dolu yedi iklim dört köşe,

Ali’m saki kevser dolumdur Ali.

 

Ali Vahid şahı Rasul kibriya,

İmam Hasan Hüseyin Şahı Kerbela,

İmam Zeynel Aba ol sahib liva,

Büküldü kametim dalımdır Ali.

 

Muhammed Bakır’dır tendeki canım,

Cafer-üs Sadık’tır dinim imanım,

Musa-i Kazım’dır derde dermanım,

Varlığım kalmadı, malımdır Ali.

 

Aliy yül Rıza’dır Şah-ı Horasan,

Taki ile Naki gösterdi burhan,

Hasan ül Askeri mah-ı dırahşan,

Yokladım talihim, falımdır Ali.

 

Muhammed Mehdi’dir sahibüz zaman,

On iki İmama kul oldum heman,

Masum-u Pakandır envarı cihan,

Esrarı Huda’ya alimdir Ali.

 

Virani’yem düştüm şimdi derdine,

Vücudum gark oldu çile bendine,

Gönül sormaz oldu kendi kendine,

Söyler dehanımdan dilimdir Ali.

...............

 

KATRE İDİM BU UMMANA ERİŞTİM

 

La mekan ilinden geldim cihana,

Arar iken ehli cana eriştim.

Elden ele kabdan kaba süzüldüm,

Katarlandım doğru raha eriştim.

 

Bir gerçeğin eleğinde elendim,

Beli dedim belisine belendim,

Arşı kürsü yaradandan dilendim,

Adem olup erkanına eriştim.

 

İhlas kemendini aldım elime,

Marifette bir yol geçti önüme,

Hakikatte su bağlandı gölüme,

Katre idim bir ummana eriştim.

 

Yolcu oldum cenan bula göz aldım,

Üstad olup gerçeklerden söz aldım,

Hey gaziler geç eriştim tez aldım,

Canım arz ettiği cana eriştim.

 

Virani sözleri gevherler piri,

Dost elinden içtim abı kevseri,

Evliya Enbiya Hakkın Mürseli,

Yüz sürüben Şahı Merdana eriştim.

................

 

Şah babAmı neyledin

 

Ey yalancı felek yüze gülücü,

Kanı benim Bey babamı neyledin.

Verdiğini dönüp yine alıcı,

Kanı benim Bey babamı neyledin.

 

Niceler müştaktır yüzün görmeğe,

Ayağı tozuna yüzler sürmeğe,

Varıp kademinde bir an durmağa,

Kanı benim Şah babamı neyledin.

 

Bu cihanda geçi anlar kalmadı,

Bir dirlik dürüldü hergiz olmadı,

Geldi gitti anı her can bilmedi,

Felek benim Bey babamı neyledin.

 

Rum-u kutbu idi ol Şahı Veli,

Böyle gördük hem de dillerden beli,

Hılkatta Muhammed mürvette Ali,

Felek benim Şah babamı neyledin.

 

Evvel ahir nolacağın bilirdi,

Erenler şahidi hüküm kılırdı,

Kafirler görse imana gelirdi,

Felek benim Bey babamı neyledin.

 

Bir yalancı dünyasın sen bilene,

Meani bahrine gavvas olana,

Lanet olsun sana mail olana,

Felek benim Şah babamı neyledin.

 

Virani’yim murg-ı dili salarım,

Secdi şükrümü ana kılarım,

Ruhuna demine gülbeng dilerim,

Felek benim Şah babamı neyledin.

 

........................................

Gel Dilber Ağlatma Beni

Gel dilber ağlatma beni Şah-i Merdan aşkına
Dü cihanın raniması Şir'i Yezdan aşkına
Şahım Hasan Pir Hüseyin Kerbela meydan için
Lütfedip bağışla cürmüm Ali Süphan aşkına

İmam Zeynel Abidin'in abına yundunusa
Arayıp kendi özünde Bakır'ı buldunusa
Ceddin evlad-ı Muhammet Cafer'i bildin ise
Rahme gel ol Şah-ı Merdan Ali Ümran aşkına

Seyit Musa'yı Kazım'dır ehlibeytin serveri
Canı aşkı nuş edenler müpteladır ekseri
Şah'ı Şehidi Horasan İmam Rıza'dan beri
Müptelayım merhamet kıl Kalb-i Viran aşkına

Ey Virani çıkma yoldan doğru raha gel beri
Muhabbet şevkat senindir ey Hasan-ül Askeri
Evliyalar serfirazı Hacı Bektaş-ı Veli
Sen ganisin ver muradım devri mihtan aşkına

................

 

 

Ey Virani vech-i Haktır vechimiz Hakk’l yakin,

Şol sebepten vahye-i Hakkı nutkumuz kıldı zuhur.

 

Cisim içinde can-u dil miratını saf etmeyen,

Görmedi ayn’el yakin cananı bilmez kim derim.

 

Ey Virani vech-i Hak’tır vechimiz Ayn’el yakin,

Şol sebepten vah-i Hakkı nutkumuz kıldı zuhur.

 

Şehadet çün Viran Abdal eder Ayn:’el yakinim der,

Cemalin Kabesi cismimde bir kurban edinmiştir.[61]

 

Kaynak: Adil Ali ,Atalay Vaktidoldu; Virani Divanı ve Risdalesi, Can Yay.

 

 

 

 

 

VEYSİ

1561-1628 Alaşehir Manisa-Üsküp

 

Çağının düşkünlüğünü, utandırıcı uygulamalarını mısralarına şöyle dökmüştür:

 

Yetime şefkat etmesiz, alırsız göz göre malın,

Değil mi hazırı nazır buna razı mıdır Allah,

 

Ne dine taptınız bilmem, ne mezhep tuttunuz haşa,

İmamlar kavline uymaz, buyurmaz dört kitabullah,

 

Nedendir böyle hainler, emanet sahibi olalar,

Acep hiç ehli İslam’da bulunmaz mı eminullah,

 

Vezire itimat etme, benim devletli hünkarım,

Olardı düşmeni dinin olardır devlete bedbah,

 

 Vezaret sadrına geçmiş oturmuş bir bölük hayvan.

.....................

 

Kısmet diye Ekmekçi gibi zalimi dunun,

Çalmakla sen altununu oldun mu sen ihya,

Bir müftü-i  İslama bu zillet yaraşır mı,

Olsun sana lanet ulema kırması Yahya. [62] 

..........

 

Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.S.281

 

 

 

 

 

 

NEFİ ÖMER

1572-1635 Erzurum-İstanbul

 

 

 

 

ABDAL

1600-1700

 

 

 

 

AŞIK HASAN  (TAMAŞVARLI GAZİ HASAN)

1600-1700 TAMAŞVAR

 17.yüzyılda yaşamaış, Avrupa’da bir çok savaşlara katılmış bir yeniçeri olabilir.  Tamaşvar Kalesinin terk edilmesi 1683, II.Viyena Kuşatması, Uyvar,Eğriboz, Estergon Kalelerinin elden çıkması, Budin’in 1686, Belgrad’ın 1688 düşmesi olaylarına tanıklık etmiştir. Bunları şiirlerinde işlemiştir.

 

KOŞMA

 

Bilmem sarhoş mudur uykudan kalkmış,

Taramış zülüfleri gerdana atmış,

Beyaz ellerine al kına yakmış,

Dedim: Öpüşelim? Dedi ki yok yok.

 

Dedim: Selvi nedir? Dedi boyumdur,

Dedim: Bu güzellik? Dedi soyumdur,

Dedim: Bu cilveler? Dedi huyumdur,

Dedim: Kucuşalım? Dedi ki yok yok.

 

Dedim: Ölüm yok mu? Dedi aynımda,

Dedim: Öz vebalin? Dedi boynumda,

Dedim: Turunçların? Dedi koynumda,

Dedim: Koklaşalım? Dedi ki yok yok.

 

Dedim: Yanakların? Dedi gülümdür,

Dedim: Kaküllerin? Dedi sünbülümdür,

Dedim: O Garip Hasan? Dedi kulumdur,

Dedim: Sarmaşalım, Dedi ki yok yok.[63]

……………..

 Kaynak: Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi2.Basım, 1970,s.130

  

 

 

 

AŞIKOĞLU

1600-1700

 

BABA AHU

1600-1700

 

 

 

CAFEROĞLU

1600-1700

 

 

 

DERVİŞ MEHMET

1600-1700

 

 

 

 

 

 

ERÇİŞLİ EMRAH

1600-1700 Erçiş-Van

 

 

XVII. Yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir şairdir. Van’ın Erçiş ilçesinde doğmuştur. Van yöresinde ve Çukurova bölgesinde dolaşmıştır. Hayatı üzerine “Emrah ile Selvi” hikayesi kurulmuştur. Erzurumlu Emrah ile karıştırmamak gerekir.

 

SEMAİ

 

Dedim ay kız ne güzelsin,

Dedi dersim hecelenmiş.

Dedim sensin tan yıldızı,

Dedi hayli yücelenmiş.

 

Dedim dilber bu ne haldır,

Dedi ebrularım yaydır,

Dedim bedirlenmiş aydır,

Dedi on beş gecelenmiş.

 

Dedim dilber yüzün mahı,

Selvi’sin güzeller şahı,

Dedim unutma Emrahı,

Dedi neylim kocalanmış.

 

……………

 

KOŞMA

 

Yine Bahar oldu coştu yüreğim,

Akar boz bulanık selli dereler.

Sıla derdi, vatan derdi, yar derdi,

İflah etmez bu dert beni pareler.

 

İtibar olmazmış yüze gülene,

Canım kurban olsun kadir bilene,

Kefen yetişmemiş garip ölene,

Belki yarin çevresine saralar.

 

Hayal oldu Aşık Emrah halları,

Deyi yare, gözlemesin yolları,

Herkesin sevdiği giyer alları,

Ko benim sevdiğim giysin kareler.[64]

 

 …………………..

 

 

ERÇİŞLİ EMRAH (bkz. EMRAH ERÇİŞLİ)

 

Bu gün ben bir güzel gördüm,

Bakar cennet sarayından.

Kamaştı gözümün nuru,

Onun hüsnü cemalinden.

 

Salındı bahçeye girdi,

Çiçekler selama durdu,

Mor menekşe boynun burdu,

Gül kızardı hicabından.

 

Bahçenin kapısı güldür,

Dalında öten bülbüldür,

Emrah bir edna kuldur,

Bağışla geç günahından.[65]

 

Kaynak: 

 

 

 

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

        2. Saim Sakaoğlu, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı III

 

 

 

 

 

FAKİR EDNA

1600-1700

 

 

 

GEDA MUSLİ (MUSLİH)

1600-1700

 

 

Geda Musli XVI.yüzyılda yaşamış bir halk ozanıdır. Kendisi bir akıncıdır. Mağrip ocaklarında (Libyua-Tunus-Cezayir) fetihlerde bulunmuştur. Denizcidir. 1609 yılında cereyan eden Sicilya (o zamanlara İspanya’ya ait bir vilayet) Valisinin oğlunun kaçırılıp İstanbul’a getirilmesi olayını konu alan şiiri meşhurdur.

 

KOÇAKLAMA

 

Gör imdi ne demiş Cezayirli de,

Vermeziz oğlunu, bilmiş ol sen de.

Biz onu gönderdik Sultan Ahmet’e,

Kara haberlerin almış ol sen de.

 

Yürütmeyiz Akdeniz’de gemini,

Hakkı koyup puta tuttun yönünü,

Çevir İslama şol kafir dinini,

Gel yezit müslüman olmuş ol sen de.

 

Yine büktük İspanya’nın belini,

On dört beyzadeyle aldık malını,

Hoş eğlenir idin Mısır yolunu,

Hele ettiklerin bulmuş ol sen de.

 

Geda Musli eydür gördüm cuşunu,

Gece gündüz ağla salma yaşını,

Kilisenin taşına sür başını,

Yürü var bir zaman çalmış ol sen de. [66]

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s. 99

 

   

 

 

GEVHERİ (MUSTAFA) (MEHMET)

1600-1716 Kırım-İstanbul

1600 - 1720

 

Asıl adı Mustafa’dır. Mehmet olarak da bilinir. Doğumu, değişik yerlere bağlanmakla birlikte, kuvvetli bir ihtimalle İstanbulludur. Yüzyılın ortalarındaki mecmualarda şiirlerinin görülmesinden yola çıkan araştırmacılar doğum tarihi olarak yüzyılın ilk çeyreğinden biraz sonrasını ileri sürmektedirler. Kırımlı olduğunu ileri sürenler vardır. Şiirlerinde Anadolu ve Rumeli'yi dolaştığı anlaşılıyor. İyi bir eğitim almıştır. Mehmet Bahri Paşa ve Mustafa Paşa’nın divan katipliğini yapmıştır.


         Onun, İstanbul ve Bursa'daki divan katipliklerini, imparatorluğun diğer büyük memleketlerinde de kısa aralıklarla yürüttüğüne bakılırsa medrese tahsili gördüğü anlaşılmaktadır. Aruz ile yazdığı şiirlerindeki söyleyiş de bunun başka bir delildir. Ölümü 1127/1715 'ten sonradır.

         Şükrü Elçin, bazı şiirlerinde geçen Hacı Bektaş adını, onun Hacı Bektaş Veli'ye intisabından çok bir Bektaşi taraftarı olmasının işareti olarak kabul eder.

         Aruz ile yazdığı şiirlerinde basta Fuzuli olmak üzere klasik sairlerimizin tesiri görülür. Yüzyılın baslıca adlarından biri olmasında, belki de, aruz veznini hece vezni kadar basarili bir şekilde kullanan ender sairlerden biri olmasını da rolü vardır.

         Usta bir aşık olması, onun sevilip örnek alınmasına vesile olmuştur. Pek az asığa nasip olan bir husus da, sadece onun şiirlerine yer veren bir mecmuanın bulunmasıdır.

        Şiirleri arasında çeşitli tarihi olaylara yer verenler de vardır. Avusturya'ya karşı açılan 1663 ve 1689 seferleri için söylediği şiirlerini bu arada sayabiliriz.

        Şairname'lerden sadece Gubari'de adi geçmektedir; Sun'i ve Hizri'de ise Cevheri adıyla kayıtlı olan sairin Gevheri olması muhakkaktır.

 

 

 TAŞLAMA

 

Hey ağalar zaman azdı,

Düşmüşe il üşer oldu.

Küllükte sürünen eşek,

Cins atla yarışır oldu.

 

Palas üstünde yatmayan,

Bıyığına pala batmayan,

Porsuk ardından yetmeyen,

Ceylana ulaşır oldu.

 

Evlerinin önü yazı,

Yayılır turnası kazı,

Yaşına yetmedik kuzu,

Koç ile vuruşur oldu.

 

GEVHERİ der işler hata,

Katırlar baskındır ata,

Olur olmaz maslahata,

Çocuklar karışır oldu. [67]

.................

 

Merhamet KIl

Merhamet kıl kaşı keman
Ehl-i imana benzersin
Sallanıp gezdiğin zaman
Selvi revana benzersin

Mah yüzünden nur saçılır
Gerdanda zemzem içilir
Türlü çiçekler açılır
Baharistana benzersin

Gevheri metheder seni
Yaş yerine döker kanı
Gel mahzun gönderme beni
Ulu divana benzersin 

.....................

 

Dost bağının meyveleri erişti
      Ayva benim alma benim nar benim
      Çeşmim yaşı ummanlara karıştı
      Cefakarım sitemkarım var benim

Yedi derya boz-bulanık selinden
Halk-i alem aciz kaldı dilimden
Ben bülbülüm ayrı düştüm gülümden
Efgan benim matem benim zar benim

      Mail oldum kisvesine tacına
      Bend olmuşum siyah zülfü ucuna
      Mansur gibi asılırım saçına
      Kakül benim, perçem benim dar benim

Gevheri der kime gönül katayım
Gevherimi nadanlara satayım
Dost bağında bülbül gibi öteyim
Gülsen benim güller benim har benim

......................

 

Şunda bir güzele gönül düşürdüm
Öpmeli kocmalı değmeli değil
Aşkın deryasını boydan aşırdım
Karadır gözleri sürmeli değil

Dilber senin ile yiyüp içmedim
Yiyüp içüp ak göğsünü açmadım
Fırsat elde iken bel in koçmadım
Beni öldürmeli döğmeli değil

        Dilber haram olup yola durmuşsun
        CeIlad olup cana basa kıymışsın
        Kuzum bu gün al hareler giymişsin
        Göğsü sıra sıra düğmeli değil

Gevheri der yola durur varırlar
Adam öldürürler kana girerler
Çok güzeller gördüm zekat verirler
Zekatsız dilberi sevmeli değil

.........................

 

Ne kaçarsın benden ey yüzü mahım,

Seni seven var mı benden ziyade,

Ruzu şeb durmayıp alırsın ahım,

Aşığım ağlatma bundan ziyade.

 

Gece gündüz bir visale ermedim,

Bülbül olup gonca gülün dermedim,

Bu cefalar nedir ben de bilmedim,

Var mı ki bir zalim senden ziyade,

 

Söyle muradını ben de bileyim,

İnsaf eyle, çok ağlattın güleyim,

Kabul eyle sözüm kurban olayım,

Haddim yoktur sana bundan ziyade.

 

Hercaisin gonca gülün kokulmaz,

Geçer gider hatırcığın sorulmaz,

Der GEVHERİ mah yüzüne bakılmaz,

Yakar hüsnün beni nardan ziyade.

..........

 

Ah elinden zülf-i kemendim benim
         Müjen urdu sinem yaralandı gel
         Güzel başın içün ağlatma beni
         Dilber gam başımdan aralandı gel

Gamdan hasar oldu mekanım yurdum
İsidüp avazım dinlemez virdim
Bir değil beş değil on değil derdim
Yaralar baş verdi sıralandı gel

         Aceb gafil midir gelür mü Leyla
         Bu gam bu kasavet kalur mu böyle
         Çok tuz ekmek yedik gel helal eyle
         Bu garibin gönlü zarelendi gel

Gevheri yar gelür haftada ayda
Sevüp ayrılması vermeyor fayda
Başım yastıktadır gözlerim yolda
Gözümün beyazı karalandı gel

......................

 

Sözün bilmez bazı nadan elinden,

Erkan ağlar, usul ağlar, yol ağlar.

Bülbülün feryadı gonca gülünden,

Gülşen ağlar, bülbül ağlar, gül ağlar.

 

Her kaçan cuş edip çağlasa seller,

Açılır laleler sümbüller güller,

Davlumbaz çalınır çalkanır göller,

Şahin ağlar, turna ağlar, tel ağlar.

 

İyi ile konuş olasın iyi,

Öter defler gibi sinemin neyi,

Bu çarkın elinden el’aman deyi,

Geda ağlar, sultan ağlar kul ağlar.

 

Gevheri der dertli gönlümüz hasta,

Sözünü beğendir ellere dosta,

Kimi abdal olup girmiştir posta,

Hırka ağlar, post ağlar çul ağlar.

 

…….

 

 

Bahar oldu yine güller açıldı,

Bülbül feryad eder ağlar ne güzel.

Yarin dudağından dürler saçıldı,

Safalar sürmeye bağlar ne güzel.

 

Bülbülün feryadı her dem har ile,

Aşıkların işi ahü zar ile,

Ayrı düştüm şu gurbette yar ile,

Hayali gönlümü dağlar ne güzel.

 

Gece demem gündüz demem ağlarım,

Derdime dert ile merhem bağlarım,

Vefasın tutmazsan deyi ağlarım,

Akar gözüm yaşı çağlar ne güzel.

 

Gevheri der benim canü cananım,

Yoluna fedadır baş ile canım,

Gel çıkıp gidelim benim sultanım,

Laleli sümbüllü dağlar ne güzel.

 

…………

 

 

Bülbül ne yatarsın yaz bahar oldu,

Çağrışıp ötmenin zamanı geldi.

Söğütler yeşerdi, çiçekler doldu,

Cana can katmanın zamanı geldi.

 

Benim yarim yanakların allıdır,

Ak ellerin deste deste güllüdür,

Dertli olan bakışından bellidir,

Her derdi atmanın zamanı geldi.

 

Fırgatla ağlayıp, şevkle gülünce,

Gözümden dökülen yaşı silince,

Bir dilberin elin ele alınca,

Yaylaya çıkmanın zamanı geldi.

 

 

Aşık Gevheri de gider dostuna,

Gidi rakiplerin bize kasti ne,

Evvel bahar çayır çemen üstüne,

Sarılıp yatmanın zamanı geldi.

 

……………..

 

 

 SEMAİ

 

Ala gözlü nazlı dilber,

Seni kandan sakınırım.

Kandan değil hey efendim,

Seni candan sakınırım.

 

O yana bu yana bakma,

Beni ateşlere yakma,

Elini koynuna sokma,

Seni senden sakınırım.

 

Gevheri der ben bir merdim,

Yüreğimden çıkmaz derdim,

Sen bir kuzu ben bir kurdum,

Seni benden sakınırım.[68]

...............................

 

Bu gün ben bir bağa girdim
          Ne bağ duydu ne bağbancı
          Gülün şeftalisin derdim
          Ne bağ duydu ne bağbancı

Bağın duvarından astım
Kırmızı gülüne koştum
Öptüm sardım helallaştım
Ne bağ duydu ne bağbancı

          Bağın kapusunu açtım
          Sanasın cennete düştüm
          Doldurdum badesin içtim
          Ne bağ duydu ne bağbancı

Seherin tan yeri attı
Bülbül elvan elvan attı
Gevheri yükünü tuttu
Ne bağ duydu ne bağbancı
 

...........................

 

……….

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, S.100

                   2. Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi, 2.Basım, 1970,s.126

 

 

 

 

 

KARACAOĞLAN

1606-1679 Toroslar

 

XVII. Yüzyıl halk ozanıdır. Hangi yılda ve nerede doğduğu kesin olarak bilinmemekle beraber 1606 yılında doğduğu kabul edilir. 1679 yılında aynı bölgede vefat etmiştir.  Ali Rıza Yalgan, Bahçe ilçesi Farsak köyünde doğduğunu ileri sürüyor. Asıl adı Hasan ve Babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas’tır. Şiirleri dil yönünden Toroslarda yaşayan Türkmenlerinkine benzemektedir. Bugünkü dilimize en yakın öztürkçe kelimeler kullanmıştır. Güçlü bir şairdir. Sazıyla ve sözüyle Türk halkının sesi ve dili olmuştur. Bir çok yerde mezarı bulunmaktadır.

Yunus Emre için “öteki dünya” ve “Tanrı sevgisi” neyse, Karacaoğlan için “bu dünya” ve “insan sevgisi” odur. İçinden çıktığı Türkmen oymaklarının gelenek ve göreneklerine, yaşam tarzına sıkı sıkıya bağlıdır. Söyleyeceklerini kısa ve kestirme yoldan, sade ve açık bir dille, konuşma rahatlığı içinde söyler. Hayalci değil, gerçekçidir.

 

Yüce dağ başında bir top kar idim,

Rüzgar değdi, yağmur yağdı eridim,

Evvel ben de muhabbetli yar idim,

Şimdi uzaklardan bakan ben oldum.

..........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Kokuya benzettim güller içinde.

İnceciktir belin, hilaldir kaşın,

Selviye benzettim dallar içinde.

 

Benim dostum gelişinden bellidir,

Ak elleri deste deste güllüdür,

Güzel seven yiğitlerde bellidir,

Melil mahsun gezer iller içinde.

 

Karşımızdan gelen acep yar m’ola,

Benim gibi yaraklanmış zar m’ola,

Benim sevdiceğim güzel var m’ola,

Hakkın yarattığı güller içinde.

 

Karacaoğlan söyler biz de varalım,

Kelpler rakip olmuş biz de görelim,

Halin hatırını anın soralım,

Götürüp giderler sallar içinde.

........

 

Bir yiğit gurbete çıksa,

Gör başına neler gelir.

Mert sılayı andıkça,

Yaş gözüne dolar gelir.

 

Bağrıma basarım taşlar,

Akıttım gözümden yaşlar,

Yavrusun aldıran kuşlar,

Yuvasına döner gelir.

 

Kocadım çekemem nazı,

Bağrıma dökemem közü,

Yarin bana kötü sözü,

Kara bağrım deler gelir.

 

Evlerinin önü söğüt,

Atalardan kalmış öğüt,

Yarinden ayrılan yiğit,

Sılasına döner gelir.

 

Yaşa KARACAOĞLAN  yaşa,

Ben söylerim coşa coşa,

İş düşünce garip başa,

Düşünerek gider gelir.

........

 

Yücesinde namlı namlı karın var,

Seni yaylayacak zamanım dağlar.

Başından aşmaya yoktur takatım,

Kalmadı dizimde dermanım dağlar.

 

Yağmur yağar mor sümbüller bitirir,

Yel estikçe kokuların getirir,

Sarı çiçek sarvan kurmuş oturur,

Karışmış güllere çimenim dağlar.

 

Sarı çiçek sallanıyor naz ile,

Dem sürerdim on beşinde kız ile,

Şimdi öksüz kaldım kırık saz ile,

Ah ettikçe tüter dumanım dağlar.

 

Obası olanlar çevrilir konar,

Güzeller suyundan içip de kanar,

Küpeler kulakta mum gibi yanar,

Gördükçe artıyor imanım dağlar.

 

KARACAOĞLAN der ki çöktüm oturdum,

Bağ bahçe diktim de meyve yetirdim,

Alnı top perçemli yavru yitirdim,

Bir köşesinde kaldı gümanım dağlar.

...........

 

Vara vara vardım ol kara taşa,

Hasret ettin beni kavim kardaşa,

Sebep ne gözden akan kanlı yaşa,

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.

 

Nice sultanları tahttan indirdi

Nicelerin gül benzini soldurdu,

Nicelerin gelmez yola gönderdi,

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.

 

KARACAOĞLAN der ki kondum göçülmez,

Acıdır ecel şerbeti içilmez,

Üç derdim var bir birinden seçilmez,

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.

..............

 

İncecikten bir kar yağar,

Tozar Elif Elif diye.

Deli gönül abdal olmuş,

Gezer Elif Elif diye.

 

Elif’in uğru nakışlı,

Yavru balaban bakışlı,

Yayla çiçeği kokuşlu,

Kokar Elif Elif diye.

 

Elif kaşların çatar,

Gamzesi sineme batar,

Ak elleri kalem tutar,

Yazar Elif Elif diye.

 

Evlerinin önü çardak,

Elif’in elinde bardak,

Sanki yeşil başlı ördek,

Yüzer Elif Elif diye.

 

KARACAOĞLAN eğmelerin,

Gönül sevmez değmelerin,

İliklenmiş düğmelerin,

Çözer Elif Elif diye.

............

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Ben güzel görmedim senden ziyade.

Bilmem huri misin gökten mi indin,

Bu gün güzelliğin dünden ziyade.

 

Merhametin çoktur beni karıma,

Beni görüp mah yüzünü bürüme,

Çıkıp eller ile gezip yürüme,

Seni seven yoktur benden ziyade.

 

Doğar aylar doğar görünür,

Kırmızılar giyip çıkar salınır,

Ah ettikçe kara bağrım delinir,

Sayılmaz benlerin benden ziyade.

 

Karacaoğlan eder bu sözüm çoktur,

Alemi seyrettim emsalin yoktur,

Sineme vurduğun temrenle oktur,

Dahi cürüm var mı bundan ziyade.

........

 

Bir kız ile bir gelinin ahdı var,

Gelin der ki giydiğimiz al olur.

Ala göze siyah sürme çekince,

Gören aşık divan’olur lal olur.

 

Kız der ki ben sözümü tuttururum,

Bağ u bahçemi timar ettiririm,

Ergenlere malı davarı sattırırım,

Beni gören başka başka hal olur.

 

Gelin der ki benim yüce başım var,

Yüce baş altında hilal kaşım var,

Ey kız senin bir gecelik işin var,

İkincisi kervan aşan yol olur.

 

Kız da derki sarı yıldız doğma mı,

Doğup doğup orta yere gelme mi,

Bir gecem de bin gecene değme mi,

Bozulmuş bahçede nasıl gül olur.

 

Karacaoğlan der ki dağlar meşesi,

İki güzel birbirine düşesi,

Biri güldür, biri gül menevşesi,

Karacaoğlan ikinize kul olur.

.......

 

Sevda sevda derler behey yarenler,

Görmeyince bir acayip hal olur.

Varıp bir kız on yaşına girince,

Açılmadık bir tomurcuk gül olur.

 

On birinde mah yüzüne bakılır,

On ikide kızın kahrı çekilir,

On üçünde ak gül olur açılır,

On dördünde her bir yeri bal olur.

 

On beşinde sevda düşer başına,

On altıda yadlar girer düşüne,

On yedide gezer kendi başına,

Çok sallanma zülüflerin tel olur.

 

On sekizde gayet yüksekten uçar,

On dokuzda gözlerinden kan saçar,

Yirmisinde sevdiğinden vaz geçer,

Son deminde bir kötüye kul olur.

 

Karacaoğlan der ki kaşları kara,

Yüreğime vurdun hançersiz yara,

Çok varıp gelirsen olmaz her yere,

Ya muhabbet kalkar ya bir hal olur.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Ben güzel görmedim senden ziyade.

Bilmem huri misin gökten mi indin,

Bu gün güzelliğin dünden ziyade.

......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

İbrişim atkının telinden misin.

Kadir Mevlam seni övmüş yaratmış,

Cenneti alanın nurundan mısın.

......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Söyle gözellerin mahı sen misin,

İndirirler seni yüksek havadan,

Gözleri dumanlı kuğu isen de.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Kokuya benzettim güller içinde.

İnceciktir belin hilaldir kaşın,

Selviye benzettim dallar içinde.

.....

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Gel bizi elleri gez kerem eyle.

Nice kulların var gezer kalemle,

Al beni deftere yaz kerem eyle.

........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Eğlenin de bizim ilde kalın mı.

Senin ile canı cana değişsek,

Kömür gözlüm benden üste alın mı.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Şirin kelamına yürek doyar mı.

Ben bir divaneyim bir şey bilmezim,

Güzel olmayanı gönül sever mi.

......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Bu yiyip içmeği işlemek gerek.

Sevdiği güzel olan neyler uykuya,

Uyanıp cilveye başlamak gerek.

........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Dünya başıma dar oldu tez gel.

Garip bülbül gibi artıyor ahım,

Göğsünde din iman var ise tez gel.

.........

 

Ala gözlüm ben bu ilden gidersem,

Zülfü perişanım kal melil melil.

Kerem et aklından çıkarma beni,

Ağla göz yaşını sil melil melil.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Gel kara zülfüne kullar olayım.

Ak memeler domur domur terlemiş,

Sil kara zülfüne kullar olayım.

........

 

Ala gözlüm benim ile dilersen,

Bahar ayları, gelsin de gidelim.

Bağlar almış ılkımını karını,

Yollar çamur, kurusun da gidelim.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Sana bir tenhada sözüm var benim.

Kumaş yüküm dost köyüne çezildi,

Bir zülfü siyaha nazım var benim.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Sana bir sözüm var diyemiyorum.

Bilmem deli miyim mecnun gezerim,

Sırrımı yadlara veremiyorum.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Sevgini sevdamdan ay’ramıyorum.

Gündüz hayalimde gece düşümde,

Bana bir hal oldu bilemiyorum.

........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Güzellikte yarim idin bir zaman.

Gece gündüz kız sevdana yelerdim,

Can içinde canım idin bir zaman.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Gezer miydin yaran ilen eşinen.

Irak yerden kem haberin duyarsam,

Dövünürüm kara bağrım taşınan.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Yar senin ahdına durmaz mı sandın.

Hatırın hoş olsun birin bin olsun,

Senden alasını bulmaz mı sandın.

.........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Dikerler ağacı dal benim için.

Aşam dedim aşamadım başından,

Yağıyor yollara kar benim için.

.........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Şad edip illeri gülmeseneydin.

Muhabbettir güzelliğin nişanı,

Bakıp uğrun uğrun gülmeseneydin.

......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Niçin benden böyle şüphelenirsin.

Bizlere gelince naz üstüne naz,

İllere gelince cilvelenirsin.

.......

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Niçin benden ay yüzünü dönderdin.

Yoksa hizmetinde kusur mu koydum,

Niçin gül dalına harı kondurdun.

........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Şu gelip geçtiğin yollar öğünsün.

Kadir Mevlam seni övmüş yaratmış,

Kısmeti olduğun kullar öğünsün.

.....

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Gidiyorum sizin olsun buralar.

Ah ettikçe kara bağrım ezilir,

Melhem almaz sinemdeki yaralar.

..........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Senin bakışların bana yan gider.

On beşinde bir güzeli sevmeyen,

Bu dünyaya hayvan gelir bön gider.

.........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Beni del’etmeye meramın nedir.

Ben kendi derdime yanıp ağlarken,

Yeni dert katmaya mermın nedir.

.........

 

Ala gözlerini sevdiğim dilber,

Korkarım ki sarpa düşer yolumuz.

Kadir Mevlam tek saklasın nazardan,

Zalim anan suya salınış yalınız.

 

…………….

Gine Dertli Dertli İniliyorsun,


Sarı Durnam Sinem Yaralandı Mı. 
Hiç El Değmeden De İniliyorsun. 
Sari Durnam Sinem Yaralandı Mı,
Yoksa Ciğerlerin Parelendi Mi. 

Yoksa Sana Ya Düzen Mi Düzdüler,
Perdelerin Tel Tel Edip Üzdüler.
Tellerini Sırmadan Mi Süzdüler.
Allı Da Durnam,Telli De Durnam, 
Sinem De Yarelendi Mi. 
Yoksa Ciğerlerin Parelendi Mi. 

Havayı Ey Deli Gönül Havayı
Ay Doğmadan Şavkı Dutmuş Ovayı
Türkmen Kızı Gater Etmiş Mayayı 
Çekip Gider Bir Gözleri Sürmeli

Kuru Kütük Yanmayınca Tütermi
Ak Gerdanda Çifte Benler Bitermi
Vakti Gelmeyince Bülbül Ötermi
Ötüp Gider Bir Gözleri Sürmeli

Dere Kenarında Yerler Hurmayı
Kılavuz Ederler Telli Durnayı
Ak Göğsün Üstünde İlik Düğmeyi
Çözüp Gider Bir Gözleri Sürmeli. 
Karacoğlan Der Ki Geçti Ne Fayda,
Bir Vefa Kalmadı Ok İle Yayda. 

................

 

Eğlen hocam eğlen bir sualim var,

Edep nedir erkan nedir yol nedir.

Benim Karacaoğlan olduğum belli,

Dede nedir abdal nedir kul nedir.

 

Yıkılmaz mı Mevlanın yaptığı yapı,

Hak Muhammed dini, yaptığım tapı,

On iki bahçede kırk sekiz kapı,

Eşiği bekleyen iki kul nedir.

 

Gayet ince derler sıratın yolu,

Yarın ana varanın nic’olur halı,

Üç yüz altmış altı selvinin dalı,

Arasında açan iki gül nedir.

 

İkimiz de bir göğnekte dururuz,

Göğnek perde başka başka yürürüz,

Biz de inamız oda od ururuz,

Ataş nedir, tütün nedir, kül nedir.[69]

.......

 

Karacaoğlan; 1001 Temel Eser

 

  

 

 

 

KAZAK ABDAL (AHMET).

1600-1700

 

Asıl adı Ahmet’tir. XV-XVI. Yüzyıl şair ve ozanıdır.  İkinci Pir Balım Sultana bağlı bir mürittir. Romanya Türklerindendir.  Kırsal kesim Türklerince çok sevilen ve şiirleri saz eşliğinde söylenen bir Alevi ozandır. 16. Yüzyıl ozanı Azmi’nin tarzında ; biraz da kendi buluşu olan yericiliği, alaycılığı güldürücülüğü ve akıcılığı Kazak Abdal’ı unutulmaz kılar. Hacı Bektaş Veli, Balım Sultan ve Hz. Ali’ye bağlılığını her vesilede dile getirir. Halk ozanı geleneğinde zalimleri, haksızlık yapanları, yetim hakkı yiyenleri taşlamıştır. Aynı şekilde sosyal düzensizlikleri yermiştir. Kişilerin kusurlarını, gülünç yanlarını dörtlüklerle, koşmalarla dile getirmiştir.

 

 


Benim pirim Hacı Bektaş Veli'dir 
Pirim piri Şahımerdan Ali'dir 
Seyyit Ali Sultanın kendisidir 
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır


Erenlerin lokmasından yer isen 
Gerçek imamların aslı der isen 
Dinle pendi sana derim er isen
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Arslan gibi apıl apıl yürüyen 
Kendi özün Hak sırrına bürüyen 
Kepenegin yanı sıra yürüyen 
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Mümin olan lokmasını yedirir 
Her sözleri rumuz ile bildirir 
Gümansız bil anı gerçek Velidir 
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Kızıl Deli ocağında uyanan 
Baştan başa yeşillere boyanan 
Varıp pirin eşiğine dayanan 
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Mekan tutmuş Hanbağında bucağın 
Bulutlara ağıp tutan sancağın 
Uyandırdı pirimizin ocağın 
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Kazak Abdal der rivayet eyledim
Üç yüz altmış er ziyaret eyledim
Bu da söz başı bir hikayet eyledim
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır


 

.......................

 

Şu dizelerde ozan, şeriat adına halkı bıktıran, Allahı korku objesi yapan ve insanları inancından soğutan, yaşamı çekilmez bir yük durumuna sokan anlayışa karşı tepkiler verir.

 

 

 

Ormanda büyüyen adam azgını,

Çarşıda pazarda insan beğenmez.

Medrese kaçkını, softa bozgunu,

Selam vermeğe dervişan beğenmez.

 

Elin kapusunda kul kardaş olan 

Burnu sümüklü hem gözü yaş olan 

Bayramdan bayrama bir traş olan 

Berber dükkanında oğlan beğenmez

 

Dağlarda bayırda gezen bir yörük 

Kimi timarlı sipahi kimi serbölük 

Bir elife dili dönmiyen hödük 

Şehristana gelir ezan beğenmez

 

Aleme tan'eder yanına varsan,

Seni yanıltır bir mesele sorsan,

Bir Cim çıkmaz eğer karnını yarsan,

Camiye gelir de erkan beğenmez.

 

Bir çubuğu vardır gayet küçücek,

Zum'u fasidince keyf getirecek,

Kırık çanağı yok ayran içecek,

Kahveye gelir de fincan beğenmez.

 

Yaz olunca yayla yayla göçenler,

Topuz korkusundan şardan kaçanlar,

Meşe yaprağını kıyıp içenler,

Rumel Yenicesi duhan beğenmez.

 

Aslında neslinde giymemiş hare,

İş gelmez elinden, gitmez bir kare,

Sandığı gömleksiz duran mekkare,

Bedestene gelir kaftan beğenmez.

 

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü,

Yoğurt ayran ile hallolmuş özü,

Köyden şehre gelse bir köylü kızı,

İnci yakut ister mercan beğenmez.[70]

 

Dizelerinde kaba sofulara, bilgisiz şeriat özlemcilerine, kulaktan dolma bilgilerle tutarsız davrananlara karşı tepkisini alaylı bir şekilde dile getirir.

.....................

 

TAŞLAMA

 

Eşeği saldım çayıra,

Otlaya karnın doyura,

Gördüğü düşü hayıra,

Yoranın da avradını…

 

Münkir münafıkın soyu,

Yaktı harap etti köyü,

Ölüsüne bir tas suyu,

Dökenin de avradını…

 

Derince kazın kuyusun,

İnim inim inilesin,

Kefen dikmeye iğnesin,

Verenin de avradını…

 

Dağdan tahta indirenin,

Iskatına oturanın,

Mezarına götürenin,

İmamın da avradını…

 

Müfsidin bir de gammazın,

Malı vardır da yemezin,

İkisin meyyit namazın,

Kılanın da avradını…

 

Kazak Abdal bir söyledi,

Cümle halkı dahleyledi,

Sorarlarsa kim söyledi,

Soranın da avradını…   [71]

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

                 2.  Abdullah Şahbaz arşivi.

                         

  

 

 

 

KUL BUDALA

1600-1700

 

SEHERDE UĞRADIM BEN BİR GÜZELE

Seherde uğradım ben bir güzele
Güzel dedim zülüflerin ne kara
Korkarım ki ela gözler göz ala
Gözleri sürmeli kaşlar ne kara

İsmi çıkıp alemlerde öğüle
Dudu kumru haber vermiştir güle
Seher vakti davlunbazı dövüle
Zülfü çevgan yanakların ne kara

Melek bizden çok seğirdin baş ile
İki gözün doldu kanlı yaş ile
Dostum kumaşın uygurmuş baş ile
Ne aldır ol ne kırmızı ne kara

Ne ziba yaratmış yaradan Gani
Sel oldu aktı gözlerimin kanı
Gel bana rahm eyle mürüvvet kanı
Ben söylerim ne ak söyler ne kara

Budala'm neylerim ben bu mali
Sohbet ile bulmuşum ben kemali
Mahbub derler gösterme gül cemali
Ne yağmura ne güneşe ne kara

..................

BÜLBÜL OLDUM GÜL DALINDA ŞAKIRIM

Bülbül oldum gül dalında şakırım
Gül dalında biten gül nene yetmez
Süleyman'ım kuş dilinden okurum
Bana ta'lim olan dil neme yetmez

Aşk kitabın açtım okur yazarım
Hakk'a doğru açılmıştır nazarım
Neme gerek dağı taşı gezerim
Şol pirime giden yol neme yetmez

Derviş oldum bir eteğin tutarım
Hakk'a doğru çekilmiştir katarım
Baykuş gibi garip garip öterim
Issız viranede çöl neme yetmez

Şu dünyanın olacağı malumdur
Bu ilmin aslına eren alimdir
Az yaşa çok yaşa sonu ölümdür
Eski hırka ile çul neme yetmez

Budala'm sırrına kimseler ermez
Tevekkül mal altın eteğin komaz
Kişi kısmetinden ziyade yemez
Bana kısmet olan mal neme yetmez
 

....................
 

 

 

 

 

KUL MEHMET

1600-1700  [72]           

 

YAVRU TURNAM

 

Yavrum turnam bizim ile varırsan
Söyle yâre gözlemesin yolları
Atım düştü yayan kaldım yıkıldım
Hudâ bilir başa gelen hâlleri

Elim bağlı kalem alıp yazamam
Çıkıp yüce dağlarını gezemem
Ben vatana varacağım' sezemem
Gözüme perd'oldu Acem illeri

Bende demir bentler vardır sökülmez
Burda koç yiğidin kadri bilinmez
Çıkarım bakarım zahman görünmez
Kal imdi vatanım Sıvas illeri

Ey Mehemmet götürdüğün baz olsun
Bizim eller bahar olsun yaz olsun
Dostumuz dost düşmanımız kör olsun
Ağam takınalım turna telleri

..............

 

YAVRUM TURNAM SENİ ALDIRDIM

 

Yavrum kuzum seni aldırdım elden
Kuzum kuzum der de meler bir koyun
Usandım da bezdim bu tatlı candan
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

Yine çiçeklendi dağların başı
Koyun ben n'ideyim Mevla'nın işi
Daim durmaz akar gözümün yaşı
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

Koyun senin derdin çoktur n'ideyim
Yanına da başka kuzu katayım
Varıp seni koyaklarda güdeyim
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

Kuzum senin budur alnında yazı
Hiç elin kuzusu olur mu kuzu
Yüreğimde vardır bir ince sızı
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

Seni güden çoban gayrı gütmesin
Yaydığı yerlerde otlar bitmesin
Kuzunu yiyenler onup yetmesin
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

Bugün koyun tuz başına gelmedi
Elin kuzusu da kuzu olmadı
Arayıp da kuzusunu bulmadı
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

N'olaydı sen koyun olmaya idin
Elin kuzuların görmeye idin
Ölüp de şu yere gelmeye idin
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

Kul Mehemmet bunu böyle söyledi
Söyledi de yaşın yaşın ağladı
Koyun yolum sana nerden uğradı
Kuzum kuzum der de meler bir koyun

............

 

SİYAH EBRULARIN DURUBEN ÇATMA

 

Siyah ebruların duruben çatma
Gamzen oklarını âşıka atma
Sana gönül verdim beni ağlatma
Benim gözüm nuru gönlüm sürûru

Bir od düşmüş dağlar gibi yanarım
Mâzul olmuş beyler gibi dönerim
Ay efendim senin yolun gözlerim
Benim gözüm nuru gönlüm sürûru

Yemeden içmeden külli beriyim
Senden ayrılalı cansız diriyim
Sinem üstünde bir kuru deriyim
Benim gözüm nuru gönlüm sürûru

Öğüttür verdiğim tut benim sözüm
Severim demeye tutmadı yüzüm
Ay efendim benim ay iki gözüm
Benim gözüm nuru gönlüm sürûru

............

KARLAR YAĞDI BORAN OLDU

Karlar yağdı boran oldu
Şimdi garip başın dağlar
Yaradan Mevlâ'ya kaldı
Senin cümle işin dağlar

Felek hatırın' yıkmada
Çeşminin yaşı akmada
Ruzigâr kahrın' çekmede
Yok akranın eşin dağlar

Dört yanın duman olalı
Oluptur başın belalı
Sümbülün bitmez olalı
Gam oldu yoldaşın dağlar

Avcılar şikâre çıkar
Sığını kemende çeker
Yaz bahar olıcak akar
Gözlerinden yaşın dağlar

Yaylağında biter lâle
İcazet olur sümbüle
Mehemmet der sabır eyle
Gerçek olur düşün dağlar

................

BE YARENLER YİNE EVVEL BAHARDIR

Be yarenler yine evvel bahardır
Bülbül intizarlık kılar durmayıp
Kuşlar ahenk edip çığrışıp öter
Kalbin kasavetin siler durmayıp

Kadir Mevlam kudretini bildirir
Daim ağlar kullarını güldürür
Menekşeler külahını kaldırır
Yeşil çemenlerde yeler durmayıp

Her ağaçlar sücü dolmuş içilmiş
Yeryüzüne ab-ı hayat saçılmış
Gök sümbül kırmızı lale açılmış
Güller ağzın açmış güler durmayıp

Misal-i Ravzadır Cennet-i Rıdvan
Firdevs bahçesine benzemiş cihan
Kırmızı hulleler giymiş erguvan
Selvi dalı başın sallar durmayıp

Bizim illerimiz aydın illeri
Çifte çifte bülbüllüdür dalları
Kul Mehemmed eydür seher yelleri
Yarin siyah zülfün böler durmayıp

...............

BUNCA DEMDİR ÇEKTİĞİM HASRET

Bunca demdir hasretliğin çekerim
Gel sevdiğim geld(i) ayrılık günleri
Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim
Gel sevdiğim geld'ayrılık günleri

Neler gelir koç yiğidin serine
Gece gündüz yanar aşkın narına
Gün bugündür Hak kefildir yarına
Bil sevdiğim geld'ayrılık günleri

Kapında bulunur bay ile geda
Can ile ser gayrı yoluna feda
Şimden sonra sana gayrı elveda
Kal sevdiğim geld'ayrılık günleri

Bülbülünüm feryadım var zarım var
İnci cevher madenidir şarım var
Lale sümbül al çiçekli yarim var
Gül sevdiğim geld'ayrılık günleri

Deli gönül karlı dağları aştı
Hicr oduyla dertli sinemiz pişti
Kul Mehemmet yine gurbete düştü
Yol sevdiğim geld'ayrılık günleri
................

HER DEM YÜZÜME GÜL GİBİ

Her dem yüzüme gül gibi
Gülen dilberin kuluyum
Ben ağladıkça yaşımı
Silen dilberin kuluyum

Naz ile salan başını
Oynadıp gözü kaşını
Rahmedip ben yoldaşını
Anan dilberin kuluyum

Mağrur tutmayup kendini
Alçak tutuben gönlünü
Arayıp derdimendünü
Bulan dilberin kuluyum

Soyunup giren koynuma
Rahimsiz gelmez aynıma
Siyah zülfünü boynuma
Salan dilberin kuluyum

Kul Mehemmet eydür ferman
Hastasına eder derman
Benimle her gece mihman
Olan dilberin kuluyum

..............

 

ELA GÖZLÜ CANIM

Behey ela gözlü canım
Kul olmaya geldim sana
Gönül tahtında sultanım
Kul olmaya geldim sana

Ne yerdeyiz ne gökteyiz
Dünü günü firkatteyiz
Elim vermez hasretteyiz
Kul olmaya geldim sana

Evlerinin önü yoldur
Kerem kıl aşıkın güldür
Gerek ağlat gerek öldür
Kul olmaya geldim sana

Koynunda turuncu gizli
Tatlı dilli şirin sözlü
Şahin gibi kara gözlü
Kul olmaya geldim sana

Kerem eyle benden kaçma
Sakın yadlar ile yatma
Gamzen okun bana atma
Kul olmaya geldim sana

Mehemmet eydür kulunum
Başı açık bir delinim
Ta ezelden muhibbinim
Kul olmaya geldim sana
 

      

 

 

Kaynak: Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi, 2.Basım, 1970,s.114

 

 

 

 

KUL MUSTAFA (KAYIKÇI KUL MUSTAFA)

1600-1700

 

 

Deniz eridir. Cezayir bölgesinde görev yapmıştır. Denizci olduğu için Kayıkçı Kul Mustafa diye bilinmektedir. Bağdat seferine de katılmıştır. Genç Osman .destanı ünlüdür.

 

GENÇ OSMAN DESTANI

 

İptida Bağdat!a sefer olanda,

Atladı hendeği geçti Genç Osman.

Vuruldu sancaktar kaptı sancağı,

İletti bedene dikti Genç Osman.

 

Eyerleyin kıratımın iğisin,

Fethedeyim düşmanların hepisin,

Sabah nazmında Bağdat kapısın,

Allah Allah deyip açtı Genç Osman.

 

Sultan Murat eydür gelsün göreyim,

Nice kahramandır ben de bileyim,

Vezirlik isterse üç tuğ vereyim,

Kılıcından al kan saçtı Genç Osman.

 

Kul Mustafa karakolda gezerken,

Gülle kurşun yağmur gibi yağarken,

Yıkılası Bağdat seni döğerken,

Şehitlere serdar oldu Genç Osman. [73]

 

 

………………..

 

 

Sevdasını başımızda,

Görür nazlanı nazlanı.

Sülün gibi karşımızda,

Yürür nazlanı nazlanı.

 

Gözümden akan kan gibi,

Güzellere sultan gibi,

Hublar üstünde han gibi,

Durur nazlanı nazlanı.

 

Aşıkı mest eder sözün,

Bin kan eder ela gözün,

Kakülüyle ol mah yüzün,

Bürür nazlanı nazlanı.

 

Mustafa meteder seni,

Terk ediben gitme beni,

Takıp boynuma zülfünü,

Sürür nazlanı nazlanı.

 ........................

Nem Kaldı (Seni Terk Eylesem)

Seni terk eylesem kaşları keman
Vefası olmayan yardan nem kaldı
Cefalım yok mudur göğsünde iman
Divane eyledin arda nem kaldı

Ayrılasın bencileyin eşinden
Bir dem sevda gitmez olsun başından
Bu ayrılık kıldı beni işimden
Arayıp gezerim karda nem kaldı

Akar gözyaşlarım bir dem silinmez
Kapuda kul oldum adım bilinmez
Ko serim sağ olsun yar mı bulunmaz
Kadrimi bilmeyen yârda nem kaldı

Kul Mustafa der ki severim candan
Gözlerim doludur kan ile nemden
Sevdiceğim farığ olduysa benden
Çıkayım gideyim şunda nem kaldı

Kayıkçı Kul Mustafa

Tez Gel (Kıyamet Haşre Dek)

Kıyamet haşre dek beklerim seni
Bu garip gönlümün mihmanı tez gel
Ahu tek çöllerde ağlatma beni
Bu garip gönlümün mihmanı tez gel

Uçtu gönül kuşu hava eyledi
Bülbül mekanında yuva eyledi
Ayrılık tellah nida eyledi
Bu garip gönlümün mihmanı tez gel

Bülbülün mekanı çalı bucağı
Dilberin mekanı aşık kucağı
Ölürsem körelir babam ocağı
Bu garip gönlümün mihmanı tez gel

Mustafa`m çağırır kalmadı takat
Beni Mecnun etti gözleri afet
Melek nesli misin ey selvi kamet
Bu garip gönlümün mihmanı tez gel

Kayıkçı Kul Mustafa
 

Yücesi Dumanlı Boranlı Dağlar

Yücesi dumanlı boranlı dağlar
İncitmen sunamı yol verin gitsin
Eyyamı şitada bahara erişsin
Eline bir deste gül verin gitsin

Uğratman sunamı kışa, borana
Kader kısmet durulmadı çare ne
Eşinden ayrılıp giden ceylana
Düzelin a dağlar yol verin gitsin

Mustafa`m der cemaline doyulmaz
Seni görmeyince takatım gelmez
Dostum gurbet elde yolun bulunmaz
Bir takım kılavuz kul verin gitsin

Kayıkçı Kul Mustafa

............................

 

Kaynak: Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi, 2.Basım, 1970,s.117

 

 

 

 

 

KUL NESİMİ (ALİ)

1600-1700

XVı Yüzyıl şair ve ozanıdır. Esas ismi Ali'dir.

BEN YİTİRDİM BEN ARARIM

Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne
Kah girerim öz bağıma gül dererim kime ne
Kah giderim medreseye ders okurum Hak için
Kah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne

Sofular haram demişler bu aşkın şarabına
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne
Ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime
Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne

Sofular secde ederler mescidin mihrabına
Yâr eşiği secdegâhım yüz sürerim kime ne
Kah çıkarım gökyüzüne hükmederim Kaf-be-Kaf
Kah inerim yeryüzüne yar severim kime ne

Kelp rakip böyle diyormuş güzel sevmek pek günah
Ben severim sevdiğimi günah benim kime ne
Nesimi'ye sordular ki yarin ile hoş musun
Hoş olayım olmıyayım o yar benim kime ne
 

..................

 

YAPTIĞIMIZ KABEDİR

Yıktığımız kilise
Şu bizim seyranımız
Bir seyrana benzemez

Süleymanlar içinde
Ali bir Süleyman'dır
Süleymanlar bildiler
Süleyman'a benzemez

Abdesimiz katlanmak
Namazımız sabretmek
Biz bir oruç tutarız
Ramazana benzemez

Kitabımızda kıl var
Dağlar kadar görünür
Bir bir âyet okuruz
Bir Kur`an'a benzemez

Kul Nesimi sen seni
Mânâ bilir söylersin
Biz bir deniz geçeriz
Bir ummana benzemez

.................

UYKUDAN UYANMIŞ ŞAHİN BAKIŞLIM

Uykudan uyanmış şahin bakışlım
Dedim sarhoş musun söyledi yok yok
Ak elleri elvan elvan kınalı
Dedim bayram mıdır söyledi yok yok

Dedim ne gülersin dedi nazımdır
Dedim kaşın mıdır dedi gözümdür
Dedim ay mı doğdu dedi yüzümdür
Dedim ver öpeyim söyledi yok yok

Dedim aydınlık var dedi aynımda
Dedim günahım çok dedi gönlümde
Dedim mehtap nedir dedi koynumda
Dedim ki göreyim söyledi yok yok

Dedim vatanım mı dedi ilimdir
Dedim bülbül müdür dedi gülümdür
Dedim Nesimi şah dedi kulumdur
Dedim satar mısın söyledi yok yok

................

GEL BENİ AĞLATMA ŞAHIM

Gel beni ağlatma Şah'ım
Ben sana kullar olayım
Gel bana ceylan bakışlım
Ben sana kullar olayım

Bir gonca bülbülün idim
Geldim dalında ötmeğe
Sanma ağlatma düşmez
Ben sana kullar olayım

Açtın zülüfün telinden
Zülüfün ucu mâh gibi
Kesip de yabana atma
Ben sana kullar olayım

Nesimî can Nesimî
Derdime bir çare kıl
Ezelden seni sevdim
Ben sana kullar olayıM.

................

GAZEL

cananı benim sevdiğimi can bilir ancak
gönlüm dileğin dünyada canan bilir ancak

bildim hem akl ile hem ilm ile hakkı
şöyle bildim onu ki kuran bilir ancak

ibdal oluben beyliğin eden arifi gör ki
bu saltanatın kadrini sultan bilir ancak

kim aşk denizine dalıp gark olagörsün
bu aşk denizinin bahrini umman bilir ancak

ey saki getir devr-i ayağın tozu ile sun ki
bu devr-ayağın devrini devran bilir ancak

işret meclisine gelip giden meyler içilir
pinhane çeker şöyle ki şeytan bilir ancak

hiç kimse Nesimi sözünü fehm edebilmez
bu kuş dilidir bunu süleyman bilir ancak

.............

Ben Melamet Hırkasını (Kime Ne) 1

Ben melamet hırkasını
Kendim giydim eynime
Ar u namus şişesini
Taşa çaldım kime ne

Gah çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Gah inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni

Gah giderim medreseye
Ders okurum hak için
Gah giderim meyhaneye
Dem çekerim kime ne

Sofular haram demişler
Bu aşkın şarabına
Ben doldurur ben içerim
Günah benim kime ne

Ben yitirdim ben ararım
Yar benimdir kime ne
Gah giderim öz bağıma
Gül dererim kime ne

Sofular secd`ederler
Mescidin mihrabına
Benim ol dost eşiğidir
Secdegahım kime ne

Nesimi`ye sordular ki
Yarin ilen hoş musun
Hoş olayım olmayayım
O yar benim kime ne

Kul Nesimi

Halk Müziği ve Sanat Müziği formlarında değişik ezgilerde söylenmektedir.
 

Ben Melamet Hırkasını (Kime Ne) 2

Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne
Gah giderim öz bağıma gül dererim kime ne
Gah giderim medreseye ders okurum Hak için
Gah giderim medreseye dem çekerim kime ne

Kelb rakip haram diyormuş şarabın bir katresine
Saki doldur ben içerim günah benim kime ne
Ben mekamet gömleğini deldim taktım eğnime
Ar-u namus şişesini taşa çaldım kime ne

Ah Yezid seccadeni al yürü mescid yoluna
Pir eşiği benim kabem kıblegahım kime ne
Gah çıkarım gökyüzüne hükmeder kaftan kafa
Gah inerim yeryüzüne yar severim kime ne

Kelb rakip böyle diyormuş güzel sevmek pek günah
Ben severim sevdiğimi günah benim kime ne
Nesimi`ye sordular yarin ile hoş musun
Hoş olayım hoş olmayım o yar benim kime ne

Kul Nesimi

Halk Müziği ve Sanat Müziği formlarında değişik ezgilerde söylenmektedir.
 

Erenler Şahtan Gelirler

Erenler şahtan gelirler
Ali derler pirimize
On İki İmam kullarıyız
Münkir ermez sırrımıza

Ateş yanıp kazan coşar
Dalga gelir boydan aşar
Şulesi aleme düşer
Bakın bizim nurumuza

Pirimiz kırklar yediler
Bu yolu onlar kodular
Bize böylece dediler
Kanarsan ikrarımıza

Baktık aslımız Ademdir
Kısmetim veren hüdamdır
Halifeler piş kademdir
Taç urdular serimize

Mürit mürşidine uydu
Erenler manisin duydu
Münafıklar nice kıydı
Tiğ çektiler pirimize

Nesimi sabakın pişir
Özüne muhabbet düşür
Bin bezirgan metah taşır
Günden güne şarımıza

Kul Nesimi

Aşık Nurşani tarafından bestelendi.
 

Nazar Kıl Gönlüm Şehrine

Nazar kıl gönlüm şehrine dünya fani dost sevdiğim
Aşığa bunca sitemler bi-revadır dost sevdiğim

Bunca yıldır ceht eylerim gönlüm ayrılmıyor senden
Hep benim senden umduğum bi-nevadır dost sevdiğim

Yüzü kara şol rakipler neler söylemiş hakkımda
İsmi müsemma hak için iftiradır dost sevdiğim

Ademin hakkı hak için düşmanımı şad eyleme
Hep benim senden umduğum merhabadır dost sevdiğim

Gel ha gel ha Kul Nesimi lebinde var türlü bade
Aşığa bu cevr ü cefa revadır mıdır dost sevdiğim

Kul Nesimi

Kul Nesimi mahlaslı bu türkü Kangal yöresinden Yusuf Şahin kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.

 

Sorma Be Birader (Vardır)

Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır
Bizim söyleyecek sözümüz vardır

Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz
Kıl ü kal bilmeyiz ifta bilmeyiz
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır
Bizim söyleyecek sözümüz vardır

Bizlerden bekleme züht ü ibadet
Tutmuşuz evvelden rah-ı selamet
Tevella olmaktır bize alamet
Sanma ki sağımız solumuz vardır
Bizim söyleyecek sözümüz vardır

Ey zahit surete tapma hakkı bul
Şah-ı velayete olmuşuz hep kul
Hakikat şehrinden geçer bize yol
Başka şey bilmeyiz Ali`miz vardır
Bizim söyleyecek sözümüz vardır

Nesimi esrarı fas etme sakın
Ne bilsin ham ervah likasın hakkın
Hakkı bilmeyene Hak olmaz yakın
Bizim Hak katında elimiz vardır
Bizim söyleyecek sözümüz vardır

Kul Nesimi
 

Yandı Yürek Yar Elinden

Yandı yürek yar elinden
Bilmem yara ne edeyim
Takatim yok dosta varam
Çare bilmem ne edeyim

Bir yara dışardan olsa
Halk ona bir merhem çalar
Benim yaram içerdendir
Çare bilmem ne edeyim

İki hekim geldi üstüme
Biri dilli birisi lal
Dilliye cevap veremedim
Bilmem ki lala ne deyim

Nesimi`ye dediler ki
Derdine bir derman ara
Bize derman Hakk`tan ola
Çare bilmem ne edeyim

Kul Nesimi


Şem`a Düşen Pervanaler

Şem`a düşen pervaneler
Gelsin bir hoşça yanalım
Aşka düşen divaneler
Gelsin bir hoşça yanalım

Varın söylen şol bülbüle
Neden aşık olmuş güle
Ermek istersen o kül`e
Gelsin bir hoşça yanalım

Nesimi döğünsün taşlar
Akıtalım gözden yaşlar
Hak tariktir hey kardaşlar
Gelsin bir hoşça yanalım

Kul Nesimi

............................

 

 

 

KUL SEVİNDİK (MUSTAFA)

1600-1700 Hekimhan-Hacıbektaş

 

  

 

 

TURABİ

1600-1700 

 

         

On yedinci yüzyıl şair ve ozanıdır.

 

Türabi der: Bu dem çeşmime bakar,

Narı hasret ile bağrımı yakar,

Yollarında durmaz bulanık akar,

Gözlerimin yaşı seller içinde.    [74]

 

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970, s.424

 

 

  

 

 

HİMMETİ  (HİMMET EFENDİ)

1609-1684 Gice Bolu-İstanbul

 

Evvel kudret nuru, kandilde iken,

Şefaatı Mustafa’ya verdiler.

Ruhlar, ta karınca şeklinde iken,

Şeriatı Ulemaya verdiler.   

 

 

 

 

NİYAZİ (MISRİ- MISIRLI MEHMET)

1617-1694 Malatya-Limni

 

Asıl adı Şemşeddin Mehmet olan Niyazi Mısri 1617 yılında Malatya’da doğmuştur. Mısır’a giderek orada da öğrenim görmüştür. Onun için mahlasında Mısri adını kullanır. Antalyalı Şeyh Sinan Ümmi’den tasavvuf dersleri almıştır. Anadolu'yu Rumelini gezmiş ve Limni adasında 1694 yılında ölmüştür.

Ahmet Yeseviden başlayan Alevi tasavvuf şair geleneği XVII.Yüzyılda Niyazi Mısri ile devam etmiştir. Yunus Emre’ye büyük hayranlık duymuştur. Onun tarzında ilahiler ve deyişler söylemiştir.

 

Bahr içinde katreyim,

Bahr oldu hayran bana.

Ferş içinde zerreyim,

Arş oldu seyran bana.

 

Dost göründü çün ayan,

Kalmadı bir şey nihan,

Tufan olursa cihan,

Bir katre tufan bana.

 

Niyazi’nin dilinden,

Yunus dürür söyleyen.

Herkes çün can gerek,

Yunus’tur canan bana.

.................

 

Ey derde derman isteyen,

Yetmez mi derdi derman sana.

Ey rahatı can isteyen,

Kurban olandır can sana.

 

Çürüklerin hep sağ olur,

Zehrin kamu, bal yağ olur,

Dağlar yemişli bağ olur,

Cümle cihan bostan sana.

 

Kulluğa bel bağlar isen,

Şam ü seher ağlar isen,

Sular gibi çağlar isen,

Tez bulunur umman sana.

 

Yüzün Niyazi eyle hak,

Derd ile bağrın eyle çak,

Kalbin sarayın eyle pak,

Şayet gele sultan sana.

 

……………

 

Kasap elinde koyunum,

Ya o beni, ya ben onu.

Cellat önünde boyunum,

Ya o beni, ya ben onu.

 

Irz ü vekar mal ü menal,

Yağma olundu cümlesi,

Soyunmuşum bu yolda ben,

Ya o beni, ya ben onu.

 

Mehdi benim adlim dürür,

İsa benim fazlım dürür,

Ahir amel katlim dürür,

Ya o beni, ya ben onu.

 

Meydana çık gel ey kaba,

Avret gibi giyme kaba,

Ben Mısrı’yim giydim aba,

Ya o beni, ya ben onu.  [75]

 

………………………

 

 

 

Hak yüzü, insan yüzünden görünür,

Zati Rahman, şeklin insan eylemiş.

 

Salik erince kemale şöyle kim,

Bağrını yaş, yüreğini kan eylemiş.

 

Anlayınca zat-i hakkı, zevk ile,

Bu Niyazi nice seyran eylemiş.

 

.....................

 

Niyazi, küntü-kenzin sırrını kendinde buldunsa,

Süleyman tahtın, ya hikmet-i lokman-ı neylerler.

.....................

 

Alan lezzeti birlikten, halas olur ikilikten,

Niyazi kande baksa, ol hemen didar olur peyda.

...................

 

Ademliğini her kim bulduysa odur Adem,

Yoksa görünen suret bir gölge imiş ancak.

................

 

Gafil olma, gözün aç alemi kübrasın sen,

Sidre ile levhü kalem arşı muallasın sen.

      ...............

 

Mushafı hüsnünde yazmış Kul hüvallah ayeti,

Ger inanmazsan geri var, mektebi irfana bak.

........................

 

Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş,

Bürhan aradım aslıma, aslım bana bürhan imiş.

 

Sağu solu gözler idim, dost yüzünü görsem deyü,

Ben taşrada arar idim, ol can içinde can imiş.

 

Öyle sanırdım ayrıyem, dost ayrudır ben gayrıyem,

Benden görüp işiteni, bildim ki o canan imiş.

 

Savmı salatu hac ile, sanma biter zahit işin,

İnsanı kamil olmağa, lazım olan irfan imiş.

 

Kande gelir yolun senin, ya kande varır menzilin,

Nerden gelip gittiğini, anlamayan hayvan imiş.

 

Mürşid gerektir bildire, Hakkı sana hakkel yakın,

Mürşidi olmayanların, bildikleri güman imiş.

 

Her mürşide dil verme, kim yolunu sarpa uğratır,

Mürşidi kamil olanın, gayet yolu asan imiş.

 

Anla hemen bir sözdürür, yokuş değildir düzdürür,

Alem kamu bir yüzdürür, gören anı hayran imiş.

 

İşit NİYAZİ’nin sözün bir nesne örtmez hak yüzün,

Haktan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pünhan imiş.

.........................

 

Her ne denli aşikar etsem havasın artırır,

Ol ayan iken anı örter delail, beyniyat.

.........................

 

Secde eyle Ademe ta kim hakka kul olasın,

Eden Ademden eba, Haktan dahi oldu cüda.

 

...........................

 

Nefsini terk etmeden Rabbini arzularsın,

Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın.

 

Men arefe nefsehü, fakat arefe rabbeh,

Kendini sen bilmedin, Sübhanı arzularsın.

 

Sen bu evin kapısın, henüz bulup açmadın,

Maşuka kavuşacak, zamanı arzularsın.

 

Dışarı üfürmekle yakılır mı bu ocak,

Gönlün Hakka vermeden, ihsanı arzularsın.

 

Dağlar gibi kuşatmış, tenbellik kardeş seni,

Günahını bilmeden, gufranı arzularsın.

 

Konuk için evin yok, hiç hazırlığın da yok,

Issız dağın başında mihmanı arzularsın.

 

Bostanı bağı gezdim, meyvesin bulamadım,

Sen öğüt ağacından rummanı arzularsın.

 

Gece sayıklar gibi anlaşılmaz söz ile,

Sen de mi ey Niyazi, irfanı arzularsın.

 

Camı temizlemeden, aynayı arzularsın,

Zünnarı kesmeden, imanı arzularsın.

 

Küçük çocuklar gibi binersin ağaç ata,

Tecrüben yok, topun yok, meydanı arzularsın.

 

Karıncalar gibi sen, ufak ufak yürürsün,

Meleklerden ileri safranı arzularsın.

 

Topuğuna çıkmadan suyu deniz sanırsın,

Sen dereyi geçmeden ummanı arzularsın.

 

Haydi Niyazi yürü, atma okun ileri,

Derdiyle kul olmadan sultanı arzularsın.[76]

 

Kaynak: 1. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.485

                  2. Kurul; Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 1, Türkiye Gazetesi Yay. S. 153

 

 

 

 

 

AŞIK ÖMER

1619-1707 KONYA GÖZLEVE KÖYÜ-İSTANBUL

 

1619 yılında Aydın’da doğmuştur. Bir uç beyinin oğludur. Çocukluğun ve gençliğinde Kırım’da bulunmuştur. Bursa, Konya, Varna, Bağdat, Sinop ve İstanbul’da bulunmuş ve buralarda şiirler söylemiştir. Aşıklık geleneğine göre saz çalıp söyleyen usta bir şairdir. Nerede doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Aydınlı, Kırımlı hatta Konyalı olduğu ileri sürülürse de Konyalı olma ihtimali yüksektir. Anadolu'yu, Kırımı, Rumeli'yi dolaşmış, Aleviliği benimsemiş ve tasavvuf alanında şiirler söylemiştir. Çok iyi bir eğitim almıştır. Hece vezni yanında Farsça aruz ölçüsünde yazacak kadar bu dile hakimdir. Şehirli bir şairdir.

 

Dedim: Dilber, yanakların kızarmış.

Dedi   : Çiçek taktım gül yarasıdır.

 

Dedim: Tane tane olmuş benlerin.

Dedi   : Zülfün değdi, tel yarasıdır.

 

Dedim: Dilber, sana yazıldı kanım.

Dedi   : Niçin dersin benim sultanım.

 

Dedim: Kimler sarmış ince miyanın?

Dedi   : Kendim sardım, kol yarasıdır.

 

Dedim: Bu Ömer’in aklını aldın.

Dedi   : Sevdiğine pişman mı oldun?

 

Dedim: Dilber, niçin sararıp soldun?

Dedi   : Hep çektiğim dil yarasıdır.

 

-------------------------------------------

 

Şu karşıdan gelen dilber,

Gelir amma neden sonra.

Bir selama nail oldum,

Verir amma neden sonra.

 

Bahçede açılan güller,

Dalında öten bülbüller,

Bizi zemmeyleyen dilber,

Çürür amma neden sonra.

 

Gördüm yarimin yüzünü,

Öptüm dostumun gözünü,

Aradım buldum izini,

Buldum amma neden sonra.

 

Kolumdan uçurdum bazı,

Yeter ettin bana nazı,

Aşık Ömer’in niyazı,

Geçer amma neden sonra.

--------------------------------------

 

Türk kavmine minnet etmek olur mu?

Karnında dalağı şiştikten geri.

Bin nasihat etsen, birin alır mı?

Öykelenip aklı şiştikten geri.

 

Öygelenip hergiz şişer dalağı,

Farkeylemez kabuz ile kabağı,

Nasihat etsen işitmez kulağı,

Galat damarları şiştikten geri.

 

Zebun iken görün Türk’ün yüzünü,

Yüz vermeniz, açtırmanız gözünü,

Evliyalar gibi söyler sözünü,

Zebun olup bağrı şiştikten geri.

 

Türk değil mi marsıvanın eşeği,

Eşek değil, köpekten de aşağı,

Haralına sığmaz olur taşağı,

Minnet üzerine düştükten geri.

 

Ömer dedi kim nasihat tutana,

Türk kavminde hicap yoktur utana,

Her ne gelir ise söyler lisana,

Haya damarları şiştikten geri. 

.....................

 

Kurulalı neler çekmiş,

Yalan dünyaya sorsana.

Nice bin türlü kan etmiş,

Akan deryaya sorsana.

 

Bilinmez ne acep aldır,

Gönül bir sarhoş misaldir,

Aşıklık ne müşkil haldır,

Çeken şeydaya sorsana.

 

Bu derdin çaresin bilmem,

Akar çeşmim yaşın silmem,

Olaydım yar ile bir dem,

Çeküp tenhaya sorsana.

 

Kelamı naz ile söyler,

Garip gönlüm alıp neyler,

Niçin cevheri cefa eyler,

Melek simaya sorsana.

 

Cihanda bulamadım bir yar,

Ruzu şeb eylerim efkar,

Derki ÖMER cümlemiz var,

İden Mevlaya sorsana.

...........................

 

Devlet humasını tutayım derken,

Uçurdum kolumdan baz elden gitti.

Cehd edip ardından yeteyim derken,

Hazır turna ile kaz elden gitti.

 

Yine cuş eyledi bu dertli yürek,

Sinemi çak etti bu devri felek,

Hakkın verdiğine kanaat gerek,

Gönül çok isterken, az elden gitti.

 

Mevlam verse varabilsem yarime,

Elim varmaz oldu kisbu karime,

Bir kara dumandır çöktü serime,

Kış eyyamı geldi yaz elden gitti.

 

ÖMER içini gör bakma dışına,

Çektiğin gelmesin kullar başına,

Kimse rahmeylemez çeşmim yaşına,

Ağlayı ağlayı göz elden gitti.

..................

 

Bakmayın siz Onun adına,

Adından daha yakın buduna,

Acun Ona Ali dedi  önadına,

Ali ise eyvallah Allah aşkına.  ACUN

 

………….

 

Ela gözlü nazlı dilber,

Halimden haberin var mı?

Seni benden Ayırdılar,

Zulümden haberin var mı?

 

Bugün dersin, yarın dersin,

Ağyara yardım edersin,

Ayrılığı zulüm dersin,

Ölümden haberin var mı?

 

Ela gözlerin süzülmüş,

Lebinden şeker ezilmiş,

İbrişim kuşak çözülmüş,

Belinden haberin var mı?

 

Ömer eder gülüşmüşler,

Aşıkların yanılmışlar,

Bahçende gülün dermişler,

Bağından haberin var mı? [77]

 

……

 

SEMAİ

 

Gel dilberim kan eyleme,

Seni kandan sakınırım.

Doğan aydan esen yelden,

Seni günden sakınırım.

 

Tabibim hışmınan bakma,

Ben kulun, odlara yakma,

Yanağına güller sokma,

Seni gülden sakınırım.

 

Haldan bilir haldaşım var,

Yola gider yoldaşım var,

Üç yaşında kardaşım var,

Seni ondan sakınırım.

 

Ömer’im der ben de geldim,

Tazelendi eski derdim,

Sen bir kuzu ben bir kurdum,

Seni benden sakınırım.

 

…………..

 

TÜRKÜ

 

Ela gözlerine kurban olduğum,

Yüzüne bakmaya doyamadım ben,

İbret için gelmiş derler cihana,

Noktadır benlerin sayamadım ben.

 

Aşkın ateşidir sinemi yakan,

Lütfuna erer mi cevrini çeken,

Kolların boynuma dolanmış iken,

Seni öpmelere kıyamadım ben.

 

Terkeyledim ağalarım beylerim,

Boz bulanık seller gibi çağlarım,

Anın için ah ederek ağlarım,

Ayrılık oduna doyamadım ben.

 

Kaldı deli gönül kaldı hep yasta,

Mevlam erdir beni murada kasta,

Aşık Ömer eder sevgili dosta,

Allahaısmarladık diyemedim ben.[78]

 

 

Kaynak: 1. Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi2.Basım, 1970,s.132

           2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

AZBİ, MUSTAFA

1650-1736 Kütahya-İstanbul

 

 

 

NECİP (Padişah III. Ahmet )

1673-1736  İSTANBUL-İSTANBUL

 

 

 

ŞİRİ BEKTAŞ ÇELEBİ

1700-1761 Kırşehir-Kırşehir

 

 

 

 

GURBİ (AHMET)

1700-1800 Bosna-Edirne

 

 

 

 

DERVİŞ HALİL (YENİÇERİLİ)

1700-1800 İSTANBUL-İSTANBUL

 

Sivrisinek Destanı, Tekerleme, Nasihatname gibi eserleri vardır

Bir Sanatım yoktur elümde Deyü

Bir sanatım yoktur elümde deyü
Gece gündüz kasavetten yatamam
Belki hata çıkar dilimde deyü
Tövbe edem derim bil ki tutamam

Bilmem hoca tutsam Farsi m`okusam
Yohsa kazzaz olsam kuşak dokusam
Hanend`olsam bülbül gibi şakısam
Cündi olsam doğru kurşun atamam

Kuyumc`olsam körüğü var çekmeğe
Akıl ister nazik düğme dökmeğe
Çiftçi olsam bari tohum ekmeğe
Bazarc`olsam alma armut satamam

Hallac olsam tokmağı var salmağa
Tabbağ olsam pöstekisin yolmağa
Gönül ister ummanlara dalmağa
Dalguç olsam on kulaç yer batamam

Babuçç`olsam maryol olur adımız
Muhzır olsam rüşvet ister kadımız
Reis olsam doğru esmez badımız
Furtunayla derdime derd katamam

Üstad saraç olup kalayım derim
Kın kesmenin yolunu bulayım derim
Boyum kısa şatır olayım derim
Yoldaşım çevik olursa yetemem

Derzi olsam işi çoktur bezdirir
Günde üç kez ütüsünü kızdırır
İğne ucu barmağımı azdırır
Yüsük ile bir hoşçaca itemem

Ehl-i marifetin hali bilinmez
Akar gözlerimin yaşı silinmez
Binde bir hakiki dost da bulunmuz
Halim arz eyleyüp yanup tütemem

Derviş Halil seyrangahın bağ olsun
Altı yanı mor sünbüllü dağ olsun
Gani mevlanın lütfu çoğ olsun

Arsız olup her kişiye çatamam
Gece gündüz kasavetten yatamam
Belki hata çıkar dilimde deyü
Tövbe edem derim bil ki tutamam

Bilmem hoca tutsam Farsi m`okusam
Yohsa kazzaz olsam kuşak dokusam
Hanend`olsam bülbül gibi şakısam
Cündi olsam doğru kurşun atamam

Kuyumc`olsam körüğü var çekmeğe
Akıl ister nazik düğme dökmeğe
Çiftçi olsam bari tohum ekmeğe
Bazarc`olsam alma armut satamam

Hallac olsam tokmağı var salmağa
Tabbağ olsam pöstekisin yolmağa
Gönül ister ummanlara dalmağa
Dalguç olsam on kulaç yer batamam

Babuçç`olsam maryol olur adımız
Muhzır olsam rüşvet ister kadımız
Reis olsam doğru esmez badımız
Furtunayla derdime derd katamam

Üstad saraç olup kalayım derim
Kın kesmenin yolunu bulayım derim
Boyum kısa şatır olayım derim
Yoldaşım çevik olursa yetemem

Derzi olsam işi çoktur bezdirir
Günde üç kez ütüsünü kızdırır
İğne ucu barmağımı azdırır
Yüsük ile bir hoşçaca itemem

Ehl-i marifetin hali bilinmez
Akar gözlerimin yaşı silinmez
Binde bir hakiki dost da bulunmuz
Halim arz eyleyüp yanup tütemem

Derviş Halil seyrangahın bağ olsun
Altı yanı mor sünbüllü dağ olsun
Gani mevlanın lütfu çoğ olsun
Arsız olup her kişiye çatamam

Derviş Halil

..........
 

Fellahın Haline Akıllar Ermez

Fellahın haline akıllar ermez
Aş yererler birbirinin leşine
Nil taştığı zaman gözleri görmez
Biri nobut salar yetmiş beşine

Babasına kıyar bu ne yürektir
Son miracı kazıktır ya kürektir
Gerdanları sanki mermer direktir
Beş kantar yük kaldırır kor başına

Hakkın emriyle işleri zardır
Güneşte yanmadan vücudu nardır
Yüz elli yaşında pirleri vardır
Kurşun vursan kıramazsın dişine

Kin kovarlar ömürleri gidince
Kuduz kelbe döner kanı tadınca
Gafir "hit mal" deyüp nida edince
Kırbaç girer cümlesinin düşüne

Orak elde kılıç gibi salarken
Tilki gibi ot içinde dalarken
Vardım seyreyledim birsim yolarken
Gidiler pek pehlivandır işinde

Sureta bir boynuz koyundur
Fursatın gözedir amma hayındır
Kırk yıl hizmet etse gene hayındır
Sakın anlar ile olma aşina

Bin kan eder bir paraya erince
Çalışırlar ta ki serin verince
Fursat ile hasmı ele girince
Mızrağ ile urur deler gûşuna

Acayiptir böyle bir kavim yoktur
Kiminin elinde kemandır oktur
Ol gani Sübhan`ın takdiri çoktur
Akıl isen fikr eyleyüp düşüne

Derviş Halil eydür işler ederler
Firavunun tarihini güderler
Beş yüz kırbacı kahvaltı ederler
Hiç bakmazlar ayaklar`nın şişine

Derviş Halil

............
 

Gönül Nasihatım Tutsan

Gönül nasihatim tutsan yeğ idi
Eli zemmeyleme özünden sakın
Tuz etmek hakkını bilen yiğidi
Kadir isen iki gözünden sakın

İbadetten hali etme dizini
Tövbe edüp yerlere sür yüzünü
Kal eyle bişürüp söyle sözünü
Mat olursun kendi sözünden sakın

Gitmeğe sa`y eyle doğru yoluna
Müşkilin var ise danış uluna
Mihnet ile kondurmuşken koluna
Aldırırsın yavrı bazından sakın

Hakikat aşkını serden ayırma
Gün bu gündür yarınkini kayırma
Usul ile gezüp kendin duyurma
Arifler var sezer izinden sakın

Merd kuşağın esik etme belinden
Dürr-i meknün çıkar daim dilinden
Bülbül gibi ayırırlar gülünden
Kışa uğradırlar yazından sakın

Sitem narıyla bağrın bişürme
Kendü kendün endişeye düşürme
Erbab-ı meclisinde elin şaşırma
Perdeni hoş gözle sazından sakın

Rah-ı hakikatta kendünü eğle
Hakk`ın bin ismin vird edüp söyle
Kısmetin ne ise kanaat eyle
Çoğa heves etme azından sakın

Yoğ iken var etti ol yüce Gani
Dört terkib üzere bend etti seni
Şeytana uyup da talgetme dini
Mezarda yanmaya bezinden sakın

Derviş Halil sen de geldin asırda
Bir zaman da abdal oldun Kasır`da
Muhalif rüzigar eser Mısır`da
Gubarı çok olur tozundan sakın

Derviş Halil

............

Tekerleme-i Derviş Halil

Sivrisinek ile halimiz yaman
Sor nice başım yorgana koydurur
Burnumla kulağım yerler her zaman
Kaşınmaktan derimizi soydurur

Katar katar olmuş gelir vız deyü
Çok kanımı içmişlerdir az deyü
Usul ile böyle çal`nur saz deyü
Nefeslerin birbirine uydurur

Akrep gibi sokar burnu kurusun
Acep nazik çalar Firenk borusun
Yanınca uydurmuş eşek arusun
Hesap edip alayların saydurur

Birbirin kovalayup yatarlar
Döşeğe girmeğe yanup tüterler
Böyle kaide-yle usul tutarlar
Sanasın kim nefesleri nay durur

Kalkup mum yakup arayım derim
Başını gözünü yarayım derim
Dal satır cümlesin kırayım derim
Korkarım ki büyüklere duydurur

Geceyle derdimi kimise bilmez
Her birin kurşunla urursan ölmez
Söyleşmek kabildi yalınız gelmez
Hep eşkıyasın bile ivdirir

Sanursun cenkçidir alayın dizer
Avazın işinden canından bezer
Ellerin evinde beş on gün gezer
Bizim hanemizde altı ay durur

Gece herkese fikr etmede yarını
Meterisden dinler ah u zarını
Cümle alem çeker onun zorunu
Gerek geda gerek ise bay durur

Derviş Halil eydür ayık yatamam
Sözlerim sahihdür yalan katamam
Üş dururum hiç birini tutamam
Cinne benzer bir acaip soy durur

Derviş Halil

.............................. 

  

 

 

İBRAHİM

1700-1800 Yozgat Bahadın-

Yozgat'ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın kasabasından olan Aşık İbrahim, XVII. yüzyılda yasadığını bildiğimiz bir kaç Yozgatlı sairden biridir. Hayati ve edebi şahsiyeti hakkındaki bilgilerimiz, Bahadinli araştırıcı Arif Baş'ın sözlü gelenekten derlediği rivayet ve şiirlerden ibarettir. Bunun dışında yazılı kaynaklarda kayda değer bir bilgi bulunmamaktadır.

Arif Baş'ın derlediği rivayetlerde, XVIII. yüzyılda yasadığı belirtilen Aşık İbrahim'in bir dörtlüğü de onun yasadığı yüzyılı ortaya koyan bir delil olarak gösterilmektedir:

Bin yüz yetmis bese konunca sene (M.1761)
Kül oldum askinla ben yana yana
Elestü'den ervah geldi bu cana
Ibrahim'i hak sevdaya salan yar

Dogumu da dahil olmak üzere Asik Ibrahim'in hayatinda önemli bir olaya isaret eden bu tarih, onun XVIII. yüzyilda yasadigini göstermektedir.

Bugün de Alevi inancina mensup Türkmenlerce meskun olan Bahadin köyünde dogan Asik Ibrahim de Alevi-Bektasi tarikatine mensuptur. Siirlerinde tarikatine tini gösteren misralarla karsilasmaktayiz. Arif Bas'in bildirdigine göre Ask Ibrahim'in soyu Bahadin'da bugün "Asikgil" sülalesi olarak anilmaktadir. Kendisinin de Asik Ibrahim'in soyundan geldigini ifade eden yazarin verdigi bilgileri ihtiyatla karsilamakla beraber dogru olarak da kabul etmek durumundayiz.

Bade içen, atisma yapan dolayisiyla irticali siirler söyleyen Asik Ibrahim'in bu özellikleriyle asiklik gelenegi içerisinde yetisen, Alevi-Bektasi sairlerinin etkisi altinda siirler söyleyen, elinde sazi ile at sirtinda diyar diyar dolasarak sanatini icra eden diger Yozgatli sairlerin aksine olarak "asiklik" özelliklerine sahip oldugunu ortaya koyan bir sair oldugunu belirtmeliyiz. Nitekim hakkinda anlatilan rivayetlere göre Misir Valisinin asigi yaninda götürerek üç yil alikoydugunu ve atismalar yaptirdigini göz önüne alirsak, yasadigi dönemin güçlü sairlerinden biri oldugunu söyleyebiliriz.

Ele geçen siirlerinin çogu hece, kafiye ve ifade bakimindan kusurludur. Bu siirlerin sözlü gelenekten derlenmesi. iki yüzyil içerisinde meydana gelebilecek muhtemel degismeleri göz önüne almamizi gerektirmektedir. Eldeki siirlerinde Alevi-Bektasi sairleri tarafindan sikça islenen tarikat ile ilgili konularin yaninda gurbet, hasret, yoksulluk gibi konular da bulunmaktadir. Elimizde bulunan on bes civarindaki siirinden hareketle Asik Ibrahim'in edebi sahsiyeti hakkinda isabetli degerlendirmeler yapmamiz oldukça güçtür. Ancak yapilan derlemeler, rivayetler ve siirlerden hareketle, onun XVIII. yüzyilda yasamis, asikligin temel prensiplerine bagli, Alevi-Bektasi tarikatine mensup bir sair oldugunu kabul edecek ve degerlendirmemizi bu kabul çerçevesinde yapacagiz.

Eserlerinden bazıları:



Dost bize ikrarlık verdi
Gelmez üç gündür üç gündür
Dilime ezberi girdi
Gelmez üç gündür üç gündür

Gelirim diye and içti
Bilmem ne diyara düştü
Ay dolandı yillar geçti
Gelmez üç gündür üç gündür

Büyük bir efkara düştüm
Sinem türlü yara düştüm
Bülbül gibi zara düştüm
Gelmez üç gündür üç gündür

Bilmezem mahbubum n'oldu
Sarardı gül benzim soldu
On sekiz yıl tamam oldu
Gelmez üç gündür üç gündür

İbrahim candır cananım
Kalp evinde errahmanim
Alemin sah-i Sultanim
Gelmez üç gündür üç gündür


.............


İcazet vaktidir benim efendim
Teferrüç edelim illerimizi
Derya-yi muhipten bağlandı bendim
Kime arz edelim hallerimizi

Vilayet perişan yeğin gamım var
Düşmüşüm efkara leyli ve nehar
Nice ahbaplarım eder intizar
Anar menciliste dillerimizi

Bir melek misali soyun soylasam
Nazlı yarin zikrin dilde söylesem
Mevlam izin verse insem boylasam
Ragıptan tenhadan göllerimizi

Kişi efendisin meth eder her gün
Velinimetimsin kılamam terkin
Ne kadar eğlensek git olur bir gün
Akittin didemden sellerimizi

Kulun niyaz eder ol desti payı
Budur aşıkların erkanı huyu
Gitti de gelmedi İbrahim deyi
Belki bekler vardır yollarımızı


.............


Cemalini gördüm gönlüm şad oldu
Gönül eğlencesi cemal merhaba
Aktı çeşmim yaşı çaylar sel oldu
Çaylar eğlencesi mihman merhaba

Pirim çıkmış Sul'hüyük'te oturur
Horasan'dan kösasini getirir
Zemheride yanıl elma yetirir
Hem dalma hem budağına merhaba

Yürüyen duvara dur dedi durdu
Nisan olsun diye sırtını verdi
Kara taşı hamur etti yogurdu
İşareti belli Bektas Merhaba

Kırlangıcın neresinde temasa
Anda biter nergizinen menevşe
Bizden selam söylen Sultan Bektaş'a
Orda yatan gazilere merhaba

Eydür İbrahim'im dilim dolaşık
Pirini sevmeyen olur mu aşık
Dün ü günü yüz sürdüğüm gök esik
Ab-i zemzem Çilehane merhaba


...............


Gam yiyip gam çekme divane gönül
İnşallah kurtarır imanım vardır
Her olur olmaza sırrın söyleme
Bas dostun kalmadık güvenim vardır

Şanına mi düşer kula cevretmek
Kul kusursuz olmaz yabana atmak
Darılıp kulunu bir pula satmak
Basma mürüvvetin amanım vardır

Güzel turnam sulağından indi mi
Yoksa ağyar ikrarından döndü mü
Sarhoş muyum bilemiyom kendimi
Irılmaz serimde dumanım vardır

İbrahim günahkarım günahım çoktur
Haset deryasında umudum Haktir
Errahmanirrahim şeriki yoktur
Amentü billahi imanım vardır

 

 

 

 

KALBİ

1700-1800

 

 

 

 

KASIM DEDE

1700-1800

 

KASIM DEDE

Gözlerim Yollarda Uykular Gelmez

Gözlerim yollarda uykular gelmez
Gülbengin çektiğim erenler gelsin
Kavim kardaşlarım halimden bilmez
Derdimi sırrımı bilenler gelsin

Yoldaşım sandığın yolundan azar
Haldaşım sandığım fitneler düzer
Ahd-ı ikrar verip ikrarın bozar
Can verip ikrara duranlar gelsin

Binbir mana desem biri dinlenmez
Cahillerin ağzı dili bağlanmaz
Hakk`ı isteyenler halkla bağlanmaz
Ali`nin yoluna varanlar gelsin

Yürü Kasım Dede çareni ara
Emek zahmet çekme nafile yere
Yezid aslı talip gelmez bu yola
Ali`nin yoluna varanlar gelsin

Kasım Dede
...........................
 

 

 

 

KATİP  (KATİBİ)

1700-1800

 

Katibi XVII.yüzyıl şair ve ozanlarındandır. İyi bir öğrenim görmüş ve bu sayede beyler ve paşalar yanında katiplik yapmıştır. Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre daha sonraları koyun tüccarlığı yapmıştır. IV.Murat’ın Bağdat seferine katılmış. Aruz ve hece vezniyle şiirler yazmıştır.

 

ÖĞÜT

 

Deli gönül melül olup gam yeme,

Ağlamanın elbet gülmesi vardır.

Aduda intikam kalır mı böyle,

Herkes ettiğini bulması vardır.

 

Hak için ibadet eden sadıklar,

Mertebesin bulur bağrı yanıklar,

Bivefa dilberi seven aşıklar,

Gahi böyle melül olması vardır.

 

Bu aşk dedikleri bir yoldur ince,

Bülbüle cevreder bir gül –i gonce,

Bir güzelin kendi gönlü olunca,

Tenhaca odaya gelmesi vardır.

 

Bu bir eski sözdür söylenir ezel,

Dilber akçe ister, dinlemez gazel,

Zengince bir aşık bulsa bir güzel,

Züğürdü ferdaya salması vardır.

 

Katibi sabreyle ötesi yakın,

Hercai gözetmez tuz-ekmek hakkın,

Bivefa dilbere aldanma sakın,

Hemen bir yüzüne gümlersi vardır.[79]

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.129

  

 

 

 

KUL CEVRİ

1700-1800

 

Derilüben hak cemine gelenler,

Edep ile erkan ile gelmeli.

Ayni cemde saf oturun, saf durun,

Muhabbette hazin hazin gülmeli.

 

Ayni cem kardeşler yeriniz bilin,

Taşra çıkarsanız gönülde kalın,

Bu yol sahibinin himmetin alın,

Mümin başında devlet olmalı.

 

Mümin niçin kir getirmez yüzüne,

Niyaz eder dedesinin dizine,

Kıyamette mil sokarlar gözüne,

Mürşidin niyazın dizden almalı.

 

Baylığ ile varlık benlik getiren,

Bulunur mu kendi kendin yetiren,

Mürşid ile bir döşeğe oturan,

Kıyamette yüz üstüne kalmalı.

 

Kudret meyinden bizler de içtik,

Aşkın goresinden kaynadık çoştuk,

Anlar baştır, biz ayağa düştük,

Aman kardeş, haddimizi bilmeli.

 

Mümin olan mümin nice olmalı,

Dışarıya pazvandını salmalı,

Süpürgeci süpürgesin çalmalı,

Her hizmetler yerli yerin bulmalı.

 

Sakacılar sak suyun doldurdu,

Mürşid parmağını suya daldırdı,

Bir damlası bin şeytanı öldürdü,

Nuş edip münkire lanet kılmalı.

 

Okunur nefesler, çağrılır düvaz,

Hayır nasihatı pirlerden duy yaz,

Anda kabul olur bin türlü niyaz,

Fark edip de törelerin bilmeli.

 

Dede olan mürşidliğin bildirdi,

Ayni cemi gülbengile doldurdu,

Cem halkını ayak üstü kaldırdı,

Sakin olup yerli yerin bilmeli.

 

Uyanır zakirler, çalınır sazlar,

Anda kabul olur, niyazlar nazlar,

Gele samah ede, gelinler kızlar,

Mümin olan bunda murat almalı.

 

Bunu böyle kurmuş asıldan kuran,

Emrolunca gelir sofrayı kuran,

Dedemiz deyince, oturan duran,

Hiç gaybetsiz evinize varmalı.

 

Boştur sanma KUL CEVRİ’nin emeği,

Sakın kardeş baki sanma dünyayı,

Gayet paktır erenlerin yunağı,

Kurban kesip yılda bir kez yunmalı.[80]

.........

 

Kaynak : Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

 

 

 

 

KUL HASAN (HASAN DEDE) (KARPUZU BÜYÜK HASAN DEDE İLE AYNI KİŞİ OLABİLİR?)

1700-1800 KIRIKKALE

1500-1561 Tarihli biri daha var.

  

 

 

KUL ŞÜKRÜ- ŞÜKRÜ BABA

1700-1800 [82]

 

 

  

 

Kaynak Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.s.189-193

.........

 

 

 

 

 

MAHREMOĞLU

1700-1800

 

 

 

 

NOKSANİ  İsmail

1700-1800 Erzurum-Erzurum

 

 

 

 

PİR MEHMET DEDE SÜCAADDİN

1700-1800 Eskişehir-Seyitgazi

 

Seyitgazi Sücaaddin Veli Bektaşi Dergahı Şeyhidir.

 

MÜNACAAT

 

Gün yüzlü gündesim nemden incindin,

Araya söz katar, ildir efendim.

Ben kulunum, haki payine geldim,

Aradan noktayı kaldır efendim.

 

Dost dostu bir pula satar mı böyle,

Sairlere meyil katar mı böyle,

Kusurlusun diye atar mı böyle,

Kul kusurdan hali değil efendim.

 

Kulun işi daim günah işlemek,

Adettir fidanı kesip aşılamak,

Bir mürvete yüz bin kan bağışlamak,

Ta ezelden kadim yoldur efendim.

 

Hayal mayal gelir dostun cefası,

Budur aşıkların mekanı hası,

Aşıkın maşuka cevrü cefası,

Böyle gevretmekten öldür efendim.

 

Gam ile geçirdim şunda beş günü,

Senin şanın kaldırmaktır düşkünü,

Ben bir divaneyim ölüm şaşkını,

Göster didarını, güldür efendim.

 

PİR MEHMET’im ilmi zatın bilenler,

Mecnun olur dost cemalin görenler,

Kusur mu gözetir sultan olanlar,

Bazısı kusur işler kuldur efendim.

........................

 

Eğer benim ah-ü zarım sorarsan,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

Bu cihanda külli varım sorarsan,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

 

Odur dayandığım damanım menim,

Hem din ile billah imanım menim,

Gizli kalb evinde mihmanım menim,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

 

A sevdiğim sensiz bir an olamam,

Şad olup da sensiz bir dem gülemem,

Senden özge bir yardımcı bilemem,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

 

Derdin bana yeter derman istemem,

Hükmün yeter asla ferman istemem,

Göster didarını gılman istemem,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

 

Sensin aşıkların dini imanı,

Müminlerin canı içinde hem canı,

Düvazdeh okurum on iki İmamı,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

 

Sözüm budur gayrı, ben de bes derem,

Bana dost diyene ben de dost derem,

La’li gevher hastır, ben de has derem,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

 

Pir Mehmed’im eder Herzar isterim,

Mürşidimden hikmet nazar isterim,

Malım dökmekliğe Pazar isterim,

Allah bir Muhammed Ali sevdiğim.

......

 

Sabahtan uğradım bir mah güzele,

Göz üstünde göze bakmak güzeldir.

Güzelin buyruğu başım üstüne,

Güzel ile yola gitmek güzeldir.

 

Güzel ağlar, güzel güler naz ile,

Güzel söyler, güzel dinler söz ile,

Güzel bahar gelir, güzel yaz ile,

Güzel ile gül toplamak güzeldir.

 

Güzel ile güzel gezmeli imiş,

Güzel ilşe bade süzmeli imiş,

Güzel okuyup güzel yazmalı imiş,

Güzelin lebinden tatmalı imiş.

 

Güzel gezer, güzel ili obayı,

Güzel giyer, güzel şalı abayı,

Güzel doğar, güzel Muharrem ayı,

Güzel tutup güzel görmek güzeldir.

 

Pir Mehmed’im güzellerden söz ara,

Güzelleri güzellerden süz ara,

Yalınız koymayın beni mezara,

Güzel gelip, güzel gitmek güzeldir.

 

........

Hak muhabbet benden urdu,

Dönemem ben de bendinden.

Bir çok aşıkları kandı,

Bu bendin, bendi bendinden.

 

Ali’dir bu bendin bendi,

Bende olan bende geldi,

Ab dökülüp çarka geldi,

Bu bendin bendi bendinden.

 

Hak durmaz devran döndürür,

Vuslatı yane irdirir,

Pervan veş oda yandırır,

Bu bendin bendi bendinden.

 

Bir aşıkı biçareyim,

Bir bende yüz kareyim,

Hem deli hem divaneyim,

Bu bendin bendi bendinden.

 

Pir Mehmed’im ben de geldim,

Bir bendeyim ben de geldim,

Arayıp kalbimi buldum,

Bu bendin bendi bendinden.

.........

 

Yolcu oldum yola düştüm,

Yollarım Ali çağırır.

Bülbül oldum güle düştüm,

Güllerim Ali çağırır.

 

Bulutlayın göğe ağdım,

Yağmurlayın yere yağdım,

Gözümden çok yaşlar döktüm,

Sellerim Ali çağırır.

 

Çok zaman turabda yattım,

Türlü çiçek olup bittim,

Arılayın çok bal ettim,

Ballarım Ali çağırır.

 

Bu hana mihman gelmişem,

Gah ağlayıp gah gülmüşem,

Bahr ile ummana dalmışam,

Göllerim Ali çağırır.

 

Pir Mehmed aşka düştü,

Aşk dalgası hadden aştı,

Virdimize Ali düştü,

Dillerim Ali çağırır.

...........

 

Kalmışsın bir kış içinde,

Gam gönlünü yaz edersin.

Elin yoktur iş içinde,

Karanlıkta göz edersin.

 

Kış kaydını görmemişsin,

Gonca gülü dermemişsin,

Dört kapıya ermemişsin,

Gelmiş burda söz edersin.

 

Ne var bilin mi belinde,

Çok çeneler var dilinde,

Sim ü zer yoktur elinde,

Dükkan önün toz edersin.

 

Bağlandığın yeri bilmen,

Canbazsın dükkana gelmen,

Alırsın kıymetin bilmen,

Kumaşımı bez edersin.

 

Ağzın dolu hep kıyl ü kal,

Kalbinde yoktur hiçbir hal,

Soran bize bin yolluk yol,

Bel ardından naz edersin.

 

Mağripten atanı bilmen,

Maşrikten tutanı bilmen,

Can cana katanı bilmen,

Deri gelir iz edersin.

 

Pir Mehmed’im der buyursam,

Karşında iplik eğirsem,

Gizli sırları duyursam,

O değildir, göz edersin.[83]

.........

Kaynak: Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

 

 

 

 

TAHİRİ

1700-1800

 

 

Bilmem şu şehirde ne kar eylesem,

Yitirdim aklımı başta dururken.

Dedim başım alıp firar eylesem,

Bir kimse rast geldi yolda giderken.

 

Nasihat eyledi, dinledim anı,

Varıp bir köşede tuttum mekanı,

Çiftçi oldum ele aldım sabanı,

Öküzlerim öldü döğen sürürken.[84]

 

………………..

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.501

 

 

 

 

ZEYNEP KAMİL BACI (SÜCAADDİNLİ ÖKSÜZ ZEYNEP)

1700-1800

 

Mehmet Ali Paşanın üçüncü kızı. Ailenin muhalefetine rağmen, Yusuf Kamil Paşa ile evlenmesine izin verdi. Yusuf Kamil Paşa Mısıra vali olmuş ve daha sonra da Sadrazamlığa yükselmiştir. Zeynep Kamil Hanımefendi şiire oldukça meraklıdır. Aynı zamanda Aleviliğe ilgi duymuş ve Pir Mehmet Deyi İstanbul’a çağırtmıştır. Konağında aylarca dedeleri misafir etmiş ve İstanbul’da olan veya İstanbul’a gezmeye yahut ziyarete gelen bütün dedeleri konağında ağırlamış ve onlardan nasip alarak şiirler söylemiştir.

Genç Abdalın cönk defterine bizzat kaydettiği şiiri:

 

Keşfet nikabını yeri göğü münevver et,

Bu alem-i anasırı firdevs-i enver et.

 

Titret lebini cuşa getir havz-ı kevseri,

Anber saçını çöz bu cihanı muattar et.

 

Hüsnün beraat yazdı sabaya dedi ki tez,

Var milket-i Hatayile Çini müsahhar et.

 

Abı hayat olmayacak kısmet ey gönül,

Bin yıl gerekse zulmete seyr-i Skender et.

 

Zeynep ko meyl-i ziynet-i dünyaya zen gibi,

Merdane var, sade dil ol, terk-i ziver et.

....................

 

Mahı Muharremde derdi hicranda,

Şah İmam Hüseyin Ali’yi gördüm.

Ağlar idim ahu zar ile gamda,

Şah İmam Hüseyin Ali’yi gördüm.

 

Erenlerin nazargahı önünde,

Arzum kaldı cemalinde nurunda,

Medet mürvet dedim, durdum derdinde,

Şah İmam Hüseyin Ali’yi gördüm.

 

Yeşil ammamesin sarmış başına,

Ay gibi parladı alnım döşüne,

Kimse akıl erdiremez işine,

Şah İmam Hüseyin Ali’yi gördüm.

 

Aman mürvet dedim, tuttum destini,

Sıtkile isteyen bulur dostunu,

Ağlarken şad etti Zeynep miskini,

Şah İmam Hüseyin Ali’yi gördüm. [85]

 

 

 

 

 

 

 

ŞEMİMİ

1700-1800

 

 

 

İBRAHİM HAKKI ERZURUMLU

1703-1780 Hasankale Pasinler-Siirt Tillo(Aydınlar)

 

1703 yılında Erzurum ili Hasankale Pasinler ilçesinde doğmuştur. Babası derviş Osman Efendi’dir. Annesi Şerife Hanife Hatun’dur. İstanbul, Mısır ve Hicaz’da bulunmuştur. Din bilimi, edebiyat, psikoloji, matematik ve astronomi konularında iyi bir eğitim almıştır. Bu alanlarda eserler vermiştir. Siirt ili Tillo ilçesine yerleşmiş ve orada kendi geliştirdiği aletlerle gözlemevi kurarak gökyüzünü incelemiştir. Elde ettiği bilgiler günümüz bilgileriyle hemen hemen aynıdır.

Bilimsel alanlarda yaptığı incelemeleri Marifetname isimli kitabında toplamıştır. Şiirlerini de Divan’da toplamıştır.  

 

MUHAMMES (Tefvizname)

 

Hak şerleri hayr eyler,

Zannetme ki gayr eyler,

Arif anı seyr eyler,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Kalbini ona berk eyle,

Tedbirini terk eyle,

Takdirini derk eyle,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Hallak Rahim oldur,

Rezzakı Kerim oldur,

Faali Hakim oldur,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Bil Kadıyı hacatı,

Kıl ana münacaatı,

Terk eyle müredatı,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Bir işi murad etme,

Olduysa inad etme,

Hak’dandır o red etme,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Hakkın olıcak işler,

Boştur gam u teşvişler,

Ol hikmetini işler,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Her işleri fayıktır,

Birbirine layıktır,

Neylerse muvafıktır,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Dilden gamı dur eyle,

Rabbınla huzur eyle,

Tefvizi umur eyle,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Sen adli zulüm sanma,

Teslim ol da yanma,

Sabret sakın usanma,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Dime şu niçin şöyle,

Yirincedir ol öyle,

Bak sonuna sabr eyle,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

 

Hiç kimseye hor bakma,

İncitme gönül yıkma,

Sen nefsine yan çıkma,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Mümin işi reng olmaz,

Akil huyu cenk olmaz,

Arif dili teng olmaz,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Hoş sabrı cemilimdir,

Takdiri kefilimdir,

Allah ki vekilimdir,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Her dilde onun adı,

Her canda onun yadı,

Her kuladır imdadı,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Geh Muti ve geh Mani,

Geh Zarru gehi Nafi,

Geh Hafız u Geh Rafi,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Geh Abidin eder Arif,

Geh Eymen ü geh Haif,

Her kalbi odur Sarif,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Geh kalbini boş eyler,

Geh hulkini hoş eyler,

Geh aşkına duş eyler,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Geh sade ve geh rengin,

Geh tabın eder sengin,

Geh hurrem ü geh gamgin,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Az ye, az uyu, az iç,

Ten mezbelesinden geç,

Dil gülşenine gel göç,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Geçmişle geri kalma,

Müstakbele hem dalma,

Hal ile dahi olma,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Her dem onu zikr eyle,

Zeyrekliği koy şöyle,

Hayranı Hak ol şöyle,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Gel hayrete dal bir yol,

Kendini unut onu bul,

Koy gafleti hazır ol,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Her sözde nasihat var,

Her nesnede ziynet var,

Her işte ganimet var,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Hep rumz ü işarettir,

Hep gamz u beşarettir,

Hep aynı inayettir,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Her söyleyeni dinle,

Ol söyledeni anla,

Hoş eyle kabul canla,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Bil elsine halkı,

Aklamı Hak ey HAKKI,

Öğren edeb ü hulku,

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

Vallahi güzel etmiş,

Billahi güzel etmiş,

Tallahi güzel etmiş,

Allah görelim netmiş,

Netmişse güzel etmiş.

 

............

 

Hayalatı Muhalat

 

Bin çay akıp bir olsalar,

Bir kaya başın bulsalar,

Ol kayadan dökülseler,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Bin pek büyük top sürseler,

Keskin barut doldursalar,

Bir elden ateş vursalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Yüz bin davullar alsalar,

Hep bir araya gelseler,

Andan çomağı çalsalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Yüz bin kazanlar alsalar,

Bir dağ başından salsalar,

Hep bile yuvarlansalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Bin küp satın alsalar,

Bir kayadan salınsalar,

Bir birine çalınsalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Bin aygır eşşek sürseler,

Bir künbete doldursalar,

Bir perdeden anırsalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Hanende çok aldırsalar,

Künbette ses kaldırsalar,

Hem erganun çaldırsalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Hamam içi dolsa zenan,

Kaynar sulkar olsa revan,

Yüzgeçle ayak vursalar,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

 

Hakkı bahar olsa zaman,

Rad ile berk olsa ayan,

Ol sayhadan dolsa cihan,

Seyreyle sen gümbürtüyü.

...........

 

Kıyafet-i Aza

 

Kim ki boyudur tavil,

Sade dil olur cemil.

 

Kim ki boyudur kasil,

Hilesi vardır kesir.

 

Kim ki vasat boyludur,

Akil ü hoş huyludur.

 

Kim ki saçı sert olur,

Akl ile cüret bulur.

 

Kim ki saçı nerm olur,

Ebleh ü bi şerm olur.

 

Kim ki saçı sarıdır,

Kibr ü gazap karıdır.

 

Kim ki sacı kara,

Sabrı var onun ara.

 

Kumral ise saç güzel,

Sahibidir bi-bedel.

 

Saçı az olur latif,

Oldu arif ü zarif,

 

Saçı çok olsa zenin,

Fehmi az olur onun.

 

Başı küçük aklı az,

Olsa ona deme raz.

 

Başı büyük olanın,

Aklı çok olur onun.

 

İnce olan kaş ucu,

Fitnedir işi gücü.

 

Kaştan çok olan kılı,

Müksir olur gussalı.

 

Kaşı açık doğrudur,

Çatma ise uğrudur.

 

İnce kaş olur cemil,

Kibre tavili delil.

 

Çeşmi siyahtır muti,

Çeşmi kızıldır seçi.

 

Noktalı göz ok olur,

Değmesi pek çok olur.

 

Vechi pek uzun olan,

Laf ile söyler yalan.

 

Kim ki turuştur yüzü,

Telh olur ekser sözü.

 

Ağzı büyüktür seçi,

Eğri olandır şeni.

 

Er kişi sesli zenan,

Ekser söyler yalan.

 

Kim ki sesidir kaba,

Himmeti var merhaba.

 

Ses çatal olsa o can,

Halka eder bed güman.

 

Umma sen ondan haya,

Handesi çok olsa ha.

 

Yüz güleç ü söz leziz,

Olsa o candır aziz.

 

Dişleri iri olan,

İşler ol ekser yaman.

 

Mutedil olsa dişi,

Sıdk u safadır işi.

 

Eğri omuzlu kişi,

Eğrilik olur işi.

 

Ger küçük olduysa el,

Bi bedel oldur güzel.

 

Tırnağı yumru çızık,

Olsa o bilmez yazık.

 

Ger beli ince olur,

Şekli yerince olur.

 

Batnı büyüktür gabi,

Batnı küçük çelebi.

 

Oyluğu enli olan,

Tenbel olur bi güman.

 

Ayağı enli kişi,

Cevr ü cefadır işi.

 

....................

 

 

 

kılık Kıyafet sırrı

 

 

Kim ki uzun boyludur,

Sade dil güzel huyludur.

 

Kim ki boyu kısaca,

Hilesi vardır çokca.

 

Kim ki vasat boyludur,

Akıllı ve hoş huyludur.

 

Kimin ki saçı sert,

Aklıyla bulur cüret.

 

Kim ki saçı normal,

O utanmaz ve aptal.

 

Kim ki saçı sarıdır,

Gururlu ve nazlıdır.

 

Kim ki saçı kara,

Sabrı var onun ara.

 

Kumral saç güzel,

Sahibidir bedelsiz ezel.

 

Saçı az olan hoş olur,

Bilgili ve zarif olur.

 

Saçı çok olsa kadın,

Fehmi az olur onun.

 

Başı küçük aklı aza,

Sırrı söyleme sakın ha.

 

Başı büyük olanın,

Aklı çok olur onun.

 

İnce ise kaşı ucu,

Fitnedir işi gücü.

 

Kaşta çok olan kılı,

Olur tasalı, kaygılı.

 

Kaşı açık doğrudur,

Çatma ise uğurludur.

 

İnce kaş gösterir güzeli,

Kibirli olduğunun delili.

 

Kara gözlü itaatkardır,

Kızıl gözlü cüretkardır.

 

Noktalı göz ok olur,

Değmesi pek çok olur.

 

Yüzü pek uzun olan,

Laf ile söyler yalan.

 

Kim ki turşudur yüzü,

Acılı olur ekser sözü.

 

Ağzı büyük yiğit erdir,

Ağzı eğri kötü biridir.

 

Er kişi sesliyse zenan,

Ekseriya söyler yalan.

 

Kimin ki sesidir kaba,

Himmeti var merhaba.

 

Ses çatal olsa o can,

Halka eder kötü zan.

 

Umma sen haya ondan,

Gülmesi çok olandan.

 

Yüzü güleç ve sözü leziz,

Olsa o candandır bir aziz.

 

Kim ki dişleri iri olan,

İşleri olur ekser yaman.

 

Yumuşak huylu olsa dişi,

Sadakatli ve safadır işi.

 

Eğri omuzluysa kişi,

Eğriliktir onun işi.

 

Eğer küçük olduysa eli,

Bi bedel olur güzeli.

 

Tırnağı yumru çızık,

Olsa o bilmez yazık.

 

Eğer beli ince olur,

Şekli yerince olur.

 

Batnı büyük kalın kafalı,

Batnı küçük kişi hünerli.

 

Oyluğu enli olan ar etmez,

Tenbel olur şüphe etmez.

 

Ayağı enli olan kişi,

Ezalı ve cefalıdır işi. [86]

 

Kaynak: ÇELEBİOĞLU, Amil; Prof.Dr.; Erzurumlu İbrahim Hakkı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 869, Ankara 1988

 

 

 

 

 

ÜSKÜDARLI HAŞİM BABA (SEYİT MUSTAFA- HAŞİM BABA)

1717-1783 Üsküdar-İstanbul

 

Men Areften oku dersi;

Mektebi irfana gel,

Bilmeyen kendi vücudun,

Hakkı bilmez kandedir.       

............................ 

Hakikat bütün varlıklar Tanrının varlığını söyler,

Can kulağınla duy ve işit, sakın sanma gizli söyler.

 

Ona kıymet verenler, Enel Hakk’ı hemen söyler,

Eya sen sanma kim senden bu güftarı dehan söyler,

Veya terkip olan unsur veya lahmi zeban söyler.

 

Sana ermek için dünya dünü günü döner durur,

Seni mirat edinmiştir mezahir esfelü ala,

Vücudun mazharı tamdır, cemalin ayeti kübra,

Anasırdan giyip bir don yüzünden tercüman söyler.

 

 

 

 

SÜNBÜLZADE VEHBİ (Mehmet)

1719-1809 K.maraş-İstanbul

 

AŞIKİ - AHMET

1750-1824 MALATYA/ARGUVAN-KAYSERİ/ECERLİ KÖYÜ



19. yüzyılda yasamış bir Alevi-Bektaşi ozanıdır. Aşıki'nin asil adi Ahmet'tir. Malatya'nın Arguvan ilçesine bağlı Isa köyünde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli degil. 18. yüzyılın ikinci yarısında doğduğu sanılıyor. Hicri 1240'da yani 1824 yılında Hacı Bektaş'tan dönerken uzun süre kaldığı ve bir çok şiirlerini söylediği Kayseri'ye bağlı Felahiye ilçesinin Ecirli köyünde öldü. Babasının adi Musa'dır. Çağdaşı Şah Sultan'ın gerçek manevi asığıdır. Sah Sultan ile Aşıkı tarikat bilgilerini saz ve söz ustaları olan Derviş Muhammed'den öğrendiler. Aşıki, Isa köyünden ayrıldıktan sonra Hünkar Hacı Bektaş Veli'yi ziyaret etti.

Şiirlerinde Derviş Muhammed'in etkileri görülür. Öğretmen Mustafa Bal ''Derviş Muhammed'im nur-u vakit, eseri dillerde şahit'' adli eserinde Derviş Muhammed'in Aşıki ve şah Sultan'ın şiirlerini toplayıp yayınlamıştır. Elde 73 şiiri vardır. Bir kısım şiirleri yeni yayınlanıyor. Bu şiirleri Hekimhan ilçesi Hasançelebi beldesinden Ali Baba adli saygın kişi İbrahim Emici adli şahısla bana göndermişti. Aşıki mahlasını kullanır. Dili sade, söyleyişi içten ve yumuşaktır, sevgi dolu bir dünyası vardır. Pir Sultan'ın talibi Kul himmet'in hayranı Kul Himmet Üstad im'in yakin arkadaşıdır. Asim Bezirci Aşıki'nin ölüm tarihini 1821 olarak belirtir.


Eserlerinden bazıları:




Gönül ağlar isen başına ağla
Kimse kimse için ağlar bulunmaz
Baglarısan kendi yaranı bağla
Belki yaranı da bağlar bulunmaz

Sırrın halka açma çek bu cefayı
Zemane halkından umma vefayı
Unut gitsin sal ezelki sefayı
Geçti ol ezelki çağlar bulunmaz

Güllü gülüstanlı bağlar bulunmaz
Andelipler bir kenara çekildi
Mahabbetin doluları döküldü
Ser tohumu yer yüzüne ekildi

Bin doksan dokuz sene başıdır
Bizi böyle eden hakkin işidir
Bu dünyanın boranidir kişidir
Baharı erişmiş bağlar bulunmaz

Aşıki gedanın mürveti sahi
Düşmüşlerin desti giri penahı
Sensin her derdimin derman ilahi
Senden gayri yara bağlar bulunmaz


...............


Gel ey gönül sana öğüt vereyim
Her cahile öğüt verici olma
Dünyada bir aşna göreyim dersen
Hayvan gibi alaf yeyici olma

Aşna ile ahd amanı bir eyle
Muhabbeti ask evinde yer eyle
Gözün ile gördüğünü sır eyle
Varıp yad ellere deyici olma

Hazer gez boynuna geçmeye tuzak
Efsane sözünden ola gör uzak
Yükünü baldan tut olmaya tezek
Virana hanlarda konucu olma

Üssüz handa uğru yükünü talar
Başını uğulmaz sevdaya salar
Dağıtır malini yüzüne güler
O eğridir doğru sayıcı olma

Aşıki elinde var iken fırsat
Gayret kuşağını beline kuşat
Sende bu sözlerden olasın irşat
Haramiler gibi soyucu olma.

.................


Nefsini öldüren gerçek gazidir
Ya onu tanıyıp bilen eyvallah
Yalan yanlış degil gerçek sözüdür
Hakk'ın divanına duran eyvallah

Hak divana duran iner mi dardan
Cehdeyle cesedin kurtaran nardan
Ona kılavuzdur ol Sahi Merdan
Şahin didarını gören eyvallah

Şahin didarından nurlar saçılır
Yetmiş ikide ayrılır seçilir
Bahçesinde taze güller açılır
Bağında dikeni kiran eyvallah

Dikenini kiran yolun düzleye
Ciğerini ask oduna közleye
Cümlesini ana-bacı gözleye
Odu kavi yere saran eyvallah

Odu kavi yandırmayan mümindir
Hile yoktur cennetinden emindir
Kırkların sürdüğü o yol kimindir
Yolun doğrusunu süren eyvallah

Yolu doğru sürmez bunda müraiyi
Nefsine uyanlar şeytana tabi
Darda verilince sual hesabi
Hesabini burda veren eyvallah

Hesabini burda veren er olur
Hesabini vermeyen hun u zar olur
Yüzü kara Hak katında kör olur
Evliya gönlüne giren eyvallah

Evliyanın gönlü cennet aladır
Sen ona bel bağla hisar kaledir
Aşıki gam yeme meylinde budur
Daim Hak dergahı bilen eyvallah
 

 

 

KEMTERİ (HÜSEYİN ALİ - SEFİL, DERTLİ, AŞIK KEMTER)

1750-1818 Kale K.-Şarkışla Sivas

 Kemter XIX yüzyıl başlarında yaşamıştır. Şarkışla’nın Kale köyündendir. Şarkışlalı aşık Veli Kemter’e ustam demektedir.  Kemter Veli’nin sağlığında ölmüştür. Anadolu’yu gezmiş, Konya’da evlenmiştir.

 

SEMAİ

 

Abdallığın binasını sorarsan,

Evvela Muhammed Ali Abdaldır.

Hakikat ilminin aslın sorarsan,

Cümle ululardan ulu Abdaldır.

 

Muhammed kırklarda bir hayal gördü,

Bu ne hayal deyip künhüne erdi,

Firdevsi aladan içeri girdi,

Öter bülbülleri, gülü Abdaldır.

 

Muhammed kırklara Beli bes dedi,

Ali’yi görünce, Allah dost dedi,

Muhammed de Abdal olmak istedi,

Üçler, beşler, kırklar yolu Abdaldır.

 

Ben bu Abdallıktan geriye kalmam,

Tuttum Abdallığı, elimden salmam,

Hem Hatice, hem Fatıma, hem Selman,

Kemer bestelerin beli Abdaldır.

 

 

..........

 

KOŞMA

 

Bir kömür gözlünün kahrın çekerim,

Güzel ömrüm telef etti az kaldı.

Başım alam ne diyare gideyim,

Güvendiğim üç beş günlük güz kaldı.

 

N’olayıdı olayıdı sağ yarim,

Kolaylıkla terk etmem vatanım,

Çakır dikenine dağlattım tenim,

Ne üst kaldı, ne baş kaldı yüz kaldı.

 

İşte böyle bir ey’olmaz halim var,

Alan da yok harçlık edem lalim var,

Bir işim yok, bir köhnecik şalım var,

Safa gitti bir nükteli söz kaldı.

 

Dertli Kemter niye geldin bu vakit,

Ahir şerdir niye geldin bu vakit,

Cadde yollar battal oldu bu vakit,

Giden de yok bir körlecik iz kaldı. [87]

 

 ..................

Ana Ana Can Ana

Aradım da bulamadım
Senin gibi yar ana
Ağladım da gülemedim
Al bağrına sar ana

Ana ana can ana
Yarama ilaç ana

Bizi dağlardan aşırdın
Düz ovada yol şaşırdın
Bizim için sen düşürdün
Saçlarına kar ana

Ana ana can ana
Yarama ilaç ana

Kemteri'yim bir bağ mıyım
Ova mıyım bir dağ mıyım
Ölü müyüm bir sağ mıyım
Sensiz dünya dar ana

Ana ana can ana
Yarama ilaç ana
 

................

 

Eyvah (BuğdayI Olmayan)

Buğdayı olmayan arar darıyı
Yaşa sinek zehirledik arıyı
Ayırayım derken yaşı kuruyu
Yolgeçen hanına benzedik eyvah

Ömrüm örgü yavaş yavaş söküldüm
Yüküm ağır yedi kata büküldüm
Damla damla oldum yere döküldüm
Mazlumun kanına benzedik eyvah

Kemteri'yim çile canıma yetti
Kendi aklım beni perişan etti
Dizimde dermanım gözde fer bitti
Karınca canına benzedik eyvah
 

..................

 

 Dedİ Geçtİ (Çevİrdİm Feleğİ)

Çevirdim feleği hesap sormaya
Çekil şu yolumdan dar dedi geçti
Başladı saçıma bakıp durmaya
Bunu benden bilme kar dedi geçti

Benim dertten başka yoktur bir anım
Bu kadar zulmetme dayanmaz canım
Vurdu bin yerimden akıyor kanım
Açtığım yarayı sar dedi geçti

Adım başı ondan bir sille yedim
Çevirdi yolumu yıkıldı bendim
Bırak şu yakamı çekil git dedim
Daha çekeceğin var dedi gitti

Kemteri yüreğin acıyla pişmiş
Yırtılmış çarığı tabanı şişmiş
Meğer felek bile sevdaya düşmüş
Döne döne baktı yar dedi geçti
 

.....................

 

Ana Ana Can Ana

Aradım da bulamadım
Senin gibi yar ana
Ağladım da gülemedim
Al bağrına sar ana

Ana ana can ana
Yarama ilaç ana

Bizi dağlardan aşırdın
Düz ovada yol şaşırdın
Bizim için sen düşürdün
Saçlarına kar ana

Ana ana can ana
Yarama ilaç ana

Kemteri'yim bir bağ mıyım
Ova mıyım bir dağ mıyım
Ölü müyüm bir sağ mıyım
Sensiz dünya dar ana

Ana ana can ana
Yarama ilaç ana
 

................

 

Selvİ Boylum (Şu DünyanIn)

Şu dünyanın sefasını sürmedim
Kalk ayağa selvi boylum kalk hele
Şu koca ömürde birgün görmedim
Kalk ayağa selvi boylum kalk hele

Şu güzel dağlara poyraz mı değdi
Eriyip gitmenin sebebi neydi
Sevdiğim de gene boynun mu eğdi
Kalk ayağa selvi boylum kalk hele

Çalıştım geceyi gündüze kattım
Bin bir çile ile bir yuva yaptım
Nice zehirleri bal dedim yuttum
Kalk ayağa selvi boylum kalk hele

Kemteri yüreğin gamda kedere
Demek ki bunlar da varmış kaderde
Kim saldı seni dost bu zalım derde
Kalk ayağa selvi boylum kalk hele
 

 Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.131

 

 

KUL YUSUF

1750-1850   Şam-Şam

  

PİR ALİ RIZA HADİ

1750-1850 Eskişehir

 

Pir Mehmet Sücaaddin’in oğludur. Babasının vefatı üzerine Eskişehir Sücaaddin tekkesi şeyhliği yapmıştır.

 

Sabahın seherinde kırklar dağında,

Dostun cemalini gördüm eyvallah.

Cennet bahçesinde, firdevs bağında,

Dostun cemalini gördüm eyvallah.

 

Potada kal olmuş gümüş hal gibi,

Hal diliyle söyler hem bülbül gibi,

Tazece açılmış gonca gül gibi,

Dostun cemalini gördüm eyvallah.

 

Cemali şevkinden eylemiş zuhur,

Al yeşil kırmızı bir de beyaz nur,

Nur nura gark olmuş nurun ala nur,

Dostun cemalini gördüm eyvallah.

 

Güneş gibi safi bir cemal olmuş,

Kaşları ol veçhe bir hilal olmuş,

Allah dost eyvallah bizeval olmuş,

Dostun cemalini gördüm eyvallah.

 

Hadiya dost benim tende canımdır,

Canımdan içeri, canda canımdır,

Daima ben kulum, dost sultanımdır,

Dostun cemalini gördüm eyvallah.

.........

 

Ey güzel bir kere gördüm gül cemalini heman,

Bir bedir olmuş açılmış nuru Hak günden ayan,

Berk urup aldı bu gönlüm şöyle gördüm nagıhan,

Nuru vechin ile oldu gözlerimden kan revan.

 

Aşk ile yandım yakıldım ah edip kıldım figan,

El’aman ey padişahlar padişahı el’aman.

 

Nakş ü ruyını görünce eyledim harf ü rakam,

Okurum her gün be gün saat be saat dem be dem,

Okudukça arttı derdim bulamadım ben ana em,

Düştü gönlüm bahrine sevdayı gam mihnet elem.

 

Aşk ile yandım yakıldım ah edip kıldım figan,

El’aman ey padişahlar padişahı el’aman.

 

Mushafı hüsnünde gördüm okurum her harfini,

Çün dilim varmaz nice remzeyleyem ben şerhini,

Kimse bilmez bu garip efkendeler hem derdini,

Çün kefenden gayri bilmez bir hekim tedbirini.

 

Aşk ile yandım yakıldım ah edip kıldım figan,

El’aman ey padişahlar padişahı el’aman.

 

Nuru şevki ile gönlüm şöyle doldu tok a tok,

Aşk elinden sinem üzre değdi nice yüz bin ok,

Sinemi yar bir kere gör yare üzre yare çok,

Çünkü bildim şüphesiz bu derdime bir çare yok.

 

Aşk ile yandım yakıldım ah edip kıldım figan,

El’aman ey padişahlar padişahı el’aman.

 

Hadiya gördükte halin ana diktim gözümü,

İşbu hali eyledim tahkik guş kıl sözümü,

Yakamı çak eyleyüben hake sürdüm yüzümü,

Ol zaman kim gitti aklım yavi kıldım özümü.

 

Aşk ile yandım yakıldım ah edip kıldım figan,

El’aman ey padişahlar padişahı el’aman. [88]

........

 

Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

  

 

VELİ (KUL VELİ-AŞIK VELİ- DERVİŞ VELİ, VELİ DEDE- ABDAL VELİ)

1750-1853 İğdecik Köyü-Şarkışla

 

Sivas Şarkışla Ağcakışla bucağı İğdecik köyünde doğmuş. Babası Hüseyin ve Annesi Kamer’dir. 60 yaşını geçmişken 1853 yılında vefat etmiş. Küçükken 10  yaşında yetim kalmış. Çobanlık, hizmekerlik etmiş. Okur yazar olmadığı için ilk şiirlerinden yalnızca sevilip ezberlenenler günümüze kadar gelebilmiş. Kemter’e çıraklık etmiştir. 1818 yılımda onun vefatıyla Hacı Bektaşi Veli’yi ziyarete gider ve orada bir süre kalarak kendini yetiştirir. 

 

Akdeniz yalısı, Aydın yakası,

Kuşlar gider bizim Abdal Musa’ya.

Cemalin görünce yürüdü dağlar,

Taşlar gider bizim Abdal Musa’ya.

 

Katardan ayrılan turbana mozular,

Her andıkça sinelerim sızılar,

İrili ufaklı emlik kuzular,

Koçlar gider bizim Abdal Musa’ya.

 

Seyyid Ali Abdal Emir Seyyid’e,

Üçü bir kardaş durur Ehli Beyit’e,

Cümle alemi kaydetmiş deftere,

Başlar gider bizim Abdal Musa’ya.

 

Baba Kaygusuz’dan almış cehdini,

Bilin mi İbrahim Ethem vaktini,

Padişahlar tacı ile tahtını,

Boşlar gider bizim Abdal Musa’ya.

 

Veli’m eydür dört dergahtan evveli,

Seyyid Ali, Abdal Musa, Bektaşi Veli,

Hüseyin aşkına didemin seli,

Çağlar gider bizim Abdal Musa’ya.

................

 

Mısır ülkesinde sultan olmadan,

Kenan illerinde kul olmak ola.

Beylerin eğninde atlas olmadan,

Abdallar sırtında çul olmak ola.

 

Ey gönül fark eyle astarı bezi,

Cana hayat verir kamilin sözü,

Ne duyucu deyici ol her sözü,

Beyhude cevaptan lal olmak ola.

 

Nigah ikrar güftar üçünü birden,

Üçünü bir bilen himmet al pirden,

Hutbe okunmazsa İmam Cafer’den,

Arifler katında zül olmak ola.

 

Her ne ister isen iste sen benden,

Cümle mahluk hoşnut olur senden,

Hakikatsız kavim kardaş olmadan,

Kamil akil uslu el olmak ola.

 

VELİ’m eyder kısmet isterim Haktan,

İnayet umarım ol güzel Şahtan,

Beylerden paşadan hem padişahtan,

Her bir hali ile kul olmak ola.

.............

 

On bir aydır ben yarime hasiret,

Göre idim Şahı Merdan aşkına.

Gide idi gönlümüzden kesiret,

Sile idim Şahı Merdan aşkına.

 

Kırk gün oldu hiç çıkmıyor düşümden,

O yarin sevdası gitmez başımdan,

Ceylan köprüsünden Ferhat taşından,

Geçe idim Şahı Merdan aşkına.

 

Gönül de karıştı hublar göçüne,

Kalmasın efendim kulun suçuna,

Saat dörtte Amasya'nın içine,

Gire idim Şahı Merdan aşkına.

 

Efendim doldurup verince demi,

Orda hazır idi kırkların cemi,

Yine senden ola yaramın emi,

Çala idim Şahı Merdan aşkına.

 

VELİ’m eyder bu sevdanın adı ne,

Aşık maşukunun yanar oduna,

Cümle muradıma hem maksuduma,

Ere idim Şahı Merdan aşkına.

.............

MECNUNUM LEYLAMI GÖRDÜM

 

 Mecnunum Leyla'mı Gördüm
          Bir Kerece Baktı Geçti
          Ne Sordu Ne De Söyledi
          Kaşlarını Yıktı Geçti

Soramadım Bir Çift Sözü
Ay Miydi Gün Müydü Yüzü
Sandım Ki Zühre Yıldızı
Şavkı Beni Yaktı Geçti

        Ateşinden Duramadım
        Ben Bu Sırra Eremedim
        Seher Vakti Göremedim
        Yıldız Gibi Aktı Geçti

Bilmem Hangi Burç Yıldızı
Bu Dertler Yareler Bizi
Gamze Okun Bazı Bazı
Yar Sineme Çaktı Geçti

       Veli'm Eydür Ne Hikmet Is
       Uyumadım Ki Görem Bir Düş
       Zülfünü Kement Eylemiş
       Boğazıma Takti Geçti

 ...................

 

Arapça Farsça sual sorarsın,

Bildinde mi söylen, bilmedinde mi.

Bilmediğim pazarlığı edersin,

Aldında mı söylen, almadında mı.

 

Pazarlık şarına ulu şar derler.

Ölümden ileri ölüm var derler,

Bir yönünden ölmesi yeğ derler,

Öldünde mi söylen, ölmedinde mi.

 

Er olamaz pir önünde ölmeyen,

Hatm edemez yedayeti bilmeyen,

Evvel sultan m’olur talip olmayan,

Oldunda mı söylen olmadında mı.

 

Gene arif bilir talip olanı,

Aşıklar söylemez bunda yalanı,

Nerde gördün cenazesin kılanı,

Kıldında mı söylen kılmadında mı.

 

VELİ’m eyder cenazesin kılmayan,

Derya nedir deniz nedir bilmeyen,

Bahri gibi ummanlara dalmayan,

Daldında mı söylen dalmadında mı.

............

 

 

Yeri göğü insü cini yarattın,

Sen ey mimarbaşı eyvancı mısın.

Ayı günü çarhı burcu var ettin,

Ey mekan sahibi nişancı mısın.

.............................

 

Ela gözlerine kurban olduğum,

Arzuladım seni pir deyü geldim.

Gece gündüz hayaline yeldiğim,

Yasrama bir merhem sar deyü geldim.

 

Pek perişan oldum seni seveli,

İkrar verdim ta elestten evveli,

Kaşları mahitap gözler mevali,

Şöyle bir efendim var deyü geldim.

 

Senden ayrılalı dahi gülmedim,

Ben gönlümü bu deryaya salmadım,

Şunda her güzelden vefa bulmadım,

Yine imdat sende car deyü geldim.

 

Eğme kaşlarını kasavetim var,

Gürühu Naciden asil zatım var,

Yusuf Kenan gibi muhabbetim var,

Bir melek simalı yar deyü geldim.

 

VELİ’m eyder pirden tuttum elimi,

İkrar verdim pek bağladım belimi,

Ya öldür ya azad eyle kulunu,

Ya benim muradım ver deyü geldim. [89]

 

.............

 

 Horasan ilinden Anadolu'ya
          Islahata geldi Pir Hasan Dedem
          Seyreyle didemden akan selini
          Islahata geldi Pir Hasan Dedem

Peşinden ordusu gayet firkatli
Taçları yeşildir dilleri tatlı
Böyle er görmedim gayet heybetli
Islahata geldi Pir Hasan Dedem

         Haydari Berek'e bekçidir koydu
         Necef denizinden kılıcın aldı
         Tahta kılıç ile çok kafir kirdi
         Islahata geldi Pir Hasan Dedem

Ol Berek dağında Haydar seslenir
Varan deli akıllanır uslanır
Tahta kılıç kılıfında paslanır
Islaha geldi Pir Hasan Dedem

 


         Aksede üstünde gördüğüm böyle
         Gül yüzlü efendim gördüğün söyle
         Pir Otman Baba'ya bir niyaz eyle
         Islahata geldi Pir Hasan Dedem


Velim der ki şüphesiz Ali
Bir ismi Hasandır, bir ismi Ali
Niyaz et Allahın sevgili kulu
Islahata geldi Pir Hasan Dedem

 

.........................

Dost dost diye hayaline yeldiğim
         Dost ise ayırmış özünü benden
         Çatık kaşı, benlerini saydığım
         Çevirmiş nicedir yüzünü benden

Hani dost uğruna can bas verenler
Hasbeten söylesin gözle görenler
Simdi bizden yüz çevirdi yarenler
Evvel sekinmezdi gözünü benden

Gözüm yaşı döner m'ola sellere
Bu ayrılık har düşürür güllere
Evvel aşna idim her bir hallere
Simdi sakınıyor sözünü benden

Sadik gerek dost yoluna soyuna
Gönül kail Hak'tan gelen oyuna
Besbelli ki oynayamam yayına
Anınçün kaldırmış nazini benden

Her sabah naz ile gelip geçerken
Doldurup da al badeler içerken
Veli'm eyder ak göğsünü açarken
Simdi nikaplamış yüzünü benden


 

......................

 

Niçin inanmazsın ey kanlı yezit,

Bu çarkın sahibi Ali değil mi?

Arşda bir hayale uğradı habib,

Hatemi indiren Ali değil mi?

 

Dostlar arasında işin ne senin,

Hey yezit tükenmez kesretin senin,

Bin üç yüz yıl evvel al devin bendin,

Bağlayıp da çözen Ali değil mi?

 

Necef deryasına zülfikar attı,

Derya bulut olup havaya aktı,

Nisan yağmurları anda halk oldu,

Bu aşkın deryası Ali değil mi?

 

Ta ezel mehdidir senin gelişin,

Anlardan evveldir senin gelişin,

Doksan bin kelamı beyan edişin,

Okunan Kur’an Ali değil mi?

 

Kul Veli’yim söyle sözün hatasın,

Öldür nefs çerisin hakka yetesin,

Uzatma ey kardeş, sözün ötesin,

Bu mülkün sahibi Ali değil mi?  [90]

 

 

Kaynak: 1. Erseven, İlhan Cem; Alevilerde Semah, Ant Yay.2. Baskı, 1990, s. 222

2. ASLANOĞLU İbrahim, Aşık Veli; Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.53, BB.Basımevi, Ankara 1984

 

 

 

EMRAH (ERZURUMLU EMRAH -AŞIK EMRAH)

1750?-1860 ERZURUM-NİKSAR

 

Erzurum Tanbura Köyünde doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemektedir. Medrese eğitimini Erzurum'da yapmıştır. Anadolu'yu dolaşmış ve Tokat Niksar’a gelerek yerleşmiştir. Niksar’da ölmüştür. Fuzuli ve Baki’den oldukça etkilenmiştir. Tokatlı Nuri ve Gedayi’nin hocasıdır. Medrese eğitimi nedeniyle Erçiş'li (Van) Emrah’tan biraz üslup farkı vardır.

 

 

SEMAİ

 

Gönül gurbet ele varma,

Ya gelinir ya gelinmez.

Her dilbere meyil verme,

Ya sevilir ya sevilmez.

 

Yörüktür bizim atımız,

Yardan atlattı atımız,

Gurbet ilde kıymatımız,

Ya bilinir ya bilinmez.

 

Bahçenizde nar ağacı,

Kimi tatlı kimi acı,

Gönüldeki dert ilacı,

Ya bulunur ya bulunmaz.

 

Deryalarda olur bahri,

Doldur da ver içem zehri,

Sunam gurbet ilin kahrı,

Ya çekilir ya çekilmez. [91]

 

 

…………………..

 

 

Okuyup yazdığım Kur’an içinde,

Nurdan bir ayetsin ey Hacı Bektaş.

Hastalara, düşkünlere, her derde,

Sutfu inayetsin ey Hacı Bektaş.

 

Bindiğin duvar emrinle yürüdü,

Dağı taşı hep beraber sürüdü,

Mucizatın üstümüzü bürüdü,

Bahrı kerametsin ey Hacı Bektaş.

 

Ben de bildim sen de gerçek Velisin,

Hakkın erenlerin kudret elisin,

Tanrının aslanı Hz. Alisin,

Şahı Velayetsin ey Hacı Bektaş.

 

Kapında kulundur bu garip Emrah,

Bana sen gösterdin en doğru bir rah,

İnandım iman ettim bi iştibah,

Evvel nihayetsin ey Hacı Bektaş.

...................

 

Aramızı karlı dağlar alınca,

Gayrı dost iline gidip gelinmez.

Yahşı himmet gerek rah-ı talepte,

Beyhude laf ile menzil alınmaz.

 

Geçti bu devranın devri bozuldu,

Gülistan bezminin gülleri soldu,

Çay taşları yakut bahasın buldu,

Cevherler ummana düştü bulunmaz.

 

EMRAHi bu razın keşfine delil,

İstersen evvelce sen kendini bil,

Meşhurdur dillerde söylenir ey dil,

Sağ iken bir şaksın kadri bilinmez.

...............

 

GÜZELLEME

 

Sabahtan uğradım ben bir güzele,

Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok.

Ak elleri boğum boğum kınalı,

Dedim bayram mıdır, dedi ki yok yok.

 

Dedim inci nedir, dedi dişimdir,

Dedim kalem nedir, dedi kaşımdır,

Dedim on beş nedir, dedi yaşımdır,

Dedim daha var mı, dedi ki yok yok.

 

Dedim Erzurum nen, dedi ilimdir,

Dedim gider misin, dedi yolumdur,

Dedim Emrah nedir, dedi kulumdur,

Dedim satar mısın, dedi ki yok yok.

..............

 

Ne zaman okunsa bir aşık ismi,

Derler ki, bir Emrah var idi gitti.

.............

 

Cevretme sevdiğim var git yoluna,

Şu benim derdime çare bilmezsin.

Sen nasıl tabipsin yoktur merhemin,

Yaram yürektendir sara bilmezsin.

 

 

...........

 

Bir nazenin bana gel eyledi,

Varmasam incinir varsam incinir.

Beyaz gerdanından ince belinden,

Sarmasam incinir, sarsam incinir.

 

Kaşına çekilmiş kudret kalemi,

Her sabah her akşam verir selamı,

Görmemiş dünyada derdü elemi,

Almasam incinir, alsam incinir.

 

Gene görünüyor yarin illeri,

Başımızda esen sevda yelleri,

Yarin bahçesinde gonca gülleri,

Dermesem incinir, dersem incinir.

 

Nereden nereye sevmişim yari,

Ateşe komuyor yakıyor beni,

Aşık Emrah sever böyle güzeli,

Sevmesem incinir, sevsem incinir.[92]

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986,s.89

 

 

 

 

SUZİ- SİVASLI SUZİ - AHMET

1765-1830 SİVAS-SİVAS

 

Asıl adı Ahmet olan Sivaslı Suzi, Şeyh Şemseddin’in soyundandır. Tekke şiirnin en kudretli şairlerinden biridir.

 

İlahi! Dertliyim dermana geldim,

Devasın isteyu Lokmana geldim.

 

Bulunmaz derdimin asla dermanı,

Kalıp aciz sana ihsana geldim.

 

Bu derdin çaresi yanmak yakılmak,

Anın içün ben dahi suzana geldim.

 

Gönül mahzun durur hecr ile her dem,

Visali yar içün handana geldim.

 

Mey-i aşk ile mestim ben demadem,

Bu hal ile acep destane geldim.

 

Perişan eyledim aklı bu yolda,

Olup Mecnun gibi divane geldim.

 

Huzurluydum yar ile iken ezelde,

Ana iklimine seyrana geldim.

 

Gelip bu darı fanide tahayyür,

Tefekkürle gezip hayrana geldim.

 

Düşüp pervane veş şem-i cemale,

Suzi’yim ben dahi çün yana geldim. [93]

 

 

…………. 

KAYNAK: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.618

 

 

 

SADIK BABA

1771-1837 Malatya Hekimhan Güvenç Köyü

 

Asıl adı Hüseyin’dir. 1 Mart 1771 tarihinde  Malatya Hekimhan Güvenç Köyünde doğmuş ve 8 Mart 1837 tarihinde 66 yaşında iken orada ölmüştür. Babası Hurdacı Ali ve Annesi Kara Fatma’dır. Ömrünün yarısı burda ve yarısı da Kayseri Karaözü köyünde geçmiştir. Her iki yerde de evlenmiş ve soyu devam etmiştir. “Güvenç’i gör, Şam’a gitme.” Sözü Sadık Baba’ya aittir. Tasavvuf kültürünü Karaözü’nde iken almıştır. Çelebi Hamdullah Efendi ona Sadık Baba adını verir. Hacı Bektaş Dergahında edindiği bilgilerle birikimini tamamlamıştır. Şiirleri dini içeriklidir.

 

Gönül sen divanem'oldun,

Ne söyler şu alem bana.

Yoksa hocadan dersm'aldın,

Ezber oldu kelam bana.

 

Gönülden gözden çıkarlar,

Daim ağyare bakarlar,

Hakkın korkusun çekerler,

Her sözleri yalan bana.

 

Sözüm yoktur lengi hare,

Öz adı hayvandır zere,

Boyun vermez hıridare,

İfşa oldu kelam bana.

 

Cesette cana yar oldu,

Gönül aşnasını buldu,

İnşallah yüzü kar oldu,

Laviyet edip gülen bana.

 

Cahil ne bilir halini,

Bilmez yarin ahvalini,

Verseler dünya malını,

SADIK der ki alim bana.

 

............

 

 

Her canın bir sevdası var serinde,

Benim sevdam dim şalda abada.

Vefa olmaz zamanenin yarinde,

Hakk’a kail değil gözü obada.

 

Nefsi şehvet galip olsa bir kula,

Arifler kelamın almaz bir pula,

Hakk’ı zikreyleme yalan dil ile,

Kak’a mahsus olmaz gönlü kabada.

 

Ademdir hüdanın demi devranı,

Ademdir seyreden ar’ı rahmanı,

Ademde buldular Hakk’ın ihsanı,

Sakın ol kimseye etme ifade.

 

Ademi yarattı Hak da bahane,

Behre medeyledi saldı cihane,

Lütfu ihsan etti kula dehane,

Adem oldu yine Hakk’a esabe.

 

Uzak yakın deme diren katare,

Erişe Haydar’dan derdine çare,

SADIK der yok deme sendeki vare,

Bende yok diyenler kaldı dışarda.

.............

 

 

Erenlerden hayır öğüt istersen,

Hakikat olmayan halde ebulunma.

Evladı resule beli best dersen,

Hilafı söyleyen dilde bulunma.

 

Sakın varlığını satıcı olma,

Mümin isen terse yatıcı olma,

Seçik gör düşünü katıcı olma,

Hilede düzende, kalde bulunma.

 

Fehmeyle tabibin yareni sarsın,

Cem edip aklını başına dersin,

Bir raha baş ver ki dergaha ersin,

İkrarsız imansız yolda bulunma.

 

Şükür olsun dost bağında kare ne,

Eden alır etmeyene çare ne,

Nasihattir eşe dosta yarene,

Herdem kendin gözle elde bulunma.

 

SADIK niyaz eyle ceddi imana,

Noksanını kayıdeyle tamama,

Çağır mürşidini oniki imama,

Hakk’ı hazır bil de dalda bulunma.

..............

 

Kul olanın kusuru çok dediler,

Tas ezelden koydu noksanı bize.

Medet imdat eyle beşler yediler,

Çektirme bellerde isyanı bize.

 

Günahım çok her şeylerden ağırdır,

Nefs askeri biner biner seyirdir,

Bir gerçeğe yoldaş olsam uğurdur,

Ol gösterir gözü mestane bize.

 

Refik olmayınca yola gidilmez,

Ham meyveler lezzet verip tadılmaz,

Yalan ile ikrar iman güdülmez,

Nasib eyle gerçek lisanı bize.

 

Kişi nefsin katleylese seferdir,

Gaziler indinde büyük hünerdir,

İkilikten kurtulmayan zinhardır,

Demde darceylese yaksanı bize.

 

Talihini taksir eder bazılar,

Bozulur mu başa gelen yazılar,

SADIK ağlar yaresinden sızılar,

Hak eyleye lütfu ihsanı bize.

.............

 

Divane gönlümün feryadı ünü,

Diler dosta muhabbetin tuzunu.

Ademe bahşetmiş ay ile günü,

Fark edegör baharını güzünü.

 

Gelenler geçiyor sermaye kazan,

Nice canlar gördüm şehrini gezen,

Kudret ilminden ak yazı yazan,

Müşid meydanına tıkmış özünü.

 

Sermaye olmayınca şara varılmaz,

Ali için Veli’den sual sorulmaz,

O demde dost için kelle verilmez,

Bu demdedir her bir şeyin hazini.

 

Hak sevdiği kulunu koymaz gaminde,

Eksik etmez sohbetinde deminde,

Cuma gecesinde kırklar ceminde,

Seyredelim ser çeşmenin gözünü.

 

Lütfettin sevdiğim bildirdin vechin,

Gel bir ihsan eyle bağışla suçum,

Aman Şahı Merdan Ali evladı için,

Kabul et SADIK’ın bu niyazını.

 

............

 

Zahid benim ilen dava kılarsın,

Evvel şeriatın şartı kaç indi?

Durmaz daim efsaneye yelersin,

İmanınki altı terki kaç indi?

 

Otuz oruç ile beş vakit namaz,

Onu bilen kişi haramı yemez,

Hak ademde derler bilenler demez,

Adem için akıl kemal veç indi.

 

Hak ademde derler bileni gördüm,

Farz ile sünneti kılanı gördüm,

Hakk’ın perdesini ileni gördüm,

Gökten yere vahiy olan üç indi.

 

Halil İbrahim’dir perdeyi ilen,

Hakk’ın emanetin mektuba salan,

Bunca Müminlerin delili olan,

İsmail’e kurban olan koç indi.

 

İsa Muhammed’e sadık yar idi,

İsa’ya kem deme gerçek er idi,

İsa göğe ağdı milat faridi,

SADIK der ki o millete haç indi.

 

............

 

Arı gibi bir çiçeğe konarken,

Muhabbet rahına düştü gönlümüz.

Helal haram demez desti sunarken,

Hele hepisinden geçti gönlümüz.

 

Raviyanı demek bir rivayettir,

Cim ile dal ile he hidayettir,

Aşkile yutana zehri hayattır,

Nuş edip curasın içti gönlümüz.

 

Bu sevdaya sülü eden gaziler,

Yarası olan derunundan sızılar,

Uzun kısa mahlas takar bazılar,

Varını meydana çözdü gönlümüz.

 

Er olanlar bir ikrara bağlanır,

Hake iner günahından sağlanır,

Katre olan ısı görür eğlenir,

Ummanı görünce coştu gönlümüz.

 

SADIK’ın maksudu haki payola,

Kusuru çok, diler Hak’tan zayola,

Hakikat ehlinin zikri bay ola,

Yahşiyı yamanı seçti gönlümüz. [94]

..............

 

Narı firgat ile hasretim ayan,

Sineler bağlamak bana mı düştü?

Çekip bülbül gibi zarı figanı,

Karalar bağlamak bana mı düştü?

 

Geçti gurbet ilde ömrüm yel gibi,

Eyvah ben de gülemedim el gibi,

Mahı martta akan coşkun sel gibi,

Cuşedip çağlamak bana mı düştü?

 

SADIK intizarım gözüm yollarda,

Ahım kaldı bülbül gibi güllerde,

Gahı sahalarda gahı çöllerde,

Ah edip ağlamak bana mı düştü?  [95]

 

 

 

KAYNAK:

1. ÖZERDEM, Ahmet; Sadık Baba, Birinci Baskı 1996 İstanbul,

2. ŞENTÜRK, Ahmet ve GÜLSEREN, Mehmet; Malatyalı Şairler Antolojisi, Yeni Malatya Ofset Tesisleri, Malatya 1990

 

 

DERTLİ (İBRAHİM LÜTFÜ) BOLULU DERTLİ - GEREDELİ DERTLİ

1772-1846 Bolu-Ankara

 

1772 yılında Gerede’de dünyaya gelmiş. Asıl adı İbrahim, Bolu Şahsanalar köyündendir. Ali ve Ayşe oğludur. Babasının ölümü üzerine topraklarını bir ağaya kaptırmış ve bunun üzerine köyünü terk ederek diyar diyar dolaşmıştır. İstanbul ve Konya’da 3 yıl geçirmiş, ardından Mısır’a gitmiştir. Orada 10 yıl kaldıktan sonra memleketine dönmüş ve evlenmiştir. İstanbul ve Ankara’da memurluk yapmış ve Ankara’da vefat etmiştir. Mezarı Gerede yolu üzerindedir. Eserleri Ahmet Talat tarafından derlenerek basılmıştır.

 

NEFES

 

Telli sazdır bunu adı,

Ne ayet dinler ne kadı,

Bunu çalan anlar kendi,

Şeytan bunun neresinde.

 

Abdest alsan aldın demez,

Namaz kılsan kıldın demez,

Kadı gibi haram yemez,

Şeytan bunun neresinde.

 

Ardıç ağacından kolu,

Venedik’ten gelir teli,

Be Allahın sersem kulu,

Şeytan bunun neresinde.

 

İçinde mi dışında mı,

Burgusunun başında mı,

Göğsünün nakışında mı,

Şeytan bunun neresinde.

 

Dut ağacından teknesi,

Kirişten bağlı perdesi,

Behey insanın teresi,

Şeytan bunun neresinde.

 

Dertli gibi sarıksızdır,

Ayağı da çarıksızdır,

Boynuzu yok kuyruksuzdur,

Şeytan bunun neresinde.

 

Bin türlü dert ile bezet Dertli’yi,

Gerek kısalt, gerek uzat Dertli’yi,

Bab-ı vilayette gözet Dertli’yi

Yabancı değiliz, Erenlerdeniz.

-------------

 

Dertli’ye çıkar mı bu işin ucu,

Şimdi fark eden yok altını tuncu,

Evvel beğenmezdim mesti pabucu,

Dedirdin çırağa mest kara bahtım.

..............

 

Aşıkı sadık muhibbi Mustafa derler bize,

Dert ile gayretkeşi Aliaba derler bize.

 

Biz gürüha sorsalar, ey kavm siz kimsiniz,

Tabii şahi velayet Mürteza derler bize.

 

Aşk ile tığlar çekip adaya karşı durmuşuz,

Ol sebepten kavmi süfyan, eşkıya derler bize.

 

Başı can terk eyleriz bizler İmameyn aşkına,

Bendei Şahi şehidi Kerbela derler bize.

 

Gerçi DERTLİ’yem benim derdim yetimler derdidir,

Çek elin benden tabiba, bideva derler bize. [96]

.......

 

İçirdin feleğin camı zehrini,

Aldı gam leşkeri gönül şehrini,

Yeter bunca demdir çektim kahrını,

Diyar-ı gurbeti bana mı verdin.

 

Bu nasıl tecelli bilmem ne hikmet,

Serpilmiş cihana dane-i kısmet,

Dertli’yi gurbette koydun akibet,

Fitak-ı hasreti bana mı verdin. [97]

........

 

Kaynak: 1. Kutsi, Tahir; Dadaloğlu, 3. Basım , Toker Yay.İstanbul 1987, S. 85

2. Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, İstanbul Maarif Kitaphanesi  1947Karacan Yay.1984..S.327

  

 

 KUSURİ (ÖMER)

1779-1852 DARENDE-MALATYA

  Kusuri 1779 yılında Darende’de dünyaya gelmiş. Asıl adı Ömer’dir. Aşıklık geleneğine uyarak Anadolu’yu baştan başa dolaşmış ve şiirler yazmıştır. Eserleri M. Kaya tarafından derlenerek yayımlanmıştır.

  KOŞMA

 

Yenile bir şaha gönül düşürdüm,

Açılmış goncesi, bağları taze.

Kement kurmuş gamzesinden ok atar,

Çekti bu sineme dağları taze.

 

Yavru şahin kanatlanmış kol açar,

On üçünden on dördüne yol açar,

Tomur tomur çiçeklenmiş gül açar,

Heman sarılacak çağları taze.

 

Dost eline al kınalar yakılmış,

Demem ismin dört harf ile okunmuş,

Al yeşil bağlanmış, simler takınmış,

Her rengini bulmuş, ağları taze.

 

Kusuri'm gam çekmiş gamdan usanmış,

Benler deste deste ruye döşenmiş,

Beline lahuri kılıç kuşanmış,

Gamze kılıç çekmiş, zağları taze.

 

TAŞLAMA

 

Muhannetin karnı doysa pilava,

Hayrı bereketi tavada sanır.

Ulu kuşlar hiç görünmez gözüne,

Bir şahin olmuşum havada sanır.

 

Celladım der bir figanı sındırsa,

Adem değil, halkı nane kandırsa,

Beş paralık bir mum alsa yandırsa,

Bu cümle alemi ziyada sanır.

 

Demez ki hayvanım, yese otlansa,

Mert olursa her mihnete katlansa,

Muhannet bir ata binse atlansa,

Kendinden gayrisin piyade sanır.

 

Hürrem olur ekticeği biterse,

Tüccar olur takke alır satarsa,

Beş kuruşa kudureti yeterse,

Kendini bir büyük payede sanır.

 

İlahi! Namerdi hadden aşırma,

Kusuri’yi tarikinden şaşırma,

Sonradan görmüşe yolun düşürme,

Şöhretin cümleden ziyade sanır. [98]

  

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.141

  

 

 

DADALOĞLU  (VELİ )

1785-1868 Adana Kozan

 

1785 yılında doğmuştur. 1868’de ölmüştür. Aslı adı Veli’dir. Nerede doğduğu ve mezarı nerededir bilinmiyor. Toroslarda yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundandır. Aşık Musa’nın oğludur. Kozanoğlu aşiretine mensuptur. Bu aşiretin Adana’da isyan çıkartması üzerine 1865’te Fırka-i İslahiye adında bir ordu kurulur ve Derviş Paşa komutasında isyan bastırılır. Asiler Sivas’a doğru sürülür ve büyük bir kısmı katledilir. Bu isyana katılan ozan, Sivas, Malatya, Tokat, Yozgat diyarlarını dolaştıktan sonra Adana bölgesine tekrar gelir. Çok sevdiği dağlara çekilir, silahı bırakmış, eline sazı almıştır. Halkın duygularını bugünün türkçesiyle en güzel bir biçimde dile getirmiştir.

 

 

TÜRKÜ

 

Yükseklerde şahin gibi süzülür,

Enginlerde turna gibi dizilir,

Haçan dostu ansa gönlüm üzülür,

Şimdi döndüm düzen tutmaz tele ben.

 

Adama barışta bir hoşça bakar,

O dostun hasreti sinemi yakar,

Ak göğüs arası mis gibi kokar,

Bülbül gibi kona idim dala ben.

 

Dadaloğlu der ki zatı zatınan,

Bir güzel sevdim ben pek firkatınan,

Önü sine-bentli bir al atınan,

Düşeydim de o dost ile yola ben.

.........

 

KOŞMA

 

Yedi iklim dört köşeyi dolandım,

Meğer dünya her tarafta bir imiş.

Ben dünyayı Al’Osman’ın sanırdım,

Meğer dünya yüz sultanlık yer imiş.

 

İrili ufaklı insan piç oldu,

Onlar doğdu geçinmesi güç oldu,

Altı Arap atlı şahbaz nic’oldu,

Mamur sandım yalan dünya çürümüş.

 

Okuttuğun tutmaz oldu alimler,

Kalktı da adalet arttı zulümler,

Terlemeden mal kazanan zalimler,

Can verirken soluması zor imiş.

 

Kulak verdim dört köşeyi dinledim,

Meğer gıybetimi eden çoğ imiş,

Çok yaşayıp mihnet ile ölmedim,

Az yaşayıp dem sürmesi yeğ imiş.

 

Dadaloğlu’m der ki sözüm vasiyet,

Benim sözüm dinleyene nasihat,

Besmelesiz kazanılan piç evlat,

O da dünyasına ziyankar imiş.

............ 

 

KOŞMA

 

Kalktı göç eyledi Avşar elleri,

Ağır ağır giden iller bizimdir.

Arap atı yakın eder ırağı,

Yüce dağlar aşan yollar bizimdir.

 

Bir gün birimizi beşe sayarlar,

Demir donla mihver külah giyerler,

Kavgayı görünce figan kurarlar,

Eli mızraklı ağlar bizimdir.

 

Belimizde kılıcımız kirmani,

Taşı deler mızrağımın temreni,

Hakkımızda devlet etmiş fermanı,

Ferman padişahın dağlar bizimdir.

 

DADALOĞLU yarın kavga kurulur,

Öter tüfek davlumbazlar vurulur,

Nice koç yiğitler yere serilir,

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.

..........

 

AĞIT

 

N’olaydı da Kozanoğlum n’olaydı,

Sen ölmeden bana ecel geleydi,

Bir çıkımlık canımı da alaydı,

Böyle rüsva olmasaydık cihana.

 

Neyledik de Hakka büyük söyledik,

Ne akılla kahbeleri dinledik,

Cahil idik, n’ettiğimiz bilmedik,

Aciz çıktı bak adımız her yana.

 

Beğim gelir arkasından bin atlı,

Cümlesinde sanki kuştur kanatlı,

Ölürsek derdimiz olur iki katlı,

Yar yetimi kalır mıydı meydanda.

 

Derviş Paşa gayrı kına yakınsın,

Böbür böbür dört bir yana bakınsın,

Emme bizden gece gündüz sakınsın,

Öç alırız ilk fırsatı bulunca.

 

Dadaloğlu söyler  size adını,

Şimdiden yok bilsin hasım kendini,

Bağlasalar parçalarım bendimi,

Yatacağım bilsem bile zindanda.

.........

 

KOŞMA

 

Dost dost diye hayaline geldiğim,

Dost ile uyarmış özünü benden.

Çatık kaşı benlerini saydığım,

Dost ise çevirmiş yüzünü benden.

 

Hani dost uğruna can baş verenler,

Hasretin söylesin güzle görenler,

Şimdi bizden yüz çevirmiş yarenler,

Evvel ayırmazdı gözünü benden.

 

Gözüm yaşı döner mi sellere,

Bu ayrılık har düşürür güllere,

Evvel aşna idim her bir hallere,

Şimdi saklıyor sözünü benden.

 

Sadık gerek dost yoluna suyuna,

Gönül kayıl haktan gelen oyuna,

Besbelli ki oynayamam yayına,

Onun için kaldırmış izini benden.

 

Her sabah naz ile gelip geçersin,

Doldurup ta al badeler içersin,

Veli’m ider ak göğsünü açarsın,

Şimdi makablamış yüzünü benden.[99]

..........

 

 

Kaynak: KUTSİ, Tahir; Dadaloğlu, Üçüncü Baskı İstanbul 1987, Toker Yay.s.80 

 

 

GENÇ ABDAL, GENCİ, GENCİYA, GÜVENÇ ABDAL

1789-1874 Eskişehir Sücaaddin

 

Asıl adı bilinmiyor. Çünkü, herkes onu yaşından dolayı Genç  diye çağırıyormuş. Adı da böyle kalmış daha sonra da asıl adını hatırlayan çıkmamış. Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş ve divan katipliği yapmıştır. Divan katibi iken Alevi tarikatına girmiş ve dervişliği memuriyete tercih etmiştir.

 Sadrazam Yusuf Kemal Paşanın zevcesi Şair Zeynep Kamil Hanımefendi Alevi dostudur. Pir Mehmet Dede ile Sücaaddin Dedeyi İstanbul’a konağına davet etmiştir. Dedeler konakta aylarca kalmışlar. Onları ziyarete gelenlerle konak dolmuş taşmış. Genç Abdal böyle bir ortamda bulunmuş ve şiirler söylemeye başlamış. Ondaki cevheri gören dedeler, yaşının küçüklüğüne rağmen Zeynep Hanımın konağında ona nasip vermişler.

Genç Abdal mürşit ve rehberiyle birlikte Anadolu’ya geçmiş ve şehir şehir, köy köy gezmiş. İrticalen şiirler okuyormuş. Yanındaki katipler hemen orada şiirlerini kaleme alıyorlar ve dinleyen halk da hemen ezberliyormuş. Şiirlerinde Genç Abdal, Genci, Genciya, Güvenç Abdal gibi mahlaslar kullanmıştır.

Beş sene Sultan Seyit Battal tekesine hizmet etmiştir. Burada saz ve keman çalmasını da öğrenmiştir. Pir Mehmet Dedenin ölümü üzerine Sultan Sücaaddin Veli tekkesine gelerek postunu sermiştir. Mehmet Sücaaddin vefat edince yerini alan Ali Rıza Hadi’ye bağlanmış ve cemlerde güvendelik ve zakirlik yapmıştır. Yatağan Baba tekkesinde de uzun süre hizmet etmiştir. [100] Ali Rıza Hadi’nin izniyle Bağdat ve Kerbela’ya kadar gitmiş ve 3 yılın sonunda Eskişehir’e dönmüştür. 85 yaşında iken vefat etmiş ve tekkenin içinde garipler mezarlığına defnedilmiştir.

 

 

 Yoğiken yer ile gökler ezelden,udret kandilinde pünhan Ali’dir.

Kün deyince Bezmi elestten evvel,

Alemi var eden sultan Alidir.

 

Cebrail’e sordu Muhammed bunu,

Nice bin yıl evvel kurdu oyunu,

Mağripten maşrike kudret topunu,

Atan Muhammet’tir tutan Ali’dir.

 

Binince düldüle Haybere gitti,

Yel gibi o anda menzile yetti,

Kafirlere hüner heybet gösterdi,

Kendisini kul diye satan Ali’dir.

 

Müminler sırrını ilden sakınır,

Kendin bilmezlere sözüm dokunur,

Genci Abdal dört kitapta okunur,

Evveli ahiri destan Ali’dir.

.............

 

Dünyada üç nesne büktü belimi,

Biri yohsuz, bir ayrılık, bir ölüm.

Yaktı bağrım, dal eyledi belimi,

Biri yohsuz, bir ayrılık, bir ölüm.

 

Felek bir ok attı büktü belimi,

Akar gözlerimin kan ile nemi,

Bal yerine bana içirdi semi,

Biri yohsuz, bir ayrılık, bir ölüm.

 

Felek ağu kattı benim aşıma,

Toprak saçtı kirpiğime kaşıma,

Gör neler getirdi garip başıma,

Biri yohsuz, bir ayrılık, bir ölüm.

 

Şu fani dünyada, murat alınmaz,

Hep gelenler gider, bunda kalınmaz,

Bildim bu dertlere hiç çare olmaz,

Biri yohsuz, bir ayrılık, bir ölüm.

 

GENÇ ABDAL dertli dertli söyledi,

Görün dostlar felek bana neyledi,

Yıktı gönül şehrim viran eyledi,

Biri yohsuz, bir ayrılık, bir ölüm.

...............

 

Çok hata eyledim günahkar oldum,

Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

Yetiş imdadıma, çaresiz kaldım,

Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

 

Bana her ne sitem eylesen haktır,

Ben yüzü karayım, günahım çoktur,

Bana hiç kimseden bir medet yoktur,

Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

 

Ağlar gözüm, döker kan ile yaşlar,

Günahımı çekmez dağ ile taşlar,

Kul günah işlerse sultan bağışlar,

Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

 

Senin dergahından rahmet umarım,

Sen bilirsin, halim sana söylerim,

Kalma günahıma, hacet dilerim,

Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

 

GENÇ ABDAL dare divane geldim,

Günahım boynumda meydana geldim,

Medet mürvet şahı sultana geldim,

Mürvet hey erenler, elaman mürvet.

...............

 

 

Yol içinde yol sorarsan,

Yol Muhammed Alinindir.

Her dillerde söylenen,

Dil Muhammed Alinindir.

 

Varlığın yoğa satan,

Benliği yabana atan,

Mürşidinden el tutan,

El Muhammed Alinindir.

 

Sıtkın Hakka bağlayan,

Öz gönülden ağlayan,

Derya gibi çağlayan,

Sel Muhammed Alinindir.

 

Süleyman’ın hatemi,

Evliyanın hak cemi,

Kerbelanın matemi,

Ol Muhammed Alinindir.

 

GENÇ ABDAL’ım kul gerek,

Kulluğu makbul gerek,

Hal içinde hal gerek,

Hal Muhammed Alinindir.

..............

 

Sıtkıyle mürşidin pek tut eteğin,

Yanında bir makbul kul eyler seni.

Hizmet et candan, sarf et emeğin,

Mürşidin buyruğu yol eyler seni.

 

Seni senden alır mürşidi dana,

Varlığın benliğin atar bir yana,

Hakikat ilmini bildirir sana,

Kuş dilinden söyler dil eyler seni.

 

Gönül gözün açar nazar kılınca,

Tevellayı Teberrayı iyi bilince,

Kazanda kaynatır kamil olunca,

Acı iken tatlı bal eyler seni.

 

Ahdinde sadık ol candan özünden,

Siler karasını gönül gözünden,

Rahmet deryasından hikmet elinden,

Katre iken büyük göl ayler seni.

 

Genci Abdal sözün yeter el verir,

Muradına sana haktan ol verir,

Dört kapıdan kırk makama yol verir,

Hakikatte özge hal eyler seni.

...............

 

Bir piri azizin pek tut eteğin,

Belki sana haktan bir haber verir.

Himmet talep eyle sarf et emeğin,

Sana bir bergüzar bir eser verir.

 

Irkı tahir isen eriş murada,

Terket benliği düşme inada,

Kurtar öz canını kalma belada,

İki cihanda sana çok keder verir.

 

Men aref sırrını fark eyle hemen,

Aşkın feyzi sana ola hem nişin,

Hakkın hidayeti erince yakın,

Menzili balada muteber verir.

 

Genci vasılı yare layık olursan,

Şaha bin can ile aşık olursan,

Eşiğin bekleyip sadık olursan,

Cümle maksudunu Pir Haydar verir.

...................

 

Aşk beniz söyletir divane gibi,

Güzel şahın methin söyler dilimiz.

Baş eğip darine niyaz eyledim,

Pirlerin bendine bağlı belimiz.

 

Hak Muhammet Ali kırklar durağı,

Muhabbette yanar aşkın çerağı,

Donanır cennetin bahçesi bağı,

Cemiyette açar gonca gülümüz.

 

Muhabbetle Muhammet’e erelim,

Murteza’nın didarını görelim,

Varıp dergahına yüzler sürelim,

Hakka doğru gider bizim yolumuz.

 

On iki İmama niyaz ederiz,

Aşkın katarını çekip gideriz,

Hak’tan geldik yine Hakka döneriz,

Haktır bizim vatanımız ilimiz.

 

Genç Abdal’ım hak bilmiş sözün,

Gönül Kabesine süre gör yüzün,

Gafil olma haktan ayırma özün,

Mürüvvet kanıdır el el elimiz.

.............

 

Padişahı alem olmak, bir kuru kavga imiş,

Bir Veliye bende olmak, cümleden evla imiş.

................

 

Dizilmiş katara erenler pirler,

Hakkın emri ile Hakka giderler.

Hakikat sırrını söyleme derler,

Sakla kulum beni, saklayayım seni.

 

Genç Abdalım Hakkı sen sakla, sende

Hak seni saklasın can ile tende.

Hak buyurdu; ben sendeyim, sen bende,

Sakla kulum beni, saklayayım seni.

............

 

Perde-i la dan geçip de bilmeyen illa’sını,

Vad-i isyanda kalmış, anmamış Mevlâ’sını.

..............

 

Andadır bürc-i hidayet, kainatı gizlemiş,

On sekiz bin alemin mevcudu eşyadır vücud.

................

 

Derviş olduk tekkede,

Ol hüdanın yolunda,

Hacıyız biz Mekkede,

Hanedanın izinde.

 

Müslümanın şanıyız,

Biz kulu kurbanıyız,

Kafirin düşmanıyız,

Mustafa’nın yolunda.

 

Biz fenayı nideriz,

Hakka doğru gideriz,

Gördüğümüz öteriz,

Murteza’nın yolunda.

 

Biz yalanı kovmuşuz,

Fena şeklin soymuşuz,

Gerçeklere uymuşuz,

Evliyanın yolunda.

 

Bizde kanaat gani,

Nideriz can ile teni,

İmanım Şah Hüseyin’i

Kerbelanın yolunda.

 

Hakka benzer halimiz,

Perhiz tutar dilimiz,

Gayre varmaz elimiz,

Hak rızanın yolunda.

 

GENCİ ABDAL  biçare,

Biz aşıkız didare,

Söylemegil ağyare,

İliyanın yolunda.

.............

 

Muhabbettir eya dader rumuz ü sırrı veçhullah,

Muhabbetle küşad oldu, kitab-ı küntü kenzullah.

 

Budur remzi Resulullah bugün beş vakit namazda,

Bu remzi anlamak güçtür dedi Hak küntü kenzullah.

.................

 

Sırrın ifşa eylemez pünhan olur Bektaşiler.

Terk eder gördüklerin insan olur Bektaşiler.

 

Canı başın terk ederler cümle varından geçip,

Soyunup Abdalı veş üryan olur Bektaşiler.

 

Fehmeder gizli derununda olan hicranını,

Ehli derdin derdine derman olur Bektaşiler.

 

Zahiri batın hakikat halini ahzeyleyip,

Dil rümüzu sahibi divan olur Bektaşiler.

 

Vakıf-ı sırr-ı velayet, mucize-i peygamberi,

Sırr-ı mirac-ı Habib erkanıdır Bektaşiler.

 

Sure-i sırrı ledünün mektebi kalbindedir,

Rah-i Hakkı keşfeden irfan olur Bektaşiler.

 

Burcu zatın menzilinden dem vururlar GENCİYA,

Var kıyas eyle, nice sultan olur Bektaşiler.

......................

 

Nokta-i vahidden ademe geldim,

Ne ihsanem bu ihsandan içeri.

Anda nihan oldum, remzini bildim,

Ne irfanem bu irfandan içeri.

 

Kim bilir beni, ben kimim ey can,

Ne ruhum ben, ne can, canlara canan,

Ne sırrı rumuzem, arife nişan,

Ne sultanem, ne sultandan içeri.

 

Küfür nedir bilmem, Hakkı hak bildim,

Yetmiş üç millette Naci’yi buldum.

Nur-i akdem Müslüman men geldim,

Müslümanem müslümandan içeri.

 

Ne dervişem, ne sufiyem, ne canan,

Ne kafirem, ne müminem, ne iman,

Ne zahidem, ne münkirem, ne nadan,

Geçmişem küfr-ü imandan içeri. 

 

Şeriatta, tarikatta pirdeyim,

Marifette, hakikatte nurdayım,

Esrar ile Genci gizli sırdayım,

Ne mihmanem, bu mihmandan içeri.

................

 

Suret-i Adem’den göründüm amma,

Ne insanam, bu insandan içeri.

Benim esrarımdan her nutk-i illa,

Tercümanem, tercümandan içeri.

 

Bülbülün goncası, gülşeniyim ben,

Sadıkların aşkı fermanıyım ben,

Ehli diller sırrı, sultanıyım ben,

Ne pünhanem bu pünhandan içeri.

 

Gerçi suret ismim, beni ademdir,

Maniyi siyrette bahri azamdır,

Hükmü kaftan kafa teki hatemdir,

Süleymanım Süleymandan içeri.

 

Ahseni takvimde nikab büründüm,

Bir noktadan hasıl oldum arındım,

Can gözüyle görenlere göründüm,

Ne seyranım bu seyrandan içeri.

 

Hakikat Genci’nin Şahi nurdeyim,

Ne deryada, gökte, ne de yerdeyim,

Mekan tutmaz, isbat olmaz sırdayım,

La mekanım, la mekandan içeri.  

...............

 

Biz muhabbet nuruyuz, bir bölük dervişleriz.

Erenlerin sırrıyız, bir bölük dervişleriz.

 

Muhammed’dir neslimiz, ırkı tahir aslımız,

Sır içinde faslımız, bir bölük dervişleriz.

 

Biz Gürüh-u Naci’yiz, arifin ser tacıyız,

Biz muhabbet nuruyuz, bir bölük dervişleriz.

 

Hak ile yoldaş olan, kırklara haldaş olan,

Pirimiz Bektaş olan, bir bölük dervişleriz.

 

Biz kuluz Şah’e geldik, nur-i hakkı bir bildik,

Nur-i hakla dolmuşuz, bir bölük dervişleriz. 

 

Biz kalender variyiz, dert ehlinin yariyiz,

Ali’nin esrarıyız, bir bölük dervişleriz.

 

GENCİ gevher olmuşuz, Hakka vuslet bulmuşuz,

Nuru Hakla dolmuşuz, bir bölük dervişleriz.

.............

 

Cemalini gördüm evvel ezelden,

Çağırdığım Şahı merdan Alidir.

Tuttum eteğini Kalü Beliden,

Çağırdığım Şahı merdan Alidir.

 

Bulunmaz akranın mengi ademde,

Bir edna kulunum ben bu alemde,

Dilimde her saat, hergün her demde,

Çağırdığım Şahı merdan Alidir.

 

Uyandır çerağım Nur İman deyu,

Bu gizli derdime bir derman deyu,

Yetiş imdadıma elaman deyu,

Çağırdığım Şahı merdan Alidir.

 

Uçtan uca bu dünyayı dolaşan,

Velayet sırrından gösterdi nişan,

Her hacet vaktinde gelip ulaşan,

Çağırdığım Şahı merdan Alidir.

 

Genç Abdalım bildim Bezmi Elestten,

Söylettiren Şahtır her sır nefesten,

Can kuşum uçunca iş bu kafesten,

Çağırdığım Şahı merdan Alidir.

.............

 

Meydanına gelmişem,

Allah eyvallah pirim.

Ben yolum yanılmışam,

Allah eyvallah pirim.

 

Mailim yapısına,

Erenler tapusuna,

Geldim Hak kapısına,

Allah eyvallah pirim.

 

Çünkü Hakka varacam,

Hak cemalin görecem,

Sorgu sual verecem,

Allah eyvallah pirim.

 

Gelsin küsmüş var ise,

Kem söz geçmiş var ise,

Bir incinmiş var ise,

Allah eyvallah pirim.

 

Ey efendim penahım,

Sen mürvet eyle şahım,

Taşra koydum günahım,

Allah eyvallah pirim.

 

Genç Abdal biçare,

Baş eğmiştir bu dare,

Medet kıl günahkare,

Allah eyvallah pirim.

...............

 

 

Eğer mümin isen inat eyleme,

Kamile teslim ol, eyle itaat.

Nafile ömrünü berbat eyleme,

Fena amellerden eyle feragat.

 

Dilinde zikreyle Hayrül beşeri,

Hayır kelam söyle, eyleme şerri,

Bir gün gelir aziz ömrün mahşeri,

Koparır başına, türlü kıyamet.

 

Sakla imanını, uyma şeytana,

Aklını başına devşir, abe divana,

Yüzü kara çıkma ulu divana,

Belki sana Haktan olmaz şefaat.

 

Görmediğin şeyi, ben gördüm deme,

Gördüğünü sakla, yalan söyleme,

Hak rızayı gözet, haramı yeme,

Sakın ola emanete etme hıyanat.

 

GENÇ ABDAL’ım söyler sözünü esrar,

Günahım affeyler Hazreti Gaffar,

Erenlerden himmet iste, çok yalvar,

Cümle yollar sana olsun selamet.

..............

 

Muhammed Ali’ye ikrar verdinse,

Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

Sıtkile imanda karar kıldınsa,

Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

 

Delilimiz oldu bize,  hazreti Kuran,

Böyle buyurmuştur, ol Şahı merdan,

Var ise göğsünde, zerrece iman,

Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

 

Sakın yalancıyla eyleme sohbet,

Yalancıya yuf var, Yezide lanet,

Dilersen desinler, canına rahmet,

Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

 

Bu yol hak Muhammed Ali yoludur,

Kırkların binası, ulu yoludur,

Pirim Hacı Bektaş Veli yoludur,

Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

 

GENÇ ABDAL Hakka ermek istersen,

Dost yoluna can baş vermek istersen,

Hakkın cemalini görmek istersen,

Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

............

 

Tekke gahi aşk içinde can olan Bektaşi’dir.

Cümleten ilmi rumuza kan olan Bektaşi’dir.

 

Sırrı Hakka evvela onlar olupdur aşina,

Nazenini hazreti hannan olan Bektaşi’dir.

 

Girmeden aşkı tarika kimse agah olmadı,

Bezmi sırrın vakıfı merdan olan Bektaşi’dir.

 

İki cihandan geçtiler, fani vücuda gelmeden,

Arifler zümresine ferman olan Bektaşi’dir.

 

Mustafa’nın, Murteza’nın, Ali’nin evladının,

Haki payı tozuna kurban olan Bektaşi’dir.

 

Nutkunu kılma mutavvel, muhtasar kıl GENCİYA,

Hasılı ol canlara canan olan Bektaşi’dir.

.............. 

 

Fırsat elde iken bir amel kazan,

Gül cemalin bir gün solsa gerektir.

Zevkine aldanma, tapma dünyaya,

Dünya malı bunda kalsa gerektir.

 

Cahil bildiğinden hiç geri kalmaz,

Bin nasihat etsen bir pula almaz,

Kişinin ettiği yanına kalmaz,

Herkes ettiğini bulsa gerektir.

 

Yarın hakkın divanına varılır,

Ruzu mahşer günü sual sorulur,

Günahın tartarlar, mizan kurulur,

Anda haklı hakkın alsa gerektir.

 

Bana böyle geldi mevladan hitap,

Dil tutulur ol dem verilmez cevap,

Kimine lütuf olur kimine azap,

Cennet tamu haktır dolsa gerektir.

 

GENCİ der hakka yanık olana,

İtikadı bütün sadık olana,

Hakikatte hakka aşık olana,

Divanda şefaat olsa gerektir.

............

 

MÜNACAAT

 

Ey cümle bu alemler ulusu koca Tanrı,

Ey baki-i kayyumu kadir, ey yüce Tanrı.

 

Ya evvel ve ahir, ya iki cihan şahı,

Hükmünde senin tüm uçtan uca Tanrı.

 

İsyanlara gark oldum, efendim tut elimden,

Affet günahım, bakma sakın sen suça Tanrı.

 

Didarı cemalinle beni eyle müşerref,

Mahfice bu dil istedi bir tez, koca Tanrı.

 

Lütfunla okur GENCİ hakikatten efendim,

Hakka! Kamu alemlere sensin hoca Tanrı.

...............

 

Muhammed Ali’ye salavat eyle,

Kevser şarabından içmek istersen.

Ali evladına muhabbet eyle,

Gevheri sırçadan seçmek istersen.

 

Ulaş bir mürşide vaden yetmeden,

Müşkülün hallolsun fırsat gitmeden,

Sorusuz hesapsız azap görmeden,

Sırat köprüsünden geçmek istersen.

 

Mürşidin rehberin nefesin hakla,

Erenler sırrını kalbinde sakla,

Kalbini mamur et özünü pakla,

Aşkın deryasına dalmak istersen.

 

Arayıp da aslı zatın bulmalı,

Derununda nuru iman dolmalı,

Hakikatta kamil sarraf olmalı,

Cevherin kanını bulmak istersen.

 

GENÇ ABDAL’ım hikmet yüzünden söyle,

Yolda doğru yürü, eriş menzile,

On iki imama bir niyaz eyle,

Erenlere sırdaş olmak istersen.[101]

..............

 

Gaflet uykusuna yatar uyanmaz,

Can gözü kapanık gafilin çoktur.

Hak sözü dinlemez, asla inanmaz,

Kalbi çürük sofu, cahilin çoktur.

 

Mürşidi kamile vermez özünü,

Gaflet uykusundan açmaz gözünü,

Taştan katı, beter söyler sözünü,

Bed amelli fasit sofiyan çoktur.

 

Nefs atına binmiş gezer boşuna,

Haksız olanların, hakta işi ne,

İblis gibi düşmüş halkın peşine,

Şeytan dolabına aldanan çoktur.

 

Bildiğinden şaşmaz, nasihat almaz,

Aslı münkir olan imlaya gelmez,

Hakkını yitirmiş, kendini bilmez,

Nefsile oynaşan pehlivan çoktur.

 

GENÇ ABDAL’ım herkes mest olur sanma,

Her kurban derisi post olur sanma,

Her yüze güleni, dost olur sanma,

İçi kafir, dışı müslüman çoktur. [102]

............

 

KAYNAK: 1. Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Maarif Kitapevi, Karacan Yay.1984

2. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı

 

 

 

DİDARİ

1790-1870 Kayseri-Kayseri 

 

 

SIRRI MEHMET

1794-1888 Ağrıboz-Tekirdağ

 

 

 

 

*BAYBURTLU ZİHNİ

1797-1859 Bayburt-Trabzon

Zihni Bayburt’ta doğmuştur. Asıl adı Muhammed Emin’dir. H. 1212 (1797) yılında Bayburt’ta doğmuş. Erzurum ve Trabzon’da medrese eğitimi almıştır. İstanbul’a gelmiş ve burada 10 yıl kalmıştır. Bu süre içinde kendini yetiştirmiş eğitimini tamamlamıştır. 1828 de Bayburt’a gelir. Fakat talihsizlik Rus istilası ile karşılaşır. Tekrar İstanbul’a döner. Reşit Paşanın divan katipliğinde bulunur. Erzurum, Trabzon ve Bayburt’ta devlet memurluğu yapar. Divanını tamamlar ve saraya takdim eder. Sergüzeştname adlı eseri ve Kitab-ı Hikaye-i Garibe adlı nesir kitabı vardır.  Ayrıca, Akka Destanı, HertDestanı, Otlakçı Destanı, Eşek Destanı, Ocak Destanı, Sinop Destanı, Aman Dede Destanı başlıca eserleridir.              

                KOŞMA

       (Rus işgalini dile getirir)

 

Vardım ki yurduna ayak göçürmüş,

Yavru gitmiş, ıssız kalmış otağı.

Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş,

Sakiler meclisten kesmiş ayağı.

 

Hangi dağda bulsam ben o maralı,

Hangi yerde görsem çeşmi gazalı,

Avcılardan kaçmış ceylan misali,

Gitmiş dağdan dağa yoktur durağı.

 

Laleyi sümbülü gülü har almış,

Zevkü şevk ehlini ahü zar almış,

Süleyman tahtını sanki mar almış,

Gama tebdil olmuş ülfetin çağı.

 

Zihni dert elinden her zaman ağlar,

Vardım ki bağ ağlar,bağıban ağlar,

Goncalar perişan, güller kan ağlar,

Şeyda bülbül terk eylemiş o bağı. [103]

.....

 

OTLAKÇI DESTANI

 

Bir şirin hikaye geldi hatıra,

Bu kıssadan hisse ala otlakçı.

Yeter her keseğe başın batıra,

İçtiğin burnundan gele otlakçı.

 

Olursa kahveci ger entipüfcü,

Otlakcısı olur keyfçiden keyifci,

Ya defçi ederler yahut kenefci,

Gider ise İslambol’a otlakçı.

 

Evinden kahveye sürer subhü dem,

Kurulur mangala cümleden akdem,

Gelene efendim, gidene ağam,

Keselere daha dala otlakçı.

 

Ahbabın birinden alır keseyi,

Doldurur çubuğu basar fisayı,

Rast gelirse Trabzonlu Köseyi,

Tütün ister güle güle otlakçı.

 

Mansıbı rezalet mesnedi boktur,

Uyuz tazı gibi ne aç ne toktur,

Tütün bulamazsa zevarı yoktur,

Ayının tabanı yala otlakçı.

 

Verin keseyi der elin uzatır,

Ekseri garibin yolun gözetir,

Çubuk doldurmağa sohbet düzetir,

Baka baka sağa sola otlakçı.

 

Geceler subha dek sayıklar çoğu,

Bir baş kahvelerde alır soluğu,

Bazısı zor ile alır çubuğu,

Bazısı da çeker kola otlakçı.

 

Kahve de gelirse eğer cabadan,

Dört keçili Kürde döner safadan,

İçince tütünü badı havadan,

Sanki dalar yağa bala otlakçı.

 

Acem ise der ki birader ince,

Hoş gelipsin özün haralıdır ha,

Keseyi beri ver tüyem aşina,

Hazır konem guş u male otlakçı.

 

Erzurumlu ise dadaş gelirih,

Size tütün verir kahve alırıh,

Yer yoğ ise bu kahvede kalırıh,

Yensin yüklerimiz hele otlakçı.

 

Mısır haşhaşları buraya gelmiş,

Arabın Acemin gülüncü olmuş,

Kilimin dört ucu sulara salmış,

Düşmüş bunca halden hale otlakçı.

 

Kese kim verirse beraber olsun,

Otlakçı harlara birader olsun,

Verirsin keseyi pür azar olsun,

Gir i har misali kalsın otlakçı.

 

Zihni bu pendimi kabul etsinler,

Badı erin bu kardan udul etsinler,

Meclisi yarava duhul etsinler,

Sıçramasın daldan dala otlakçı. [104]

......

 

 Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.73

                  2. SAKAOĞLU, Saim, Prof. Dr.ve ALPTEKİN, Ali Berat Do.Dr.; Bayburtlu Zihni, T.C. Kültür Bakanlığı Yay. 134., Ankara 1976

 

 

ZAHMİ

1800-1863 Çankırı-Çankırı 

 

MUHARREM MAHSUNİ

1800-1869 Mora Yenişehir-  

 

 

TURABİ DEDEBABA, ELHAC ALİ

1800-1869 Ankara-Yanbollu

 

Yasantisi hakkinda elde yeterli bilgi yoksa da; 1849'da Haci Bektas Tekkesi postunda oturdugunu ve 1868 yilinda öldügünü gösteren belgeler vardir. Bir siirinde asil adinin Ali oldugunu söyler:

Mahlasim derler Türabi, namim el- hac Ali.
Dogdugu yerde kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklar Ankara'li, Yanya'li ve Koniçeli oldugunu belirtiyorlarsa da, ayni mahlas ile yazan birkaç ozanin bulundugu saniliyor. Divani basilmistir (1294/1878). Divandaki siirlerin çogu aruzla yazilmistir. Heceyle olanlar da halk gelenegi islenmistir; divan edebiyati örnekleri pek basarili degil. Kosuk düzeni acemicedir. Yine de Türabi, Bektasilerin degerli ozanlarindandir. Daha çok divan sairi Fuzuli'nin etkisinde kalmistir. (C. Öztelli ).

On dokuzuncu yüzyilda yasamis bir Bektasi ozani olarak bilinen Türabi bir Bektasi ulusu Yanbolu'lu Haci Türabi Dede-Baba olarak taninir. Çorum'lu Seyyid Hasan Hüsnü Dede- Baba'nin 1849'da ölümü üzerine, Haci Bektas dergahi postuna oturur. 19 yil mesihat ettikten sonra, 1868'de ölür. Haci Bektas türbesinin girisinde sol yanda bulunan tümsek üzerinde gömülüdür.

Bektasi tarikatinda Türabi mahlasli yedi ozan gelip geçmistir. Fatih dönemi erenlerinden Türabi Baba, sonra Afyon'lu Türabi Baba, on dokuzuncu yüzyilda yasamis ve Koniça'da gömülü bulunan Yanya'li Türabi Baba, yirminci yüzyilda yasayan Kumluca'li Türabi Baba, Girit'li Mustafa Türabi Baba, Süleyman Türabi Baba ve Kula'li Mehmet Türabi Baba. (T. Koca)

Prof. M. Fuat Köprülü, Ikdam gazetesinde yayinlanan bir yazisinda; Türabi mahlasli siirlerin, hangi Türabi'ye ait olabilecegini belirleyememis. Ankara'li bir Türabi'den söz etmistir. Sadettin Nüzhet Ergun, Üniversite kitapligi memuru Sabri beyden su bilgiyi aktardigini yazar. Nereli oldugu bilinmeyen ve yasam hikayesi hakkinda bilgimiz olmayan Türabi'ye ait Üniversite kitapliginda bir divan bulunmaktadir. Bu divanin 240. sayfasinda kendisinin Pir evi dedikleri Kirsehir dergahinin Babasi iken, 1868'de öldügü yazilidir. Bu divan yaklasik 2800 beyitten olusmaktadir. Içinde: 1 Münacaat, 331 gazel, 1 Tarih, 1 Naat, 2 Mersiye, 1 Sakiname, 3 Terciibend ve terkibibend, 5 Müseddes. 5 Muhammes, 20 Murabba, 23 Kosma bulunmaktadir. Bu divan harf sirasina göre dizilmistir. Türabi, Kul Turab, Turab mahlaslarini kullanir.

Nerede ve ne zaman dogdugu, kimin oglu oldugu ve yasami konusunda bilgi yok. Abdülbaki Gölpinarli Yanbolu'lu oldugunu belirtiyorsa da kaynak göstermiyor (AleviBektasi Nefesleri, s: 19 ). Haci Bektastaki Pir evinde postnisin oldugu (1849-1850) ve orada öldügü biliniyor.

Atilla Özkirimli Alevilik- Bektasilik Edebiyati adli yapitinda; Halk sairleri arasinda büyük bir ün kazanmis olan Türabi, daha çok aruzla ve divan gelenegine bagli siirler yazmistir. Fuzuli'yi izlemeye çalisan bu tür siirlerinin disinda heyecanla yazdigi nefesler, Bektasi edebiyatinin ortak özelliklerini tasir. 1868 yilinda vefat ettigi biliniyor.
Divaninin eksik bir basimi yapildi (1877) diyor. Çankiri'li Asik Ali Riza bir siirinde ondan sevgi ve saygiyla söz eder.

Ali Riza enginlerden enginim
Sermayem yok ama gayet zenginim
Haci Türabi'den elim var benim
Türab ol ey gönül engine gel gel

Acaba bu Türabi Çankiri yakinlarinda türbesi bulunan Türabi mi?
Rahmetli Turgut Koca Türabi hakkinda ayrica su açiklamayi da yapar: "Amerikan dergahinin babasi olan Recep Ferdi Baba'nin bana yolladigi (Islam Tasavvufu ve Bektasilik) adindaki Arnavutça kitabinda, Türabi mahlasli siirlerin yazarini, Haci Bektas postnisini Haci Ali Türabi olarak göstermektedir. Bektasilik geleneginde de bu böyledir.

Simdi, Sadeddin Nüzhet Ergun'un, Sabri beyin ve Recep Ferdi Baba'nin belirledigi bu olguya biz de katilir, Türabi mahlasli nefesleri yazan sairin, Yanbolu'lu Haci Ali Türabi Baba oldugunu rahatlikla söyleyebiliriz. Haci Ali Türabi Baba'nin bir divani da Ankara Kütüphanesindedir. Al 3/26 numarada kayitlidir. Yine Ali Emiri kitaplari arasinda 656 numarali dergide iki destani vardir.''

Siirlerinde akici, sicak, çekici, duru ve yalin bir dil kullanmistir. Tarikatin tüm güzellikleriyle, inceliklerini büyük bir basari ve ustalikla siirlerine yansitmistir. Din disi sevgiyi bazi siirlerinde derinlemesine ve vurgulayarak islemistir. Hz. Ali ve ehlibeytine duydugu derin sevgi ve bagliligi her an dile getirmeyi bilmis, Haci Bektas Veli'nin ulu ve yetkin kisiliginden saygiyla ve husu içinde söz etmistir. Tüm siirleri toplanip yayinlanmistir. Aruz ve hece ölçülerini kullanmistir. Siirlerinden kendisini her yönden yetistirdigi, derin bilgi sahibi oldugu, yasama iyimser ve umut dolu bir anlayisla baktigi, Bektasi felsefesini tüm incelikleriyle yasayip uyguladigi anlasilmaktadir.



Türabi haline sükreyle herdem
Riza-yi Hak gözet olagör ebsem
Surette zillette görünürse adem
Manada, Huda'da nimet bizimdir



Eserlerinden bazilari:



1
Dedim dilber senin aslin nereli
Konya tarafinda Bor dedi bana
Dedim askin ile sinem bereli
Dermani bulunmaz çor dedi bana

Dedim zülfün eyle boynuma zencir
Dedi var yikil git hey ihtiyar pir
Dedim talim edip ol sen muabbir
Bir rüya görmüsüm yor dedi bana

Dedim ruhun ahmer yoksa al midir
Dedi servi kaddim hub nihal midir
Dedim sirin lebin söyle bal midir
Sirin degil biraz sor dedi bana


Dedim bir busecik in'am edip ver
Dedi hisma gelip bu herif ne der
Dedim hem yanimda birdir simü zer
Dervis fakir sefil hor dedi bana

Dedim kemendimdir giyusu telin
Dedi Türabi çek sen benden elin
Dedim seyreyleyim gerdanda halin
Iste gözün görmez kör dedi bana


2
Seyid Ali Sultan himmet eyledi
Açildi meydana çirag uyandi
Münkirlerin özü gözü baglandi
Sulesinden Sersem Ali Baba'nin

Tasti Kevseri bol Kizil Deliden
Kanmistir asiklar Kalubeliden
Harici sasirdi darbi Ali'den
Dehsetinden Sersem Ali Baba'nin

Mümine ezelden verildi murat
Gerçek asik olanlarin gönlü sat
Sultanin elinden Yezitler feryat
Dehsetinden Sersem Ali Baba'nin

Zahide sen söyle gezme bihaber
Riya kaplamistir seni serteser
Bülbüllerin zar ü efgani biter
Dehsetinden Sersem Ali Baba'nin


Sadhezar Yezid'e olsun lanetler
Müminlere daim olsun rahmetler
Türabi' ye in'am olsun himmetler
Dehsetinden Sersem Ali Baba'nin



3
Erenler serveri gerçekler piri
Hünkar Haci Bektas erleriyiz biz
Balim Sultan Abdal Musa sahimiz
Seyid Ali Sultan gülleriyiz biz

Kaygusuz Sultan'dir bir serdarimiz
Kara donlu candir türbedarimiz
Kanber Ali Sultan sehsüvarimiz
Necef deryasinin güheriyiz biz

Sari Ismail Hacim Sultan ulumuz
Sah-i Horasan'a çikar yolumuz
Muhammed Ali'den kokar gülümüz
On iki tarikatin serveriyiz biz

Türabi üçlerin birisi oldu
Yedilerle kirklar meclise güldü
Horasan erleri azmedip geldi
Muhammed Ali'nin kullariyiz biz




4
Salma dil gemisin engine asik
Erenler askina payan bulunmaz
Her yerde kesfetme sakin hakayik
Ani fehmeyliyen bir can bulunmaz

Arifin halini tarif ne hacet
Efsane sözlerden eyle feragat
Kande göster bana sahip keramet
Ali çoktur Sahimerdan bulunmaz

Muhtefi oldular alemde erler
Kiymetsiz olmustur ilmü hünerler
Her kime sorarsan arifiz derler
Benden özge baktim nadan bulunmaz


Türabi cihanda olduk serseri
Fehmeden kalmamis dürrü gevheri
Kimsenin kimseden yoktur haberi
Böyle acaip seyran bulunmaz

5
Bir sah ki hükmünde olmazsa muhkem
Dagitir askeri han üste gider
Isinin tedbirin bilmeyen adem
Sasinr tedbiri yan üste gider

Hakikatsiz adem ne bilir kiymet
Derati devlette bulunmaz kudret
Bir mert ki namerde ederse hürmet
Zayi olur emek, nan üste gider

Varip boyun egme namert payine
Mevla gazap eder kalbi haine
Akilli Türabi uyma laine
Sasirtir tedbirin can üste gider



6
Adem, huri su dünyaya gelmeden
Muhammed Ali'nin nurun gördün mü
Hak nasibin almis kudret eliyle
Hünkar Haci Bektas Piri gördün mü

Su dünyayi hamur edip yuguran
Dokuz baba dört anayi doguran
Hitabi Elestte bize çagiran
Can içinde canan yari gördün mü

Gel gidelim Seyit Ali izine
Yüz sürelim ayaginin tozuna
Kirklar meydaninda pir niyazina
Dara Mansur olan eri gördün mü

Men'aref sirrina sirdas kandedir
Senden sana yakin yoldas kandedir
Yol gösteren sana kardas kandedir
Ol sahi alamet Çari gördün mü

Türabi Baba'nin dilde imani
On iki imam on yedidir erkani
Mihrabü minberde Seb'ulmesani
Cemalinde pirin vari gördün mü



7
Gel gönül gidelim ask ellerine
Maksudun yar ise bir tane yeter
Fikreyle kildigin amellerine
Heva-yi çerh ile efsane yeter

Meyl-i dünya için gel olma bed-nam
Kim aldi felekten muradinca kam
Ölüm var mi yok mu ahir-i encam
Vakit geçirmege virane yeter

Beyhude islerin terkeyle mutlak
Küllü men aleyha fan dedi Hak
Cihan baki degil hikmetine bak
Bu bir söz arife bahane yeter

Türabi sen özün payimal eyle
Hak yolunda yüzün payimal eyle
Su fani dünyada bir hayal eyle
Geçen geçti gelen nisane yeter



8
Sah-i Merdanin kullari
Haci Bektas'in gülleri
Ilm- i ledün bülbülleri

Kemer beste miyan beste
Gül destedir Bektasiler

Her seher açilir meydan
Sürerler ayn-i cem erkan
Ta ezel ahdiyle peyman

Kemer beste miyan beste
Gül destedir Bektasiler

Elif okurlar ötürü
Pazar ederler götürü
Yaradan Haktan ötürü

Kemer beste miyan beste
Gül destedir Bektasiler

Sekahüm Rabbihüm derler
Seraben tahur içerler
Sir için serden geçerler

Kemer beste miyan beste
Gül destedir Bektasiler

Ask-i Allah kiblegahim
Vechullahtir secdegahim
Gönlümdedir beytullahim

Kemer beste miyan beste
Gül destedir Bektasiler

Türabi' nin sözü haktir
Ister dinle ister bak dur
Gönlümde garazim yoktur

Kemer beste miyan beste
Gül destedir Bektasiler

 

Dahil-i bezm-i gürüh-u Naci’yiz ey zahida,

Sanma kim biganeyiz Zeynel özbeyilerdeniz. 

  

 

PERİŞAN DEDEBABA, HAFIZ ALİ

1800-1879 Konya-Konya 

 

GEDAYİ (TOKATLI)

1800-1887 Tokat-İstanbul

 

Emrah’ın öğrencisidir. 

 

 

 

FENNİ

1800-1888 Mora Yenişehir-

 

DERVİŞ TEVFİK

1800-1889 İstanbul-İstanbul 

 

 

 

 

İLHAMİ, (ALİ  İLHAMİ DEDE)

1800-1890 Eskişehir-Seyitgazi

 

Asıl adı Ali’dir. Pir Mehmet’in oğludur. Seydi Battal Gazi Dergahı şeyhliği yapmıştır.

 

 

Bugün rah-i hüda içre giderdim bilmiş ol ey can,

Yolum bir şehre uğradı göründü bir acayip umman,

Kanadım yok uçam andan yok idi bende bu imkan,

Halefte gördüğüm yoktur, selefte gördüğüm bir han.

 

 

Eğer kendi vücudundan haberdar olmak istersen,

Arefna sırrına mazhar düşüp var olmak istersen,

Bilip nefsini tanı Rabbin eğer yar olmak istersen,

O dem şeksiz, sen ademsin bulursun derdine derman.

 

Oku ilmi şeriattın, yorulma dar-ı dünyada,

Olup saim kılıp secde dolaşma başka sevdada,

Havaya verme ömrünü sonunda düşme feryada,

Cehalet remzin arz etme seni eğlemesin şeytan.

 

Varıp şahi şeriatta giyip elbiseyi tekmil,

Ulumun şehri sultanı kim olduğunu anla bil,

Bu bir bab-ı velayettir Ali destindedir ey dil,

İki cihan fahr-ı Ahmet’tir edip miraca hem seyran.

 

Bugün İlhami Abdal’ın dü çeşmi yaşına insaf,

Eder piri tarikat hem olan varım edersem sarf,

Gönül tahtında iman askerin cem eyledim saf saf,

Biri fakrım, biri şükrüm, delilim rehberim Kuran.

...............

 

Alemi ervahta Bezmi Elestte,

Hitabı izzette ikrar da birdir.

Kandili kudrette, nuru hikmette,

Muhammet Mustafa Haydar da birdir.

 

Üçler iki alemde birliğe yetti,

Beşler de onların damenin tuttu,

Birlik lokmasını yediler yuttu,

Dameni pak olan pirler de birdir.

 

On dört masum pak, on iki imam,

On yedi kemer best hepsi tamam,

Onların veçhine çalındı kalem,

Hattı üstüvada kırklar da birdir.

 

Sultan Sücaaddin, Seyyit Battal,

Şemşir-i şehamet, kafire kattal,

Anların bendesi İlhami Abdal,

Pirim Hacı Bektaş Hünkar da birdir.

..............

 

Heva ve heveste mecazi aşkta,

Bu dünya gözüme Leyla göründü.

Tarikat Pirine ikrar verdim vereli,

Erenler cümleden ala göründü.

 

Oynadım dünyayı zarar eyledim,

Bab-ı marifette karar eyledim,

Yaptım civarımı hisar eyledim,

Burcu bedenleri bala göründü.

 

Rakipler elinden zehirler yuttum,

İçtim aşk şarabın sırrı sır ettim,

Muhammed Ali’nin damenin tuttum,

Himmeti var olsun Mevla göründü.

 

Ervahlar nur iken Bezmi elestte,

Hitap ezelde kulağım seste,

Can cesede geldi girdi kafeste,

La’yı terk eyleyip illa göründü.

................

 

İki turnam gelir, başı çığalı,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

Birisi Muhammed, birisi Ali,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

İki turnam gelir rengi yemyeşil,

Biri imam Hasan, ol pakı nesil,

Biri imam Hüseyin, cennette bir gül,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

İki turnam gelir rengi kırmızı,

Biri imam Zeynel, sürelim yüzü,

Biri imam Bakır, edem niyazı,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

İki turnam gelir rengi Caferi,

Biri İmam Kazım, ol yol rehberi,

Biri imam Rıza Horasan Piri,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

İki turnam gelir rengi beyazdır,

Biri imam Taki, Naki, zikri niyazdır,

Biri de Askeri merdi Hicazdır,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

        Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

Turnalar Hicazdan sökün eyledi,

Muhammed Mehdi’yi yakin eyledi,

Hakikat ehlini memnun eyledi,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

        Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

Turnalar geldiler verdiler selam,

Aldım selamını, eyledim kelam,

İLHAMİ şüphesiz gördüm vesselam,

Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen.

        Yoksa Hünkar Hacı Bektaş Veli misin sen?

         ............

 

Ta ezel bezminde ben seni sevdim,

Muhabbet eyledim candan a sunam.

Muhammed Aliyi candan seversen,

Ayırma gönlünü benden a sunam.

 

Kirpikleri oktur, kemandır kaşı,

Açıldı sinemde bağrımın başı,

Didelerim döktü kan ile yaşı,

Varayım gideyim burdan a sunam.

 

Ben sana canımı eyledim feda,

Seni bana verdi ol gani Hüda,

Fatima neslin mi, nedir bu eda,

Bir tel mi kopardım senden a sunam.

 

Ben seni sevmişem gönülden candan,

Hiç senin haberin olmadı benden,

Ferman mı okunur tozdan dumandan,

Dudağın la’linden demden a sunam.

 

Ey sunam gönülden çıkarma beni,

Feleğe mi verir İLHAMİ seni,

Bir dolu kerem et mest eyle beni,

Elinde tuttuğun camdan a sunam.

...............

 

Bir görüşte gönlümü hüsnünle hayran eyledin,

Akibet ey meh beni meşhur ü devran eyledin.

 

Kavs-i ebru, tir-i müjganından artık el’aman,

Sinemi pürşehre kıldın, didemi kan eyledin.

 

Çak çakı hasret oldu came-i sabr ü sükun,

Fart-i suzişten beni bir düşmen-i can eyledin.

 

Neydi evvelki niyetler, nevazişler derigler,

Gördüğüm ol demlere şimdi pişman eyledin.

 

Hasılı biçare İlhami’yi yaktın ateşe,

Ab-ı nab-ı lütfile ağyar-ı şadan eyledin.[105]

 

...........

 

Kendi noksanını bilip arif ol,

Kimsenin aybını gözetme gönül.

Yemiş üç millete bir nazarla bak,

Hak sevmiş yaratmış söz etme gönül.

 

Sakın kallaş olup lakırdı düzme,

Kimsenin alemde gönlünü üzme,

Düzelmiş bir işi yanılıp bozma,

Isınmış dilleri buz etme gönül.

 

Yüz bin altın alsa yevmiye, bir er,

Ölürse mirastan sana ne değer,

Akraba kabilen olursa eğer,

Hakkına kail ol naz etme gönül.

 

Bu kızıl, şu ak baş diye hor bakma,

Kendini göz göre göre ateşe yakma,

Kendi yaptığını aleme takma,

Yareli ciğere tuz ekme gönül.

 

Tellallık eyleyip yalanlar atma,

Şurada burada halkı aldatma,

Küheylandır diye merkebi satma,

Alemin gözüne tuz ekme gönül.

 

İki yüzlülükle olma münafık,

Tamu ateşine böyleler layık,

Anlar adem değil, hayvan-ı natık,

Elhazer! Anlarla söz etme gönül.

 

İlhami halini düşün bir şöyle,

Dünyaya gelmekten maksat ne böyle,

Hakkın nimetine çok şükür eyle,

İhmale düşüp de az etme gönül. [106]

..........

 

Kaynak:1.  Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

2. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı

 

 

SURURİ (SİLLELİ  OSMAN)

1800-1855 Sille-İstanbul

 

Süruri, 19 uncu yüz yılının başlarında, Sillenin Karhane şimdiki «Subaşı» mahallesinde doğmuş; ilk tahsilini Sille medresesinde yapmış, 19 uncu asrın yarısında İstanbul'a gitmiş, Saraya intisap ve yüksek bir mevki işgal etmiştir.Süruri'nin sülalesine Kurt Mehmet Oğulları denmektedir. Asıl adı Osmandır. Kör Bekir «Zehri», Hacı Musa, Berber Mustafa adında üç kardaşı vardır. Bu dört kardeşten Süruri, Zehri, Berber Mustafa'nın oğlu Nigari şairdirler.

Sururinin bu kudretini çekemeyen diğer halk şairleri onu genç yaşında zehirleyerek ve bu suretle daha önemli eserler vermesine mani olmuşlardır.
 

Zehirlendiğini anlayan Süruri :

Süruri'yim vatanım yok,
Eğlenecek mekanım yok,
Ölürsem bir nişanım yok,
Mezarım gurbet illerde..

 

Feryadını kopararak 1272 hicri yılında gözlerini ebediyyen kapamıştır.

Eserlerinden bazıları:

    Nice bir yaş döker ağlarsın kanlar
    Garip öksüz melil yarsız Süruri
    Gönül bahçesinde taze fidanlar
    Meyvası tükenmiş narsız Süruri

             Ezelden karımız bizim bu yanmak
             Mihnet şarabını nuş edüp kanmak
             Ehli aşka göre nolsun utanmak
             Ko desinler bana arsız Süruri

Düşürme sevdiğim beni dillere
Sırrımı aleme ifşadan sakın
Varıp da meylini verme ellere
Sevdalı başımı kavgadan sakın

Derdü aşkın gibi bir müşkül beter
Var mıdır dünyada ey kalbi hacer
Hatıra gelmez mi ol havali mahşer?
Huzuru divanda davadan sakın

Bir ah etsem arşı alaya çıkar
Korkarım ki çarhı gerdunu yıkar
Narı aşkım benim dünyayı yakar
A kuzum kendini cefadan sakın

Felekten başıma yağsa gam taşı
Dutarım daima açarım başı
Süruridir durmaz gözlerim yaşı
Akar deryalanır dalgadan sakın

...............

Nazar etsem güzel yüzünü örter
Lebi mercan bana eylemez ülfet
Beraber taş ile zümrüdü tutar
Cevahir inciye kalmadı rağbet

Fakirlik ademe olursa hail
Acep mümkün müdür vuslata nail
Zemane dilberi zengine mail
Ederler itibar var ise devlet

Siyah zülfün gölgesinde dolanmaz
Safayı zevk edüp bir dem gülünmez
Hakikatli civan şimdi bulunmaz
Nafile kendine eyleme zahmet

Süruri söylenir aşka gelince
Arabi Farisi Yunan dilince
Erenlerden destur izin olunca
Benim sevdiğimi verirler elbet
 

...............

Yine allar geymiş şahi hubanım
Günde yüz bin türlü elvan gösterir
Mestane bakışlı ahu ceranım
Gözleri bağdadı kalkan gösterir

Geyme güzel geyme telli kumaşlar
Aşıkın görürde fıgana başlar
Seyfi acem gibi ol siyah kaşlar
Kalemdir katlime ferman gösterir

Aklımı şaşırdı bir hüsnü melek
Sarsılır yüzünü görse ne felek
Sırmalı sim düğme ilikli yelek
Geçer karşımızda pistan gösterir

Süruri derdine nice dayasın
Hicri firakınla game boyansın
Layık mıdır böyle kül olsun yansın
Her bir edan günde bin kan gösterir

........................

Selam eylen varın söylen o dosta
Garip halim gelsin seyran eylesin
Mihnet firaşında yatarım hasta
Çaresiz dertliyim derman eylesin

Feleğin sillesi eyledi sersem
İflah olman derler her kime sorsam
Beni bir ağlar yok eğer ölürsem
Meğer nazlı yarim figan eylesin

Bir nefri gam benim düştü tabrıme
Görse Lokman tahsin eder sabrıma
İhtimaldır bile gider kabrime
Başıma taş deyü nişan eylesin

Süruri der dilber konup göştükçe
Unutmasın beni gelüp geştikçe
Ziyaret etmiye yolu düştükçe
Ruhuma fatiha ihsan eylesin
 

.....................

Bu aşkın ateşi yaktı vücudum
Düşürdüm gönlümü mahi tabane
Bütün emlakimi yoluna koydum
Dahi canım feda şahi hubane

Bulandım bir zeman aktım duruldum
Kuytulara geçüp şimdi dur oldum
Yeni baştan bir huriye vuruldum
Keman ebru gözü ahu cerane

Cefakar okunu sıneme çaktı
Çevirüp yüzünü kahrile baktı
Derune göz koyup aşıkı yaktı
Bıraktı akibet ahu süzane

Camı fikrat beni eyledi berbat
Heman bülbül ğibi eylerim feryat
Süruri bendesin eylemez azad
Kah hapse koyar kah zindane

...................


Kadir mevlam beni düşürdün derde
Bu derdime sen dermanı yetiştir
Beni muhtaç etme olur bir derde
İnayet et şol lokmanı yetiştir

Bahri sevmekten ilacın gönder
Dertli vücudumu sıhhata dönder
Ayni hayat şerbetin sen bana sundur
Hızır elinden şol peymanı gönder

Ecelin hırhasın eğnime aldım
Ömrüm sefinesin engine saldım
Girdabı gam içre firkatte kaldım
Nuh gibi bir keşti bani yetiştir

Haşa kudretinden bahsetmek mehal
Bahri himmetinden olurmu süal
Hazreti Eyyube olursa misal
Süruriye sabrı ihsanı yetiştir

.................

Dinlen hey ağalar derdimi bugün
Sözü şeker lebi bale vuruldum
Hatırımdan gitmez lalei gülgün
Ruyalarında olan ale vuruldum

Eğnine geymiş mücevher diba
Maarif sadelik mahbubi ziba
Yaktı vücudumu kameti tuba
Boyu servi gibi dale vuruldum

Mecnun gibi daim gezerim sahra
Cihane gelmemiş böyle dilara
Kemandır ebruler ruhları hamra
Zenehdinde olan hale vuruldum

Süruri der aşkın bahrı boşandı
Beyaz gerdanına benler döşendi
Kırmızı levharı kuşak kuşandı
İnce belde olan şale vuruldum
................


Nice bir yaş döker ağlarsın kanlar
Garip öksüz melil yarsız Süruri
Gönül bahçesinde taze fidanlar
Meyvası tükenmiş narsız Süruri

Temelden kurumuş olmuş tarumar
Kabil olmaz yüzbin eylesen timar
Zevalını bulmuş cümle hep eşcar
Evi harap bağı yarsız Süruri

Sırrını bildirme sakın namerde
Başını uğradır onulmaz derde
Olur olmaz elin erdiği yerde
Niçün böyle gezen karsız Süruri

Ezelden karımız bizim bu yanmak
Mihnet şarabını nuş edüp kanmak
Ehli aşka göre nolsun utanmak
Ko desinler bana arsız Süruri

.............

 

 

AŞIK MEYDANİ

1800-1900 Bolu-Gerede

 

 

AZBİ BABA

1800-1900

  

 

 

BOSNAVİ

1800-1900 Bosna-Rumeli

 

19.Yüzyıl şair ve ozanlarındandır. Bosnalıdır. Elinde sazı ile Anadolu'yu karış karış gezmiş ve nefeslerini söylemiştir. Yatağan Baba Tekkesinde uzun süre kalıp hizmet etmiştir.

 

Erkanın yolunu sorayım dersen,

Sahbel zamandır Yatağan Babam.

Onun sohbetini göreyim dersen,

Saffeti rahmandır Yatağan Babam.

 

Muharrem ayında kesilir kurban,

Aynıcem olmuşlar cümle mahbuban,

Söylese de Yezit sözü nice inan,

Bir Şahı merdandır Yatağan Babam.

 

Sözlerimiz vardır yerli yerinde,

Sürdüler erkanı birbirlerine,

Sorulur mu hubu aşk Hakkın serine,

Sırrı sırküllahtır Yatağan Babam.

 

Saruhan Sancağın gördük kazasını,

Destine almış bayi kadesini,

Kim hor bakarsa bulur belasını,

Düşmanına düşmandır Yatağan Babam.

 

Bosnavi’ye himmet et her aynıcemde,

İmam Rıza oğlu derler alemde,

Yoktur akranın Urum’da Şam’da,

Şöyle bir heybetli Yatağan Babam.

 

…………….

 

 

Asıl vatanımdan düştüm yabana,

Bu yaban yolların geçtim de geldim.

Terk edip zühtümü verdim nadana,

Bin yıllık namazım kıldım da geldim.

 

Anasır libasın giydirdi ana,

Melalin menendi düştüm seyrana,

Adem oldum ezel geldim cihana,

Yedi kat gökleri aştım da geldim.

 

Muhabbet aynıdır ederler cemi,

Aynı muhabbette sürerler demi,

Kırkların ceminde buldum ademi,

Hakipaye yüzüm sürdüm de geldim.

 

Mümin isen dinle ey kalbi selim,

Canımı mürşide eyledim teslim,

Güruhu Naciyan görünce halim,

Taatın sırların gördüm de geldim.

 

Bosnavi’yem sözüm kendi özümden,

Sadık olan çıkmaz mürşit sözünden,

Okudum bu ilmi gönül yüzünden,

Menzili maksuda erdim de geldim. [107]

 ………….

 

KAYNAK: Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, S.108

 

 

  

 

FERHAT

1800-1900 

 

 

HAKİ

1800-1900

 

 

HAKKI

1800-1900

 

 

DERVİŞ HACI (KUL HACI -SEFİL HACI-HACI)

1800-1900 GAZİANTEP

 

 

 

HATIFİ

1800-1900 Hacıbektaş

 

 

İKBAL BACI

1800-1900 Çamlıca Beşiktaş-İst.

 

 

İSMAİL

1800-1900 Zile-Tokat

 

 

KENZİ

1800-1900 Kıbrıs-Antalya

  

 

MEKNUNİ

1800-1900 

 

 

 

MİRATİ

1800-1900 Kalecik-Ankara

 

XIX uncu asrın en kuvvetli saz şairlerinden biri olan Kalecikli, Mirati hakkında elde bir vesika yoktur. Gerçi son zamanlarda yazılan edebiyat tarihlerinde Miratinin adı geçmekte ve bilhassa S. Nüzhet Bektaşi şairleri eserinde şairden bir nebze bahsetmektedir. Fakat bu kayıtların hiç birisi Miratinin hayatı etrafında tatminkar bir cevap ihtiva edebilmekten uzaktır. Kültürü, felsefesi ve üstün şairiyeti ile büyük bir kıymet olan Miratinin bu derece meçhul kalması edebiyat dünyamız için bir zarar olmaktan ziyade bu işle uğraşanların lehine bir hareket olmasa gerektir.

Miratinin babası ve ecdadı hakkında bir kayda tesadüf edilememişse de anasının adı Fatma olduğu bilinmektedir. Miratinin ne zaman doğduğu ve hangi tarihte vefat ettiği bu gün için meçhuldür. Yalnız 1285 de Türabi Ali baba dededen nasip aldığına ve ustam Aşık Hasanın babası Aşık Kemali ile müşaere ettiğine ve yine ustamın kanaatine göre Mirati, Kalecikte kendi lakaplarına izafe edilen Çanşah mahallesinde doğmuş, tahminen 1225 ve 1300 arasında yaşamıştır.

Miratinin temiz giyinir, uzunca boylu, geniş omuzlu, sarı sakallı, iri gözlü olduğu, kardeşi Çanşah imamına benzediği söylenmektedir.

Netice itibarile Mirati aşık ve Bektaşi edebiyatının, kültürünü temsil edecek ve divan edebiyatı müntesiplerile boy ölçebilecek nisbette ilim yapmış bir şairdir.

Miratinin aşıklığa niçin ve nasıl başladığına gelince bu hususta elde ettiğimiz malumat şudur:
Mirati, Kaleciklilerin bildirildiğine göre saza sekiz yaşında başlamış ve saz çalmayı kendisine yegane oyun ve eğlence telakki etmiştir. Aşık usullerinde kimlerden istifade ettiğini henüz tesbit edemediğimiz şair pek küçük yaşta sazına hakimiyet temin etmiş ve bu vadide çok genç iken büyük bir şöhret yapmıştır. Şair saz ve sözde arzu ettiği inkişafa mazhar olduğu bir sırada Kaleciklilerin aleyhinde yaptıkları dedikoduya kızarak sazını omuzuna almış ve Babalığa kadar yükselmiştir. Vekur, ciddi ve karşısındakileri hiç bir şey söylemeden kendine bend ve manyatize edebilecek bir vasfı haiz olan şair gerek fasıllarında, gerekse tekmil muaşeretinde herkesin hürmet ve takdirini kazanmış ve namını her tarafa yayabilmiştir. Bir kaç defa da Kastamonuyu ziyaret eden Mirati, muhitte saz ve söz meraklılarının olduğu kadar Kemali ve Meydaninin büyük takdirini mucip olmuştur. O zaman genç bulunan İshak zade Fevzi Fusuli aşıkan nam mecmuasında Miratiyi (Aleviyülmezhep bir şair idi) diye tavsif etmektedir.

Mirati ilk defa Kastamonu tarikiyle İstanbul'a gitmiş ve Mehmet Ali Paşanın himayesi altında uzun bir zaman İstanbul da kalmış, bilhassa Tavuk pazarında tekellümündeki fesahat ve kudret ile şöhret almıştır. Mirati Anadolunun bir çok yerlerinde dahi aynı derecede takdir edilmiş ve sevilmiştir. Şu hadise Miratinin vekar ve şöhretine de kuvvetli bir delildir. Mirati bir gün Çankırıda Kemali ile fasıl yaparken araya Tosyalı Mirati isminde biri girmiş ve demiş ki
- Sen de Mirati, ben de Mirati.. Faslı bırak ta seninle şu Miratiliği ayırt edelim.
Mirati:
- Baş üstüne buyur meydan senin, ayak senin. Cevabını vermiş.
Kalecikli sazla Tosyalı elindeki deynekle müşaareye başlamışlar. Neticede Tosyalı mat olmuş ve kahveden uzaklaştırılmış; Aşıklıktan başka sanatı olmayan Mirati, hayatının sonuna kadar Bektaşi bir saz şairi olarak kalmış ve henüz tesbit edemediğimiz bir tarihte İstanbul da vefat ederek Tavuk pazarı civarına defnedilmiştir. Sazı bir müddet Asmalı meyhanesinde hatıra olarak muhafaza edilmişse de yangında yanmıştır.
Miratinin edebi hüviyetine gelince şair, evvelce bilmünasebe söylediğimiz gibi Bektaşi edebiyatında olsun Aşık tarzında olsun tarihe maledilebilecek bir kıymettir. O, kuvvetli dimağının ve zengin kültürünün gölgesi altında duyuşlar ile bize rakipsiz bir çok eserler bırakmıştır.

Fakat esef edilebilecek bir hadisedir ki bu çok kıymetli şairin matbuat aleminde çok mahdut şiirleri neşrolunabilmiştir. Ben de bütün çalışma ve çabalamama rağmen Miratinin ancak “19” parçasını temin edebilmiş olmaktayım. Bu parçalar kısmen hususi kütüphanelerde ve marak sahiplerinin ellerindeki mecmualarda diğerleri de başka vilayetlerde yazılmış ve tarafımdan ya istinsah veya satın alınmış cönklerde mukayettir. Bana Kalecikler yalnız iki parça verebilmişlerdir. Miratinin Ankara ve Çankırı köylerinde halkın ezberinde pek çok parçaları varsa da benim için şimdilik bu havalide tetkikat yapmağa imkan yoktur. Olsa dahi bu derleme vazifesi benden ziyade Kalecik münevverlerine düşer ki böyle bir kıymeti ihmal etmek Milli Harsiyatımızdan ziyade muhit ve hemşehrilik namına karlı bir hareket değildir.

Ben burada elimden geldiği kadar milli ve mesleki vazifemi yapmak istediğimi zannetmekteyim. Bu etüdü yapmaktan yegane maksadım henüz takdir ve tesbit edilmemiş bir kıymeti tebarüz ettirebilmektir. Ortada bir noksan varsa hepimize ait olmak lazımdır.

 

ESERLERİNDEN BAZILARI:

1.
Ne hikmet arifler salus gözüne
Daim hor görünür mütekerrihtir.
Arifler nazırdır kendi özüne
Niyyetine göre müteşebbihtir,

Zahida taş atma aşıkanlara
Kavlinde, filinde sadıkanlara,
Emri nehyi tarıf etme anlara,
Anlar her umurda mütenebbihtir.

Mirati görene gör neler vardır?
Ol yarı görmeyen daim ağyardır.
Zahirde itikaf kuru dıvardır;
Aşıklar cemale müteveccihtir.

2.
Sefine i ömrüm girdab ı gamde
Lengerendaz yatar havasın bekler.
Mecnuni aşk olan guh i sitemde
Başında aşiyan mevlasın bekler.

Şimdi bir tutarlar altunu pulu,
Şeker ile şab’ı har ile gülü.
Karga ile bir görürler bülbülü,
Serçe de ankanıu yuvasın bekler

Ne hikmet pirlerden olmadı himmet
İlahi feth olsun babi mürüvvet
Herkes maksuduna erdi selamet
Mirati mevlanın rızasın bekler.

3.
Dünyalıktan halim sorar bazısı
Bizde sim yerine emraz bulunur.
Böyle imiş alnımızın yazısı
Elde santur, keman ya saz bulunur.

Sanma ki Aşıklar beyhude gezer
Eloğlu ariftir adamı sezer.
Harabat ehliyiz bizde sim ü zer
Ne kışın bulunur, ne yaz bulunur.

Mirati kıssadan hıssadır pendim;
Şimdi bir kimseye inanma kendim.
Fikirsizlik benim kendi efendim
Zamanede adam pek az bulunur.

4.
Zincir kar eylemez bizlere sofi!
Bin can ile bir canana bağlıyız.
Anlayıp bilmişiz emri marufi
Ol bakii adil han’a bağlıyız.

Lamekandan fi mekana gelmişiz;
Her bir sıfat ile mükim olmuşuz.
Noktai sır kafu nunu bilmişiz,
“Küllü men aleyha fan” a bağlıyız.

Seçmedik yarımız ağyarımızdan,
Kimse vakıf değil esrarımızdan.
Dönmedik Mirati ikrarımızdan
Hacı Bektaş Pir Sultana bağlıyız.

5.
Amenna dedik biz ıkrareyledik
Erenler bezminde laşekcesine.
Bağ ı hakikatta yetiştik, bittik,
Buyaldık her gülden çiçekçesine;

Söylesem kelamım gelmez tahrire;
Ikrar verdik, iman ettik bir pire.
Nutk ı derunumuz sığmoz tefsire
Er evladı eriz laşekçesine

Vücud i mutlaktır heryerde iyan;
Körler zannederler-didarı nihan.
Elhakku ezharu mineşşemsiken
Sofi inadeder eşekcesine.

Mirati sözlerin canlı muamma;
Arif olanlara olur hüveyda,
Elsiziz, belsiziz, dilsiziz emma
Gezeriz alemde erkekcesine.

6.
Noktanın sırrına vakıf olalı
Zikr ü fikrim oldu bai bismillah.
Vücudum allemelasma bileli
Heryüzden göründü semme vebhullah.

Kaf u nundan hitap edince ehad
Ehadden var oldu ol nur i Ahmet.
Şeriat ahkamın sürdü ced beced;
Nazildir şanında “kul kefa billah”.

Mirati bendendir ey nur i cemil.
Taatim kalildir ısyanım kesir.
Mücrimler hakkında buyurdu celil:
Geldi “La taknetu min rahmetillah”.

7.
Ey şahi risalet, sultan ı kevneyn!
Buyruldu şanına “Levlake levlak..”
Ey nur i nebüvvet ceddülhaseneyn
Senin için var oldu zemin ü eflak..

Sen şahlar şahısın, şehinşahısın;
Tarikat burcunun mehru mahısın.
Nice mücrimlerin sen penahısın
Münkir olan seni edemez idrak..

Vasıflar vasfeder ali zatini,
Nakşederler daim hup sıfatını.
Dur etme babından bu Miratı
Değildir rahında zerrece şekkak..

8.
Zahit bize ol feyyaz ı mutlaktan
Mevid i didarı aşk olmuştu peyk.
Vad i akdeste Musaye haktan
Erişti hitabı “Fahla’ naleyk.”

Temenni kıldıkta aşık rahmana,
Nağmesi erişir heft asümana..
Batın dıyarına guy i canana
Aksetti saday ı lebbeyke lebbeyk..

Hızırdan nuş eden ab i hayatı
Dareynde bulur elbette necatı.
Bibasarlar görmez eşki Mirati!
Hezaran söylesen “Etabu ileyk.”

9.
On sekiz bin alem icad olmadan
Lamekan elinde ilmettim tahsil.
Mefhari kainat bünyad olmadan
Bana irşad oldu o sırr ı kandil..

Vermeden ademin ism ü resmini,
Anasırdan halketmeden cismini,
Ol demde okudum rezzak ismini
Kısmeti hak kıldı rızkımı tahvil...

Mirati zatinle rahata düştüm
Zatimi zat bilip anda buluştum.
Bir hitap erişti Layakıl düştüm
O demde lebbeyk çağırdı cibril.

  

 

 

SEYRANİ AHMET (ISPARTALI)

1800-1900 Isparta-

 

Gönül Beytüllahtır, ziyaret eyle,

Kötüye iyilik; er kişi karı.

Gerçek er olanlar gördüğün örter,

Vücudun bildin; Hüdayı bildin.

 

Gönül Beytullahtır, yıkma Seyrani,

Kendi noksanını bilip arif ol.

Kimsenin ayıbını gözetme gönül,

Gerçek er odur ki alçakta dura.

 

 

 

 

 

 

 

SIRRI

1800-1900

 

 

 

 

TURABİ

1800-1900 

 

VEHBİ

1800-1900 Mora  

 

 

 

MATLUBİ

1800-1902 İstanbul-İstanbul  

 

İLHAMİ (SAİT)

1800-1908 Kırşehir-İstanbul

 

Kendi noksanını bilip arif ol,

Kimsenin ayıbını gözetme gönül.

Yetmiş üç millete bir nazarla bak,

Hak sevmiş yaratmış, söz etme gönül. 

 

 

 

SEYRANİ (EVEREKLİ) (EVEREKLİ SEYRANİ) (MEHMET)

1807-1866 Everek-Develi

 

Kayseri Develi ilçesi Everek’te 1807 yılında dünyaya gelmiştir. Everekli Seyrani olarak tanınır. Asıl adı Mehmet’tir. Cafer ve Emine oğludur. 2 yıl medrese eğitiminin ardından İstanbul’a gelmiş ve 7 yıl kalmıştır. Kendini iyi yetiştirmiş ve yazdığı hicivleriyle çevresindekiler rahatsız olmaya başlayınca padişaha jurnallenmiş ve Kayseri’ye dönmek zorunda kalmıştır. Hayatının kalan kısmı yokluk içinde geçmiştir. Şiirlerinde değersiz devlet adamlarını ve sofuları acımasızca eleştirmiştir. İçli ve samimi bir dil kullanmıştır. Eserleri Haşim Nezihi Okay tarafından derlenip yayınlanmıştır.

 Eğlen Hocam Eğlen Bir Sualim Var

 

Eğlen hocam eğlen bir sualim var
İz'an nedir erkân nedir yol nedir
Seni bana gayet fâzıl dediler
İçerimde bir yaram var bil nedir

Cennetin kapısın Sallâllah açar
Şeriat işini Muhammed seçer
Seksen bin evliya yurdundan göçer
Onları bekleten mutlu kul nedir

Muhammed dinidir taptığım tapı
Bozulmaz Mevlâ'nın yaptığı yapı
On iki bahçede kırk sekiz kapı
Eşiği bekleyen iki kul nedir

Kıldan ince derler Sırat'ın yolu
Önünde Devletlü, ardında Ali
Üçyüz altmış birdir selvinin dalı
Dalında açılan iki gül nedir

Başına bağlamış al yeşil çember
Kokuyor ağzında misk ile amber
Seksen bin evliya yüzbin peygamber
Önünde gidiyor iki kul nedir

Seyranî der diyar diyar gezmedim
Kalem alıp kaşın gözün yazmadım
Elim ile bir gemicik düzmedim
Gemi nedir derya nedir yol nedir

 

..................

Asırda Acaip İşler Çoğaldı


Asırda acaip işler çoğaldı
Bilmem bu işleri kimler ediyor
Dünyayı hep rezil köpekler aldı
Gelen ümeraya karşı geliyor


Biraz bahsedeyim ehl-i zamandan
Yahşılar aşağı düştü yamandan
Aralık itleri olmuş kumandan
Uyuz it kurtlara kumand'ediyor


Buğday unu beğenmiyor enikler
İplikten aşağı düştü ipekler
Hep sedire geçti itler köpekler
Hânedan ayakta hizmet ediyor

Koltuk kılı fark olmuyor sakaldan
Tüccarlar aşağı indi bakkaldan
Aslanlara çoban düşmüş çakaldan
Şimdi aslanları çakal güdüyor

Mekteple medrese ortadan kalktı
Meyhane kerhane meydana çıktı
Ar namus denen şey ortadan kalktı
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Sarhoşlar çoğaldı kalmadı ayık
Bu asır böylece hallere lâyık
Müzevirin adı muhbir-i sâdık
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Şahinler yurdunu tuttu yarasa
Baklava yerine geçti pırasa
Şimdi rağbet deyyus ile terese
Zamane bunlara rağbet ediyor

Boy kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akl'öğretir çocuklar
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor

Küçükler büyüğe çorap geydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
Seyranî zamane böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

 

..........

TAŞLAMA

 

Eyvah fukaranın beli büküldü,

Medet ticaretin gücüne kaldık.

İyiler alemden göçtü çekildi,

Bizler zamanenin piçine kaldık.

 

Rüşvet ile yazar hakim hücceti,

Hüccet ile alır kadı rüşveti.

Halk bilmiyor dini, şeri sünneti,

Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık.

 

Sene bin iki yüz altmış beş tamam,

Okunur ezanlar boş bekler imam,

Seyrani bu nutkun sonu vesselam,

İnanın dünyanın ucuna kaldık.  [108]

 

 

 …………………

 

 

TAŞLAMA

 

Mahkeme meclisi icat olduğu,

Çeşme-i rüşvetin ahmaklığından.

Kaza bela ile alem olduğu,

Kazların kadıya uçmaklığından.

 

Selefin rüşvetle hüccet yazması,

Halefin anlayıp hükmün bozması,

Yıkılan binanın birden tozması,

Asıl sermayenin topraklığından.

 

Asıl sermaye-i niyabetleri,

Emvali eytamdır ticaretleri,

Davet-i rüşvete icabetleri,

Sıdık ile gönlünün alçaklığından.

 

Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü,

Çobanın sütedir koyun güttüğü,

Toprağın Kabil’i kabul ettiği,

Şüphesiz yüzünün yumuşaklığından.

 

Dünyadan ahrete gidip gelmemek,

Olmasa iktiza ener ölmemek,

Balık baştan kokar bunu bilmemek,

Seyrani gafilin ahmaklığından.

 

KOŞMA

 

Eski libas gibi aşığın gönlü,

Söküldükten sonra dikilmez imiş.

Güzel sever isen gerdanı benli,

Her güzelin kahrı çekilmez imiş.

 

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş,

O sebepten gülle ediyor çekiş,

Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş,

Kıyamete kadar sökülmez imiş.

 

Sevdiğim değildin böylece ezel,

Aşkımın bağına düşürdün gazel,

İbrişimden nazik sandığım güzel,

Meğer pulat gibi bükülmez imiş.

 

Seyrani’nin gözü gamla yaş imiş,

Aşkı sevda cümle derde baş imiş,

Ben bağrımı toprak sandım taş imiş,

Meğer taşa tohum ekilmez imiş.

 

KOŞMA

 

Gönül serden geçer yardan geçemez,

Bağlanmışım ikrara kavi özlüyüm.

Her sözüm dinleyen özüm seçemez,

Sırat köprüsünden ince sözlüyüm.

 

Benim sözüm çürük değil, sağ gibi,

Çürük sözler erir akar yağ gibi,

Üzerinden kervan geçer dağ gibi,

Yokuşluyum sanma beni düzlüyüm.

 

Yolcu ateş yakmak ile yol yanmaz,

Erenlerin dokuduğu çul yanmaz,

Cehennemde günah yanar, kul yanmaz,

Ben günahtan sürmelenmiş gözlüyüm.

 

Sığındım Seyrani Kayyım-u Ferde,

Aşkı sevda ile düştüm bu derde,

Tuttum günahımdan yüzüme perde,

Rabbin divanında kara yüzlüyüm.

 

NEFES

 

Dağlarda nergis sanırdım,

Ala gözlü mestim seni.

Sözünden özün tanırdım,

Fehmederdim dostum seni.

 

Lokma oldum hamurlardan,

Ben soyundum samurlardan,

Olur olmaz çamurlardan,

Sakınmazdım üstüm seni.

 

Varsam Kırklar Mekke sine

Tuğra olsam sikkesine,

Bir gerçeğin tekkesine,

Seremedim postum seni.

 

Dersim aldım İsmi Hu’dan

Kara toprak kanlar yudan,

Seyrani keyfimce sudan,

Doldurmadım testim seni.

 

KOŞMA

 

Ahvali alemden yar sorsa beni,

Müptelayım canım gibi tenime,

Muhabbet bir yana ben de bir yana,

Güzel sevmek zarar değil dinime.

 

Uftadeyim bülbül gibi güle ben,

Çevrildim turna gibi göle ben,

Yarin ismin aldım dilden dile ben,

Sürüklerim gömmek için sineme.

 

Seyrani mürşidim severim gayet,

Bu sevgi benim için büyük ibadet,

Tamuda yanmaya etmem kasavet,

Yanarım gafletle geçen günüme.  [109]

 

 

 

NEFES

 

Hak yoluna gidenlerin,

Asa olsam ellerine.

Er pir vasfın edenlerin,

Kurban olsam dillerine.

 

Torunuyuz biz dedenin,

Tohumuyuz bir dedenin,

Münkir ile cenk edenin,

Silah olsam bellerine.

 

Bir üstada olsam çırak,

Bir olurdu yakın, ırak,

Yapsalar kemiğim tarak,

Yar zülfünün tellerine.

 

Yönüm yare çevirseler,

Vücudumu kavursalar,

Harman gibi savursalar,

Muhabbetin yellerine.

 

Seyrani kaldır parmağın,

Vaktidir Hakka durmağın,

Deryaya akan ırmağın,

Katre olsam sellerine.

................................

 

 

 

Ey sevdiğim artık yeter,

Bana yosma bakışın var.

Ateşlerden daha beter,

Aşıkları yakışın var.

 

Erdin güzellik çağına,

Bağlandın zülfün bağına,

Bizi hüsnün ayağına,

Nal mıh gibi çakışın var.

 

Sağlıktır her işin başı,

Sabırdır ekmeğin aşı,

Aferin ey çeşmim yaşı,

Yar yoluna akışın var.

 

Güzel senin hüsnün sebep,

Olup gören eyler talep,

Cennetten mi çıktın acep,

Tavus gibi nakışın var.

 

Güzellerin çok gencisin,

Seyrani’ye birincisin,

Aşk ipine zevk incisin,

Güzel delip takışın var. [110]

..............

 

 

Şu kimsesiz sahralarda,

Diken oldu gülüm benim.

Oğrun oğrun tenhalarda,

Ağlamaktır halim benim.

 

Gülü dikene katalı,

Diken elime batalı,

Yar beni yardan atalı,

Büküldü belim benim.

 

Arı geçmez çiçeğinden,

Çiçek geçmez peteğinden,

Pir erenler eteğinden,

Kesme Rabbim elim benim.

 

Yedim acı teresinden,

İçtim kanlı şiresinden,

Seyrani gam deresinden,

Cuş eyledi selim benim. [111]

 

 

............

 

Ne hikmettir şu dünyaya,

Gelen ağlar gideb ağlar.

Soralım yoksula baya,

Derdi nedir neden ağlar.

 

Bir deveci yeder deve,

Yularından seve seve,

Birbirinden eve eve,

Deve ağlar yeden ağlar.

 

Ömrümün defterin dürdüm,

Haki paye yüzüm sürdüm,

Bir acaip kala gördüm,

Burcu baru beden ağlar.

 

SEYRANİ’ye acep n’olmuş,

Derunu derd ile dolmuş,

Kimi etmiş, kimi bulmuş,

Bulan ağlar, eden ağlar. [112]

 

……………

 

Edelim nazım ile bir hoş nasihat,

Dinlesin talibi destan olanlar.

Verirse de nazmım cahile siklet,

Kadrin bilir sahip, irfan olanlar.

 

Görmüş yok cihanda, cahilden vefa,

Vefa umup etme kendine cefa,

Olur mu insana zehirden şifa,

Fikr etsin gönülden ihvan olanlar.

 

Sultan isen koyma boynunda vebal,

Her işin sonunda var elbet zeval,

Bir mezaristana git eyle sen sual,

Kimdir o hak ile yeksan olanlar.

 

Niçin garip oldu hükmü şeriat,

Kadının, müftünün yediği rüşvet,

İçkiden, zinadan cahile nöbet,

Vermiyor hafızı kur’an olanlar.

 

Küçük lokma ile dolmaz avurdu,

Ne yaman insanı kastı kavurdu,

Cihanın külünü göğe savurdu,

Geçti sadarete hayvan olanlar.

 

Bizleri bu ateş haşredek yakar,

Sanma şimdi sular engine akar,

Boşuna zannetme gırtlağa çıkar,

Ecelden kalbine ferman olanlar.

 

Alırsın rengini yeşilli, morlu,

İlletin yok iken olursun çorlu,

Kılıç vuran düşman olursa zorlu,

Kurtulmaz mı süngü, kalkan olanlar.

 

Kimsenin kimseye yoktur sayesi,

Katıldı sütlere cehlin mayesi,

Tilkiye verildi aslan payesi,

Tilki gölgesinde aslan olanlar.

 

Herkes belasını azdı da buldu,

İnsanda evvelki sadakat n’oldu,

Eski sarayları beğenmez oldu,

Yere sığmaz oldu sultan olanlar.

 

Çarh-ı felek kadim dönüp öğünmez,

Dönerse de daha iyiliğe dönmez,

Yedi derya suyu dökülse sönmez,

Bu zalimin narından suzan olanlar.

 

Seyrani, Kamiller ta’nın eylesin,

Cahiller nutkunu zemmin eylesin,

Bundan ala destan yapıp söylesin,

Şairlikte merd-i meydan olanlar. [113]

 

…………..

 

Bende bir ateş var yanmadan tüter,

Tütünsüz ateşe yandığım yeter.

Lütfuna muhtacım, iş sende biter,

Sensin cümle derde derman olan yar.

........................ 

İdris terziliği icat etmeden


İdris terziliği icat etmeden
Endazeden geçti boynumuz bizim
Anka yaratılıp Kaaf'a gitmeden
Bin Kaaf'ı beklerdi toyumuz bizim

Kalıbını değiştirse birimiz
Zâhit bin yıl yusa çıkmaz kirimiz
Hayatta pâk eder bizi pîrimiz
Murdar ölmek değil bizim huyumuz

Bir Seyranî vardır başı feslimiz
Cümlemiz çarıklı, yoktur meslimiz
Münkire karışmaz bizim neslimiz
Mehdi'den ayrılmaz soyumuz bizim

 

Seyrimde Bir Şehre Eyledim Nazar

Seyrimde bir şehre eyledim nazar
Gördüm elvan türlü meyhaneler var
Teşne var mı diye sâkiler gezer
Ellerinde dolu peymâneler var

Bir takım doldurur bir takım sunar
Bir takım susamış bir takım kanar
Bir takım söğünmüş bir takım yanar
Bir takım çevrilir pervâneler var

Bir eli kâseli bir eli taslı
Bir takım keyifli bir takım yaslı
Bir takım deli var bir takım uslu
Bir takım aşk içre mestâneler var

Âşık olan mürşidine yan verir
Bu Seyranî dilden dile şan verir
Hast'olmadan pîr önünde can verir
Nice bizim gibi dîvâneler var

........

Dini Bütün Müslümanın Gözleri

Dini bütün Müslümanın gözleri
Merhamet bahrine dalmada olur
Ârif söylemeden duyar sözleri
Kıssadan hisseyi almada olur

Bulunca ârifi can kurban verem
Ayağı altına yüzlerim sürem
Eyi gün dostuna eylesem kerem
Bir gözü kusura kalmada olur

Ârif kalkan edip sabr ü hilmini
Onunla def'eder zâlim zulmünü
Anlayan avcı avın ilmini
Kuşunu dumana salmada olur

Tabiplerin ilmin ehl-i dert okur
Derd-i Seyranî'ye derman mert okur
Ham sofular tesbih çeker vird okur
Gözü hayvan yemin çalmada olur

............

 

Kaynak: 1. Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi2.Basım, 1970,s.148

2. Kutsi, Tahir; Dadaloğlu, Toker Yay, İstanbul 1987, 3.Basım s. 173

3. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.582

............

  

 

FİGANİ (AŞIK FİGANİ-GEREDELİ FİGANİ) SEYYİD AHMET

1814-1895 Gerede-Bolu

 

Geredeli Mustafa ağanın oğludur. Asıl adı Seyyid Ahmet’tir. 1814 yılında Gerede Kabiller mahallesinde doğmuştur. Annesi Zeynep Hatundur. 10 yaşından itibaren saz çalmaya başlamıştır. Dertli’nin öğrencisidir. Figani mahlasını Dertli vermiştir. Tüm Anadolu'yu, Suriye, Arabistan ve Irak’ı dolaşmıştır. Daha çok Bolu, Bartın, Ereğli, Devrek, Safranbolu, Kastamonu, Çerkeş, Çankırı (Kengiri), Mudurnu ve İzmit dolaylarında bulunmuş ve aşıklık mesleğini icra etmiştir. Ehlibeyit ve tasavvuf üzerine bir çok şiirleri vardır.

 

Bezmi muhabbette lezzet arayan,

İşitip her söze aldırmamalı.

Kemali kadrinde rifat arayan,

Kimseyi zemmedip daldırmamalı.

 

Er odur ki merkezin bilmeli,

Kendin fehmeyleyip özün bilmeli,

Olduğun mecliste sözün bilmeli,

Cevherini taşa çaldırmamalı.

 

FİGANİ alemi seyran demişler,

Bu dünyanın sonu viran demişler,

El haya-ü minel iman demişler,

Hicap perdesini kaldırmamalı.

.............

 

Evvel sözün bilmeyen adem,

İtibarı rezaleti ne bilsin.

Bunları bilmeyen cahildir madem,

Namus gayret hacalatı ne bilsin.

 

Hakkı bilmez inat eder daima,

Her sözünde ifsat eder daima,

Muannitlik icat eder daima,

Südü bozuk kemalatı ne bilsin.

 

Ey FİGANİ ne halettir derseler,

Asıl nesil cibilliyet sorsalar,

Sonradan görmüşe üç tuğ verseler,

Göreneksiz adaleti ne bilsin.

..............

 

Neyleyip ağlarsın ey deli gönül,

Elbet ağlamanın gülmesi vardır.

Adüvve intikam kalır mı sandın,

Kişi ettiğini bulması vardır.

 

Bu bir ince sözdür söylenir ezel,

Dilber akçe ister söylenmez gazel,

Zengince aşıkı bulunca güzel,

Züğürdü dağlara salması vardır.

 

Bu bir ince sözdür inceden ince,

Bülbül feryad eder gülü görünce,

Bir güzelin kendi gönlü olunca,

Eşini arayıp bulması vardır.

 

Ey FİGANİ kendini yorma sakın,

Her dem adüvlerin ölmesi yakın,

Her yüze güleni dost sanma sakın,

Herkesin bir yüze gülmesi vardır.

............

 

Beğenip giymezsin gülü pirhenmi,

Giyersin eğnine çul yavaş yavaş.

Ey gönül bu aşkla bu sevda seni,

Eder muhannete kul yavaş yavaş.

 

Gönül geçe nasihatla her demin,

Muhanet babına basma kademin,

Emsaliyle konuşmayan adamın,

Olur altun adı pul yavaş yavaş.

 

Soyunup libası gezdim üryani,

Yedi iklim çar köşe-i devrani,

Yılın vakti geçti Baba FİGANİ,

Ara kısmetini bul yavaş yavaş.

.............

 

Kamil olan kelamından bellidir,

Lisanından hata sadır olur mu?

Mümin olan cemalinden bellidir,

Rıza kapısında zacir olur mu?

 

Aslı mülevvesi ahkama koysan,

Harir atlas güzel endama koysan,

Acaip bir kelpi hamama koysan,

Bin kerre yıkanmakla tahir olur mu?

 

Mürşidi kamilden destur almayan,

Ey FİGANİ Hak yoluna gitmeyen,

Üstadı kamile hizmet etmeyen,

Feraiz bilmekle şair olur mu?

..............

 

NASİHAT DESTANI

 

Erenler pendini guş eyle cana,

Akil doğru sözü arar demişler.

Men Aref bağını kıldınsa meva,

Senin için her dem bahar demişler.

 

İnsan isen olma nefsine esir,

Nefsini kendine kul et, ol emir,

Kişi bu dünyaya bir kere gelir,

Gidenler dönmedi tekrar demişler.

 

Doğru söz ister isen budur sağı,

Gözünden kaçırma damı duzağı,

Fırsatı fevtedme geçirme çağı,

Kuş budağa bir kez konar demişler.

 

İkrarından dönmez er olan bir er,

And içme er isen bir sözün yeter,

Biri yapar binin günahı gider,

Küçük işer, büyük kayar demişler.

 

Selamet isteyen girmez savaşa,

Yazılanlar elbet gelirmiş başa,

Eş gerektir işe, iş gerektir aşa,

Çorak yerde bitmez mantar demişler.

 

Çok zaman gün bulut içinde kalmaz,

Derler bunalıp da hiç adam olmaz,

Altun yere düşmeyinen pul olmaz,

Er düştüğü yerden kalkar demişler.

 

Nahnü kasemnadan atılınca ok,

Kimine az düşmüş, kimisine çok,

Kimisi aç yatar, kimin karnı tok,

Kimi doğar, kimi basar demişler.

 

Kimi vardır elleri gül döşürür,

Kimi vardır külde gömeç pişirir,

Danışmayan düzde yolun şaşırır,

Danışan dağları aşar demişler.

 

Kimin ters giderse bir zaman işi,

Muhallebi yerken kırılır dişi,

Yoğurdu yumrukla yiyen bir kişi,

Sonra avucunu yalar demişler.

 

Bu eski meseldir söylenir gerçek,

Takdire zeval var, tedbir de gerek,

Karpuz kesmek ile soğumaz yürek,

Susalığı kandırmaz kar demişler.

 

Şu kahpe felekten murat alınmaz,

Yalancı dünyada ebet kalınmaz,

Malı olmayanın dostu bulunmaz,

Çaylar denizlere akar demişler.

 

Bahtından ağlama terket figanı,

Bulunur her derdin emi dermanı,

Aşk ağlatır, dert söyletir insanı,

Öz ağlarsa göz de ağlar demişler.

 

Dinle bu pendimi arama müftü,

Çalışmazsan yudan son ucu zifti,

Sapandan ibret al, o sürer çifti,

İşleyen demirler ışılar demişler.

 

Aşıklara saz söz, çok laf gerektir,

Ekincilere de esnaf gerektir,

Esnafa da biraz insaf gerektir,

Bal tutan parmağın yalar demişler.

 

Fayda çıkmaz şekerinden şabından,

Kıyamette yedilirsin ipinden,

Fukarayı boş döndürme kapından,

Karışık çok kaza savar demişler.

 

Tanrıdan gelene dersen eyvallah,

Dareynde elbet bulursun felah,

Tek namerde muhtaç etmesin Allah,

Yal yedirse başa kakar demişler.

 

Adem’le Havva’dır aslımız ey can,

Ocaktan terbiye görmeli insan,

Kurttan kuzu doğmaz, kerkezden şahan,

Toy olmaz uçsa da çunkar demişler.

 

İl için ateşe yakma sen başın,

İnanma kimseye olsa kardaşın,

Takdirinde varsa bir gasrip kuşun,

Yuvasını Allah yapar demişler.

 

Sen sen ol kimseye eyleme hiyle,

Hiyleye uğrarsın çekersin çile,

Korkunun faydası yoktur ecele,

Ecel bir gün camın sunar demişler.

 

Kişiyi gösteren kişinin eşi,

İşin, eşin bilen basmakçı başı,

Obaya düşürür kurt ile kuşu,

Ürmeyi bilmeyen çomar demişler.

 

Ayağına bir taş dokunsa eğer,

Haktan bil, Haktandır bütün hayrı şer,

Her güne ayıbını örter, setreder,

Tanrının bir adı Settar demişler.

 

Garipleri gözet bağrı taş olma,

Cıvanı mert ol, nekeslere eş olma,

Uğursuz kişiyle arkadaş olma,

Kuru yanında yaş yanar demişler.

 

Edepsizin hicap olmaz yüzünde,

Muhanetin sebat yoktur sözünde,

Koskoca merteği görmez gözünde,

İl gözünde çör çöp arar demişler.

 

Alemi kör, sersem sanırsın eğer,

Kendi körlüğünü bilmezsin meğer,

Bir bakışta miktarını fark eder,

Herkesin belinde kantar demişler.

 

Yolunca yap imeceyi, geziği,

Sıranı gözetle bozma diziyi,

Sürüden ayrılan körpe kuzuyu,

Ya kurt kapar, ya kuş kapar demişler.

 

FİGANİ pendimi yabana atma,

Rey senin ister tut, istersen tutma,

Eğer arif isen sözü uzatma,

Südsüz inek durmaz malar demişler. [114]

................

 

Kaynak: Hayrettin İvgin, Geredeli Aşık Figani; Kültür Bakanlığı Yay. 206, Ankara 1994

 

 

 

 

 

FERYADİ, MEHMET (Kul Yusuf)

1824-1904 Zara-Kangal 

 

Halk arasında Deli Derviş adıyla tanınan Feryadi'nin asıl adı Mehmet'tir. 1824 Yılında Zara'nın Zoğallı Köyü'nde doğdu. Babası Yusuf, Divriği'nin Gânut Köyü'ndendir. Geçim sebebiyle Zara'nın Zoğallı Köyü'nde arazi alıp oraya yerleşti. Feryadı, Zoğallı'da doğdu. 

      Deli Derviş Feyâdi'nin ilk yıllarına ait geniş bir bilgiye sahip değiliz. Yalnız Alevi dedesi olduğu, Divriği'den Kars'a kadar olan bölgede müritleri bulunduğu, kendisinin de sık sık buralarda dolaştığı söylenir 

      Deli Derviş Feryâdi, uzun boylu, ince yapılı ve ak sakallı idi. Yakınları ona Derviş Ağa derlerdi. Sazı çok güzel çalardı. Sazına "San Turna" adını vermişti. Sazına kendine göre de bir perde eklemişti. Sivas yöresinde o perdenin adına "Deli Derviş Perdesi" denir. Bir gün saz Çallarken sinirlenip kuvvetlice vurduğu, bütün tellerini kırdığı, sazı perdesiz de çaldığı anlatılır.  

      Coştuğu zaman cezbeye tutulmuş gibi kendinden geçerdi. "Deli" sıfatı kendisine bu halinden ötürü verilmiş olsa gerek. Ömrünün sonralarında oğlunun yanma Kangal'ın Soğukpınar (Mamaş) Köyü'ne gitti. 1904 yılında tahminen 80 yaşında iken orada öldü.  

      Deli Derviş Feryâdi, önce Kul Yusuf mahlasını kullanmış sonra Feryâdi mahlasını almıştır. Güçlü bir şair olan Feryâdi, sadece tarikat şiirleri ile yetinmemiş her konuda şiir yazmıştır.  

      Feryadi'nin Pir Sultan Abdal döneminde yaşadığı sanılan Kul Yusuf la ilgisi olmadığı gibi 1920'de Ulaş'ın Baharözü Köyü'nde doğan Feryâdi ile karıştırılmamalıdır.  

 

DELİ DERVİŞ FERYÂDİ'DEN

 

Bugün gam yükünün tüccarı geldi

Çekemem bu derdi bölek seninle

Seni seven aşık sararıp soldu

Çekemem bu derdi bölek seninle.

 

Yine gam yüküne tüccar ben oldum

Lokman'a yetmeyip çaresiz kaldım

Medet Mürvet dedim kapına geldi.

 

Gerçek aşı gafletinden uyanır

Muhammed'in gül rengine boyanır

Ancak bu cefaya Eyüp dayanır

Çekemem bu derdi bölek seninle

 

 

  

 

 TOKATLI NURİ (MAHMUT)

1827- 1885  TOKAT-SAMSUN 

 

Tokatlı Nuri 1827 yılında Tokat’ta doğu. Genç yaşında babası Veli ölünce Nuri yetim kalmış ve çileli hayatı başlamış. Asıl adı Mahmut’tur. Sivas, Çankırı, Çorum, Samsun, Ordu, Giresun dolaylarını gezmiş. 1885 yılında Samsun’da iken vefat etmiştir. Erzurumlu Emrahın çıraklığını yapmıştır. Alevi Bektaşi tarikatından yürümüş ve bu yönde güzel eserler vermiştir.

 

  

TAŞLAMA

 

İnkisar eylemem yazık serine,

Yatak içre can veresin vay sebep.

Ağzından burnundan hicran yerine,

Parça parça kan veresin vay sebep.

 

Yata yata her bir yanın çürüsün,

Zebaniler etrafını bürüsün,

Damarın çekilsin kanın kurusun,

Hastalara şan veresin vay sebep.

 

Ne düşmüşsün bu Nuri’nin kastine,

Yakan geçsin zebaniler destine,

Dokuz ay yatasın bir yan üstüne,

On bir ayda can veresin vay sebep.[115]

…………

 

 

Derdi aşkın ile pür olmuş tenim,

Dil vereli şah-ı levendim sana.

Kement ile oynar can-ı bedenim,

Meyledeli zülfü kemendim sana.

 

Bu ne boy, ey afet yosma kıyafet,

Görenler der kaddi kıyamet sana.

İşvebazım, nazım, kadd-i mümtazın,

Getirir günde bin nezaket sana.

 

…………….

 

KOŞMA

 

Hazan ile geçti gülşeni bostan,

Eyle dertli bülbül, zar garip garip.

Haraba yüz tuttu bezmi Gülüstan,

Ağla Şimden geri, var garip garip.

 

Hançeri feleğin ucu ciğerde,

Gittikçe artıyor yare bu serde,

Gurbet diyarında tutuldum derde,

Gel tabip yaremi, sar garip garip.

 

Nuri bizim illerin gonca gülleri,

Açılmıştır öte dost bülbülleri,

Be sefil segerdan gurbet illeri,

Bir zaman gezeyim, yar garip garip. [116] 

 

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Şairleri Antolojisi, Toker Yay. İstanbul 1986, s. 183

               2. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.582

 

 

RUHSATİ  MUSTAFA (CEHDİ-İBADİ)

1832-1911 Deliktaşköyü-Sivas

1832 yılında Sivas Kangal Deliktaş köyünde doğdu.  Asıl adı Mustafa olan Ruhsatî Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı Deliktaş Köyü'nde H.1251 (M.1835) yılında doğmuştur. Şiirlerinden babasının adının Mehmet Olduğunun öğrenilmesine karşılık, annesinin ismine tesadüf edilememiştir. Ünlü araştırmacı yazar Eflatun Cem Güney, annesinin isminin Safiye olduğunu söylemektedir.

Fakir bir ailenin çocuğu olan Ruhsatî oniki yaşında iken babasını kaybetmiştir. Babasının ölümü üzerine Deliktaş ağalarından Ali Ağa'nın yanında azaplık etmiş, çeşitli işlerde çalışarak geçimini sağlama uğraşı vermiştir.

      Kuvvetli bir tahsil görmemiş olan Ruhsatî'nin şiirlerinde Arapça'ya kısmen de olsa vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Ruhsatî'nin başından dört nikah geçmiştir. İlk karısı Meryem dediği Mihri'dir. Mihri ölmüş, beş çocuğu öksüz kalmıştır.  Minhaci (1862-1901) Meryem’den olan tanınmış halk ozanıdır. Fakat bunun da ömrü vefa etmemiş, genç yaşında ölmüştür.

      Ruhsatî, Mihri'nin ölümüyle kaybettiği sevgiyi üçüncü karısı Fatma'da bulmuştur. Fatma'nın da ölmesiyle dünyası kararmış, onsuz dünya gözüne görünmez olmuştur. Ruhsatî dördüncü evliliğini Mühimme ile yapmıştır. Ancak Mühimme hakkında geniş bir bilgi mevcut değildir. Dört defa evlenen Ruhsatî'nin bu evliliklerinden yirmi üç çocuğu olmuştur. Ancak bunlardan çoğu sağlığında vefat etmiştir. Hatta bir günde dört çocuğunu birden kaybettiğini şiirlerinde belirtmektedir. Ömrünün tamamını doğduğu köyde geçiren Ruhsatî, hayatının sonlarında da köyünde imamlık yapmıştır. H.1327 (M.1911) yılında vefat eden Ruhsatî'nin mezarı doğduğu köy olan Deliktaş'tadır. 

       Ruhsatî alçak gönüllülüğüyle, mütevazi karakteriyle herkes tarafından sevilip sayılan bir insandır. Yazdığı taşlamalarında bile munistir. Haramdan, koğ ve gıybetten ömrü boyunca kaçmıştır. Kendine emanet edilen sırları ne pahasına olursa olsun saklamasını bilmiştir. Basiret, kanaat, tevazu ve iz'an sahibi birisidir. Kimseyi kıskanmamıştır. Kimsenin malına göz dikmemiş, kimsenin işine karışmamıştır. Dinine aşk derecesinde balı bir insandır. Hayatı hep yoksullukla geçmiş, öyle günler olmuştur ki borcunu ödeyemez durumlara düşmüştür. Devrin ileri gelenlerinden ve zenginlerinden yardım talebinde bulunurken bile onurundan taviz vermemiş, dilenci durumuna düşmemiştir. 

      Ruhsatî, aşıklığı genç yaşta elde etmiştir. Kendisi bunu bade içmesine bağlamaktadır. Onun ne Sümmani'nin Gülperi'si, ne de Feryadi'nin Güldane'si gibi hayaline yandığı bir sevgilisi vardır. Çevresinde Hak aşığı olarak bilinen Ruhsati'ye aşıklık "Bismillah" ile verilmiştir. Şiirlerinde Ruhsat, Ruhsat Baba, Aşık Ruhsat ve genellikle de Ruhsatî mahlasını kullanmıştır. İrticalen söyleyebilen şair, saz çalmasını bilmemektedir. Ruhsatî, anlatmak istediği düşünceyi gayet usta bir söyleyişle dile getirmesini bilmiştir. Şiirlerinde tekrara düşmemeye özen gösterir. Ancak ifadeye kuvvet vermek isterken şuurlu olarak tekrara baş vurur. Bunu yaparken de sıkıcılığa düşmediği gibi, üslubuna ahenk katar. Ruhsatî'nin şiirlerinde en göze çarpan özellik tasvirlerdir. Öyle tasvirler vardır ki, çoğu aşıklarda rastlanılmayacak güzelliktedir. Diğer aşıklarda olduğu gibi Ruhsatî de şiirlerinde aşk, tabiat, gurbet, öğüt, taşlama, tenkit, şikayet, dilek, mistik düşünce ile fanilik konularını ele almıştır. Şiirlerini 8, 11, 14 ve 15 hece ile söylemiştir. Nadir de olsa 5 ve 7 heceli şiirleri vardır. Aruz vezni ile de şiirler yazmışsa da bunda pek başarılı olamamıştır. Şiirleri teknik yönden oldukça başarılıdır. Gereği gibi okuyamayan şairin en büyük düşmanı cehalettir. Ona göre insanı insan yapan en önemli özellik eğitim ve terbiyedir. Ferdin, ailenin, toplumun ve milletin huzuru için sağlam bir terbiye ile köklü bir eğitim esastır.

Ruhsatî'nin şiirleri incelendiğinde, onun, en çok Karacaoğlan'ın etkisinde kaldığı görülür. XVII. Yüzyılın güçlü temsilcilerinden Aşık Ömer ve Gevherî'nin de Ruhsatî de etkisi görülür. Ayrıca Ruhsatî, Pir Sultan, Kul Himmet Üstadım ve Dadaloğlu gibi aşıklarla, çağdaşı aşıklardan Dertli ve Seyrani'nin de etkisinde kalmıştır. Başta oğlu Minhacî, Meslekî, Zakirî (Noksanî), Emsalî ve Tabibî gibi aşıklar Ruhsatî'den etkilenmişlerdir. Bekir Kılıç, Dilhanî, Ehramî, Firakî, Gafili Hamza, Sızırlı Hasan, Hitabî, Kelamî, Kenanî, Memiş Eroğlu, Muzaffer, Nedimî gibi aşıklar da Ruhsati'yi usta kabul etmişlerdir.

 

 DAHA SENDEN GAYRİ AŞIK MI YOKTUR

 

Daha senden gayı âşık mı yoktur,
Nedir bu telaşın ey deli gönül.
Hele düşün devr-i Adem'den beri,
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül.

Günde bir yol duman çöker serime,
Elim ermez gidem kisb ü kârime,
Kendi bildiğine doğrudur deme,
Gel iki adama uy deli gönül.

Şu yalan dünyadan ümidini üz,
İnanmazsan bak kitaba yüz be yüz,
Hanen mezaristan malın bir top bez,
Daha doymadıysan doy deli gönül.

Baktım iki kişi mezar eşiyor,
Gam kasavet geldi boydan aşıyor,
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor,
Gel de bu rüyayı goy deli gönül.

Birgün bindirirler ölüm atına,
Yarın iletirler Hakk'ın katına,
Topraklar susamış adam etine,
Hep ağzımı açmış hey deli gönül.

Mevlâm kanat vermiş uçamıyorsun,
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun,
RUHSATÎ dünyadan geçemiyorsun,
Topraklar başına vay deli gönül.

 

          DELİKTAŞ KÖYÜ

 

Gene bahar geldi bülbül sesinden,

Sada verip seslendin mi yaylalar.

Çevre yanın lale sümbül bürümüş,

Gelin olup süslendin mi yaylalar.

 

Yediveren bağlar nasıl düzenmiş,

Sarı çiçek elvan elvan bezenmiş,

Yoktan var eyleyen ne hoş özenmiş,

Boynun eğip dostlandın mı yaylalar.

 

Göz yaşlarım sel olmuş da çağlıyor,

Kömür gözlüm karaları bağlıyor,

Bülbül gelmiş gül dalında ağlıyor,

Deli idin uslandın mı yaylalar.

 

Kızıl güller boynun eğmiş bakıyor,

Şeydalanmış kuşlar sevda okuyor,

Yine bu hasretlik beni yakıyor,

Derdim çekip puslandın mı yaylalar.

 

Ben de senin gibi ersem murada,

Neyleyim ki elimde yok irade,

Ruhsati’yem gam yüklerim kirada,

Beni görüp yaslandın mı yaylalar.

..............

 

Müptelayım bahçenizde ötmeye,

Bülbül oldum dillerine Fatma’nın.

Bir eşref saatte halk etmiş Mevla,

Şeker katmış dillerine Fatma’nın. [117]

..............

 

Seher yeli, dost köyüne uğrarsan,

Selam götür illerine aman ha.

Muhtelif olmasın ahtı peymanın,

Dikkat eyle yollarına amann ha.

 

Dilber sana meyledenler sürüne,

Can feda eyledim pay-ü serine,

Benden gayri meyil verip birine,

Sardırmasın bellerime aman ha.

 

Dayanılmaz sohbetine nazına,

Aşık oldum kaşlarına gözüne,

İnanıp da aduların sözüne,

Emdirmesin dillerini aman ha.

 

Bir gün muradına erdiğim zaman,

Ayrılık ateşi nasıl da yaman,

Sinesin sineme sardığı zaman,

Kınalasın ellerini aman ha.

 

Bazı bazı Ruhsati'yi yoklasın,

Tuzak kursun yollarımı beklesin,

Cümle emanetim iyi saklasın,

Dağıtmasın mallarımı aman ha.

 

…………….

 

 

KOŞMA

 

 

Duldalanma yar Mevlayı seversen,

Yandırır cihanı şanlı gözlerin.

Ahiri mevtime sebep olursun,

Tek bana gösterme gamlı gözlerin.

 

Deli görse mah cemalin uslanır,

Kara belik ak gerdana yaslanır,

Samsun Diyarbakır Van’da seslenir,

Belli her kazada ünlü gözlerin.

 

Gamzelerin öldürmeye yay tutar,

Gözüm yaşı umman olmuş çay tutar,

Beni görür gözün yumar huy tutar,

Beladır başıma cinli gözlerin.

 

Bilemem ki Ruhsati’nin suçunu,

Üç güzele taratmışlar saçını,

Sara idim al beşiğin içini,

Sallasam uyusa ninni gözlerin. [118]

......................

Geldİ Geçtİ Güzellerİn KervanI

Geldi geçti güzellerin kervanı
Sürüldü savruldu yarin harmanı
Gençlik elde iken sürün devranı
İhtiyarlıkda devran sürülmez imiş

Her gün ağlar iken nasıl güleyim
Gönül gamda iken gülünmez imiş
Arsa direk direk oldu tütünüm
Başa ne gelecek bilinmez imiş

Ruhsatiyem demem binde birini
Ferhat olan niçin sevmez Şirini
Aradım kitapta buldum yerini
Sabır gibi devlet bulunmaz imiş 

................

Bİr MünafIk Bİr GammazIn*

Bir münafık bir gammazın
Terki salat bey namazın
Üçünün meyit namazın
Kılanın avradını

Münkir münafıkın suyu
Aktı harab etti köyü
Ölüsüne bir tas suyu
Koyanın avradını

Evden odun getirenin
Isıdıp su yetirenin
Isgatına oturanın
İmamın avradını

Ruhsat burdan kalktı deyi
Dört yanına baktı deyi
Bu türküyü yaktı deyi
Kınayanın avradım.

*Bu şiir Kazak Abdal tarafından da başka söylemlerle dile getirilmiştir. Acun

 

AyrIlIk Badesİn TatlI MI SandIn

Ayrılık badesin tatlı mı sandın
Ne tez tebdil olmuş çimenin dağlar
Bu güzellik geçer sana da kalmaz
Daha neye bağlı gümanın dağlar

Nice güzellerden alırsın bac'ı
Al yeşil renklerden giyersin tacı
Yardan ayrılması zehirden acı
Bu yüzden gitmiyor dumanın dağlar

Gece gündüz yalvarmıştım Süphana
Birden vuslat bulamadım sunama
Daha şimden geri beni kınama
Semaya erişmiş figanın dağlar

Ruhsat gibi karaları bağlarsın
Aşkın ateşiyle yürek dağlarsın
Benim ahvalime sen de ağlarsın
Var ise zerrece imanın dağlar
 

.................

AçlIğI Seversen Sana Üç Oruç

Açlığı seversen sana üç oruç
Yarım lira borcum vardır ver Allah
Namerd kapısına eyleme muhtaç
Kerem eyle şu işimi gör Allah

Bir vakit kulunu koymazsın darda
Bir anda keşfolur yetmiş bin perde
Sen varken ahvalim demem bir ferde
Yok değil ya hazinende var Allah

Sana layık rahmetine garg etmek
Bizlere de lazım oldu fark etmek
Görünmezden sebebini halk etmek
Yok şerikin haşa sensin bir Allah

Sürekci zalimdir bilmez amanı
Fark ettim liradır dini imanı
Anladım soyacak sako tumanı
Dardan kurtaracak bir Allah

Sırrı hikmetini kıldım temaşa
Birliğini inkar etmeyiz haşa
Kafir de yalvarsa boş salman boşa
Ruhsat da bir kemter derbeder Allah
.

.......................

Bİr Zaman (Benİm Dostum)

Benim dostum Kerbela'ya aşık ol
Çıkarmaya kara bağla bir zaman
Aşık olmak elde büyüm vesile
Coşkun sular gibi çağla bir zaman

Seherde el bağla durup niyaza
Haris olma çoğa razı ol aza
Yazam arzuhalim çekem beyaza
Oku da gönlünü eğle bir zaman

Çıkmaz senden masumların firkati
Eğer isten isen huri cenneti
Çekip aşkın Zülfikarın kaskatı
Nefsine arını bağla bir zaman

Benim dostum nasihatim tutarsa
İyili kötülü her iş biterse
Benim vadem senden evvel yeterse
Ruhsati Baba'ya ağla bir zaman 

 

Kaynak: 1. YILDIRIM Ali, Başlangıçtan Günümüze Alevi Bektaşi Deyişleri I, s.13,

      2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

HARABİ BABA (AHMET EDİP- EDİP HARABİ)

1835-1916 İstanbul-İstanbul

 

1835 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Ahmet Edip'tir. İyi bir eğitim görmüş ve genç yaşta Bektaşi tarikatına girerek Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’ya mürit olmuştur. Vahdeti vücut esaslarına bağlıdır. Harabi sonradan şiirlerinde kullandığı mahlastır. Bazı şiirlerinde adı Edip olarak geçer. Bahriye Birlik katibi olan Harabi ömrünü İstanbul ve Rumeli'de geçirmiştir. 17 yasında Bektaşiliğe giren Harabi dünyadan göçüş yılı olan 1917'ye kadar bu yolun sadik bir bendesi ve yılmaz bir savaşçısı olmuştur.  Eserleri Edip HARABİ Divanında toplanmıştır.

         Şiirleri aruzla ve hece ile yazılmıştır. Sairin bu iki vezne de çok alışık olduğu hakimiyetinden anlaşılıyor. Uyakları kimi zaman göz için, kimi de kulak içindir. Rediflere rağbeti vardır. Nazim şekillerini maksadına göre seçmekte ustadır.

         Edip Harabi, tasavvuf konularında olduğu kadar hiciv alanında da usta ve tecrübeli bir sairdi. Hicviyelerinin üstünde, kime niçin ve ne zaman yazıldığını gösteren notların bulunması; onların ilginçliğini artırmaktadır.

         Bu arada sairi coşturan, kızdıran sebeplerin belli olması, onun hayati hakkında da epey bilgi vermektedir. Çok genç yaşında, Merdiven Köyü Bektaşi tekkesinde M. A. Hilmi Dede Babaya ikrara verip tarikata giren Harabi hayatinin sonuna kadar bu ikrara sadik kalmış, şiir ve nefesleri ile Bektaşi edebiyatının en kudretli üstatlarından biri olmuştur.

 

         Bektaşi olmadan önceki halini söyle anlatır:

"Abdestimi alır, tastan düvere karşı bir kalkar bir yatardım.

Savmı salatı bırakmazdım.

Cennetle huri, gılman sevdası vardı gönülde. Bes vakte bes katardım.

Çok namaz kılardım, camileri gezerdim.

Allaha vasıl olmak böyle olur sanırdım."



Yeniden doğuş ona yeni düşünceler yeni inançlar getirir ve ona su mısraları yazdırır:


Berzahtan kurtuldum çıktım aradan
On yedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Hilmi Dede Babadan
Çok şükür hamdolsun geldim imana

..................

Allah idi muradım
Gece gündüz onu aradım
Derlerdi hiç bulunmaz
Çünkü o lamekandır.


Miraca nail oldum
Bir haylice zamandır
Hariç degildir Allah
Me'vasidir o dergah



Harabi artık medrese ve mescit softalığından tamamen kurtulmuş, kendisine yeni bir kıble bulmuştur: ADEM.

Ona göre her Şey ve her Şeyin yaratıcısı olan tanrı ademdedir. Ve gerçek Kıble ademdir:


Veçhi Harabiye gel eyle dikkat
Hakkin cemalini eylersin rüyet.

Bu, Harabiye has bir fikir degildir. Harabi'den önce de çok söylenmistir. Mesela, ondan 500 yil önce Nesimi de ayni inanci su misralarla dile getirmistir.


Ademde tecelli kildi Allah
Kil ademe secde olma gümrah
ademdir iki cihanda maksut
Secde etmeyen ona oldu merdud
Haccı ekber kılmak istersen gel ey zahid beru
Aşıkın kalbi içinde sen bu Beytullahı gör

Harabi ilk şiirlerini Saadet gazetesinde yayınlamaya başlamıştır. Yayınlanmış veya yayınlanmamış şiirleri Bektaşiler arasında çabucak yayılmış, bestelenmiş, sazla ve sözle Türkiye'nin her tarafında söylenir hale gelmiştir. Izmir'li Hüseyin Hüsnü Erdikut Baba'nın yazdığına göre Rıza Tevfik'in de mürşidi olmuştur.

Harabi hakkında ilk defa geniş bilgi veren ve onun şiirlerinden mühim bir kaç numune yayınlayan Saadettin Nükhet Ergün olmuştur. 1930 yılında devlet matbaasında basılıp Maarif Vekaletince yayınlanan Bektaşi Şairleri adındaki kitabin 79-115 sayfaları Harabi'ye ayrılmıştır.

Yine Saadettin Nükhet Ergün'ün bu kitabi sonradan Maarif Kütüphanesi tarafından Bektaşi-Kızılbaş-Alevî Sairleri ve Nefesleri adi ile yayınlanmış ve 2 basım ve 3 ciltte 251-265 sayfalar Harabi'ye ayrılmıştır.

1950 yılında, İzmirli H. Hüseyin Erdikut "Edip Harabi'nin Divani" adi ile 74 sayfalık bir kitap yayınlamıştır. Bilgi Matbaasında basılan bu kitaptaki kısa ön sözünde Harabi'den söz açarken rahmetli Hüseyin Hüsnü baba söyle yazmaktadır: "Vaktiyle bu fakire hediye etmiş olduğu kendi el yazısı ile divançesinde 115 kadar eseri mevcut olduğundan ve şimdiye kadar bu zatin eserleri pek az neşredildiğinden, ihvanı baş sayfaya ve muhterem okurlara küçük bir hizmette bulunmak ve muhterem sairin ruhunu şad etmek maksadıyla bu vazifeyi mukaddes addederek işbu divançenin tab ve intişarına haddim olmayarak cür'et eyledim."



İçeriz Şarap

Ey zahit şaraba eyle ihtiram
Müslüman ol terk et bu kilükali
Ehline helaldir na-ehle haram
Biz içeriz bize yoktur verbali.

Sevaba girmek çün içeriz şarap
İçmezsek oluruz duçar-i azap
Senin aklin ermez bu başka hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemali.

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakki göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali.

Sen münkirsin sana haramdır bade
Bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma HARABI bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali.

........................

Divançe-i Edip Harâbi

Peder ve valdem oldu bahane
Merecel Bahriyani yeltekiyane
Bin ikiyüz altmış dokuzda kane
Eriştim zahiren geldim cihane.

Berzahtan kurtuldum çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Ali Hilmi Dede Babadan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane.

Namım Edip idi Harâbi oldum
Erenlerin ayak turabı oldum
Hakk'ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşkolsun okuyan ehli irfane
.

.................

İlmin Deryasıyız Biz

Ey vaiz sen bize vaazedemezsin
Çünkü her bir ilmin deryasiyiz biz
Bizim yurdumuza hiç gidemezsin
Hakikat Kaf'inin Anka'siyiz biz.

Haberdar olaydin sirri suphandan
Feragat ederdin küfr-ü imandan
Birsey anlamadin sen magzi Kuran'dan
Kuran'in esrar-ü manasiyiz biz.

Biz tertip eyledik Kabe-kavseyn'i
Kurbu ev ednada kurduk ayini
Fehm eyleyemezsin sen o mabeyni
Mirac'in Leyletel esrariyiz biz.

Tur'da biz Musa'yi irsad eyledik
Isa'yi çarmihtan azad eyledik
Çikardik göklere imdat eyledik
Bunlarin sebebi ihyasiyiz biz.

Kafü-nun dan daha nisan yok iken
Bu görüp bildigin cihan yok iken
Hakka siginacak mekan yok iken
Bizde gizlenmisti amasiyiz biz.

Ibrahim'e nari gülzar eyledik
"Tecri mintahtihel'enhar" eyledik
Yok iken HARABI biz var eyledik
Bu kevn ü mekanin Hudasiyiz biz
.

........................

Pişmiş Olaydın

Herkesin mâtlûbu bir gül olurdun
Bu gülşenden gonca dermiş olaydın
Aynelyakiyn görüp Hakk’ı bulurdun
Bezm-i erenlere ermiş olaydın.

Kendini bileydin Hakk’ı bilirdin
Eğri yoldan doğru yola gelirdin
Bir sofraya konsan belki yenirdin
Böyle çiğ kalmayıp pişmiş olaydın.

Harabi seninle düştü davaya
Daha âla idi öbür dünyaya
Ey Şâni postunu sermiş olaydın
Giriftâr olmazdın derd-ü belâya.

....................

Olaydın (Kimsenin Hatasın)

Kimsenin hatasın göremez idin
Kendi noksanını bilmiş olaydın
Herbir söze cevap veremez idin
Benlik davasından geçmiş olaydın

Kulağın olaydı sözüm duyardın
İrfanın olaydı bana uyardın
Ayağın ısırıp kana boyardın
Bir kelbin ağzında on diş olaydın

Ben nerye kaçsam görecek. idin
Defter-i amalim dürecek idin
Bilirim Şani`yi sürecek idin
Dervişan üstüne teftiş olaydın

Gazeller yaparsın lafların çoktur
Lakin o sözlere karnımız toktur
Gerçi hiddetine sözümüz yoktur
Ey Harabi biraz geniş olaydın

Edip Harabi

................

Kabe ile Puthane

Sofi nefret mi verir meclis-i rindane sana
Yoksa siklet mi verir sohbet-i mestane sana.

Mese-i hamr-i Hudadan haberin yok zira
Saki-i bezm-i ezel sunmadi peymane sana.

Cura-i cam-i ilahiden eger içse idin
Bir olurdu o zaman mescid ü meyhane sana.

Sana göstermeyecek sahid-i maksud-u cemal
Çünkü ta kalû belide dedi bigane sana.

Eyleme gebr ü müsülmani Harabi tefrik
Çünkü birdir bilürüz kabe vü puthane sana.

...................

Vahdetname

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kiyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik.

Allah ile burda birleştik
Nokta-ı amaya girdik birleştik
Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik.

Aşikar olunca zat ü sıfatı
Kûn dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kainatı
Nam ü nişanını cihan eyledik.

Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kainat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik.

Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaidlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik.

Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik.

Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman
Boş kalmasın diye bu kevnü mekan
Ademin halkını ferman eyledik.

İrfan olan bilir sırrı müphemi
İzhar etmek için ism-i azamı
Çamurdan yoğurduk yaptık ademi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik.

Adem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik.

Adem ile Havvadan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu mümayan
Yüzbin kerre doldu boşaldı cihan
Nuh Nacıyullah'a tufan eyledik.

Salihe bir deve eyledik ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik.

Bir zaman Eshabikefhi uyuttuk
Hazreti Musa'yı Tur'da okuttuk
Siti çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris'e biçtirip kaftan eyledik.

Süleyman'ı dehre sultan eyledik
Eyyub'a acıdık derman eyledik
Yakub'u ağlattık nalan eyledik
Musa'yı Şuayb'a çoban eyledik.

Yusuf'u kuyuya attırmış idik
Mısır'da kul diye sattırmış idik
Zeliha'yı ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik.

Davut peygambere çaldırdık udu
Kazadan kurtardık Lût ile Hûd'u
Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud'u
İbrahim'e bağ u bostan eyledik.

İsmail'e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halilürrahman
Balığın karnını bir hayli zaman
Yunus peygambere mekan eyledik.

Bir mescide soktuk Meryen Anayı
Pedersiz doğurttuk orda Isa'yı
Bir ağaç içinde Zekeriyya'yı
Biçtirip kanına rizan eyledik.

Beytimukaddeste Kudüs şehrinde
Nehri Seria'da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya'yı İsa'yı üryan eyledik.

Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebiyyizisan getirdik
Anın her nutkunu Kur'an eyledik.

Küffari Kureyşi ettik bahane
Mehmet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza'yı ona ihvan eyledik.

Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler şahıdır Hakk'ın habibi
Biz anı Nebiyyi-ihsan eyledik.

Hak Muhammed Ali ile birleşti
Hep beraber kabekavseyne gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerelesrayı seyran eyledik.

Bu sözleri sanma he insan anlar
Kus dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sırrı müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik.

Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elestte Kalubelide
Mekan-i Hüda'da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik.

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı degil Hazreti Süphan
Bunu Kur'an ile ayan eyledik.

Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Haktır
Her nereye baksan Hakkı mutlaktır
Ahval-ı vahdeti beyan eyledik.

Vahdet sarayına giren için
Hakkı aynelyakın görenler için
Bu sırrı Harabi bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik.

.....................

insan suretinde sen bir hayvansın
Sen maye-i aslını insan mı sandın.
Sözünü bilmezsin gayet nadansın
Acep sen kendini irfan mı sandın.


Severiz seveni asla yıkmayız
Kimsenin kalbini kırıp yakmayız
Hiç insaniyetten taşra çıkmayız
Bizi kendin gibi hayvan mı sandın.


Harabi der sana bir iş yaparlar
Aç gözünü sofu, sonra açarlar
Ağzının içine bir gün sıçarlar
Sen her sakallıyı baban mı sandın.

 

 

……………

Ey Derviş Açlıktan Etme Şikayet

Ey derviş açlıktan etme şikayet
Tekkeyi bekleyen çorba içermiş
Derya kenarında kalma nihayet
Atı alan Üsküdar`ı geçermiş

Bir insanın doğru özü olursa
Hakkı ispat eder sözü olursa
Kendini görecek gözü olursa
Pirincin taşını görüp seçermiş

Hazreti peygamber bak ne söylemiş
Harabi de ona iman eylemiş
Dünya mezrea-i ahiret imiş
İnsan ektiğini mutlak biçermiş

Edip Harabi

Eylemiş (Didar-ı Ademde)

Didar-ı ademde hazreti süphan
Hudut u müphemi tastir eylemiş
Nüsha-i kübradır vücut u insan
Maye-i hikmetle tahmir eylemiş

Kabe kavseyn yazmış ebruvanına
Serahen vehhaben dü çeşmanına
İki gamze ile hep müjganına
Sure-i fetahna tahrir eylemiş

Kuranda buyurmuş hallak-ı ezel
İnsandan yok imiş bir nesne güzel
Ey Harabi resmini ressam-ı ezel
Hame-i kudretle tasvir eylemiş

Edip Harabi


 

Vardır (Cahiller Çekemez)

Cahiller çekemez ehli kemali
Zira sözlerinin hikmeti vardır
Nasıl anlatayım bilmem bu hali
Ehli dilin şan ü şöhreti vardır

Vücudu mürdemi kamil ü irfan
Sızdırılmış altın gibidir her an
Her nereye gitse olsa numayan
İtibar ederler kıymeti vardır

Kamillerin ilm ü irfanı malum
Aklı fikri fazlı irfanı malum
Sözü özü doğru vicdanı malum
Her müşkili halle kudreti vardır

Bir insan cahil ü nadan olursa
İnsan suretinde hayvan olursa
Harabi`ye karşı düşman olursa
Mutlak onda haset illeti vardır

Edip Harabi

Zühd-ü Riya İle Olan İbadet

Zühd ü riya ile olan ibadet
Hatadır hazret-i settar`a karşı
Böyle namaz ile olamaz ümmet
Hiç kimse Ahmed`i muhtar`a karşı

Allah gözlerine çekmiş bir perde
Yok dersin Allah`ı gökte ve yerde
Gösterelim gel de gör Hak`kı nerde
Secde eyleyesin didara karşı

Ebsem ol Harabi sen nasıl ersin
Halli müşkül böyle sözler söylersin
İçtinab et belki hata edersin
Haydar`ı kerrar`e hünkara karşı

Edip Harabi

.........................

 

Kaynak: 1. YILDIRIM Ali, Başlangıçtan Günümüze Alevi Bektaşi Deyişleri I, s.13,

       2. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.620 

 

 

SERDARİ, ( AŞIK HACI  ) ÇOLAK HACI

1835-1931 Şarkışla-Sivas

1834 – 1918) Şarkışla-Sivas

      1835 yılında fakir bir ailenin çocuğu olarak Şarkışla’da dünyaya geldi. "Serdarî"dir. Küçük yaşta eşekten düşmüş ve kolu kırılmış, kolunun kırığı tutmayınca kangren tehlikesinden kolu kesilmiştir. Bundan dolayı şairi "çolak" diye çağırmışlardır. Asıl adı Hacı’dır. Daha çok "Çolak Hacı" adıyla bilinir. Bu ad kendisine kolu dirseğinden kesik olduğu için verilmiştir. Belirlendiğine göre Sarkışla Kadısının kızına tutulmuş, onunla evlenemeyince kaçırmak zorunda kalmış, ama kısa bir süre sonra yakalanarak hapse atılmıştır. Başından daha birçok sevdalar geçmiştir. Sonra Beyaz adli bir kıza asık olmuş. Bir kaç kez evlenmiş en azından on çocuğu olduğu söylenmektedir. Serdarî'nin şiirleri hayal mahsulü değildir. En başarılı yönü çevresindeki ve devrindeki olayları büyük bir ustalıkla dile getirmesidir.  Yaşamı ise yoksulluk içinde geçmiştir. Bu yoksulluk acısını şiirlerine yansıtmıştır. Bu değerli şair, uzun ve çileli bir hayattan sonra 1922 yılında ölmüştür. Okuma yazma bilmediği için şiirlerini kitaplaştıramamıştır. İrticalen söylediğinden bir çok şiiri kendisiyle birlikte unutup gitmiştir. Yıllar sonra çok zor şartlarda Kadri Özyalçın ve Kemal Gürpınar, Serdarî'nin şiirlerini derleyerek "Şarkışlalı Serdarı" adlı bir kitapta toplamışlardır.

 

DESTAN

 

 

Nesini söyleyeyim canım efendim,

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim.

Arzuhal eylesem deftere sığmaz,

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.

 

Sefil ireçberin yüzü soğuktur,

Yıl perhizi tutmuş, içi koğuktur,

İneği davarı iki tavuktur,

Bundan gayrı yoktur malımız bizim.

 

İreçberin sanatı arpa tahıl,

Havasın bulmazsa bitmiyor pahıl,

Tecelli olmazsa neylesin akıl,

Dördü bir okkalık dolumuz bizim.

 

Benim bu gidişe aklım ermiyor,

Fukara halini kimse sormuyor,

Padişah sikkesi selam vermiyor,

Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

 

Evlat da babanın sözün tutmuyor,

Açım diye çift sürmeye gitmiyor,

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,

Başımıza bela dölümüz bizim.

 

Kisvesi düzgünse beyim diyorlar,

Zenginin sözüne beli diyorlar,

Fukara söylese deli diyorlar,

Gittikçe çoğalır delimiz bizim.

 

Sekiz ay kışımız, dört ay yazımız,

Açlığından telef oldu bazımız,

Kasım demeden buz tutuyor özümüz,

Mayısta çözülür gönlümüz bizim.

 

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer,

Elinde kamçısı fakiri ezer,

Yorganı döşeği mezatta gezer,

Hasırdan seçilir çulumuz bizim.

 

Zenginin yediği baklava börek,

Kahvaltıya eder keteli çörek,

Fukaraya sordum size ne gerek,

Düğürçek çorbası, balımız bizim.

 

Serdarİ halimiz böyle n’olacak,

Kısa çöp uzundan hakkın alacak,

Mamurlar yıkılıp viran olacak,

Akıbet dağılır ilimiz bizim. [121]

.............

 

 

 Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Şairleri Antolojisi, Toker Yay. İstanbul 1986, s. 170

 

 

DELİ BORAN (KUL BORAN HANEFİ

1838-1898 Sarımbey-Çorum

Asıl adı Hanefi’dir. 1838 yılında Çorum'un Sarıbey köyünde dünyaya gelmiştir. Çukurova'da Toroslarda yaşadığından bu bölgede halkın dilinde Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi Türkmen halk ozanı olarak bilinir ve şiirleri sevilerek okunur.

 

TÜRKÜ

 

Gökte doğan yıldız ise ay ise,

Sorarlar aslını eğer soy ise,

Aşıka da bahşıcığın bu ise,

Vallahi billahi az karagözlüm.

 

Mail oldum yüzün ile ağzına,

Kara hitat sürme çekmiş gözüne,

Taramış zülfünü dökmüş yüzüne,

Tara zülfünü de düz karagözlüm.

 

Selam ver de selamını alayım,

El kavşurup divanına durayım,

Ben kapında kulun kölen olayım,

Hep sana ettiğim naz karagözlüm.

 

Hesap ettim onyedidir yaşını,

Akıtayım gözlerimin yaşını,

Ko dizimin üstüne de başını,

Bir bir düğmelerin çöz karagözlüm.

 

.................................................,

.................................................,

.................................................,

...................................................

(Son kıtası bulunamamıştır.) [122]

Ben De Çıktım Gül Tepeye

Ben de çıktım gül tepeye
Seyir ettim ellerine
Ağbaz ağbaz eller konmuş
Sevdiğimin çöllerine

Ağca cerenin sekişi
Sevdiğimin hub bakışı
Muradın çoşkun akışı
Benzer gözüm sellerine

Gülüstanın gülü kokar
Hublar yanağına sokar
Murat derler bir su akar
Güvel konar göllerine

Hocam hocalar hocası
Okudum çıktım hecesi
Bugün de bayram gecesi
Yar kına yaksın ellerine

Bunu diyen Deli Boran
Sevdiğine meyil veren
Şu işime sebep olan
Duman çöksün yollarına

Deli Boran
Avşar
 

Can Cefa Götürmez

Gene bulandı da yüzü havanın
Şahan gezer sulağında turnanın
Top kara perçemli güzel sevenin
Can cefa götürmez hey kara gözlüm

Güzeli sevmesin ne bilir ahmak
Sevip sevip de cemaline bakmak
Fırsatın düşürüp yanaktan öpmek
Can cefa götürmez hey kara gözlüm

Beni del`eyledi kaşınan gözler
Taramış zülfünü gerdana düzler
Kehribar dudak da balaban yüzler
Yüzünü yüzüme sür kömür gözlüm

Der ki Deli Boran da aslın soyusa
Belin ince ise usul boyusa
Aşığa verdiğin bahşiş buyusa
Vallahi billahi az kömür gözlüm

Deli Boran
Avşar
 

Göğde Uçan Huma Kuşu -Orj-

Göğde uçan huma kuşu
Ne bilir dalın kıymatın
Kargayı dala kondurmam
Ne bilir elin kıymatın

Kahvelerde laf atanlar
Gerçeğe yalan katanlar
Sonra beyliğe yetenler
Ne bilir gülün kıymatın

Çift sürüp bider ekmeyen
Meydana sofra dökmeyen
Arıya hizmet etmeyen
Ne bilir dalın kıymatın

Bunu diyen Deli Boran
Küçükcekten yetim kalan
Bir görmeye deve veren
Ne bilir malın kıymatın

Deli Boran
Avşar
 

Gökten Biraz Suna İnmiş

Gökten biraz suna inmiş
Şu Antebin arasına
Ben dostumu göremedim
Ağlar amma çaresi ne

Suları da balkan gözlü
Gözelleri şirin sözlü
Merhem eylen kömür gözlü
Şu sinemin yarasına

Suları çağlayıp akar
Gözleri hep ona bakar
Mor menekşe bir hoş kokar
Şu kızların arasına

Deli Boran der de noldu
Ala göz kan yaşnan doldu
Korkuyorum engel girdi
Şu kızların arasına

Deli Boran
Avşar

 

Gökyüzünde Öten Olsam

Gökyüzünde öten olsam
Yeryüzünde biten olsam
Ucu telli keten olsam
Yar başına atsa beni

Un elediği elek olsam
Tepelediği yolak olsam
Uğru telli yelek olsam
Yar döşüne giyse beni

Gökyüzünde turna olsam
Yer yüzünde hurma olsam
Bir çekimlik sürme olsam
Yar gözüne çekse beni

Kapısında inek olsam
Tu çalıp da sağsa beni
Tepek vursam südü döksem
Yumruğunan döğse beni

Nolsa Deli Boran nolsa
Gözeller meydana gelse
Küpeli pehlivan olsa
Güreşsek de yıksa beni

Deli Boran
Avşar
 

Gölde Uçan Huma Kuşu

Gölde Uçan Huma Kuşu
Ne Bilir Elin Kıymetin
Kargayı Kondurmam Dala
Nebilir Dalın Kıymetin

Sağa Sola Laf Atanlar
Gerceğe Yalan Katanlar
Sonra Beyliğe Erenler
Ne Bilir iyliğin Kıymetin

Gurbet Yollarında Solmus Baharı
Neresidir Onun Yurdu Kimbilir
Üstune Yazmışlar Garip Mezarı
Başucuna Gelen Varmı Kimbilir

Geçti Zaman Geçti Boşu Boşuna
El Koydular Ekmeğine Aşına
En Sonunda Vardın Ömrün Kışına
Ahirette Dostun Var mı Kimbilir

Deli Boran
Avşar
 

Küpeli Hatun

Odanda çalınsın alışkın sazlar
Bahçende yayılsın kumrular kazlar
Gördü gene Küpeliyi şu gözler
Ah ettikçe kara bağrım ezilir

Efendim efendim benim efendim
Elbet günlerinde gamsız gezilir
Ben de hizmetinde kusur m`işledim
Şeytan var arada yoldan azılır

Boranım derkine böyle mi olur
Aşıklar öğüdün ustadan alır
Af eyle kulunu efendim nolur
Beyte gitmiş gibi sevap yazılır

Deli Boran
Avşar

Leyli Leyli (Hocam Vallah)

Hocam vallah ben bu derde varmazdım
Beni derde yakan bu leyli leyli
Gönderdi bir selam işte ben geldim
Karşıda durayım da leyli leyli

Dostum zülüflerden eylemiş çengel
Sarılsak sevdiğim ne durur engel
Ölürsem üstüme sevdiğim sen gel
Beni gözyaşınla yu leyli leyli

Doyamadım cilve ile nazına
Şekerden şirin söz baldan yüzüne
Aşkına düşeli yandım özüne
Ben yandım ulaştır su leyli leyli

Deli Boran şimdi buldu yarini
Kırdın felek kanadımı belimi
Terketmişim evin barkım ilimi
Şimdilik meskenim bu leyli leyli

Deli Boran
Avşar
 

Nazlı Dostum Selam Salmış

Nazlı dostum selam salmış gel diye
Ara yerde engellerim var diye
Açtı ak göğsünü bana em diye
Emdiğim aklıma düştü efendim

Nazlı dostum selam salmış gelmesin
Ara yerde engelleri duymasın
Eliminen ak göğsünün düğmesin
Çözdüğüm aklıma düştü efendim

Metini de Deli Boran metini
Ne vereyim Küpelinin metini
Ak bilekli samur kürklü hatunu
Nişanlımı vermediler efendim

Deli Boran
Avşar



Şimden Kelli (İncil Kur`an)

İncil Kur`an Zebur olsan
Açmam seni şimden kelli
Ab-ı Kevser suyu olsan
İçmem seni şimden kelli

Has bahçenin gülü olsan
Beyaz oğul balı olsan
İnci mercan lali olsan
Seçmem seni şimden kelli

Eğer bir ulu kuş olsan
Cümle güzele baş olsan
Paha yetmez kumaş olsan
Biçmem seni şimden kelli

Boran der hakkın muradı
Sözün sözüme yaradı
Olsan cennetin sıratı
Geçmem seni şimden kelli

Deli Boran
Avşar

.........................

KAYNAK:  Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri Antolojisi, Toker Yay.3.Baskı İstanbul 1986, s.81

 

 

 

 

 

HİLMİ DEDEBABA (MEHMET ALİ)

1842-1907 İstanbul-İstanbul

 

Asıl adı: Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’dır. 1842 de İstanbul’da doğmuştur. 1869 da Çelebi Feyzullah Efendi tarafından Merdivenköy Hacı Bektaş Seccade-i nişinine getirildi. 1907 de vefat etti.

 

Tuttum aynayı yüzüme,

Ali göründü gözüme,

Nazar eyledim özüme,

Ali göründü gözüme.

 

Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

 

Adem baba Havva ile,

Hem Alleme’l esma ile,

Çarkı felek sema ile,

Ali göründü gözüme.

 

Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

 

Hazreti Nuh Neciyullah,

Hem İbrahim Halilullah,

Sina’da ki Kelimullah,

Ali göründü gözüme.

 

Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

 

İsa’yı ruhullah oldur,

İki alemde Şah oldur,

Müminlere penah oldur,

Ali göründü gözüme.

 

Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

 

Ali evvel, Ali ahir,

Ali batın, Ali zahir,

Ali tayyip, Ali tahir,

Ali göründü gözüme.

 

Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

 

Ali candır, Ali canan,

Ali dindir, Ali iman,

Ali rahim, Ali rahman,

Ali göründü gözüme.

 

Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

 

Hilmi gedayi bir kemter,

Görür gözüm, dilim söyler,

Her nereye kılsam nazar,

Ali göründü gözüme.

 

         Hu Alim hu

Hu Şahım hu...

..............

 

İsm-i pak-i zat-ı ali abayı,

Desti kudret yazmış arşı rahmanda.

Ol ismin nurundan verdi ziyayı,

Cümle mevcutlara iki cihanda.

 

İkrar verdim dönmem Hilmi ebedi,

Kalbimde uyandı şemi Ahmedi,

Öz tenimde gördüm Hayyü Samedi,

Gördüğüm didara Ali dediler.

..................

 

Hilmiya Envarı aşk ile dolduk,

Anladık nefsimiz Mevla’yı bulduk,

Cümle mezahirle yek vücut olduk,

Biz Muhammed Ali bendeleriyiz.

..............

 

Zahid dese bize ne gam Kızılbaş,

Nakşini almakta olmuşuz nakkaş,

Pirimiz Hünkardır hem Hacı Bektaş,

Erenler babının kurbanıyız biz.

...............

 

Hilmi’yem kemter kemin ancak Ali ferraşiyem,

Bende-i Ali abayım, zümre-i Bektaşiyem,

Eylerim methin çün ol Şahın Kızılbaşıyem,

La feta illa Ali, la seyfa illa zülfikar.

...............

 

Hamdülillah devrim itmam eyleyip devran eden,

Pirim ihsan etti, doğdum,, HİLMİ dört kez ane’den. [123]

...............

Kaynak: Prof.Dr. İrene Melikov; Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür Yay. 2. Baskı 1994

  

 

 

SAKİNE BACI

1842-1942 Eskişehir-Seyitgazi

 Eskişehir Sücaaddin dergahı şeyhi Ali Rıza Hadi’nin kızıdır. 100 yaşına kadar yaşamıştır.

  

MÜNACAAT

 

Ezeli kurdular erkan yolu,

Bu yolun sahibi Muhammed Ali.

Pirimi sorarsan Bektaşi Veli,

Ali, Veli gibi er bulunur mu?

 

Oturmuş mürşitler dolu içerler,

Dillerinden dürrü gevher saçarlar,

Günahlının günahından geçerler,

Kusursuz günahsız kul bulunur mu?

 

Mürşitler oturmuş yerli yerine,

Kimse eremedi Ali sırrına,

Hep dikildik erenlerin darına,

Mansur’un çektiği dar bulunur mu?

 

Biz de içelim kırkların içtiği demden,

Gönülde kalmasın, kaygıdan gamdan,

Hatice, Fatıma girdiği cemden,

Arasalar böyle cem bulunur mu?

 

Cem cemiyet cümle şeyden uludur,

Ayin cem kardeşler Ali kuludur,

Üstümüzde duran kudret elidir,

Böyle bir mübarek el bulunur mu?

 

Erenlerin yolu bir gizli sırdır,

Her ne arar isen orada vardır,

Cümle cem ehlinde gönüller birdir,

Arasan birinde gam bulunur mu?

 

Üçler beşler o kapıyı açtılar,

Muhabbete miski amber saçtılar,

Haklıyı haksızı orda seçtiler,

Suçlu olanlara yer bulunur mu?

 

Onulur mu düşkünlerin yarası,

Bulunur mu kalb evinde çırası,

Bin lokmana varsa yoktur çaresi,

Medet müret diyen can bulunur mu?

 

Beni mest eyledin, meyi içirdin,

Fırsatın var iken elden kaçırdın,

Doksan beş yaş ile günüm geçirdin,

Geçen günler gibi gün bulunur mu?

 

SAKİNE HATUN der vara bilirsem,

Can gözün açıp da göre bilirsem,

Bu sözün vehmine ere bilirsem,

Bundan büyük sana ün bulunur mu?

...........

 

TİLKİ DESTANI

 

Tilki kümes kapısını çevirdi,

Horoz kuyruğunu kora değirdi,

Sıktı boğazını tavuk bağırdı,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Tilki geldi bizim evin önüme,

Mevlam vereydi tatlı canına,

Biz de uyandık tavukların ününe,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Seğirtti tavuğun ününü duyan,

Kümesin içinde kopmuş bir figan,

Verme koca horoz kapıya dayan,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Tavuklarım tüneğe tünedi,

Saça kodu kuyruğunu kanadı,

Tilki göttü tavuklarım komadı,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Dört horozum birbirine eş idi,

Küçük horoz cümlesine baş idi,

Tilki geldi tavuklarım taşıdı,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Tilki sürdü tavukların sürüsün,

Taşımaktan yiyemedi birisin,

Düşünüyor nasıl alsam gerisin,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Tilki geçti tarlaları beriye,

Göttü ikisini döndü geriye,

On tavuğu katamadım sürüye,

A komşular buradan tilki geçti mi?

Korkusundan ötmez oldu horozum,

Götürmüş yarısın komuş birazın,

Kör olası bana mıydı garazın,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Yağar yağmur evin önü denizlik,

Bu yıl bu tilkide var bir domuzluk,

Böyle gider ise komaz damızlık,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Açık bulsa girse gelse kapımdan,

Tuta idim yaş meşenin sapından,

Bir kimseler gelemedi hakkından,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Ardıçtandır kümesimin direği,

Lüp lüp eder ak tavuğun yüreği,

Hiç kalmadı civcivlerin süreği,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Sağlam idi kümesimin yapısı,

Örtülmedi açık kaldı kapısı,

Hiç kalmadı ak tavuğun hepisi,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Tilki buralarda var mı bildiğin,

Hiç yoğıdı beş on yıldır geldiğin,

Sen de bildin benim gafil olduğum,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Evimizin önünde yığın odunlar,

Tilki geldi etrafını adımlar,

İnşallah kürkün giysin kadınlar,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Gecelikte karanlıktır havası,

Geldi baktı yalnız buldu kümesi,

Geldi pencereye dinledi sesi,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Kümes kapısına taktı soluğu,

Nerde kaldı yumurtanın bolluğu,

Tilki dağ başında yaptı folluğu,

A komşular buradan tilki geçti mi?

 

Tavuklarım bir kazanda kaynadı,

Tilki aştı menzilini boyladı,

Sakine Hatun da bu destanı söyledi,

A komşular buradan tilki geçti mi?

.......

 

 

PİRE DESTANI

 

Aciz kaldım pirelerin elinden,

O pirler neler getti başıma.

Kimse bilmez sohbetinden dilinden,

Hepsi yumuştu girdi aşıma.

 

Köşe başlarına kurdum kerevet,

Pirenin elinden olaydım rahat,

Tahta kehlesini görmek kerahat,

Yine kanımı değdi ince dişine.

 

Bu pirenin elinden kurdum berseki,

Ben çıkamadım, geldi çıktı bir teki,

Onu gördü geldi, hep gerideki,

Hepsi düştüler benim peşime.

 

Pireler buldular benim izim,

Tuttum birisini kırdım dizini,

Ova ova hem çıkardım gözünü,

Pireler geliyor, eli düşene.

 

Pireler hep alayını topladı,

Beşi geldi başucumu bekledi,

Biri geldi yatağımı yokladı,

Vardı getti haber etti eşine.

 

Pireler de geliyordu yel gibi,

Derden tepeden akan sel gibi,

Satın alınmış eli bağlı kul gibi,

Hepsi de divan durdu karşıma.

 

Kimisi çıkıyor ambar üstüne,

Birimizi uyutmamak kasdine,

Hep çağırdı yaranına dostuna,

Hepsi yığıldı benim başıma.

 

Pireler de alayını bağlattı,

Pire beni sabaha dek ağlattı,

Soktu iğnesini sinem dağlattı,

Hepisi yumuştu gözüm yaşına.

 

Tuttum pireleri yere uçurdum,

Birin öldürmedim binin kaçırdım,

Uyumadan bir geceyi geçirdim,

Hepsi gülüştü benim keşime.

 

Çoban tutsak pireleri gütmeğe,

Müşteri bulunmaz alıp satmağa,

Sol böğrüme vuruncağız depmeğe,

Kırayazdı kaburgamı döşümü.

 

Pireleri mencilise koysalar,

Herkes eğilip intikamın alsalar,

Eğer benim öldüğümü bilseler,

Gelecekler mezarımın başına.

 

Pirenin çokluğu vardır eşikte,

Çoluğu çocuğu bulur beşikte,

Tüylüye tüylüye kalkar döşekte,

Hak onara pirelerin işini.

 

Akşam olur bir araya toplanır,

Sabah olur yorgan döşek yoklanır,

Karnı doyar hiç görünmez saklanır,

Birisinin göremedim başını.

 

Eve girsem üzerime sarılır,

Birini öldürsem bini darılır,

Kış gelince filcümlesi kırılır,

Tutabilsek bu yazın da kışına.

 

Hiçbir alaca yok hepisi kara,

Urdular sineme açtılar yara,

Buna kimse bulamadı bir çare,

Fayda yoktur ne söylesek boşuna.

 

Bir elinde iğne bir elinde biz,

Şükür ellerinden kurtuldum ucuz,

Sakine Hatun’u etmişler aciz,

Kerpedenler değsin ince dişine.[124]

.......

 

Kaynak: Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

 

 

 

CEYHUNİ

1843-1912 Susuz Kars-Çorum Alaca

 

1832 veya 1843 yılında Zile’de dünyaya gelmiş. Babası aslen Çorum Alaca ilçesindendir. Zile’de yaşadığından Zileli Ceyhuni olarak tanınmıştır. Cönklerinden Çankırı, Çorum, Alaca, Kars civarlarını dolaştığı anlaşılmaktadır.

 KOŞMA

 

Yar ile gönlümün meyhanesinde,

Bir kuru merhaba, bir niyaz kaldı.

Vefa yok alemin kar hanesinde,

Vefakeş alemde azdan az kaldı.

 

Visali dildara ettikçe tedbir,

Müyesser etmedi hazreti Takdir,

Binde bir pareye etmedi tesir,

Ne nutku hakikat ne mecaz kaldı.

 

Koy, cevirler etsin yarim, Ceyhuni

İşvebazım, şivekarım, Ceyhuni

Dünyada hasılı varım, Ceyhuni

Elimde bir çubuk bir de saz kaldı.

 

………….

 

 

 

KOŞMA

 

Evvel ateş püskürürdüm ağzımdan,

Şimdi bir pamuğu yakamaz oldum.

Tabii fer kesildi iki gözümden,

İpliği iğneye saplayamaz oldum.

 

İçip içip asla bakmaz idim ben,

Kimsenin hatırın yıkmaz idim ben,

Evvel meyhaneden çıkmaz idim ben,

Nedendir bugünler çakamaz oldum.

 

Diyarı gurbette sürüyüp kaldım,

Ömrüm telef edip çürüyüp kaldım,

Kupkuru, kaskatı kuruyup kaldım,

Ceyhuni’yim lakin akamaz oldum. [125] 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.76

 

 

GÜLSÜM BACI

1843-1928 Tırhala-İstanbul

  

CELALİ (AHMET-BAYBURTLU CELALİ)

1845-1915 BAYBURT-TAHSİNİ (OZANSU)

 

Celali 1845 yılında Bayburt’un Tahsini köyünde doğmuş. Asıl adı Ahmet’tir. Ömrünü çobanlık ve rençperlikle geçirmiştir. Anadolu’yu baştan başa dolaşmış, bir çok yarışmalara katılmış ve ozan geleneğinde şiirler yazmıştır.

  

 

Batakçı Destanı

 

......

 

Güzeller Destanı

 ..........

 

DESTAN

 

Ev bark etmek için tenli merteği,

Düzüp konmuş idin tepir eleği,

Şu kavdan yaptığın tecir tereği,

Divanı Bahriye’ye yadigar götür.

 

Elinde ördüğün çöpür ağını,

Kahand eylediğin kelem bağını,

Şu kabal biçtiğin sap orağını,

Al ulu tanrıya bergüzar götür.

 

Yetim gömleğini diken iğneyi,

Her gün yal verdiğin topal ineği,

Ayran topladığın şu ak küleği,

Mahşer yığınağına sakla sar götür.

 

Üç kot arpa, beş kot çavdar ekerdik,

Kesmik ekmeğine hasret çekerdik,

Namertlere ağı, merde şekerdik,

Sözünü tekrar et iftihar götür.

 

İlşe kısmet balsa, bize pay taştı,

Yokluktan derdimiz deryalar aştı,

Açlıkla uğraşmak hayli savaştı,

Çektiğin mihnetten ahü zar götür.

 

Yetim kalmış idin emzik tavında,

Gamınla kardeştin gençlik çağında,

Bir gül yeşertmedi vuslat bağında,

Gönül yaraların hep berat götür.

 

De ki Kadir Mevlam bize ilişme,

Dünyada sızıyan çıbanı deşme,

Celali Babadan sorma söyleşme,

Bu dertli çobandan bir selam götür.[126]

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.74

 

 

ŞAİR EŞREF (MEHMET EŞREF)

1847 – 1912 GELENBE – KIRKAĞAÇ/MANİSA

 

Asıl adı Mehmet Eşref’tir. Usulizade Hafız Mustafa Efendinin oğludur. İlkokulu Gelenbe’de ve Medreseyi de Manisa’da okumuştur. Arapça, Farsça dersleri yanında Matematik ve tarih dersleri almıştır. 1870 de Manisa’da Vilayet tahrirat katibi olarak işe başladı. Mal Müdürlükleri, Kaymakamlıklar ve Vali Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Adana Vali Yardımcısı iken emekli oldu. Manisa Kırkağaç’a yerleşti. Orada 80 yaşında vefat etti.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde yetişmiş çok büyük bir hiciv şairimizdir.

Deccal (1904-07 2 cilt), İstimdad (1905), Şah ve Padişah (1906), Hasbihal Yahut Eşref ve Kemal (1908), Şair Eşref’in Külliyatı (1928) başlıca yapıtlarıdır.

ŞİİRLERİNDEN SEÇME DÖRTLÜKLER 

Surete etme nazar, sirete bak arif isen,

Cam gibi cevher-i imanda nümayan olmaz.

İtikadımca benim Avrupa’da bir alem,

Şapka giymekle gavur, fesle Müslüman olmaz.(10)

....................... 

Ağzıma ne gelirse söylerim,

Ne solum Eşref, ne sağım var benim.

Ölsem ayrılmam vatanımdan bir karış,

Kırkağaç’ta çünkü bağım var benim.

Bu bağda gül-u maksud açılmadı Eşref,

Felek abes yere icrayı Nevbahar eyler.

..................... 

Hırsızı tedib ederler sille-i kanun ile,

Sirkatın bir nevi caiz, türlüsü memnudur.

Nef-i alem var, mazarrat varsa da kendisim,

Eşref’in nereyle, çal asarını meşrudur. 

........................ 

Şu benim nazır-ı bahriye Hasan Paşa’yı,

Böyle tarif ediyor vakanüsvisan-ı ümem,

Gelecek olduğunu bilse idi neslinden,

Almadan Hazreti Havva’yı boşardı Adem. 

........................ 

Deninin yerine gelen de bir deni olsun,

Yahudiden usandık, bir zaman da Ermeni olsun.

 

Lütfet de Padişahım Agop Paşayı sadrazam et,

Deninin yerine gelen de varsın bir deni olsun.

Sadaret mührünü vermek ger memnu ise Müslümana,

Yahudiden usandık bir zaman da Ermeni olsun. (72)

........................ 

Ey bana tıynet-i Ademde saman var mı diyen,

Bir daha etme bana, gel bu sual-i hamı,

Balçığın saman olsaydı eğer ebülbeşerin,

Çatlayıp da yarık olmazdı ananın a.ı  (90) 

........................ 

İktidarın yoksa isbat etmeye,

Doğruyu arzeylemek bifaide,

Gam yeme meyhanede yersen dayak,

Son meze orda bu olmuş kaide. (126) 

......................... 

Türk ilinde iki çılgın mütegallip türedi,

Ettiler memlekete millete çok işkence.

Enver Almanya’ya aldandı, Ferit İngilize,

İki damat mesaide müsavi bence. [172]

....................... 

Benim hicvim dua babındadır. Hangi hayırsız ve kötü insanı hicvettiysem ömrü arttı, mansıbı yükseldi. - Şair Eşref

........................... 

KAYNAK:

YÜCEBAŞ, Hilmi; Şair Eşref, Bütün Şiirleri; 80 Yıllık Hayatı, 2.Baskı, Milliyet Dağıtım Ltd.Şti.Basın Sayı 3, Yelken Mat.İstanbul 1978  

 

MESLEKİ  (BEKİR)

1848-1930 Sivas-Deliktaş

 

Sivas kangal mescitli köyündendir. Asıl adı Bekir’dir.  1848 yılında Kangal’daMescitli (Kertme) köyünde dünyaya gelmiştir. Kangal’a bağlı Mescitli Kerme Köyünden Hasan ve Şemsi oğludur. Babasi çiftçi daha o çocukken öldü. Anasi onu büyütmek için çok sikinti çekti. Bekir, biraz büyü yünce köy odalarina gidip gelmeye basladi. Oralarda halk siir ve hikayelerini dinleyip ögrendi. Köyünden Fatma adli kiza tutuldu. Babasinin diretmesi yüzünden Bekir, sevgilisini kaçirmak zorunda kaldi. Bir gün Delik- tas köyüne ugrayan Asik Ruhsati’yle karsilasti. Sesini begenen Ruhsati onu yetistirmeyi üstlendi. Birlikte köy köy dolastilar, dügünlerde derneklerde saz çalip siir söylediler. Mesleki adını ustası Ruhsati vermiştir. Fakat mutlulugu çok sürmedi. Birkaç yil sonra karisi soguk alginligindan kisin öldü, geride üç çocuk birakti. Konu komsunun yardimiyla Mesleki yeni den evlendi. 1930’da Kertme’de öldü. Dadaloglu ile Emrahi çok seven ve Ruhsati’den etkilenen Mesleki, toplumsal gerçeklere ustasi kadar ilgi göstermedi, daha çok ask, ölüm, ayrilik, mutsuzluk temlerini isledi, ama çevresindeki bazi yerel durumlara deginmekten de geri durmadi. Eserlerinde Ruhsati'nin etkisi görülür.

 

 

Ya Rabbi, bir sahip, bir çoban gönder,

Koyun belli değil, kurt belli değil...

Safası kalmadı bezm-i cihanın,

Dava belli değil, dert belli değil...

 

Ağniyalar dile destan oldular,

Cümle fukaraya hasman oldular,

Tavşan yürekliler aslan oldular,

Yiğit belli değil, mert belli değil...

 

Halim arz edecek hakim bulunmaz,

Ahir vakit bu göz yaşım silinmez,

Azdı yaralarım hekim bulunmaz,

Yara belli değil, dert belli değil...

 

Ey Mesleki, artık gönül farıyor,

Gam kasavet dört yanımı sarıyor,

Bütün alem çıkmış vatan arıyor,

Yayla belli değil, yurt belli değil...

 

……………..

 

Azrail serime çöktüğü zaman,    

Kırılır kanadım kol yavaş yavaş.

Mevlam nasip etsin din ile iman,

Akar gözlerimden sel yavaş yavaş.

 

Yüksek uçan gönül yorulur bir gün,

Mizan terazisi kurulur bir gün,

Herkesin ettiği sorulur bir gün,

Döner mi yarabbi dil yavaş yavaş.

 

İl keyfi yetirdin çaldın çağırdın,

Her çeşitten yedin sürdün savurdun,

İşte toprak senin vatanın yurdun,

Çekilir fenadan el yavaş yavaş.

 

Kabrin üzerine dikerler taşı,

Kimin gölgesine saklarsın başı,

Baba oğul görmez kardaş kardaşı,

Gider geri dönmez yol yavaş yavaş.

 

Isıcak ılıman suyum koyarlar,

İyi kötü elbisemiz soyarlar,

Mesleki’yim öldüğüm duyarlar,

Girer salacama il yavaş yavaş.

 

………

 

Şita gitmiş dört bir yanı düzenmiş,

Tez açılmış güllerimiz yaylalar.

Tor sunalar göçün çekmiş yürümüş,

Şenlendi mi illeriniz yaylalar.

 

Seslen desem sözlerime kanaman,

Benim gibi aşık oduna yanaman,

Şimden geri artık beni kınaman,

Tutmaz olmuş ellerimiz yaylalar.

 

Senin bağrın demir değil tunç imiş,

Yandı yüreciğim paslı sac imiş,

Güzellerden ayrılması güç imiş,

Kırıldı mı yelleriniz yaylalar.

 

Edemedim güzellerle ülfeti,

İçemedim yar elinden şerbeti,

Biz siz söylen,bir de ustam Ruhsati,

Lal mi oldu dilleriniz yaylalar.

 

Ne olur Mesleki ziyaret etsem,

Tomurcuk güllere gönlümü katsam,

Bir pınar başına uzanıp yatsam,

Uzak mıdır yollarımız yaylalar. [127]

 

…………….

 

 

SEMAİ

 

Dolanı dolanı gelir,

Ölüm yavaşça yavaşça.

Kalem alıp yaz derdimi,

Gülüm yavaşça yavaşça.

 

Soğumuyor bir dem narım,

Sevda oldu öz diyarım,

Güz geldi geçti baharım,

Selim yavaşça yavaşça.

 

Garip gönlüm durmaz oldu,

Gözüm ırak görmez oldu,

İşe güce varmaz oldu,

Elim yavaşça yavaşça.

 

Sevdiğim bu yana bakmaz,

Kaş eğip kirpiğin yıkmaz,

Kırıldı kanadım kalkmaz,

Kolum yavaşça yavaşça.

 

Şu dünyaya güvenilmez,

Ölmeyince kan kesilmez,

Mesleki’m artar eksilmez,

Zulüm yavaşça yavaşça.  [128]

 

 ..................

KADİR MEVLA'M SENDEN BİR DİLEĞİM VAR

Kadir Mevla’m senden bir dileğim var
Ver bana bir yavru gönlüm eğlesin
Ellere vermişsin nedir günahım
Ver bana bir yavru, gönlüm eğlesin

Bir yavru isterim hem dudu dilli
Kiraz dudaklı da gerdanı benli
Bir elma yanaklı incecik belli
Ver bana bir yavru, gönlüm eğlesin!

Tavus kuşu gibi göğsü nakıslı
Güvercin topuklu keklik sekişli
Yavrusun aldırmış şahin bakışlı
Ver bana bir yavru gönlüm eğlesin

Misli bulunmasın dünya yüzünde
Altın saçı topuğunda dizinde
Mesleki’nin yüreğinde özünde
Ver bana bir yavru gönlüm eğlesin.

 

 

 

Kaynak: 1. Gözler, H.Fethi; Yunus’dan bugüne Türk Şiiri, İnkişlap ve Aka Kitabevi2.Basım, 1970,s.160

                 2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.146 

 

 

 

 

 

MİHRABİ BABA

1850-1919 Sütlüce-İstanbul 

 

 

 

AGAHİ VELİ

1850-1921 Kılıçcı K._Şarkışla

Asıl adı Veli’dir.  Şarkışla Kılıçcı köyündendir. 1860 - 1921. Sarkışla Kılıçcı köyünde doğdu.  Bazı kaynaklarda doğum tarihi 1875, ölüm tarihi ise 1916 olarak verilmektedir.

         Aslen Arapkir’den Şarkışla’ya göçen bir ailenin çocuğu olan Agahi, aşıklık geleneğini ve şiiri, asıl adi Mahmut Derviş olan Zileli Vacit’ten öğrenmiş.

         Bazı kaynaklara göre okur yazar olmayan ve Alevi dergahlarında kendini yetiştiren Agahi’nin şiirleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde söylenmektedir. Şiirlerinde uzun bir süre Veli mahlasını kullandığından ayni adli öteki sairlerle/aşıklarla karıştırılmaktadır. Agahi mahlasını ise ne zaman ve kimden aldığına ilişkin kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

        Şarkışlalı Agahi genellikle dini içerikli taşlama konularına ağırlık vermesine karşın duygu ve sevgi şiirlerinden de birçok güzel örnek bırakmıştır.

        Dönemin Beyrut Valisi aracılığıyla Sivas Valisi Reşit Akif Pasa tarafından bir dönem Şarkışla Tahsildarlığı görevine getirilen Agahi, İstanbul’dan Rodos’a, Adana’dan Halep’e dek birçok yeri dolaştı.

        1911 yılında Pınarbaşı tahsildarlığına geçti. Ancak bir süre sonra ayrılarak köyüne döndü. Sonraki 5 yıl köyünde yaşadı. Yakalandığı kolera hastalığından öldü. Bazı araştırmacılara göre, mezarı Şarkışla’dadır.

         Ayrıca yine Şarkışla ve Rumeli yörelerinde yaşamış Agahi adli başka asıkların olduğu varsayılmasına karşın bu konuda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

  

Gezerken Allahı gördüm,

Dedi gezme hele hele.

Yanıldım yanına vardım,

Keşki varmıyaydım n’ola.

..........

 

Dost iline giden sail dur eğlen,

Muhabbetnamenin sırası geldi.

Mevlayı seversen hemen bir eğlen,

Şimdilik gönlüme burası geldi.

  ................

Seher vakti çaldım yarin kapısını
Baktım yarin kapıları sürmeli
Hoş bulmadım otağının yapısını
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Agahi karışır kanlı yaş ile
Dost bulunmaz hayal ile düş ile
Yetilmez menzile bu gidiş ile
Hemen ask atına binip sürmeli

........................

 

 

CEMALİ BABA (HASAN CEMALİ)

1850-1924 Tekirdağ-

 

Bektaşilik kolay zannetme aşık,

Tariki nazenin sırrı La feta.

Eline, diline, beline sadık,

Olmayan Bektaşi taklittir cana.

 

Şeriat babından girmeyen aşık,

Tarikat sırrına ermeyen aşık,

Marifet abına yunmayan aşık,

Hakikatte kamil sayılmaz asla.

 

Dört kapıyı, kırk makamı görmeyen,

Miracı marifet nurun görmeyen,

Muhammed Ali’ye secde kılmayan,

İblisin taatı hebadır heba.

 

Hacı Bektaş erkanına girelim,

Hakikatin pazarını görelim,

Deste deste güllerini derelim,

Muhabbet bahçesi safadır safa. [129]

 

HasaN Cemali der, seçer kallaşı,

Cevherle karışmış olsa çay taşı,

Taklit kabul etmez asla Bektaşi,

Kem ayarı tanır, çeşmi urefa. [130]

 ........

Kaynak: 1. Erseven, İlhan Cem; Alevilerde Semah, Ant Yay.2. Baskı, 1990, s. 224

2. Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

 

 

 DERDİÇOK

1850-1937 ELBİSTAN-MARAŞ