ÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ                                                                                                        Son yenileme: 24-04-2009

 E-mail: mailadmin@odek-koyu.com  Copyright  ©Kaynak gösterilmek şartıyla sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir.      

Ozanlar Listesi

AŞIKLIK GELENEĞİNDE

ŞAİR VE OZANLAR

   

ÖNSÖZ

  

         Aşıklık bir ömür törpüsü. Kimin elindeyse onu törpüler durur. Aşık, belki bir müzik bilgini değil, ama kesinlikle bir müzik vurgunudur. Aşık, onun içindir ki, yanık yanık söyler. Aşıkların halinden herkes anlamaz. Bilen bilir aşıkın derdini.  Bu sebeptendir ki, Alevi Bektaşi şair ve ozanlarının aşıklık geleneği ile söyledikleri özgün şiirlerini dinlemek büyük bir keyif verir ehline.

Çeyrek tonla kesik kesik ve bir birine bağlı deyişlerin eşliğinde terennüm sürerken, çok özel bir titreşim satır aralarına gizlenmiş bir sır gibi ansızın çıkıverir. Saz ve söz sanatının doruk noktasına ulaştığı ve yaydığı bu güzelliği yakalamak, satır aralarını okumak gibi geliyor bana. Dinlerken yüreğim kabarıyor, ürpertiyle karışık lezzette heyecan duyarım. Onlardaki bu özellik, yüksek inanç ve duygu zenginliğinin şiirlere ustaca yansımasıdır. Halk ozanları toplumun aynasıdırlar. Ozanlar dönemlerindeki Türk toplumunun bütün özelliklerini taşıyan kök hücreler gibidir. Dönemin yönetimlerinin neler yaptıkları ve ozanların nelerle beslendiğini bu kök hücrelerin DNA’larının sarmal basamakları olan mısralar açığa vuruyor. Dikkatlice bakıyor ve görüyoruz, yöneticiler nelerle beslenmiş; sevgi, hoşgörü, bolluk, zenginlik, veya tam tersi kan, göz yaşı, acılar, yoksulluk, cehalet, korku, baskı, şiddet, v.b.   

Onları dinlerken, şiirlerini okurken adeta kaynağına doğru zamanda yolculuk yaparım. Tarihten günümüze kadar ozanlık geleneğinin nasıl bir seyirle uzandığını hep merak etmişimdir. Aslında merakım, ozanların mısralara yükledikleri, satır aralarına gizledikleri dönemlerine ait yüksek, ince, narin, sitemkar duygularıdır.  

Tarihin derinliklerinden akıp gelen arı Türkçeleri yok mu, işte yüreğimi titreten, beni mest eden halk ozanlarının bu arı dilleridir.  Onların pek çoğu ser vermişler, dilden taviz vermemişler. Nur olsun, Naci olsunlar!!! 

Ozan Şadan Gökovalı bakınız nasıl sesleniyor: 

Ben halkım, hey!

Feleğin sillesini çok yemişim,

Kalem vermemişler elime,

Diyeceklerimi türkülerle demişim... Şadan Gökovalı 

 

Ünlü düşünür, yazar Ziya Gökalp de insan ve Tanrı ilişkisini şu dizelerle veciz şekilde anlatır:

 

Benim dinim ne ümittir, ne korku,

Allahıma sevdiğimden taparım.

Ne cennet, ne cehennemden korku,

Almaksızın vazifemi yaparım. Ziya Gökalp

 

Ozanlara insanlık tarihinin her devresinde bir görev düşmüştür. Onlar da görevin gereğini layıkıyla yapmışlardır. Gelecekte de mutlaka bir görev alacaklardır. Bundan adım gibi eminim.

 

Düzensiz dönemlerde yani, henüz toprağa yerleşilmeyen devirlerde gezgin ozanlar gezgin sinema, tiyatro, kütüphane gibi işlevler üstlenmişler. İnsanlar yerleşime geçtikten sonra da Peygamberden sonraki dönemlerde de, Velilerden, Dedelerden sonra şairler, aşık geleneğindeki ozanlar Tanrı buyruğu ayetleri, dini inançları yeni nefes ve yorumlarla halka indirgeyerek anlatmışlar ve yaşama geçirmişlerdir. Dinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamışlar, batını inanç düzeyindeki yorumlarıyla Hak’la insan hakları özdeşleşmesine vardırmışlardır. İslamiyetin katı kurallarını yumuşatarak şiir ve güzel sanatların gelişmesine büyük katkıları olmuştur.

 

Peygamberden sonraki dönemlerde, Velilerden, Dedelerden sonra şairler, aşık geleneğindeki ozanlar Tanrı buyruğu ayetleri, dini inançları yeni bir nefesle ve yorumlarla halka indirgemişler ve yaşama geçirmişlerdir. Dinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamışlar, batıni inanç düzeyindeki yorumlarıyla Hak’la insan hakları özdeşleşmesine vardırmışlardır. İslamiyetin katı kurallarını yumuşatarak şiir ve güzel sanatların gelişmesine katkıları olmuştur.

 

Oruç, namaz, gusul, hac hicaptır aşıklara,

Aşık bundan münezzeh, hasıl heves içinde.

 

Din ü millet sorar isen, aşıklara din ne hacet,

Aşık kişi hayran olur, hayran bilmez din diyanet.

 

Büyük düşünür Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin buyurdukları “İri ol, diri ol, bir ol” sözünün hayata geçmesi, birlik ve beraberliğimizin harcı olmasını ümit ve niyaz ediyorum. Eksikliklerimiz ve kusurlarımız için hoşgörünüze sığınıyorum.

 

  

 

ALEVİ BEKTAŞİ ŞİİRİNİN KAYNAĞI

 

GİRİŞ

 

Alevi Bektaşi şiirinin tarihi, Alevi tarihi kadar eskidir. Aleviliğin doğuşu, İslamiyetin Oğuz Türklerince kabul edilmesiyle başlar. Bu da VIII. Yüzyıla rastlar.  

Bazı yazarlar, örneğin İsmet Zeki Eyüpoğlu, Alevi Bektaşi isimli eserinde (s.29) bu başlangıcı 13. Yüzyıldan başlatır. Doğrusu, Horasan Türklerinin, özellikle Oğuz boyundan olan Horasanlı Eba Müslüm’ün büyük bir güç oluşturmasıyla Alevilik de Alevi şiiri de parlamaya başlamıştır. Bu başlangıç, tarihi bir rövanşın sonuna rastlaması da bana oldukça ilginç gelmektedir. Kerbela katliamının 100. Yılında öcünün alındığı, Halifeliğin asıl sahiplerine teslim edildiği, zalim Emevilerin iktidarına son verildiği 750 yılı  kutlu bir yıl olsa gerekir.  

Bu tarih, İslamın miladıdır. Kurutulurcasına katledilen Peygamber soyu Ehlibeyte yapılan zulümlere, haksızlığa bir son veriliştir. Mazlumun yanında yer alan bir ulusun onurlu duruşudur bu yıl. Bütün bunlar Oğuz Türkmenlerine yani Alevilere nasip olmuştur. Ancak hemen belirtelim ki çıkar peşinde olanların organize olarak her zaman karlı çıkmalarına karşın iyilerin yeterince dayanışma içine girmemeleri sebebiyle kaybetmişlerdir.  

Zulme ve haksızlığa karşı olan Aleviler de bu onurlu davranışlarının bedelini tarih boyunca taksit taksit baskı görmek suretiyle ödemişlerdir. Yoğun baskılar karşısında kalan ve her yönden kuşatma altına alınarak daha da fakirleşen halk, zaman zaman kendisini mistisizme vererek teselli bulmuş ve ayakta kalmasını bilmiştir. Alevi erenlerin, dedelerin ve babalarının akılcı yönlendirmeleriyle badireleri en kolayından atlatmasını bilmiştir. Böylesi dönemlerde Alevi şairlerin sayısında büyük artışlar olduğunu görüyoruz.  

Alevilerin gördükleri baskılar, katliamlar, haksızlıklar, acılar, fakirlik, yolsuzluklar, rüşvet, v.b. Alevi şiirlerinde ana temayı oluşturmuştur. Eskiden ses kayıt cihazı olmadığı için önemli toplumsal olaylar mısralara şiirlere yüklenerek, destanlaştırılıp geniş halk kitlelerine ulaştırılıyor, ezberlenerek dilden dile aktarıla geliyordu. İşte bu gerçek karşısında Alevi ozanlarının şiirleri Alevi toplumunun sosyal, siyasal ve ekonomik durumlarını ortaya koyan bir nevi Aleviliğin yol haritası olmuştur.  

Bu yol haritasında gördüğümüz manzara acı ama gerçektir. Ne zaman Aleviler üzerindeki baskılar fazlalaşmış, Alevi ozanlarının sayısında artış olmuş. Ne zaman Alevi ozanlarının sayısı artmış, o zaman bir birinden güçlü ozanlar ortaya çıkmıştır.  

İşte Ahmet Yesevi, İşte Hacı Bektaş Veli, İşte Yunus Emre, İşte Abdal Musa Sultan, İşte Kaygusuz Abdal, İşte Pir Sultan Abdal, İşte Geç Abdal ve daha yüzlercesi.  

Bu bir birinden değerli Alevi Bektaşi ozanların tamamına ulaştığımız söylenemez. Ulaştıklarımız hakkında yaşamlarıyla ilgili kısa bilgiler verilerek daha çok eserlerinden seçilen özgün örnekler buraya alınmıştır.  

İlk tek tanrılı semavi din olan Şamanizm inancı ve onu icra eden kam ozanlar, İslamiyeti Türkçe beyitlerle, deyişlerle, lirik şiirlerle halka öğretmişlerdir. Bu yeni dini geleneksel dinsel inanışlarıyla harman etmişlerdir. Tasavvufi fikirler bu harmanda ve yeni versiyonlarıyla ortaya çıkmıştır.  

Sünni Arab ideoljisinin savunduğu Allah korkusu yerine Allah sevgisi aşılanmıştır. Alevi inanışında kul için yanlış bir şey yapılmadığı sürece Allah korkusu yoktur. Her şeyin temelinde Allah sevgisi hakimdir. İnanlar kendisini Allaha daha yakın hissederler. Çünkü ondan gelmişlerdir. Ona, yani aslına dönmeyi, eğer ki ölmekle olacaksa, ölmeyi gönülden isterler. Alevileri Sünnilerden ayıran en önemli fark, bu bakış açısıdır.   

Anadolu, binlerce yıl bir çok ulusa yurt olmuştur. Her gelen ulus, burayı sevmiş, buraya gönül vermiş, burasını tarihsel bilincini yansıtacak izlerle bezemiştir. Anadolu çok ulusları yoğurmuş, eritmiş ve yeniden şekillendirmiştir. Ancak, Anadolu’dan geçen uluslar da Anadolu’yu yoğurup şekillendirmeye, ona kendi damgalarını vurmaya çalışmışlardır. 

 Her ulusun geçişinden sonra ne Anadolu eski Anadolu olarak kalmış, ne de kavimler eski konumlarını muhafaza edebilmişlerdir. “Anadolu’nun ulu potasında eridik, ama erittik de” diyor kısaca Sabahattin Eyüpoğlu.  

Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz (Türkmen) boyları 12-14. Yüzyılda Anadolu’yu Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı.       Şimdi Anadolu'nun 20. Ve 21. Yüzyıl versiyonunda Yeni Anadolu Ulusu veya yepyeni bir Türk Ulusunun oluştuğuna tarih ile birlikte hepimiz tanık oluyoruz.   

Günümüzde yönetimler ve egemen toplumlar çok değiştiler. İktidarlar, muhalif kanada tahammül göstermek bile istememektedirler. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, onların elindeki tüm silahları  alarak yoğun ve baskıcı denetimleriyle muhalefeti geriye itmekte ve tamamen yok etmektedirler. İnsanoğlunun artık muhalefet etme olanağı bile elinden alınmaktadır.  

Egemen sınıflar bunu paravanlar kullanarak ustaca yaptıklarından  öznesiz baskı dönemi fazla bir tepkiye uğramadan günümüzde de yaşanmaktadır. Baskılar hala kalkmamıştır, yalnızca biçim değiştirmiştir. Baskı varsa, ozanlık geleneği de var olacaktır. Yüzyılımızda halk ozanı geleneğini yaşatanlar, yeni gelişmeler karşısında misyonları daha da önem kazanmıştır.  

Anadolu bir çok kültürü bağrında barındırmıştır. Ne kadar çok kültür varsa o kadar etkileşme olur. Etkileşmeler yeni yorumları, yeni sentezleri yaratır. Alevi toplumu, eskiden olduğu gibi, günümüzde de özgün yorumlarla varlığını sürdürmekte ve gelecekte de her alanda ve en çok da kültür ve sanat alanında var olacağının işaretlerini vermektedir.

 

 

VEYSEL KARANİ (ÜVEYS)

600-657 Yemen-Sıffın (Küfe)

 

Asıl adı Üveys’tir. Arap asıllıdır. Hz. Muhammed zamanında yaşamış. Yemen’de doğmuş, İslamiyeti kendiliğinden kabul etmiştir. Yemende İslamiyet yaymıştır. Mekke, Medine, Bağdat, Şam ve Küfe’yi gezmiştir. Peygamberi görmek için gelmek istemiş ancak yaşlı annesine bakacak kimse olmadığı için gelememiş. Nihayet annesi gitmesine izin vermiş ve tembihlemiş. “-Eğer peygamberi evde bulamaz isen beklemeyip tez döneceksin.” Demiş. Üveys gittiğinde peygamberi evinde bulamamış. Karısı Ayşe’yi görmüş. Geldiğini söyleyip dönmüş. Peygamber eve geldiğinde bu durumu karısı anlatmış. Peygamber çok üzülmüş. Hırkasının Üveys’e verilmesini vasiyet etmiş. Peygamber Hakka yürüyünce, ona hırkasını göndermişler. 644 yılında Medine’ye gelmiş. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaşta Ali tarafında cenk ederken Sıffın Savaşında şehit düşmüştür. Alevi Bektaşi geleneğinde şiir yazan şairler ve ozanlar Türk olmasa bile, Veysel Karani Hazretleri için ayrı bir  sevgi ve saygı duyarlar. Şiirlerinde onu kendiler İnden biri imiş gibi kabul eder ismini saygıyla zikrederler.

 

SELMAN-I FARİSİ

?  -  656  ISFAHAN-MEDAİN

       Şiilerce Ehlibeytten kabul edilir. Hz. Muhammed, “Selman bizim ailemiz efradından, Ehlibeytten sayılır.” Demişlerdir. Peygambere köle iken Müslümanlığı kabul ettiği bildirilince hürriyetine kavuşturulmuştur. Hendek Savaşında kahramanlıkları vardır. Medine etrafına hendek kazılmasını tavsiye etmiş ve şehri yağmadan kurtarmıştır.

 Alevi Bektaşi şiir geleneğinde Selman Farisi adı saygın bir konumdadır.  

 

 

 

EBA MÜSLÜM HORASANİ

670-750                HORASAN-FELLÜCE 

Aleviliğin temeli, İslamın Arap yarım adası dışında Asya istikametine doğru yayılışı sırasında Türklerle ilk karşılaşması ve Türkmenlerce İslamiyetin ilk kez kabul edildiği yıllara (M.S. 700) dayanır. Emevilerin hakim olduğu yıllarda halifeliği elinden alınmış peygamber soyundan olan ehlibeyt ailesi başka Arap Kabilelerince, kökü kurutulurcasına katliama uğratılmıştır. Canlarını kurtarmak ve muhalefet olarak mücadelesini daha etkili şekilde sürdürmek için komşu ülkelere dağılmışlardır. Türklerin yoğun olarak bulunduğu Horasan ve Müveraünnehir dolaylarına gelen İmam Zeynel Abidin Oğuz Türklerine sığınmıştır.

 

  İmam Cafer de İran’da kendine taraftar bulmuştur. Buralarda kendilerini daha iyi ifade etmişlerdir. Siyasal gücü elinde bulunduran ve Emevilerle işbirliği içinde olan  yönetici burjuvazi ve tacir sınıfına karşı antipati oluştuğundan muhalif ehlibeyt soyuna ve taraftarlarına daha sıcak bakılması kendiliğinden olagelen doğal bir gelişim olarak ortaya çıkmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, ehlibeytin müşkülü Horasan Türklerinin müşkülü olmuştur. Haksızlığa ve kıyama uğrayan ehlibeyti yeniden iktidar yapmak ve şehitlerin intikamını almak için gizli çalışmalar artarak sürmüştür.

 

Horasanlı Eba Müslüm komutasında harekete geçen Türkmenler, Emevilerin iktidarına son vermişler ve Hz. Peygamberin amcası Abbas soyundan olan Abbasi halife olarak başa getirmişlerdir. Bu çalışmalar sırasında  peygamber ve soyu ehlibeyt anlayışındaki İslamı öğrenmişlerdir. Peygamber İslam anlayışı, İslamiyetin kaynağı ve özünü oluşturuyor. Bunu birinci ağızdan öğrenme fırsatı bulan Türkmenler kendi inançlarından örtüşenleri de birlikte düşünmüşlerdir. Bunları yayma ve öğretme metodu olarak epik şiirler kullanılmıştır. Epik tarzda ilk Alevi nefesleri Eba Müslüm (M.S. 719-755) tarafından halkın anlayacağı sade bir dil kullanılarak ortaya konulmuştur. Denilebilir ki, Aleviliğin temeli Horasana, Horasan Türklerine  dayanır. Horasanda yetişmiş ozanlar ve kamlar Aleviliğin yayılmasında etkili olmuşlardır.[1] 

Alevi-Bektaşi geleneğindeki ozanlar Eba Müslüm’e ayrı bir önem verirler. O sadece Türkmenleri, Hz. Muhammed’in sülalesi ehlibeyt’i değil, İslamiyeti de düştüğü müşkül durumdan kurtarmıştır. Bir şair O’nun için şöyle der:

 “Eba Müslüm gelmeseydi cihana,

Eşek diyerek çağırırlardı Mervana.”

  Kaynak: Mesruri Geda; Eba Müslüm’ün Tabutu,  Çev: Emrullah Erarslan, Can Yaty. 3.Basım 1997 İstanbul

  

 

HÜSEYİN GAZİ

600-700 MALATYA

 Hüseyin Gazi’ Emeviler döneminde Malatya’yı merkez yaparak İslamiyeti Anadoluda yaymaya çalışmıştır. Aleviler tarafından sevilen ve sayılan ulu kişi olarak kabul edilir. Anadoluda bir çok yerde onların adına türbeler vardır.  

Ankara, Divriği, Alaca (Çorum), Zile’de bulunan Hüseyin Gazi türbesi binlerce sevenlerince ziyaret edilir.

  

SEYİT BATTAL GAZİ

680-740                MALATYA-ESKİŞEHİR

 

Hüseyin Gazi’nin oğludur. Emeviler döneminde Malatya’yı merkez yaparak İslamiyeti Anadoluda yaymaya çalışmıştır. Gerek babası ve gerekse kendisi Aleviler tarafından sevilen ve sayılan ulu kişiler olarak kabul edilirler. Anadoluda bir çok yerde onların adına türbe vardır.  Bunlardan biri de Eskişehir’dedir.

 Ankara ve Divriği’de Hüseyin Gazi türbesi vardır.

  

 

 

İBRAHİM ETHEM (İBRAHİM Bin ETHEM Bin MANSUR Bin CABİR)

700-778 Belh-Şam

         Horasan Meliklerinden, Belh şehrinde doğmuş bir şehzade iken Tanrı yolunda dünya nimetlerini bırakarak nefsini yenmesini bildi. Azla yetinmenin simgesi oldu. Ona göre bir insan, kendi emeği ile yaşamalı, aşırı tüketimden, gösterişten kaçınmalı, yoksullara yardım etmeli. İbadet yalnızca Tanrı sevgisiyle ve bir karşılık beklemeksizin yapılmalı. Din sevgi, barış ve kardeşlik üzerine dayanmalı. Ölünceye kadar tarlalarda çalıştı. 778 veya 779 yılında Şam’da yokluk içinde çile çekerek, inandığı şekilde ölmüştür.  

İbrahim Ethem hacca gitmek için hazırlık yapmış, bir miktar parayı kenara ayırmış. Helallik almak için komşularını ziyaret ediyormuş.. Komşularından dul bir kadını ziyaret için uğradığında, kapıyı açan olmamış. Merak etmiş oğlunu gönderip bakıtmış. Küçük oğlu evin arka tarafını dolaşarak kapıdan içeri girmiş. Bir de bakmış ki yoksul kadın et pişirmiş çocuklarına yediriyor. Ethem’in oğlu da etin kokusuna dayanamamış et istemiş. Ev sahibi kadın vermemiş. Buna içerleyen çocuk koşarak babasına gidip durumu anlatmış. İbrahim Ethem, çocuğuna bir parça et vermeyen komşunun bende hakkı vardır, deyip helallik almak için tekrar bu eve gelmiş. Kapıya çıkan dul kadına; 

-         Oğlum et pişirdiğini görmüş. Kokusundan canı çekmiş. Bir parça et isteyen bir çocuğa niçin vermedin? Bir hakkın varsa ben ödeyeyim, helallik alayım istiyorum, demiş.

-         Söyleyemem, bana bir hakkın yoktur,  demiş.

-         Israr ediyorum, komşundan bir parça eti esirgeten sebep ne ola? Diye sormuş İbrahim Ethem.

-          Çocuklarım açlıktan ağlıyorlardı. Evde yiyecek bir şey de yoktu. Üç gün önce dağın arkasında ölmüş bir eşek cesedi görmüştüm. Varıp butlarından kesip getirdim. Pişirip açlıktan ağlayan çocuklarıma yediriyordum. Mundar eti olduğu için, size günahı gelir diye vermedim. Esirgemem bundandır, demiş.

 Ağlayarak evine gelen İbrahim Ethem, hacca gitmekten vaz geçmiş ve biriktirdiği paraları, yiyecekleri fakir komşularına dağıtmış. Arkadaşları hacca gitmişler. Dönüşlerinde herkes bir birinin haccını kutlamış. En çok da İbrahim Ethem’i kutlamışlar. Hacda onu en çok farizeyi yerine getirirken gördüklerini söylemişler.

 Arif olan canlar nefsini bilir,

Varlığın terk eyler hakkı bulur,

Nuru Muhammet didar görünür,

Aman ya Muhammed, medet ya Ali.

…………..

 Horasan’da var idi bir padişah,

Hükmü şarktan garba geçerdi ey şah.

Yine geldi gönlüme bir söz dahi,

Söyleyim dinler isen ey ahi.

 …………. 

Baba arzulayıp gelen,

Bu halime muti olan,

Ata okuna uğrayan,

Yetim oğul, garip oğul.

 

 Anan hasretini çeksin,

Gele deyu yola baksın,

Baban firkatını etsin,

Yetim oğul, garip oğul.  

 

 Beni arzulayıp geldin,

Ata okuna duş oldun,

Bu dertlü bağrımı deldin,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Baban derviş donun giydi,

Mal u mülkü sana verdi,

Bu gün hep illere kaldı,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Ata oku seni yaktı,

Kamu iller bize baktı,

Firakın yüreğim yaktı,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Tacir sıfatına girdin,

Gelip bu diyara irdin,

Yiğitliği ele verdin,

Yetim oğul, garip oğul.

 

N’olaydı beni sormasan,

Arayıp burda bulmasan,

Dertlü bağrımı delmesen,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Anan aklını yitirsün,

Hasretün dile getürsün,

Tahtımızda el otursun,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Beni dervişlere sordun,

Oduna gittiğim bildün,

Bağrım delik delik deldün,

Yetim oğul, garip oğul.   [2]

 

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.163

   

 

 

BEHLÜL DANA

700-805 Bağdat-Basra

 

Harun Reşit’in kardeşidir. Abisi tarafından öldürüleceği korkusuyla hayatta kalmak için kendisini deliliğe vurmuştur. İmam Cafer Sadık için öldürülmesi fetvasını imzalamamak için divane gibi davranışlar sergilediği de söylenmektedir.

 

Behlül hiç gülmez imiş. Harun Reşit, her kim kardeşimin güldüğünü görür, müjdeyi getirirse, bir kese altın vereceğini vaat etmiş. Behlül, bir gün Bağdat sokaklarında gezerken bir kasap dükkanı önünde durmuş ve bir süre izledikten sonra gülmeye başlamış. Bunu gören esnaf hemen Harun Reşit’e koşup haber vermişler. Harun, Behlül’ü huzuruna çağırmış. Niçin güldüğünü sormuş. O da “Kasap dükkanında gördüm ki ak koyun ak bacağından, kara koyun kara bacağından asılmış. Ben de senin işlediğin günahlar için benden de hesap sorarlar diye, üzülür dururdum. Meğer boşuna imiş.” Der.  

Harun Reşit, “deli olmasaydın şuracıkta başını vurdururdum” der ve Behlül’ü serbest bırakır.

 

Ademi balçıktan yoğurdun, yaptın,

Yapıp da neylersin, bundan sana ne.

Halk ettin insanı, saldın cihane,

Salıp da neylersin, bundan sana ne.

 

Bakkal mısın, teraziyi neylersin,

İşin gücün yoktur, gönül eğlersin,

Kulun günahını tartıp, neylersin,

Geçiver suçundan, bundan sana ne.

 

Katran kazanını döküver gitsin,

Mümin olan kullar didara yetsin,

Emreyle yılana tamuyu yutsun,

Söndür şu ateşi, bundan sana ne.

 

Sefil düştüm bu alemde, naçarım,

Kıldan köprü yaratmışsın, geçerim,

Şol köprüden geçemezsem uçarım,

Geçir kullarını, bundan sana ne.

 

 

Behlül Dana’m eydür cennet yarattın,

Nice kullarını cehenneme attın,

Nicesin ateş-i aşk ile yaktın,

Yakıp da neylersin, bundan sana ne.

 

 

 

HALLACI MANSUR

857-922 Beyza-Bağdat

Asıl adı Hüseyin’dir. 857 (244 H) yılında İranda doğdu. 922 (309H.) yılında Bağdat’ta öldü. Mansur babasının adıdır. Her nedense asılan oğlu Hüseyin olmasına karşın kaynaklarda Mansur adı geçmektedir.

 

Basralı Ebu Yakup Akta’nın kızı Ümmül Hüseyin ile evlenmiş. 3 erkek 1 de kız çocuğu olmuştur. İnsanların gönüllerinden geçen uçuk fikirleri açıklıkla söylediği için “sırları pamuk gibi atan” anlamına Hallac ül Esrar lakabı verilmiştir. Horasan, Hind, Türkistan ve Çini dolaştı 3 kez de hacca gitti. 3. Hac yolculuğuna 400 öğrencisiyle gitmiştir. Hacdan sonra Hanbeli sünniler onu şikayet ettiler. Sus’ta yakalanarak Bağdat’a gönderildi. 9 yıl mahkeme süresince hapis yattı.

 

Onu kafir olarak niteleyen ve Allahlık tasladığını ileri sürenler yanında, onu Veli kabul edenler de bir hayli vardı. Bir de tarafsız kalanlar vardı. Suçlayanlar siyasal olarak da güçlü idiler ve Kabeyi yıkan Karmetlerin isyanına benzer bir isyan çıkaracağı suçlamasıyla idama mahkum ettirilerek vücudu parça parça kesilerek, kalanı asılmak suretiyle idam edildi. Yakılarak külü Dicle nehrine atıldı 26.Mart.922. [3]

 

 

Ben Hakkım, Çünküm

Ezelindeyken haklıyım,

Ondan hiç ayrılmadım,

Ebedi olarak haklıyım.

 

..............

 

Ey dileyen kişinin dileği,

Senin yüzünden şaşırdığım gibi,

Kendime de şaşmadayım sanki.

Beni kendine öylesine yaklaştırdın ki,

Bir an ben sandım seni.

Vecde düşüp kendimi öyle yitirdim ki,

Kendinde yok ettin beni.

...................

 

Tenzih ederim

Maddi alemi izhar edeni,

Tanrılığını böylece göstereni,

Sonra da halkı meydana çıkarıp,

Kendini yiyen içen göstereni.

 

Kaynak: Dr. Mustafa Tatçı; Mansur Name, M.E.B. Yay. İstanbul 1997

...........................

  

 

 

 

AHMET YESEVİ - HACE AHMET YESEVİ-PİRİ TÜRKİSTAN

1082-1166 Sayram-Yesi

 

      Ahmet Yesevi Türkistan’da Sayram’da dünyaya gelmiştir. Daha sonra buraya, Ahmet Yesevi’nin kişiliğinden dolayı, Mübarek Türkistan denilmiştir. Doğduğu yıl tam olarak bilinmiyor, ancak 84 yaşında 1166 yılında öldüğü bilindiğine göre 1082 yılında doğmuş olması lazım.  

Babası Şeyh İbrahim’dir. Ahmet Yesevi 7 yaşında babasını kaybetmiştir. İlk tahsilini Yesi’de yapmıştır. Yesi’de Arslan Baba’dan [Bab Arslan (Bab; arabça Kapı demek)], Buhara’da Yusuf Hemedani’den (Ölm.1140) ve devrin diğer ünlü din bilginlerinden dersler almıştır. Genç yaşta şiirler yazmaya başlamıştır. Mahlas olarak Yesevi, Hace isimlerini kullanır. Hace, bilgin, hoca, öğretmen, efendi, ağa, büyük insan, demektir.  

Özbekler, Kazaklar, Tacikler, Azeriler, Türkmenler, Volga Türkleri, Türkiye Türkleri gibi dili Türkçe olan ülkelerden gelen milyonlarca insan tarafından kabri bir ziyaret makamı olarak kabul edilmektedir. Yesevi, Pir-i Türkistan diye anılmakta ve nüfuzu geniş bir Türk coğrafyasını kaplamaktadır.        

Yesevi öyle bir dönemde yaşamıştır ki, tarihte böyle bir karmaşa ve kaos toplumları derinden etkilemiştir. Bir kere İslamiyet Türk dünyasına yeni girmeye başlamıştır.  

Oğuzların zengin ve egemen sınıfı, daha tatlı karlar elde etmek için, İslamiyetin Emevilerce sürdürülen Sünni mezhep kolunu seçmişlerdir. Halktan kopmuş olan sünni yönetici sınıf, halktan daha çok vergi almaya ve daha çok baskı yapmaya başlamıştır. Kabul edilen İslamiyetin etkisi ve yeni ticaret dostu tuttukları Araplara karşı ganimet elde etmek amacıyla saldırılar yapmak yasaklanmıştır.  

Başka gelir kaynağı olmayan halk daha da fakirleşmiş açlıkla karşı karşıya kalmıştır. Arapların İslamiyeti kabul için yaptıkları yoğun baskılar ve Sünni mezhep karşısında, gelişen muhalif grupların savundukları Şiilik, yani Hz. Ali taraftarlığı, Oğuz Türkleri arasında daha samimi bulunmuş ve İslamiyet Ali taraftarlığı kimliğiyle kabul edilmiştir. Şiiliğin Türkmenlerdeki Ali taraftarlığı versiyonu  ise Aleviliktir.   

Horasan Türkleri ekseriyetle Aleviliği seçmişlerdir. Ahmet Yesevi de Alevidir. Ondaki Allah sevgisi son derece doğaldır. İnsan her şeyin merkezini oluşturmaktadır. Yesevi’deki hümanizm ve doğa sevgisi en yüksek doruklardadır. Yesevi İslamiyet ve Alevilikle ilgili öğrendiği her şeyi lirik bir tarzda beyitlerle ve nefeslerle kam ozanlarına ve doğrudan halka öğretmiştir. Özellikle Hikmetleri kızı Gevher Şahnaz tarafından kadınlara öğretilmekteydi. Geniş bir odada toplanan kare düzeninde her kenarda 10 kadın, 4 kenarda 40 kadın sırasıyla Hikmetleri nağmeli olarak okuyarak ezberlenmesini sağlamışlar. Bir kenardaki 10 kadın koro olarak söylediği şiir bitince diğer kenardaki 10 kadın koro halinde devam etmiştir. Her gün en az 2 saat devam eden bu öğreti metodu oldukça başarılı olmuştur. Bu sebeple İslamiyet Alevilik kimliğiyle kısa sürede Türkler arasında yayılmıştır. O devirde bile Alevi Türkler ibadetlerini kendi dillerinde yapmışlardır. Yesevi bunu şu dizeleriyle dile getirir:

 

Anlamıyorlar alimler konuştuğumuz Türkçe’yi,

Ariflerden duyunca insan açar gönül mülkünü.

Ayet hadis manası Türkçe olsa kolay bilir lehçeyi,

Manasını kavrayanlar yere koyarlar börkünü.

 

Bir rivayete göre Yesevi Hazretlerinin soyu İmam Ali’ye dayanmaktadır. Buna inanmak oldukça zordur. Buna göre soy kütüğü şöyledir:

İmam Ali Mürteza       - 40 Hicri, 598-661 Miladi

Hasan Basri         03 - 88 Hicri (Peygamberin Hadımı Muhammed   Yesari’nin ve Ümmü Selme cariyesi Emine oğludur.       

Habib Acemi              -142 Hicri,

Davut Tai                  - 185 Hicri

Maruf Kerhi              - 204 Hicri

Sersekati                  - 245 Hicri

Cüneydi Bağdadi     - 297 Hicri

Cafer bin Yunus      - 335 Hicri

Ebubekir Şebeli       -

Muhammed Züccac -384 Hicri

HOCA AHMET YESEVİ TAŞKENTİ 300- 397 Hicri

 

Ahmet Yesevi’nin bir çok Halifesi var. Derler ki 99 000 Halinin piridir Hoca Ahmet Yesevi. O sebeple Nevedü Noh Hezar Pirani derler. Yani doksan dokuz bin halifenin piri, Pir-i Türkistan demektir.

Bu Halifelerinden en meşhur olanları Ebül Hasan Harkani, Ebül Kasım Gergani, Hoca Rüstem Taberistani’dir. Bunlardan da üç tarikat ortaya çıkmıştır:

Ebül Hasan Harkani’den Tarikatı Nakşibendiye,

Ebül Kasım Gergani’den Tarikatı Sadiye,

Hoca Rüstem Taberistani’den Tarikatı Bektaşiye.

 

Ahmet Yesevi’den Hacı Bektaş Veli’ye inen Halifeleri:)

 

1. Ahmet Yesevi'nin ilk Halifesi Mansur Ata'dır. (Arslan Baba'nın oğlu).

Abdülmelik Ata'dır. (Mansur Ata'nın oğlu)

Tac Hoca (Abdülmelik Ata'nın oğludur)
Zengi Ata (Tac Hoca'nınoğludur)

Hoca Rüstam Taberistani -445 Hicri

Hoca Cafer Sicistani –

Yakup İsfahani –

İshak Hamadani –

2. Harezmli Sait Ata

3. Süleyman Hakim Ata (Eşi Harzemşah hükümdarı Buğra Han'ın kızı Anber Ana'dır.)

Yahyai Kahistani -620 Hicri

Lokman Parendei Kaşani –663

Hacı Bektaşi Veli Muhammed Horasani –738 

Bu hesaba göre Ahmet Yesevi hazretleri 345 Hicri senesinde hilafet almış. 52 yıl şeyhlik yapmış ve 97 yaşında hakka yürümüştür. Bu zamanda halifesi Hoca Rüstem Taberistani 42 yaşında Yesevi Tekkesine şeyh olmuştur. 

Günümüzden bin yıl kadar önce Yesevi Hazretleri Türkçe ibadetten bahsediyor. Kendisi de Türkçe ibadet ediyor ve Kuran ayetlerini beyitlerle lirik tarzda halka öğretiyor. Bugün Türkçe ibadet, tartışma konusu olmaktan hala kurtulamamıştır.  

      Ahmet Yesevi, şüpheye yer bırakmayacak derecede Alevidir. Bazı tarikatçı çevreler, örneğin Nakşibendiler - ki sülük şecereleri Hz. Ebubekir’e çıktığı söylenir- Ona “Sünni” damgasını vurmaya kalkışmaktadırlar. Bu tutumun, Yesevi hazretlerinin ruhunu rahatsız ettiği kemiklerini sızlattığı, her inanan insanın kabul edeceği bir gerçektir. Eğer, bir Türk büyüğü olarak maksat Onu anmaksa, şaire ve onun inancına da saygı göstererek yapmalıdırlar. Yalnızca fikirlerini alsınlar. Şahsına yafta asmaya kalkmasınlar. Gerçekten de Nakşibendi Tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri (Asıl adı Muhammed bin Muhammed El Buhari’dir) (1318-1389) Ahmet Yesevi’den çok sonra yaşamış ve ondan feyz almış ulu bir Veli’dir. Yesevi’den oldukça etkilenmiştir. Ortak yanları bulunabilir. Bu Yesevi’yi Nakşibendi grubuna mal etmeye yetmez. Tersi tutumlar  büyük ozanı ve Ona gönül veren milyonlarca sevenlerini üzer. Bunun da kimseye bir faydası yoktur. Aksine, eğer gerçek inanç sahibi iseler, zararını düşünmeyi bile gereksiz buluyoruz.

 

Mansur bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,

Kırklar şerbet içirdi, Mansur’a mihrin salıp,

 

Mansur dedi “Enel Hak” erenler işi ber hak,

Mollalar derler nahak, gönlüne yaman alıp,

 

Deme “Enel Hak” diye kafir oldun Mansur diye,

Kur’anda budur diye, öldürdüler taş atıp.

 

Bilmediler mollalar, Enel Hakkın manasını,

Kal ilmine hal ilmin Hak görmedi münasip.

 

Rivayetler yazıldı, halini onun bilmedi,

Mansur gibi veliyi koydular dara asıp.

 

Efsanedir şeriat, ferzanedir hakikat,

Dürdanedir tarikat, aşıklara münasip.

 

Tevbe kıl Hace Ahmet, Hak’tan ola inayet,

Yüz bin Veli geldi geçti sırrın sırrına ulaşıp.

 

      Ahmet Yesevi gariplerin mazlumların yanındadır. Döneminde yönetici egemen çevrelerin fakir halk üzerindeki yoğun baskıları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Gönlü katı insanları insaflı ve şefkatli olmaya çağırmıştır.

 

Sünnet imiş, kafir olsa da verme zarar,

Gönlü katı, gönül kıranları Allah sevmez.

 

      Yesevi, yetim ve mazlumları azarlamamaları için uyarılarda bulunur. Bunu şu beyitlerle ifade eder:

 

Garipleri gördüğünüz yerde üzmeyiniz,

Gariplere hiddetlenip söz söylemeyiniz,

Zayıf görüp gariplere taş atmayınız,

Bu dünyada gariplik gibi bela yok işte.

 

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,

Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,

Garip fakir yetimlerin gönlünü avlayıp,

Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

 

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen,

Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen,

Mahşer günü dergahına mahrem ol sen,

Ben sen diyen kimselerden geçtim işte.

 

Garip fakir yetimleri Resul sordu,

Hem o gece Miraca çıkıp didar gördü,

Geri inip garip yetim izleyip yürüdü,

Gariplerin izini izleyip geldim işte.

 

Ümmet olsan, gariplere tabi ol sen,

Ayet hadis her kim dese, sami ol sen,

Rızık nasip her ne verse, kani ol sen,

Kani olup şevk şarabını içtim işte.

 

Medine’ye Resul varıp oldu garip,

Gariplikte mihnet çekip oldu habip,

Cefa çekip yaradana oldu karip,

Garip olup engellerden geçtim işte.

 

Akıllı isen gariplerin gönlünü avla,

Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara,

Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir,

Yüz çevirip deniz olup taştım işte.

 

Garip fakir yetimleri kıl sen şadman,

Parçalayıp aziz canın eyle kurban,

Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan,

Haktan işitip bu sözleri dedim işte.

 

Garip fakir yetimleri her kim sorar,

Razı olur o bedenden Perverdigar,

Ey habersiz, sen ver sebep kendisi korur,

Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.

 

Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen,

Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden,

Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccin,

Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.

 

Vah ne yazık, ne yapacağım gariplikte,

Gariplikte gurbat içinde kaldım işte.

Horasan’ı Şam’ı, Irak’ı niyet kılıp,

Garipliğin çok kadrini bildim işte.

 

Gariplikte yüz yıl dursa, yine mihman,

Tahtı bahtı bostanları yine zindan,

Gariplikte kuş oldu o Mahmut Sultan,

Ey yarenler gurbat içinde yandım işte.

 

Kul Hace Ahmet, söylediği Hakkın yadı,

İşitmeyen dostlarına kalsın öğüdü,

Gurbet çekip öz şehrine dönüp geldi,

Türkistan’da mezar olup kaldım işte.

 

      Yesevi egemen çevrelerin halk üzerindeki baskıları arttırması sebebiyle halkı yatıştırmak ve olası katliamlardan korumak için halka şöyle seslenir;

 

Zalim eğer cefa kılsa ninni söyle,

Göğsünü açıp intizar eyle,

Hak imdadına yetişmez ise boyun eğ,

Haktan işitip bu sözleri işte söyledim.

 

      Yesevi şiirlerinde zalime karşı baş kaldırmak değil, aksine zalimi yenmeye davet vardır. “Tanrı mademki adil, onun için zalimi mutlaka cezalandırır” düşüncesinden hareketle yalnızca Tanrı karşısında boyun eğ, yalvar ve ondan medet dile, diyerek Kur’andaki müjdeyi veriyor.  “Zalim zulüm etse, Allah de” diyor.

      Ahmet Yesevi hazretleri kendi meclisinde kadın ve erkek ayırımı gözetmeksizin birlikte oturmalarını sağlar. Buna itiraz eden Müveraünnehir ve Horasan alimlerine bir hokka içine pamuk ve ateş koyarak gönderir. Böylece, kendi gibi bir Velinin meclisinde kadınla erkekler birlikte bulunsalar bile onların gönüllerinden her türlü kötülüğü giderebileceğini göstermiştir. Ateşle pamuğun oyunu olmaz.

 

      Alevi ozan Ahmet Yesevi, Hz. Ali taraftarlığına dayalı, ehlibeyt sevgisi ve Hz. Muhammed Mustafa yolu olan Aleviliği halkın anlayacağı şekilde mısralara yükleyerek geniş kitlelere ulaştırmasını bilmiştir. Onun nefesleri büyük bir aşkla söylenip dilden dile aktarılmıştır. İslamiyeti kendi dillerinde kısa sürede öğrenen Oğuz Türkmenler Şamanizm’den gelen örf ve adetlerini günlük hayata mix ederek aktarmışlardır. İnançla ve bilinçli olarak hayata geçirilen İslami hükümler Oğuzların inanç dünyasını daha da zenginleştirmiştir. Arapça okunan ayetler yerine aşağıdaki dizelerle anlatılan İslamiyet, Türkler arasında daha da geniş taraftar bulmuştur.

 

Tarikata şeriatsız girenlerin,

Şeytan gelir imanını alır imiş.

İşbu yolu pirsiz dava kılanlar,

Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.

 

Tarikata siyasetli mürşit gerek,

O mürşide itikatlı mürit gerek,

Hizmet edip pir rızası bulmak gerek,

Böyle aşık Haktan nasip alır imiş.

 

Pir rızası Hak rızası olur dostlar,

Hak Taala rahmetinden alır dostlar,

Riyazette sır sözünden bilir dostlar,

Öyle dostlar Hakka yakın olur imiş.

 

Eya dostlar, hiç bilmedim ben yolumu,

Saadete bağlamadım ben belimi,

Nasihattan hiç çekmedim ben dilimi,

Cahilliğim beni rüsva kılar imiş.

 

Şeriatı tarikatı bir bileyim dersen,

Tarikatı hakikate ekleyim dersen,

Bu dünyadan inci cevher alayım dersen,

Candan geçen seçkin kulları alır imiş.

 

Aşık kullar gece gündüz asla dinmez,

Bir saat bile Hak yadından gafil olmaz,

Öyle kulu Sübhan Rabbim zayi koymaz,

Dua kılsa duası kabul olur imiş.

 

Vah ne yazık geçti ömrüm gaflet ile,

Sen bağışla günahlarımı rahmet ile,

Kul Hace Ahmet sana döndü hasret ile,

Kendi ateşine kendisi yanıp yakılır imiş.

 

      Hoca Ahmet Yesevi, dünya malına tapanları, manevi değerleri hiçe sayanları uyarır ve bunların boş şeyler olduğunu özlü olarak şöyle dile getirir;

 

Bu dünyada yaratılan tüm mahluklara,

Şimdi bildim, dirilik hemen olmaz imiş.

Bu ölümün şerbetidir, bu acı şerbet,

İnsanlar içmeden ondan, kanmaz imiş.

 

Yola ayak koysan dostlar, azık alıp,

Ecel gelse fayda kılmaz sakal yolup,

Bu dünyanın mallarını hasıl kılıp,

Rüşvet versen, Melekül mevt almaz imiş.

 

Kervan eğer göçer olsa, azık alır,

Azıksızın yola giren yolda kalır,

Kar ve zarar olduğunu o zaman bilir,

Yükün yükleyip yola giren kalmaz imiş.

 

Yükün yükleyip yola giren merdan olur,

Kılavuzsuz bu yola giren hayran olur,

Yol rehberi, yolu gören, kervan olur,

Yol görmeden kervan ayak koymaz imiş.

 

Ecel gelse fayda kılmaz, sakal yolsan,

Sağa sola canını parça parça versen,

Dünya için azizi ömrünü feda kılsan,

Melekül mevt gelse fırsat koymaz imiş.

 

Bu dünyada padişahım diye göğüs geren,

Hem önüne kürsü koyup hayme vuran,

Nice yıllar haylu haşem çeri salan,

Ecel gelse biri vefa kılmaz imiş.

 

Binlercesine çeri yığan hanlar hani,

Bu sözlerin her birisine mana kani,

Vefası yok, vefasızdır dünya tanı,

Gafil insan görüp ibret almaz imiş.

 

Bu dünyada yürük ata biniciler,

Harp gününde mübarizlik kılıcılar,

Elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar,

Ecel gelse, bey ve hanı koymaz imiş.

 

Bende nice yaş yaşasa ölmesi var,

Gören göze bir gün toprak dolası var,

Bu dünyaya sefer kılanın gelmesi var,

Ahirete sefer kılanlar gelmez imiş.

 

Dirilikte din nevbetini iyi vur sen,

Ahiretin esbabını burada kur sen,

Hace Ahmet iman üzre tövbeli ol sen,

İman ile varan kullar ölmez imiş.

 

Ahmet Yesevi Tanrısı ile baş başa kalır ve şöyle söyleşir;

 

Münacaat etti miskin Hace Ahmet,

İlahi kıl bütün insanlara rahmet.

 

Garip Ahmet sözü asla eskimez,

Eğer ki yer altına girse çürümez.

 

Okuyana kılarım ben şefkat,

Kıyamette kılacağım şefaat.

 

Hüda kılsa nasip bana cennet,

Okuyanlara dilerim ben şefaat,

 

Dileği her ne ise Tanrı vere,

Muhabbet şavkın gönlüne sere.

 

Benim hikmetlerim aleme dolan,

İşitmeden kim ölse, kılar arman.

 

Benim hikmetlerim dertliye derman,

Kişi nasip almazsa, yollarda kalan.

 

Benim hikmetlerim fermanı Sübhan,

Okuyup anlasan, manayı Kur’an.

 

Benim hikmetlerim alemde sultan,

Kılar bir lahzada çölü gülistan.

 

Kırılmışlık ile kılsa namazı,

Kabul olur onun Hakka niyazı.

 

Benim hikmetimi aşıka deyin,

Gönlü ayna gibi sadıka deyin.

 

Tamamı kör sağır, batını güzaf,

Tüm iklimi gezdim, bulmadım saf.

 

Benim hikmetimi sarrafa deyin,

Kerem sahibi o Vahhab’a deyin.

 

Adil padişah o, bir adı sadık,

Kılar bir lahzada vaslına layık.

 

Benim hikmetlerim cahil işitmez,

Gönlü kara olan öğüdüm almaz.

 

Her kim yazı yazsa nesirle yazsın,

Nesirle yazarak maksada varsın.

 

Nasihatler kılar yaşlıya gence,

Anlamadan iyi ve kötü nece.

 

İnansın diye bir çok akılsızlar,

Velilerden bunları nakil kılarlar.

 

Hal dili ile ben amayı dövdüm,

Hakikat dili ile cahili sövdüm.

 

Eğer alim olsa, sadaka canım,

İşitip anla inci, cevherdir sözüm.

 

İnci cevher sözüm aleme saçsa,

Okuyup anlasa Kuranı açsa.

 

O alime canımı kurban kılarım,

Bütün ev barkımı ihsan kılarım.

 

Hani alim, hani amil yarenler,

Hak’tan söyleyene, canın verenler.

 

Kendini bildi ise Hakkı bildi,

Huda’dan korktu ve insafa geldi.

 

Diri oldukça cihanda har olmaz,

Okuyan bendeler hiç bimar olmaz.

 

Kıyamette ona hadi olurum,

Eğer dertli olsa, deva olurum.

 

Eğer yüz yıl ömür bulsa o da yetmez,

Eğer yer altına girse, fikri çürümez.

 

Kişi hikmet etse canı ile,

Çıkar canı onun imanı ile.

 

Kulağa almazsa bu sözü nadan,

Ona insan deme, o cinsi hayvan.

 

Hudayım sözünden çıkan bu hikmet,

İşitene yağar baranı rahmet.

 

Melun şeytan tutmaz onun yolunu,

Muhammet Mustafa tutar elini.

 

Benim hikmetlerim dertsize deme,

Cevherim bahasız cahile verme.

 

Yesevi hikmetlerin kadrine yat sen,

Aşk küpünden meyi bir katre tat sen.

 

.......................

 

Gavvas bahrına girdim, vücudun şehri gezdim,

Dürrü sedefte gördüm, cevheri kan içinde.

 

Arş ve kürsü yürüdüm, levh ve kalemi gördüm,

Vücudun şehrini gezdim, dedim bu can içinde.

 

Eri gördüm erleştim, istediğimi sordum,

Barçası sende dedi, kaldım hayran içinde.

 

Miskin Hacı Ahmet cam, hem cevherdir hem kane,

Hepsi O’nun mekanı, O la mekan içinde. [4]

 

Ahmet Yesevi’deki Allah sevgisi, doğa, insan ve hayvan sevgisinin temelde bir olduğunu düşünür. Bunu şu dizelerle dile getirir;

Kurda, kuşa yakın, tabiata yakın,

İnsana yakın, Allaha da yakın.

 

Dünyadaki kurtlar ve kuşlar etti selam,

Ol sebepten Hakka yakın oldum ben.    

 

Toprak ol alem sana basıp geçsin. Diyen Hace Yesevi, bu beyti ile ne demek istemiştir? Niçin ateş ol, rüzgar ol v.b. dememiş de toprak ol demiştir? Bundaki derin mana şudur:

Cenabı Allah önce dört unsuru, toprak, su, ateş ve rüzgarı, yarattı. Kendisin bilinmesini istedi. Topraktan insan yaratıp dünyaya halife olarak göndereceğini söyledi. Adem’i topraktan ve sudan halk etti. Adem rüzgar yardımıyla hareket etti. Ateş ile vücudu ısınıp kalbi çalışmaya başladı. Cenabı Allah ona kendinden ayrıca ruh üfledi. Yaratandan aldığı bu şefkat, dostluk ve iyilik bilirlik ondaki ruh ve akıl ile pekişince insan gücünü buldu. Topraktan sabır, ümit, merhamet, iyi ahlak ve mürüvvet aldı. Sudan güven, dostluk, nezaket, birlik duygusunu edindi. Ateşten nefis, kibir, hırs, haset duygularını aldı. Rüzgardan yalan, iki yüzlülük, sabırsızlık, yaramazlık özelliklerini aldı. Toprak ve Su cennet mülkünü, ateş ve rüzgar cehennem mülkünü oluşturur. İşte bu sebepledir ki Yesevi “toprak ol, alem sana basıp geçsin” demekte ve toprağı öne çıkarmaktadır. 

 

Başım toprak, özüm toprak, cismim toprak,

Hak vaslına ulaşırım diyen ruhum toprak.

 

 

Şeksiz bilin bu dünya, bütün halktan geçer ya,

İnanma sen malına, bir gün elden gider ya.

 

Ata, ana, kardeşler nere gitti fikir kıl,

Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ya.

 

Dünya için gam yeme, Hakdan başkasını deme,

Kişi malını yeme, Sırat üzre tutar ya.   

 

Ehlü iyal kardeşler, kimseler olma yoldaş,

Merdane ol garip baş, ömrün yel gibi geçer ya.

 

Kul Hace Ahmet taat kıl, ömrün bilmem nece yıl,

Aslını bilsen su ve kıl, yine kile gider ya.[5]

 

 

Kaynak:1. Ahmet Yesevi, Hikmetler; çev: Erhan Sezai Toplu, MEB Yay.1995.s.32

       2. İbrahim Hakkulov; Ahmet Yesevi, Hikmetler; Çağdaş Yazarlar Dizisi, MEB.Yay.

     3. KÖPRÜLÜ, Fuat;Prof.Dr.;Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar;A.Ü.Basımevi 1966 s. 76

  

 

 

 

 

HAKİM ATA

1100-1200 Yesi-Horasan

 

Ahmet Yesevi’nin halifesidir. Asıl adı Süleyman’dır. Bir yaz günü Hoca yemek pişirilmesini ister. Ahçı “ odun yetmez” der. Hoca, dervişlere gidip odun toplamalarını söyler. Odun toplanıp getirileceği zaman yağmur başlar. Eve gelinceye kadar odunlar ıslanır. Hakim Ata esvabını çıkarıp sardığı için O’nun odunları kupkuru olarak gelir. Önce kuru odunu ateşlerler. Sonra da yaş odunlar kurunun yanında yanar ve yemek pişer. Bunun üzerine Hoca Yesevi şöyle buyurur: “Ey oğul, hakimane iş yaptın.” Ona Hakim lakabı bu methiyeden kalmıştır. Hakim Ata’da da hikmet dili vardır.

Ahmet Yesevi Hakim Ata'ya "Yarin seher vakti sana bir deve gelecek. Ona bineceksin ve onun durduğu yer senin ineceğin yerdir" der. Ertesi günü kapının önüne gelen deveye biner ve ipini serbest bırakır. Deve Türkistan'a doğru yol alır ve Harzemşah diyarında Horasanın batı bölgesinde bir yılkı otlağında durur. Çok zorlamasına karşın deve yürümez ve bağırır. Hakim Ata o yer burası olmalı der ve deveden iner. Bu bölgeye de "Bağırkan" adı verilir. Hakim Ata gösterdiği kerametler karşısında Harzemşah hükümdarı Buğra Han hem O'na mürit olmuş ve hem de çok sevdiği küçük kızı Anber Anayı ona eş olarak vermiştir. Anber Ana'dan üç çocuğu olmuştur.  Bunlar;

       - Muhammed Hoca

       - Asgar Hoca

      - Hubbi Hoca.

Hakim Ata, Arap Arslan Bab soyundan geldiği için esmer ve oldukça kara idi. Bir gün eşi Anber Ana, "Ne olaydı da eşim zenci olmasaydı" diye içinden geçirir. Bu Hakim Ata'ya malum olur. Hakim Ata, dilerim ben ölünce benden daha karasına varırısın der. Ertesi gün Hakim Ata vefat eder. Bir süre sonra Zengi Ata, Anber Ana'ya izdivaç teklif eder. Anber Ana, Zengi Ata'yı görünce "Ben Hakim Ata'dan sonra kimseye varmam.Hele böyle bir zenciye hiç.." der ve yüzünü öte yana çevirir ve öylece yüzü o tarafa dönük kalır. Zengi Ata kocasıyla aralarında böyle bir olayın geçip geçmediğini sorunca, bu da bir kerametin işareti der ve evlenmeyi kabul eder.

 

Dik duran alçalır,

Varanları yutar.

 

Gidenler gelmez oldu,

Meğer menzil ordadır.

 

Hepsi iyi, biz kötü,

Hepsi buğday, biz saman.

 

Dikkat edilirse “ben” yok, “biz” vardır. [6]

 

 

Kaynak: KÖPRÜLÜ, Fuat, Prof.Dr. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Ankara Üniversitesi Basımevi 2.Basım, 1966. s.76

Kaynak: Ahmet Yesevi, Hikmetler; çev: Erhan Sezai Toplu, MEB Yay.1995.s.32

 

 

 

 

 

SARI SALTIK – SALTUK (Mehmet-Şerif)

1160-1265 Horasan-Silistre

 

 Ahmet Yesevi tarafından Hıristiyanları Müslüman etmek için Sarı Saltık lakabıyla bilinen Mehmet Buhari’yi 700 dervişiyle birlikte Hacı Bektaş Veli’ye imdada gönderir. Bektaş Veli de Trakya’ya  ve oradan da Makedonya’ya görevli göndermiştir.

Yunus Emre’nin şeyhi Taptık Emre’dir. Onun şeyhi Barak Baba ve Barak’ın da şeyhi Sarı Saltık’tır.  Karadeniz kıyısında Silistre’de tekkesi vardır.

 

 

 

 

 

 

ALİ

1200-1300

 

On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Ali'nin nerede doğduğu ve hayatı hakkında fazlaca bir bilgi yoktur. Kıssa-i Yusuf’u 1232’de yazmış. Yusuf ile Züleyha’nın ilk lirik destanının temelini oluşturur.

 

Elvan yerler, akar sular, cümle görsün,

Sahralarda, ravzalarda seçek dursun, 

Gödiğinden gelip size habe versin,

Siz dinlengiz, ol sözlesün, derler imdi.

 

Yakup eydür:Dün ile bir düş gördüm,

Düşüm üzre on bir kuzu güder idüm,

Saklar iken birin yavı kıldum,

Hakikat elimden kurt kapar imdi.

 

Anlar eydür:Yusuf’u biz saklayayuz,

Kardaşımızı kaçan kurda kaptırmayız,

Alem kurdun kıravuz öldürevüz,

Vallah Yusuf için derler imdi.

 

Anı işitip Yakup Nebi “varsun” dedi,

Özi dahi yığlayu uradurdi,

Kendi elsiyle Yusuf’un başın yudi,

Darayuben uzun saçın örer imdi.

 

Gönderdi Yusuf’u öpe kuca,

Ismarladı her birine uçtan uca,

İrte geling, dedi “sizler üş bu gice,

Al, ol gice kaçan gelür” deyür imdi. [7]

 

 

 Kaynak: Vasfi Mahir Kocatürk; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi Ankara 1970, 2.Basım, s. 74

 

 

 

 

HACIM SULTAN (RECEP)

1200-1300 Horasan-Susuz Uşak

 

Asıl adı Recep’tir. 13-14.Yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gönderilen Ahmet Yesevi ‘nin halifelerindendir. Hacı Bektaşi Veli ile birlikte gelmişlerdir. Onun Tanrıya yürümesinden sonra Uşak’a gelip yerleşmiştir. Mezarı Uşak’a bağlı Hacım Köyündedir.  

  

 

 

BARAK BABA

1200-1308 Trakya-Silistre

 

Ataları aslen Tokat kökenlidir. Konya Selçuklu hükümdarlarından II. Keykavs’ın oğludur. Keykavs siyasi olaylar sebebiyle Bizans’a kaçarken yanında 2 oğlunu da götürmüştür. Çocuklar orada Hıristiyan olarak yetiştiler. İkinci oğlunu Bizans Patriği evlat edindi. Sarı Saltık ile Patriğin arası iyi idi. Çocuğu istedi, o da hatırını kıramadı gönderdi. Sarı Saltık onu Müslüman etti. Yetiştirdi ve adını Barak koydu. Saltık ölünce Anadolu’ya geçti. Barak, tüyleri uzun bir av köpeğinin ismidir. Barak Türkmen aşiretinden bir kola da isim olmuştur. Tanınmaya başladı. Çevresinde çokça mürit toplandı. Tatar Hükümdarı Gazan Hanın saygısını kazandı. Gazan Han, Barak Babayı Giylan iline Kutlu Şah’a gönderdi. Giylanlılar Barak Babayı 1308 yılında yakalayıp “sen dervişlere şeyh olduğun halde nasıl oluyor da Müslümanlara karşı savaşlarda Hıristiyanların yanında yer alıyorsun” diyerek kaynar bir kazana atarak öldürmüştür.

Barak Baba, boynuzlu bir başlık, üzerinde ziller ve aşık kemikleri asılı bulunan bir post giyiyordu. Sema sırasında giyinen bir kam ozanı andırıyordu. Haşhaş kullanıyor ve kendinden geçme halinde doğaçlama şiirler okuyordu. Kalenderilerin ayinlerine benzerliği sebebiyle Kalenderi olması da muhtemeldir. Ancak Oğuzların Barak Türkmenleri kolundan, Asya’dan Anadolu’ya Selçuklular zamanında gelip yerleşmişlerdir.

  

 

 

 

MEVLANA CELALEDDİNİ RUMİ

1207-1273 Belh Horasan-Konya

 

Bahaeddin Veled’in oğludur. Asıl adı Celaleddin’dir. Halk ona, bilge kişi, efendimiz anlamına gelen Mevlana demiştir. Babası ilimler sultanı Bahaeddin Veled, Anadolu’ya ilk gelen erenlerdendir. Mevlana Anadoluda ünlendiği için kendisine bu bölgenin bilinen adı Rumi de denmektedir. 

 

Okun! Lanet hımara hükmü hırsa,

Olar ki, düşmanı Ali abadır.

 

Teberra kılmayana yok Tevella,

Teberrasız Tevellalar hatadır.

 

Teberra kıl eya Mollay-ı Rumi

            Teberra kılmayanlara beladır.  

 

Müslümanem, ben kalender ve harabat,

Yerim meyhanedir, işim melamat.

 

Ne zahidem, ne zühdüm var, ne ilmim,

Ne taat bilirim, ne yaparım hod ibadat.

 

Ne dinim var, ne mezhebim, ne kıblem,

Ne mescit bilirim, ne duyarım ezan-ı kamat.

 

Benim tek bir meziyetim bunlar içinde,

Veli aşka getirmiş olduğum iradat.

 

Çıkıp meyhaneden gülbenk ururken,

Harabatım, harabatım, harabat.

 

Eya Molla Celaleddin bu ne sırdır,

Adın zahid, özün rind ve harabat.

 

.........................

 

Yine gel! Yine gel! Ne olursan ol, yine gel!

Hırıstiyan, Mecusi, Putperest olsan yine gel!

Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel!

 

.......................

 

Güneş gibi ol şefkatte, merhamette,

Gece gibi ol ayıpları örtmekte.

Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte,

Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.

Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette,

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

 

......................

 

Dinle neyden, duy neler söyler sana,

Derdi vardır ayrılıklardan yana.

 

“Kestiler sazlık içinden” der beni,

Dinler ağlar hem kadın hem er beni.

 

Hasret anlatmak için bulmam gerek,

Ayrılılık parçalanmış bir yürek,

 

Asılı kaybetmişse bir insan arar,

Asıla dönmek için hep uygun an arar.

 

Kah dosta yoldaş olup, kah düşmana,

İnleyip sesler duyurdum her yana.

 

Dost olur zannımca her insan bana,

Bihaber gel gör ki, sırrımdan yana.

 

Sırlarım olmaz iniltimden uzak,

Her göz etmez fark, işitmez her kulak.

 

Saklı olmaz birbirinden can ile ten,

Canı her göz görmez, amma ki sen.

 

Bir ateştir,ses değildir ney sesi,

Kimde yok ateş, yok olsun böylesi.

 

Sevgiden ağlar, eğer ağlarsa ney,

Sevgiden çağlar, eğer çağlarsa ney.

 

Ne o şeydir, perde yırtıp perdesi,

Dost edinmiş, dosta hasret herkesi.

 

Hem devadır ney denen şey hem zehir,

Bir bulunmaz arkadaştır, hemfikir.

 

Anlatır ney; Aşk-ı mecnunun nedir,

Kanlı bir yoldan haber vermektedir.

 

Müşteri yalnız kulak, dil, söz dedi,

Aşk-ı mecnun bildi, akil bilmedi.

 

Derdimizden gün zamansız dolmada,

Her yanlış bir günle arkadaş olmada.

 

Gün geçip isterse yaz, ersin güze,

Ey temiz insan, sağ ol kafi bize.

 

Kandı her varlık, balık kanmaz suya,

Rızl eğer eksikse, gün dolsun mu ya.

 

Anlamaz olgun adamdan ham adam,

Söz hem az, hem öz gerektir vesselam.[8]

 

........

Kaynak: Mevlana Celaleddini Rumi; Rubailer, Kültür Bakanlığı Yay. Çev: M.Nuri Gençosman, MEB Devlet Kitapları, Şark İslam Klasikleri 39

 

 

 

HÜNKAR HACI BEKTAŞİ VELİ  (MUHAMMED BEKTAŞ)

1210-1270 Nişapur – Hacıbektaş

 

Hazreti Hünkar Hacı Bektaşi Veli 1210 yılında Nişapur’da dünyaya gelmişlerdir. Asıl adı Muhammed Bektaş'tır. Babası İbrahim Sani Muhammed Varidülhorasani’dir. Onun da babası Seyyid Ali Harun ül Horasaniyyünnişaburi’dir. Annesi Nişabur müftüsü Şeyh Ahmed Amil Nişaburi’nin kızı Hateme’dir. Hateme’nin annesi Zeynep Hatundur. Hateme 1189 senesinde doğmuş, Cengiz askerlerinin Nişabur’a geldiği sene Ahmet Amil 53, Zeynep 40 yaşında Hateme ise süt emerken kaçıp kurtulmuşlar. İbrahim Muhammed Varidül Horasani 77 yaşında iken  eşinin vefatı üzerine, henüz 25 yaşında olan Hateme ile evlenmiş. Bu evlilikten Muhammed Bektaş Veli Nişabur’da dünyaya gelmişlerdir. Hünkar Bektaşi Veli 20 yaşında iken 1230 senesinde Ahmet Yesevi Dergahına gelmiş ve postnişin olan Lokman Perende-i Horasani’ye intisap ederek tarikata girmişlerdir. Ondaki nuru gören Lokman Perende Kutsal Evliya, ermiş, veli anlamına gelen “Hünkar” adını vermişlerdir. 

 

Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin Tarikat Soy Kütüğü Şöyledir:

 

HOCA AHMET YESEVİ TAŞKENTİ 300- 397 Hicri

(Halifeleri: Hacı Bektaş Veli’ye inen)

Hoca Rüstam Taberistani -445 Hicri

Hoca Cafer Sicistani –

Yakup İsfahani –

İshak Hamadani –

Yahyai Kahistani -620 Hicri

Lokman Parendei Kaşani –663

Hacı Bektaşi Veli Muhammed Horasani –738

 

Hacı Bektaş Meydanında 12 Hizmet postu (makamı) vardır:

 

1.            Baba (Pir) Postu: Horasan Postu

2.            Mürşit Postu: Ahmedi Muhtar makamı, Hz. Muhammed      postu.

3.            Rehber postu: Hz. Ali makamıdır, Hz. Ali postu.

4.            Aşçı postu: Seyit Ali Sultan postudur.

5.            Ekmekçi postu. Balım Sultan makamıdır,

6.            Nakip postu: Kaygusuz Abdal postu.

7.            Ataç postu: Kamber Ali makamıdır.

8.            Meydancı postu: Sarı İsmail Sultan makamıdır.

9.            Türbedar postu: Karadonlu Can Baba makamıdır.

10.        Kurbancı postu: Hz. İbrahim makamıdır.

11.        Ayakçı postu: Abdal Musa Sultan Postudur.

12.        Mihmandar postu: Hızır Aleyhisselam postudur

 

 

Alevi Sofuyan meydanında 12 makamı temsilen post  bulunur. Bunlar:

1.        Ocak,     

2.        Nuru daim (Çerağı Ali)

3.        Makamı İrşat

4.        Meydan Çerağı

5.        Dede Postu

6.        Havzı Kevser

7.        Kara post

8.        Şahlar

9.        Rehber

10.   Eşik

11.   Taçlı-Saçlı Bacılar

12.   Gözcü makamı

13.    

Hacı Bektaşi Veli şu özgün dörtlüğü ile insanı ve insanlığı en güzel ve veciz bir biçimde dile getirmiştir:

 

Keramet baştadır, tacda değildir,

Hararet nardadır, sacda değildir,

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir.

 

Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma,

Gerçek erenlerin sözünden çıkma,

Eğer insan isen, ölmezsin korkma,

Aşığı kurt yemez, uçta değildir.

 

...............................

 

Edep bir tac imiş nuru Hüdadan,

Giy ol tacı emin ol her beladan,

Al aşkını Hüseyni Kerbeladan,

Şefaat bul Muhammed Mustafa’dan.

........

 

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,

Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde,

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,

Noksanlıkla, cahillik senin görüşlerinde.

 

-------------------------------------------

 

Haksızlığa uğramazsın, sahip isen eline,

Devasız derde düşmezsin, sağlam isen beline,

Bu erenler buyruğudur, canı gönülden dinle,

Belalara bulaşmazsın, hakim isen eline.

..........

Hakka talip olan kişi, başka murat isteme,

Dostun seninle beraber, başka vuslat isteme,

Bu dünya bir sofradır, arzular gelir geçer,

Eğer bizi buldun ise, başka murat isteme.

..........

Haşa ki, bizim semahımız oyuncak değildir,

İlahi bir aşktır, salıncak değildir,

Kim ki semahı bir oyun sayar,

Mümin diye namazı kılınacak değildir.

.........

İlim irfan Mürşittir, karanlıkları kovar,

İnsanları cehalet, gaflet bunaltıp boğar,

Gönüllerde parlayan o saadet güneşi,

Şark ile garptan değil, gerçek inançtan doğar.

.............

Edep erkana bağlıdır ayağımız, başımız,

Güllerden koku almıştır toprağımız, taşımız,

Soframızda bulunan lokmalar hep helaldir,

Yiyenlere nur olur ekmeğimiz, aşımız.

 

Helal kaynamayan aş aştan sayılmaz,

Hak için akmayan yaş, yaştan sayılmaz,

Gövde üzerinde başın var ise,

Secdeye inmeyen baş, baştan sayılmaz.

 

Sevgi, muhabbet kaynar bizim ocağımızda,

Bülbüller şevke gelir, gül açan bağımızda,

Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,

Arslanlarla ceylanlar dosttur, kucağımızda.

 

Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız,

Gönüllere aşk ile, sevgiler saçacağız,

Hak, hakikat yolunda, bir yüzümüz var bizim,

Olduğumuz gibiyiz ve öyle kalacağız.

 

Dostumuzla beraber, yaralanır kanarız,

Her nefeste aşk ile, yaratanı anarız,

Erenler meydanına, vahdet ile gir de gör,

Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız.

 

Muhabbetle açan gülü, aşkla dermek isterim,

Yaşıyorken dostlarımı, görüp sevmek isterim,

Dünya ahiret kaygusun, içerimden çıkarıp,

Gönlümü dost lisanına, ağız yapmak isterim.

 

Ab-ı hayat ile Kevser, yüce yayla bizdedir,

Mecnunu çöle salan, saçı Leyla bizdedir,

Okuma bilirsen talip, kendi kitabına bak,

Musa’nın Tur-u Sinası, sırrı Mevla bizdedir.

 

Malım mülküm servetim, hepsi evde kaldı,

Oğlum kızım akrabam, geçtiğim yolda kaldı,

Dostlarımdan birisi, benden hiç ayrılmadı,

Allah için yaptığım iyilikler, hepsi bende kaldı.

...............................

 

Ey Allah, Yüce Allah,

Her derde deva Allah,

Yoksula sahip Allah,

Kudretli ulu Allah,

Peygamber gönlü Allah,

Ali’nin kalbi Allah,

 

Sen bu ümmeti koru,

Sen Türkleri yücelt ki,

Onları birleştir ki,

İslam daha büyüsün.

Dünya ışıkla dolsun.

Secdeye varsın dünya,

İsmin gölge görmesin.

Peygamber Resul Allah,

Ali ki Veliyullah,

La İlahe İllallah.

 

........

Gündüz şevk ile dünya için çalış,

Gece de aşk ile ahiret için çalış.

 

.......

 

Dünyanın varlığına ey hırsla sarılanlar,

Yemeyip yedirmeyip, yük altında kalanlar,

Başkasına kalırlar, hasretle toplananlar,

Hasretle ayrılırlar, ahirete yollananlar.

 

........

 

Kudret eliyle kurulmuş, yıkılmaz yapımız bizim,

Aşk kalemiyle kazılmış, silinmez yazımız bizim,

Yaradana sığınıp, ümid ile gelenlere,

Ezelden ebede kadar açıktır, kapımız bizim.

 

.........

 

Eğer Hakka talipsen, her an Ona doğru ak,

Kainat kitabına, irfan gözü ile bak.

Yolumuzun esası çalışmaya bağlıdır,

Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.

 

.........

 

 

HACI BEKTAŞİ VELİ’NİN SOY KÜTÜĞÜ

Ahmet Yesevi (Hz. Ali’nin oğlu Muhammed El Hanefi’ye uzanır.)

 

Seyyid İmam Musa Kazım (7.ci İmam)  744-802 Miladi

Seyid İbrahim ül Mükerrem ül Mücap

Seyid Musa Sani

Seyid İbrahim Sani

Seyid Cafer Tayyar

Seyid Ali Harun ül Horasaniyyünnişaburi

Seyid Muhammed Varidülhorasani + Hateme

Hacı Bektaşi Veli el Horasani    1210-1270 Miladi

Kadıncık Ana+Nurettin Hoca Efendi izdivacından soy sürer.

Hızır Lale Sultan

Mürsel Balı Sultan

Balım Sultan (Yusuf Balı)

Resul Balı Sultan

Genç Kalender Efendi

İskender Efendi

Mahmut Efendi

Yusuf Balı Efendi

Bektaş Efendi

Resul Efendi

Mürsel Balı Efendi

Bektaş Efendi

Hasan Efendi

Kasım Efendi

Yusuf Efendi

Hacı Zul Fikar Efendi

Hüseyin Efendi

Şehit Abdülkadir Efendi

Elvan Efendi

Ali Efendi

Feyzullah Efendi

Hamdullah Efendi

Veliüddin Efendi

Ali Celaleddin Efendi

Feyzullah Efendi.[9]

 

Kaynak: Irene Melikof;Uyur idik Uyardılar, Cem Kültür Yay.2. Baskı, 1994

 

 

 

 

 

KARACA AHMET (GÖZCÜ)

1200-1300 Horasan-İznik

 

Horasan erenlerindendir. Yesevi’nin halifesidir. Anadolu’ya gelmiş ve Manisa Akhisar’a yerleşmiş. Sultan Orhan devrinde saygın bir şeyh olarak tanınır. Vefat ettiği yere türbesi yapılmış.[10]

 

Gökyay, Orhan Şaik; Katip Çelebi, T.İŞ B.Yay. Ank.1982

 

 

 

 

 

 

BEDRETTİN

1200-1300

 

KARA PİRVAT (KARADONLU CAN BABA)

1200-1300

 

 

TAPTIK EMRE (EMREM SULTAN-EMİR SULTAN)

1238- ?      Horasan-Eskişehir

 

Mezarı Ankara Nallıhan ilçesi Emrem Sultan köyündedir. Taptık Horasan’dan gelmiştir. Nallıhan Tekke Köyünde yatan yatır da Taptık’ın kız kardeşi Bacım Sultan’dır. Tekke köylü Hamza Sultan oğlu Hulbiye Sultan’ın karısı imiş. 

Devrin Afyon Valisi, Emrem Köyünün zengin mal ve sürüsüne göz koymuş. Almak için baskı yapmış ancak sonuç alamamış. Ali Dede isimli adamını üstlerine saldırtmış. Birkaç kişiyi öldürtmüş, yine alamamış. Yaptıklarını Padişaha aksedeceğini düşündüğünden ayin-i delalete yaptıkları gerekçesiyle Emrem Sultan köyünden 10 kişiyi idam ettirmiş ve başlarını İstanbul’a padişaha göndermiş. Bundan da sonuç alamamış ve Kızılbaş diye Emrem Köyünde kalanları da toplayarak köydeki Emrem Sultan tekkesine doldurup yakmıştır. Tüm mal ve davarlarına da el koymuştur. Köylünün tek suçu; Alevi olmaktır. Bu sebeple kaçıp kurtulanlar da dahil bugün köy halkı Alevi ya da Kızılbaş olmadıklarını söylemektedirler. Bu, Osmanlıda işlenen cinayetlerden sadece biridir.

 Taptık Emre’nin şeyhi Barak Babadır. Barak’ın şeyhi de Sarı Saltuk’tur. Emrem Sultan Yunus Emre’yi yanına alıyor, onu evladı gibi yetiştiriyor ve eğitiyordu. Emrem Sultan’ın bir kızı vardı ve Yunus ile birlikte dağa odun kesmeye gidiyorlardı. Bunu duyan Hacı Bayram Veli hazretleri “ Nasıl olur da ateş ile saman bir arada nasıl durur? Gelinlik kızla delikanlı erkek her gün dağa oduna nasıl gidebilir” diye söylenmiş.

Bu söz Emrem Sultan’a malum olmuş. Hemen bir tutam pamuk içine korlu bir kömür parçası koyup, bir dervişle Ankara’da bulunan Hacı Bayram Veli’ye göndermiş. Korun pamuğu yakmadığını gösteren Emrem Sultan kızı ile Yunus Emre’nin öyle olduğunu ifade etmek istemiştir Hacı Bayram Veli, Emrem Sultan ve Yunus Emre’nin ne denli ermiş biri olduğunu bu name daha iyi anlamış bulunmaktadır.

 

 

Gerçek Aşka Sala Denildi

Gerçek aşıklara sala denildi
Dertli olan gelsin dermanı buldum
Ah ile vah ile cevlan ederken
Canımın içinde cananı buldum

Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihan
Deryalar nuş edip kanmaz iken can
Aşıklar kandıran ummanı buldum

Aşıklar meydana doğru varırlar
Erenler cem`olmuş verip alırlar
Cümle evliyalar divan dururlar
Cevahir bahş-olan dükkanı buldum

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar
Canlar mezad olmuş dellalde gezer
Oturmuş ümmedin beratın yazar
Hakka mahbub olan sultanı buldum

Emir Sultan der ne hoş pazar imiş
Aşıklar meydan edip gezer imiş
Cümlenin maksudu ol didar imiş
Hakk`a karşı duran divanı buldum

Emir Sultan

.....................

 

 

 

 

 

YUNUS EMRE

1238-1320 Karaman-Eskişehir

 

Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemekle birlikte 82 yıl yaşadığı bilinen Yunus Emre 1238 yılında doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Babası İsmail Efendi Horasan’dan gelmiş bir derviştir. Kendisi Kirişçi Baba olarak da tanınır. Karaman (Larende) de zaviyesi bulunmaktadır. Yunus’un şeyhi Taptık Emre’dir. Taptık’ın şeyhi Barak, Barak’ın da şeyhi Saltuk’tur. Alaaddin Ali Bey seferde iken isyan çıkar. Yunus da bu isyana karışır. İsyancılar Alaaddin’in vekili Süleyman Şah’ı öldürürler. Yunus Süleyman Şah’ın da şeyhidir. Alaaddin dönünce isyanı bastırır. Yakalananlar arasında Yunus da vardır, siyaset meydanında idam edilirler. Mezarı, tekke ve zaviyesi Karaman’dadır.

Taptık Emre, Yunus’u yanına alır bir evladı gibi yetiştirir ve eğitir. Taptık Emre dergahına yıllarca hizmet eder. Şeyhi ona icazet verir ve Yunus başlar deyişlerini okumaya. Kim ne derse desin, Yunus ümmi değil, tam tersine okumuş, çok iyi bir eğitim almış, yazmasını da bilen ilerici, gerçekçi, aydın bir ozandır.

 

Yunus Emrem oldu fakir,

Ecel ensesini dokur,

Gönül kitabından okur,

Eline kalem almadı.

 

Yerde gökte bu aşk ile,

Aşktan gelir bu söz dile,

Biçare Yunus babam,

Ne kara okudu ne ak.

 

Ümmi benim, Yunus benim,

Dörttür anam, dokuz babam,

Aşk oduna düşüp yanam,

Sük Pazar nemdir benim.

 

Yunus Emre okuma yazma konusunda da şu şiiriyle meramını ne kadar özgün anlatmıştır;

 

Dört kitabın manası,

Bellidir bir elifte,

Sen elifi bilmezsen,

Bu nice okumaktır.

 

Yirmi dokuz hece,

Okusan uçtan uca,

Sen elif dersin hoca,

Manası ne demektir.

 

Okumaktan mana ne,

Kişi hakkı bilmektir,

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.

 

İlim bilim bilmektir,

Bilim kendini bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

 

Yunus Emre der hoca,

Gerekse var bin hacca,

Hepsinden de iyice,

Bir gönüle girmektir.

 

Yunus’un katledilmesi için Şeyhülislam Ebussuud Efendi fetvayı şu nefesleri için vermiştir;

 

Canlar feda yoluna,

Bu can kaygusu değil.

Sen can gereksin bana,

Cihan kaygusu değil.

 

Sen bir ulu sultansın,

Canlar içinde cansın,

Çün ayan gördüm seni,

Pinhan kayusu değil.

 

................

 

Aşkın aldı benden beni,

Bana seni gerek seni.

Ben yanarım dünü güni,

Bana seni gerek seni.

 

Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim,

Aşkın ile avunurum,

Bana seni gerek seni.

 

Aşkın aşıklar öldürür,

Aşk denizine daldırır,

Tecelli ile doldurur,

Bana seni gerek seni.

 

Aşkın şarabından içem,

Mecnun olup dağa düşem,

Sensin dünü günü endişem,

Bana seni gerek seni.

 

Cennet cennet dedikleri,

Bir ev ile birkaç huri,

İsteyene ver sen anı,

Bana seni gerek seni.

 

Eğer beni öldüreler,

Külüm göğe savuralar,

Toprağım anda çağıra,

Bana seni gerek seni.

 

Yunus dürür benim adım,

Dün ü günü artar derdim,

İki cihanda maksudum,

Bana seni gerek seni. [11]

 

 

 

..................

 

 

Yol eriyle yoldadır,

Yolsuza yoldaş değil. 

....................

 

Yunus Emre, din ve inanç özgürlüğü konusundaki görüşlerini şu şiiriyle çok güzel anlatmaktadır:

 

Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil.

 

Bir gönülü yaptın ise,

Er eteğin tuttun ise,

Bir kez hayır ettin ise,

Binde bir ise az değil.

 

Yol odur ki doğru vara,

Göz odur ki hakkı göre,

Er odur ki alçakta dura,

Yücelerden bakan göz değil.

 

Yunus bu sözleri çatar,

Sanki balı yağa katar,

Halka mutahların satar,

Yükü gevherdir, tunç değil.

 

Yunus Emre münacaatlarıyla da çok dikkati çeken bir ozandır. Bu Tanrısıyla hasbıhalini, candan sohbetini her kitapta bulmak mümkün değil. Çok derin anlamlı insicamlarından bir kaçı şöyle;

 

Ya İlahi ger sual etsen bana,

Cevabım işbudur anda sana.

 

Be bana zulmeyledim ettim günah,

Neyledim nittim sana ey Padişah.

 

Gelmeden dedin hakkıma kem deyü,

Doğmadan dedin Asa deyü.

 

Sen ezelden beri beni asi yazasın,

Doldurasın aleme avezesin.

 

Ben mi düzdüm beni, Sen düzdün beni,

Pür ayıp niçin getirdin ey Gani.

 

Gözüm açıp gördüğüm zindan içi,

Nefs-i heva pür dolu Şeytan içi.

 

Habs içinde ölmiyeyim deyü aç,

Mısmıl u murdar yedim bir iki kaç.

 

Nesne eksildi mi mülkünden senin,

Geçti mi hükmün ya hükmünden senin.

 

Rızkını yiyip seni aç mı kodum,

Ya yiyip öynünü muhtaç mı kodum.

 

Kıl gibi köprü gerersin geç deyü,

Gel seni sen tuzağımdan seç deyü.

 

Kıl gibi köprüden adem mi geçer,

Ya düşer ya dayanır yahut uçar.

 

Kulların köprü yaparlar hayır için,

Hayrı budur kim geçerler seyir için.

 

Ta gerek bünyadı muhkem ola ol,

Ol geçenler ayıda uş doğru yol.

 

Terazi korsun hevaset tartmaya,

Kastedersin beni oda yakmağa.

 

Terazi ana gerek bakkal ola,

Ya bezirgan tacir ü attar ola.

 

Çün günah murdarların murdarıdır,

Hazretinde yaramazlar karıdır.

 

Sen gerek lütuf ile anı örtersin,

Pes ne hacet murdar açıp tartarsın.

 

Sen temaşa kılasın ben hoş yanam,

Haşa Lillah senden ey Rabb el Enam.

 

Sen basirsin hod bilirsin halimi,

Pes ne hacet tartarsın amalimi.

 

Geçmedi mi intikamın öldürüp,

Çürütüp gözüme toprak doldurup.

 

Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan,

Sen bilirsin aşkara vü nihan.

 

Bir avuç toprağa bunca kıyl-ı kaal,

Neye gerek ey Kerim ü Zülcelal.

 

............................

 

Kimin ne zehresi vardır, sana kılınç yürütmeğe,

Cümle alem elindedir, kim ne bilir el katmağa.

 

Veren alan sen olacak, kim cümbüş eyleyebile,

Her kandaşa kudret sensin pir-ü yiğit oynatmağa.

 

Cümle hazneler senindir, kime dilersen verirsin,

Kimin ne zehresi vardır, destursuz adım atmağa.

 

İki cihanın varlığın kudret eli tutup durur,

Yol yokturdur kimseye, sensiz bir adım atmağa.

 

Cümle alemin üstüne, hayr-ı şerri saçan sensin,

Hışm-ı rahmet havaledir, kendi aslına katmağa.

 

Tevfik, inayet olmasa, kim sebep eyleyebile,

Her kandasa kudret senin her işe el uzanmağa.

 

İblis-i Adem kim olur burda fodulluk eyleye,

Yerli yerine sen kodun kul geldi kulluk kılmağa.

 

Ey yarenler s,iz bu sözü dinlen gönül kulağınla,

Can dudağı halis gerek, aşk şarabını tatmağa.

 

Bu dirliği duyan canın hiç fikri bunda değildir,

Yunus dilin yumuş durur, bu tevhidi ayıtmağa.

 

.....................

 

Gözsüze fısıldadım,

Sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler,

Dilimdeki sözümü.

 

Bir öküz boğazladım,

Katladım sere kodum,

Öküz ıssı geldi der,

Boğazladın kazımı.

 

Yunus bir söz söylemiş,

Hiçbir söze benzemez,

Münafıklar elinden,

Örter mana özünü.[12]

 

...................

 

Ben oruç namaz için,

Süci içtim esridüm,

Tespih seccade için,

Dinledim çeşte kopuz.

 

Yunus’un bu sözünden,

Sen mana anlar isen,

Konya minaresini,

Göresin bir çuvaldız.

 

Bana namaz kılmaz deme

Ben kılarım namazımı,

Kılar isem, kılmaz isem,

Ol Hak bilir niyazımı.

 

Hak’dan artık kimse bilmez,

Kafir, Müslüman kimdir,

Ben kılarım namazımı,

Hak geçirdiyse nazımı.

 

.....................

 

FATMA ANA YASI

 

Bir hat olmuş kazıları,

Fatma Ananın kuzuları.

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Fatma Ana, anaları,

Hazreti Ali babaları,

Muhammed’dir dedeleri,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Kerbela’da delik taşlar,

Kur’an okur kesik başlar,

Fatma anaya olan işler,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Fatma Ana kapıdan bakar,

İki ellerin koynuna sokar,

Al kırmızı kanlar akar,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Derviş Yunus söyler vahı,

Söz laftan (………….,,,,)

Kıyamette alır ahı,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.[13]

………….

 

Keleci bilen kişinin

Yüzünü ağ ide bir söz.

Sözü pişirip diyenin

İşini sağ ide bir söz.

 

Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ide bir söz.[14]

 

Kaynak: 1. Öztelli, Cahit; Yunus Emre, :Bütün Şiirleri, Milliyet Yay.1971, İstanbul 1..Baskı

 

2. Gözler, H.Fethi; Yunustan Bugüne Türk Şiiri, İnkilap ve Aka Kitapevi, II.Basım, 1970,

3. Banarlı, Nihat Sami; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, 1945

4.Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yayınları, 1.Baskı 2002,s.22

 

 

 

 

DERVİŞ CEMAL

1250-1350 TUNCELİ-HOZAT-SİVAS

 

Hozat Derviş Cemal köyüne gelen Cemal, bu köyü kurmuştur. Yunus Emre’nin yetiştirdiği mürididir.

 

Allah adın zikretmeyen,

Kullar da azapta gerek.

Adın dilden terk etmeyen,

Gönül de azapta gerek.

 

Hazreti Muhammed eminim,

Yoluna veren yeminim,

Ana kul olan mümin,

Yüzü de mihrapta gerek.

 

Gelmez geri, kalır göçen,

Ecel şerbetini içen,

Hak yolunda sefer açan,

Yiğitler de anda gerek.

 

Başta teberler yelense,

Beden nar ile belense,

Gönül vuslat ile yansa,

Lebleri de abda gerek.

 

Tanrı komaz yüzün kara,

Beli Allah diyenlerin,

Dili Allah diyenlerin,

Desti bula lamda gerek.

 

Derviş Cemal der varamda,

Kül olam Hakkın yolunda,

Yunus Engürü kırında,

Cemal de Hozat’ta gerek.

 

 

Dosttan Gelen Sitem

Sermaye-i aşkı sorarsan Zahid
Aşığın çektiği yar cefasıdır
Bade içtiğimi sorarsan Zahid
Harabat ehlinin dem gıdasıdır

Ne çare çekmeli aşkı serencam
Dosttan gelen sitem ikramdır ikram
Coşkun seda ile çalıp çağırmam
Meyl-i dünya değil aşk dalgasıdır

Hakikat bahrine dalgın Cemali
Hakikat şehrine dalgın Cemali
Uslandı zannetme Derviş Cemali
Üç nokta beş harfin bu davasıdır

Derviş Cemal
Sivas

Feyzullah Çınar tarafından derlenmiştir.

 

........................

 

 

 

 

AŞIK PAŞA (BABA İLYAS’IN TORUNU)

1272-1332 Kırşehir-Kırşehir

 

Asıl adı Ali Beşe’dir. Ailesi Horasan’dan gelmiş ve Kırşehir’e yerleşmiş.Türkiye türkçesiyle ilk eserler yazan şairlerdendir. Nerde doğduğu tam olarak bilinmemekle birlekikte Kırşehir'deki kabri üzerinde doğum ve ölüm tarihleri işlenmiştir. Babası Muhlis Paşadır. Onun babası da Mevlanın dervişi Çelebi Hüsamettin’in büyük babası Baba İlyas’tır.

Hece ve aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Garipname mesnevisi meşhurdur. Marifname ve Aşık Paşa Tarihi adlı divanı vardır.

Yaşadığı yüzyıllarda Türkçe’ye önem verilmesi gerektiğini en etkili biçimde savunmuştur.

 

Türk diline kimseler bakmaz idi,

Türklere Hergiz gönül akmaz idi,

Türk dahi bilmez idi bu dilleri,

İnce yolu, ol ulu menzilleri….

 

 

Allah adını edelim evvel ibtida,

Kandan oldu iptida vü intiha.

 

Evvelin ol evvelidir bigüman,

Ahirin hem ahiridir cavidan.

 

Cümle alem yoğ iken ol varidi,

Şöyle şeksiz gani cebbar idi.

 

……………..

 

Bir zaman var idi bir namıdar,

Saltanat sürmüş idi çok rüzigar.

 

Dünyede çok dürlü iş görmüş idi,

Eyi yavuz çok işe girmiş idi.

 

Dünye içre nimeti key bol idi,

Ol zamanda ne varsa ol idi.

 

Otuz oğul vermiş idi hak ana,

Bir key iştir, gör ki ne derim sana.

 

Her bir işin dünyede kim önü var,

Hiç güman dutma, kim anın sonu var.

 

Nice uzak yol ise ucu dönüm,

Nice uzun ömür ise ucu ölüm.

 

Ol kişi çün belli bildi kim ölür,

Dirdi oğlanlarını öğüt verir.

 

Eydür: Ey oğlanlarım, geçti zaman,

Vakt erdi, ölüserem bigüman.

 

Bari ben size bir öğüt vereyin,

Dünyede dirlik yolun göstereyin.

 

Dediler: Ferman senin n’ider isen,

Dutavuz biz her ne kim sen der isen.

 

Etti: İrte kamu hazır olunuz,

Her biriniz bir ok alıp geliniz.

 

Bir sözüm var söyliyesi söyleyem,

Dirlik aslın size malum eyleyem.

 

İrte oldu, kamu hazır oldular,

Her birisi bir ok alıp geldiler.

 

Etti: Oklu okunuz sın, göreyin,

Ana layık size öğüt vereyin.

 

Sıdılar oklu okun söylediler,

Ne buyurursan buyurgıl dediler.

 

Etti: Varın getirin birer dahi,

Bana verin bu kez ol otuz oku.

 

Kim size ol öğüdü edem ayan,

Bilesiz her bir işi belli beyan.

 

Vardılar bierer dahi getirdiler,

Oklu okun öğ’ne koyup durdular.

 

Gör bu kez n’eti ol iş bilen kişi,

Sen dahi öğüt edingıl ol işi.

 

Otuz oku cem edip duttu bile,

Bağladı baştan başa bir ip ile.

 

Şöyle muhkem bağladı ki oldu bir,

Gitti andan ol otuzluk, kaldı bir.

 

Etti: Bir görün, bu kez sıya mısız?

Sımasanız dediğim duya mısız?

 

Ol otuz yğit anı uçtan uca,

Her biri aldı anı gördü güce.

 

Her biri güçlü gücün sınadılar,

Nice kim cehd ettiler sımadılar.

 

Kaldı aciz çün kamu baktı yere,

Ettiler kim atamız öğüt vere.

 

Ataları Eydür: Ey oğullarım,

Ey yüreğim kanları, ey canlarım.

 

Bu öğüt taptır, ahir dutanlara,

İkilik koyup birliğe yetenlere.

 

Kim ol ok yalnız iken hiç doymadı,

Çün birikti hiç kimesne koymadı.

 

Pes bilin: Yalnız kişi güçsüz olur,

Birikenin devleti uçsuz olur.   [15]

 

 

…………………

 

Çıktım erik dalına,

Anda derdim üzümü.

Bostan ıssı bakıdı,

Der: Ne yersin kozomu.

 

Kerpiç koydum kazana,

Poyraz ile kaynattım,

Nedir deyu sorana,

Bandım verdim özünü.

 

İplik verdim çulhaya,

Sarıp yumak eylemiş,

Becid becid ısmarlar,

Gelsin alsın bezini.

 

Bir serçenin kanadın,

Kırk katıra yüklettim,

Çift dahi çekemedi,

Şöyle kaldı yarısı.

 

Bir sinek bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil gerçektir,

Ben de gördüm tozunu.

 

Bir küt ile güleştim,

Elsiz ayağım aldı,

Güleşip basamadım,

Göyündürdü özümü.

 

Balık kavağa çıkmış,

Zift turşusun yemeğe,

Leylek guduk doğurmuş,

Bak a şunun sözünü.

 

Gözsüze fısıldadım,

Sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler,

Dilimdeki sözümü.

 

Bir öküz boğazladım,

Kakıldım sere koydum,

Öküz ıssı geldi eydür:

Boğazladın kazımı.

 

Yunus bir söz söylemiş,

Hiçbir söze benzemez,

Münafıklar elinden,

Örter mana yüzünü.

 

…………

 

DEYİŞ

 

Her kim bana ağyar ise,

Hak Tanrı yar olsun ana.

Her Kancaru varır ise,

Bağ ü bahar olsun ana.

 

Bana ağu sunan kişi,

Şehd ü şeker olsun işi,

Kolay gele müşkül işi,

Eli erer olsun ana.

 

Acı dirliğim isteyen,

Tatlı dirilsin dünyada,

Kim ölümüm ister ise,

Bin yıl ömür olsun ana.

 

Her kim diler ben har olam,

Düşman elinde zar olam,

Dostları şad ü düşmanı,

Dost maşuk yar olsun ana.

 

Ardımca taşlar atanı,

Hak tahta ağdırsın onu,

Önüme kuyu kazanı,

Güller nisar olsun ana.

 

Her kim diler ise benim,

Ol dostumdan ayrıldığım,

Gözlerinden hicap gitsin,

Dizar iyan olsun ana.

 

Bu Muhlis oğlu Paşa’nın,

Güldüğün istemeyenin,

Ağladığın isteyenin,

Gözüm pınar olsun ana.[16]

 

 

 

Kaynak: 1. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.175

              2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

 

ABDAL MUSA SULTAN

1296-1373 Hoy - Antalya Elmalı

 

Horasan’da dünyaya gelmiştir. Babası Gazi Hasan Ata, annesi Ana Sultandır. Hüsniye adında bir de kız kardeşi vardır. Babasının babası olan Haydar Ata, Hacı Bektaş Veli’nin amcasıdır. Ahmet Yesevi ocağında yetişmiştir. Horasan’dan Azerbaycan Hoy kentine ve daha sonra da Anadolu’ya gelmiştir. Denizli Acıpayam ilçesinde türbesi bulunan Yatağan Baba’ya mürit olmuştur. Bursa’nın fethinde savaşan Anadolu Erenlerindendir. Hacı Bektaşi Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Hacı Bektaş dergahının ilk postnişinidir. Elmalı’da tekke kurmuş ve sayısız mürit yetiştirmiştir. Dünyaca ünlü ozan Kaygusuz Abdal’lı yetiştirmiştir. Abdal Musa’ya aslını sormuşlar. O da şu beyitle karşılık vermiş:

 

Kim ne bilir bizi, nice soydanız,

Ne zerrece oddan, ne hod sudanız.

 

Bize meftun olan marifet söyler,

Biz Horasan mülkindeki boydanız.

 

Musa’ya söylenen “Lenterani” deniriz,

Aslımızı sorar isen asil Soy’danız.

 

Yedi derya bizim keşkülümüzde,

Hacım umman oldu, biz o göldeniz.

 

Yedi tamu bize nevbahar oldu,

Sekiz uçmak i¢indeki köydeniz.

 

Hızır İlyas dahi bizim yoldaşımızdır,

Ne zerrece günden, ne hod aydanız.

 

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz,

Biz kudret okundaki gizli yaydanız.

 

Musa turda durup münacat eyler,

Neslimiz sorarsan, asıl Hoy’danız.

 

Abdal Musa oldum geldim cihane,

Arif olan anlar bizi, nice soydanız.

 

Hacı Bektaşi Veli Hakka yürüyünce Kadıncık Ana, Abdal Musa’yı Hacıbektaş’a davet etmiştir. Hacı Bektaş’a uzun süre hizmet etmiştir. Bektaşi meydanında 12 posttan 11.cisi olan ayakçı postu onundur. Piri Hacı Bektaşi Veli’ye bağlılığını, Balım Sultan ve Kızıl Deli Sultan ile  ilişkisini şu dizelerle dile getirir:

 

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

Binip cansız duvarları yürüten,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Doksan altı bin Horasan pirleri,

Elli yedi bin de Rum Erenleri,

Cümlesinin serfinazı serveri,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Balım Sultan arkadaşı yoldaşı,

Kızıl Deli Sultan dürür hem eşi,

Abdal Musa Sultan dersen ne kişi,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Kaygusuz Abdal gibi devrinin en büyük şair ve ozanını yetiştirmiştir. Rum olan Alanya Beyinin oğlu Gaybi ava çıkmış. Bir geyiğin peşinde Elmalı yakınlarına gelmiş. Onu izleyen Abdal Musa Sultan genç Gaybi’de istikbal görmüş. Denemek için hemen geyik donuna girmiş. Gaybi attığı okla geyiği vurmuş. Yaralı geyik kaçmış, Gaybi peşinden kovalamış, sonunda Abdal Musa dergahından içeri girmiş. Peşinden gelen Gaybi kapıdaki dervişlere içeri giren yaralı geyiği sormuş ve teslim etmelerini istemiş. Onlar da görmediklerini söylemişler. Gaybi’yi Abdal Musa Sultanın huzuruna almışlar.

Sultan “geyiği vurduğun oku tanır mısın?” diye sormuş. Tanırım cevabını alınca, sağ göğsünü açmış “okun bu mudur?” demiş. Bunun üzerine Gaybi Sultana yalvararak müridi olmak istemiş ve tekkede kalmış.

Gaybi’nin yanındakiler babasına durumu iletmişler. Teke Beyi oğlunu ve Abdal Musa’yı getirmesi için ne kadar haberci ve asker gönderdi ise kimse geri dönmemiş, hepsi Abdal Musa Sultana mürit olmuşlar. Sonunda kendisi kalkmış 300 adamıyla Elmalı’ya gelmiş. Kırkların ateş dansını izleyince ikna olmuş ve sultanın elini öperek oğlunu Sultana emanet emiş. Bunu üzerine de Abdal Musa Sultan Gaybi‘ye “Artık kaygın kalmadı, bundan sonra senin adın “Gaygusuz” olsun “der.

Gaygusuz Abdal 40 yıl Sultana hizmet eder ve Sultan “İki aslan bir postta oturmaz” deyip Gaygusuz’u Mısır’a gözcü olarak göndermek ister.  Gaygusuz’a, “yanına alacağın kırk dervişi kendin mi seçmek istersin, yoksa biz mi seçelim” der. Gaygusuz kendim seçerim deyip beğendiği kırk dervişle 1371 de yola çıkar. Yolda denemek için dervişlerden birine “şu çınar ağacına çık da salla, Sultan’a elma gönderelim” der. Derviş, şaşkınlıkla, “ama bu çınar ağacı, bunda elma olur mu?” der. Diğer dervişler de aynı şekilde davranınca, hata ettiğini anlayan Gaygusuz, Abdal Musa Sultan!a dönerek ellerine sarılır, hata ettiğini, kendisini bağışlamasını ve kırk dervişi Onun seçmesini ister. Sultan affeder ve seçtiği kırk dervişle tekrar yola çıkan Gaygusuz aynı yere geldiğinde dervişlere “Şu çınar ağacına biriniz çıksın sallasın, Sultana elma gönderelim” der. Kırk dervişin hepsi birden ağaca tırmanır sallamaya başlarlar. Topladıkları elmaları su yoluyla Abdal Musa Sultana gönderirler. Sultan emaneti aldığını bir hediye göndererek belli eder. Mısır’da 3 yıl kalmış ve 1374 de Abdal Musa’ya kavuşmuştur.

 

Abdal Musa Sultan okur yazar, çağının aydın bir şairidir. Bunu şu dizelerinden anlıyoruz:

 

Ben hocamdan aldım böyle dersimi,

Okur idim elif’den ba’ya deyu.

Kimse bilmez şu dünyanın sırrını,

Ta ezelden çağırıram hu deyu.

 

Kimin azatlayıp kimin fakıdur,

Kimin dövüp sövüp kimin okutur,

Dediler bu meydan kimin hakkıdur,

Kim dedi ki şu murdarı yu deyu.

 

Evvel ekşi nardan üzüm çoğiken,

Davut sofradayken bıçak yoğiken,

İsmail’e inen kurban sağ iken,

Kime dedi şu lokmayı soy deyu.

 

Fatma ana can Ali’nin gülünü,

Miraçtan inerken öpmüş elini,

Hak Yezit’e koklatmadı gülünü,

Muhammet’in yadigarı bu deyu.

 

Abdal Musa’m anda bir dolu içtim,

İçtim ol doluyu kendimden geçtim,

Aşkın ateşine yandım tutuştum,

Ta ezelden çağırıram hu deyu.[17]

……………………..

 

Talip olan gaziler yola gidelim,

Ululardan ulu yol Allah Allah.

Muhammed Ali’ye niyaz edelim,

Gerçekler demine hü Allah Allah.

 

Hasan Hüseyin’dir İmamlar Şahı,

Zeynel Abidin’dir İmamlar mahı,

Muhammed Bakır cümlenin şahı,

Balkıya balkıya nur Allah Allah.

 

Sahibim İmam Cafer’i Sadık,

Ana nazar kıldı Muhammed Habib,

Musa Kazım Rıza yareme tabib,

Derdimin dermanın ver Allah Allah.

 

Şah Taki Naki bu yolu açan,

Hasan al Askeri müşküller seçen,

Muhammed Mehdi’den bir dolu içen,

Müminin kalbidir nur Allah Allah.

 

Abdal Garip Musa’m derdime derman,

Sen mürvet kanisin ey Şahı merdan,

Cesedim içinde çağıra canan,

Muhabbetli nazlı yar Allah Allah.

 

…………………

 

 

Muhammed Ali’nin geldiği meydan,

Yok meydanı değil, var meydanıdır.

Muhammed kırklara niyaz eyledi,

Ar meydanı değil kar meydanıdır.

 

Şahın ölüsün meydana koydular,

Anlar cenazesin susuz yudular,

Orda gördüğün görmedim dediler,

Dört eteğin sakla sır meydanıdır.

 

Gördüğün yerlerde ara bulasın,

Varacağın yerde makbül olasın,

Saklayabilirsen sırrın settar olasın,

Çek çevir kendini sır meydanıdır.

 

Ne söyledim şu erkanda kalana,

Yuf çekerler bu meydanda yalana,

Üç yüz altmış altı merdiban bina,

Kör meydanı değil gör meydanıdır.

 

Abdal Musa Sultan gerçek er ise,

Ali’yi sevenler muhip yar ise,

Hakkın mahbubuna ereyim derse,

Urganı boynunda dar meydanıdır.

 

…………….

 

Gözlerin kör olsun ey kanlı yezit,

Bu meydanda ne var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Güvercin donunda Uruma uçan,

Cümle evliyanın önüne geçen,

İmamlar evinin kapısın açan,

Var mıdır evveli Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Abdal Safi erkanımı yürüden,

Aynı cemde sürlerini sürüden,

Neşter Selman kırk vücudu bir eden,

Var mı sakıyı kösrük Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Muhammed miracın yoluna girdi,

Bu sır gayet sır içinde sır idi,

Şir donunda Cidde mehiri ver dedi,

Bu sırrı kim oynar Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

İmamlar bundadır n’olursun horda,

İkrar alan imam verin cihmarda,

Bed nefisler durmaz meydanı arda,

Baba rehber gerçek Ali’den gayri.

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Her kimin çırağın aksa Hak yakar,

Rıza’ya baş verir teslimin takar,

Aslımız On iki İmama çıkar,

Babamız kim var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Selman bir gül deste uzattı,

Kendi tabutunu kendisi yaptı,

Cemal Mustafa’nın nikabı yetti,

Gördüler gören yok Ali’den gayri,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Er olan bu demde bulur bir eri,

Dergahı Ali’de eskide seri,

Mezhepleri sırlar olur Caferi,

Mezhebi pak kim var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Erenler erkanı gerçek yoludur,

Abdal Musa fakir Ali kuludur,

İmamlar sırrı ile gönlü doludur,

İmamlar değildir Ali’den gayri,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.[18]

 

 

Kaynak: 1. SEYİRCİ, Musa; Abdal Musa Sultan, Der Yay.97, İstanbul 1992.

       2. Yatağanolu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Basım, s.86

 

 

 

 

 

 

GEYİKLİ BABA

1300-1400 Bursa-Bursa

 

Germiyanoğullarındandır. Ünlü bir derviş ve akıncıdır. Bursa’nın fethinde Orhan Gazi’ye yapmış olduğu hizmet ve kahramanlıklarından dolayı kendisi adına Bursa Kestelde bir külliye yapılmıştır. Buradaki türbede gömülüdür. Yanında Balım Sultan yatmaktadır.

 

 

 

 

SELMAN SAVACI-CEMALETTİN

1309-1376 Save-Tebriz

 

 

 

 

KAYGUSUZ ABDAL (GAYBİ- GAYGUSUZ)

1310-1396 Elmalı-Antalya

 

Antalya iline bağlı Alanya Sancağı Teke Beyinin oğlu olan Gaybi, daha 18 yaşında iken 1328 de bir geyik avında Abdal Musa’ya rastlar ve geyik donuna giren Abdal Musa Sultanı okla vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi kovalar, sonunda Abdal Musa Dergahına girer. Arkasından Dergahın kapısına gelen Gaybi dervişlere yaralı geyiği teslim etmesini ister. Geyik görmediklerini söyleyen dervişlere inanmayınca Abdal Musa Sultanın huzuruna çıkartırlar.

Sultan geyiği vurduğun oku tanır mısın?” diye sorar. Tanıyacağını söylemesi üzerine sağ göğsünü açarak vücuduna saplanan oku gösterir. Bu hikmet karşısında hatasını anlayarak kendisin bağışlamasını diler ve Abdal Musa Sultan’a mürit olmak ister. Babası razı olmazsa da birkaç kerameti bizzat yaşar ve oğlunu Abdal Musa’ya emanet eder. Bunun üzerine şeyhi;

“Artık bir gaygın kalmadı, bundan sonra senin adın Kaygusuz olsun” der Ona Kaygusuz lakabını verir.

Kırk yıl Abdal Musa ocağına hizmet eder. Sultan “İki aslan bir postta oturmaz” deyip Gaygusuz’u Mısır’a gözcü olarak göndermek ister.  Gaygusuz’a, “yanına alacağın kırk dervişi kendin mi seçmek istersin, yoksa biz mi seçelim” der. Gaygusuz kendim seçerim deyip beğendiği kırk dervişle 1371 de yola çıkar. Yolda denemek için dervişlerden birine “şu çınar ağacına çık da salla, Sultan’a elma gönderelim” der. Derviş, şaşkınlıkla, “ama bu çınar ağacı, bunda elma olur mu?” der. Diğer dervişler de aynı şekilde davranınca, hata ettiğini anlayan Gaygusuz, Abdal Musa Sultan!a dönerek ellerine sarılır, hata ettiğini, kendisini bağışlamasını ve kırk dervişi Onun seçmesini ister. Sultan affeder ve seçtiği kırk dervişle yola çıkan Gaygusuz aynı yere geldiğinde dervişlere “Şu çınar ağacına biriniz çıksın sallasın, Sultana elma gönderelim” der. Kırk dervişin hepsi birden ağaca tırmanır sallamaya başlarlar. Topladıkları elmaları su yoluyla Abdal Musa Sultana gönderirler. Sultan emaneti aldığını bir hediye göndererek belli eder. 

1371 de 40 derviş ile birlikte Mısır’a giden Gaygusuz, orada 3 yıl kalmış ve 1374 de Abdal Musa’ya kavuşmuştur.

Tekkede aldığı eğitimle devrinin en büyük ozanları arasına girer. Kırk yıl hizmetinden sonra “iki aslan bir posta oturmaz” diyen Abdal Musa onu 40 derviş ile birlikte Mısır’a görevli gönderir. İcazet olarak yazıp verdiği belgeyi saklayacak yer bulamaz, yitireceğim korkusuyla kalbine gömmek için ayran içine doğrayarak yer.

 

ABDAL MUSA’YA

 

Beylerimiz çıktı Avlan üstüne,

Onlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

Urum abdalları hırka ile postun,

Bağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Urum abdalları gelir dost deyü,

Geyikleri nemed ile post deyü,

Hastaları gelir derman isteyü,

Sağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Hind’den bezirganlar gelir yayınır,

Pişer lokmaları, açlar doyunur,

Aşıkları gelir, bunda soyunur,

Erler gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Her matem ayında kanlar saçarlar,

Uyandırıp Hak çerağın yakarlar,

Demine Hu deyip gülbenk çekerler,

Nurlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Meydanında dara durmuş gerçekler,

Çalınır koç kurbanları bıçaklar,

Demine Hu deyip gülbenk çekerler,

Nurlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

İkrarıdır koç yiğitlerin yuları,

Fakıhları çeksem gelmez ileri,

Akpınar Yeşil gölün suları,

Çağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Alim Zülfükarı almış eline,

Sallar durmaz yezitlerin kasdına,

Tümen tümen genç Ali’nin üstüne,

Sırlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Bir niyazımız vardır Gani Keremden,

Münkir bilmez evliyanın sırrından,

Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pirinden,

Ağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

.........................

 

İçmişem bir demden olmuşam ayık,

Düşmüşem peşine olmuşam geyik,

Sana derim sana a deli geyik,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Avcı olsam düşer mi idim izine,

Döner döner ne bakarsın yüzüme,

Men aşık oldum ala gözüne,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Altısı iri idi, birisi de körpe,

Almış körpesin çekilmiş sarpa,

Yüküm barut değil billahi arpa,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Kaygusuz ABDAL’ım çıktım mekandan,

Men de korkar idim bu tatlı candan,

Varıp da pirine ağlama menden,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

..........................................

 

Kaygusuz Abdal, sevenlerin tanrısını canın içinde görebileceğini  düşünür. Şöyle der:

 

Aşıklar can içinde,

Aşikar gördü hakkı,

İşitmenin manası,

Olmaya görmek gibi.

 

Canın içinde tanrıyı görmek, başkasından duymaktan daha anlamlı olduğunu ifade ediyor. Tasavvufta “kişi tanrıyı kendi gönlünde görür, gönül tanrının evi ve göründüğü yerdir.” İnancı hakimdir. Yine insanı Yunus kadar kısa ve öz tarif eder. Şöyle ki:

 

Bu adem dedikleri,

El ayakla baş değil,

Adem manaya derler,

Suret ile kaş değil.

 

Gerçek, insanın görünüş değil, anlamsal bir varlık olduğu inancı ifade edilmek isteniyor. 

 

Behey kardeş yolumuza,

Giremezsin demedim mi?

Bizim gizli sırrımıza ,

Eremezsin demedim mi?

 

Bu sırrı değmeler bilmez,

Bilenler de haber vermez,

Bu sırrı gayri göz görmez,

Göremezsin demedim mi?

 

Üçler yediler erkanın,

Bilenler sürer devranın,

Kırklar ceminde devranın,

Kesemezsin demedim mi?

 

.....................

 

Evliyadan gelen kelam,

Okunan kuran değil mi?

Gerçek Velinin sözleri,

Sure-i rahman değil mi?

 

Çün seni Hak yarattığı,

Kendine mir’at ettiği,

Tecelli zat ettiği,

Suret-i insan değil mi?

 

,,,,,,,,,,,,,,,,,,

 

Adem oldum geldim adem içine,

Uğradım bir hana, handan içeri.

Zembur gibi kandan kana konarken,

Bir kana uğradım kandan içeri.

 

At oynatma zahit, bu meydan değil,

Bu meydan der isen, bu erkan değil,

Süleyman der isen, Süleyman değil,

Süleyman var, Süleyman'dan içeri.

 

Aşk bedesteninden mercan almışem,

İrfan meclisinden erkan almışem,

Bu canı verip de, bir can almışem,

Saklarım bu canı candan içeri.

 

Şeriatı Muhammede  verdiler,

Tarikat üstüne bir yol kurdular,

Marifet babında sual sordular,

Hakikat var, hakikattan içeri.

 

KAYGUSUZ’um eydür bir nutkum hakla,

Bir mürşide el ver kalbini pakla,

Mürşidin verdiğin tut, kavi sakla,

İlikten kemikten kandan içeri.

 

......................

 

Ey özün insan bilen,

Var edeb öğren edep.

Ey edep erkan bilen,

Ar edep öğren edep.

 

Gel Hakka olma asi,

Ta gide gönlün pası,

Dört kitabın manisi,

Var edep öğren dep.

 

Edep gerektür ere,

Ta yolu doğru vara,

Edepsiz girme yola,

Var edep öğren edep.

 

Kaygusuz Abdal uyan,

Aşkı bil aşka boyan,

Şöyle demişdür diyen,

Var edep öğren edep.[19]

 

……………….

 

KAZ DESTANI

 

Bir kaz aldım ben karıdan,

Boynu da uzun borudan,

Kırk abdal kanın kurutan,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Sekizimiz odun çeker,

Kaz kaldırmış başın bakar,

Dokuzumuz ateş yakar,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaza verdik birkaç akçe,

Eti kemiğinden pekçe,

Ne kazan kaldı ne kepçe,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaz değilmiş be, bu azmış,

Kırk yıl kaf dağını gezmiş,

Kanadın kuyruğun düzmüş,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazı koyduk bir ocağa,

Uçtu gitti bir bucağa,

Bu ne haldir hacı ağa,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı selki,

Dişi koyun emmiş tilki,

Nuh Nebi‘den kalmış belki,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı sarı,

Kemiği etinden iri,

Sağlık ile satma karı,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı ala,

Var yürü git güle güle,

Başımıza kalma bela,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Suyuna biz saldık bulgur,

Bulgur Allah deyu kalgır,

Be yarenler bu ne haldır,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaygusuz Abdal nidelim,

Ahd ile vefa güdelim,

Kaldırıp postu gidelim,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.[20]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. Otyam, A.Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

           2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.124  

 

 

 

 

 

SAİD EMRE

1320-1400 Eskişehir-Eskişehir

 

Hacım Sultan’a bağlı bir mürid olduğu kendi şiiridinden anlaşılıyor.

“Said ider yüz bin minnet,

  Hacım bana benim dedi.”

 

Her dem bile danışub, adı kandadır dirsin,

Uyanık sanma seni, yavlak katı uyursun.

 

Dün gün sana çağırır, bir beri bakgıl diyü,

Bir kez dönüp bakmadın, uyumazın sanırsın.

 

Ana bakan kimsenin, gözünde hicap olmaz,

Niçin gözün hicaplı, bunca yıldır bakarsın.

 

 

Gel açalım nazarı, koyalım neng ü arı,

Anun için görmedin, güman ile bakarsın.

 

Işk ile aç gözünü, doğru eyle özünü,

Zinhar eğri dirilme, çün doğruluk bilirsin.

 

Kim yola doğru vardı, cümle düşman el oldu,

Niçin dost eylemezsin, niçin düşmanın bilirsin.

 

Katı uykuda kişi, düş görmek onun işi,

Göre durduğun söyle, niçin düşün söylersin.

 

Kimsenin yükün seçgil, sen dost iline aşgil,

Said’lik duta varıp, dostu bulam sanırsın.

 

.......................

 

Bakuben ne göresin,

Gözün açılmayınca,

Kimseyi ne bilesin ,

Sen seni bilmeyince.

 

Yola var yoldan kalma,

Her türlü varlık alma,

Sen seni yolda bilme,

Yol tamam olmayınca.[21]

 

 

 

 

Kaynak: Eyüpoğlu, İsmet Zeki; Alevi Bektaşi Edebiyatı, Der Yay. İstanbul 1991

 

 

 

 

 

 

 

 

NESİMİ (SEYİD NESİMİ) İMADEDDİN NESİMİ

1340 - 1418 Şirvan-Halep

 

Alevilerin yedi ünlü ozanından biridir. Asıl adı Ömer’dir. Ancak, Alevi çevrelerinde yaşadığı için makbül olmayan bu adı hiç kullanmamış ve adeta unutturmuştur. Bir adı da Ali’dir. Ancak en çok Nesimi adıyla bilinir. Seyyid adı, gerçekten mi yoksa öyle görünmek ihtiyaccından mı kullanımış, bilinmiyor. Hz. Ali ve Hz. Fatima’nın oğlu Hasan’dan inenlere “Seyyid”, Hüseyin’den inenlere “Şerif” dendiğini biliyoruz. Babasının adı bilinmemektedir. Şah Handan isimli bir kardeşi olduğunu şu mısrasından anlıyoruz:

 

“Bende sığar iki cihan; ben bu cihana sığmazam,

Gevheri la mekan benem; kevn ü mekana sığmazam” deyince

 

“Gel bu sırrı kimseye faş eyleme!

  Han-i hası ammaye aş eyleme!”

Diyerek kardeşi Han’ı cevaplar. Bağdat karyesinden olan Nesimi köyünde doğduğu sanılır. Yine, Tebrizli, Şirazlı, Nusaybinli diyen araştırmacılar olmuştur. Kardeşi Han veya Handan Şirvan’da doğup orada vefat ettiğine göre Şirvan’da doğduğu ileri sürülebilir. Doğduğu yıl da tam olarak bilinmemekle birlikte 1340 yılında doğduğu sanılmaktadır.

Türkçeyi çok iyi kullandığı ve Türkçe şiirler yazdığı biliniyor. Kullandığı kelimelerden “gelmem” yerine “gelebilmem” , “sığmam” yerine “sığmazam”, “demem” terine “demezem” gibi fiilin geniş zamanlı olumsuz hallerini kullandığına bakılırsa dilinin Oğuz Türkçesi olduğu anlaşılmaktadır. Şu mısrasında Türkmen olduğunu açıklar;

“Arabın nutkı bağlandı dilünden,

Diyen kimdir seni ki Türkmansen?”

Türkçe şiirleri Farsça olanlara oranla daha espirili ve daha kuvvetli ifadeler içermesi de aslının Türk olduğunu tanıklar.

Alevi Bektaşi çevrelerince sevilen ve sayılan 7 ulu ozandan biridir. Varlık birliği inancına (Vahdeti vücut) sahiptir. Herşeyi yaratan tanrı, yarattıklarını kendinden yaratmaktadır. İnsanı da o yaratmıştır. O halde insan tanrının bir parçasıdır. Tanrı insanlardan en kamil olanın donuna girerek insanların arasına karışır. Hz. Ali en olgun bir insandır. Tanrı Hz. Ali donunda aramızda dolaşıyor diye düşünür. Hz. Ali’nin tanrı sayılması fikri buradan kaynaklanır. Nesimi Fazlullah Hurufi’ye de yakınlık duymuş ve onu öven şiirler yazmıştır. Nesimi çağına göre oldukça absürd bu düşüncesini şiirlerinde açıkça söyleyince bağnaz çevrelerin dikkatini çekmiştir.

 

“Mansur gibi benden eğer çıhdı; Ene’l Hak,

Ey hace itab eyleme uş darumı buldum.”

 

“Faş eyledüm cihana Ene’l Hak rümüzını,

Doğru haberdür, anın içün dara düşmüşem.”

 

“Gel Enel Hak sırrını meyhanede meyden işit,

Ey düşen inkara niçün münkiri meyhanesen?”

 

“Ger Enel Hak söylemekten dara asılsam ne gam?

Bunca Mansur’ın asılmış başı ber-dar uşta gör.”

 

“Zikrüm Ene’l Hak’dür benüm, doğru sözüm hakdür benüm,

Dareyn içinde gayrühü hem leyse fiddar olmuşam.”

 

Diyerek onlara ters gelen “Enel Hak” düşüncesi sebebiyle Nesimi Halep’te yakalanır. İmansızlıkla suçlanır. Dava açan Hanefi mezhebi alimlerinden Şanakşi (Çanakçı) oğludur. Fetva verenler arasında Maliki mezhebi kadılar kadısı Fethüddin, Hanbeli mezhebi Kadılar Kadısı Hazük oğlu da bulunmaktadır. Hakim davacıya “Onun imansız olduğunu ispat et, yoksa seni öldürtürüm.” Deyince davacı davasından vaz geçer. Nesim, suçlamayı reddeder. “Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü en ne Muhammeden Resulullah.” Diyerek kelimeyi şehadet getirir. Ancak, onu tehlikeli görürler. Çünkü, ünü yayılmış, ona inanların sayısı artmış, tarikatı genişlemiştir. Kuvvetli Türkçe ve Farsça şiirleri vasıtasıyla propagandasının önüne geçilemez olmuştur. Ortadan kaldırılması kendilerini hak mezhebi gösterenlerin işine geliyordu.  Boynu vurularak, derisi yüzülerek, vücudun uzuvları parçalanarak 1418 de idam edilir. Onun gibi daha yüzlercesinin aynı bahanelerle darağacında can vermiş olduklarına yukarıdaki mısrasında Nesimi değinmiştir. Kabri Halep’tedir ve ziyaret edilir.

XVI. ve XVII. Yüz yılda yaşamış olan Kul Nesimi ile karıştırmamak gerekir. Seyyid Nesimi Aruz, Kul Nesimi ise hece veznini kullanır. Seyyid Nesimi sağlam kafiye kullanır, Kul Nesimi bozuk kafiye kullanır. Seyyid Nesimi öz Türkçe sözcüklere yer verir, Kul Nesimi öz Türkçe'ye yer vermez. Kul Nesimi Farsça eseri yoktur.

Mahlas olarak kullandığı İmadeddin, dinin direği demektir. Nesimi mahlasını kullanmasını da şu şiirine bakılırsa hocası Fazlulllah tarafından verildiği düşünülebilir.

“Adımı Hak’dan Nesimi yazerem”

Şiirlerinin tamamını okuduğumuzda Nesim’nin katıksız Müslüman ve Türkmen Alevisi olduğunu görürüz. Hurufilerle bazen kesişen yanı olmasına karşın kuvvetli bir Allah inanışı var. Bu inanış Allah aşkıyla, Allah sevgisiyle öylesine bezenmiştir ki adeta özdeşleşmiş, bir olmuştur. O ölmeden ölmüş, bilerek ve isteyerek, çok sevdiği Allahına kavuşmuştur. Artık O bir Veli’dir, Allah dostudur. Allahın sevgili kulu Hz. Muhammed’i ve Hz. Ali’yi kendine mihman tutmuştur.

 

“Canı virsem behasına azdur,

Allah Allah, görün ne hilkatdür.

 

Ruhını Mustafa’nın anıcağız,

Vir salatı ki şart ü adetdür.

 

Kerem Allahü vechü ki Ali,

Ne ki didi, cihanda hizmetdür.

 

Dahi evladına selam eyle!

Ana gör kim sana saadetdür.

 

Bir güneş sen Nesimi kim anın,

Niceler zerresine hasretdür.”

 “aleyhi’s selam”

Nesimi sondan ikinci mısrasında “Dahi evladına selam eyle” derken, Muhammed–Ali evladına “Selam olsun.” Diyerek anma yapıyor. Bu tür anmalar, Alevilerde Ehlibeyt soyundan olanlara duyulan sevgi ve saygı şiarıdır. Nesimi bu ifadeyle Alevi olduğunu açığa vuruyor.

 

Ey Cennetin handan güli,

Acı firakin har imiş.

Müşteka dirlik sensüzin,

Vallah ki key düşvar imiş.

 

Sesüz gerekmez Kün fe kan,

Ey sureti Rahman bana,

Işk ehlinin maksudı çün,

Kevni mekanda yar imiş.

 

Musa tecelli nurını,

Görmek temenna eyledi,

Maksudı malum oldı kim,

Hak’tan anın didar imiş.

 

Hak ile yar ol, yari bil,

Yad olma Hak’dan, arif ol,

Şol müddei kim Hak ilen,

Yar olmadı, ağyar imiş.

 

Ger tanımışsan nefsini,

Gerçek bilirsin Rabbini,

Hak’dır seninle, gam yime,

Niçün ki Hakkın yar imiş.

 

Mansur “Enel Hak” söyledi,

Hak’dır sözi, Hak söyledi,

Anın cezası gam değil,

Biganeden ger dar imiş.

 

Kalü Belanın ahdini,

Unutmazam, unutma kim,

İmanı tevhid ehlinin,

Şol ahdü şol ikrar imiş.

 

Münkir inanmaz ger Hak’e,

Ayb itme anı, farig ol,

Şol maniden kim münkirin,

Daim işi inkar imiş.

 

Hak suretinden gö yumar,

Zahid nedendür bilmezem,

Şol mekri çoh Şeytan gibi,

Hak’dan meğer bizar imiş.

 

Arif katında dünynın,

Mikdarı yohdur zerrece,

Mizana çek mikdarını,

Gör kim ne bimikdar imiş.

 

Nazmi Nesimi2nin yakın,

Allahü nur’ın şerhidür,

Ol nurı her kim bilmedi,

Bil kim nasibi nar imiş.

 

................

 

Yer ile gök yaradılmazdan evvel,

Seyyid Nesimi aşık idi ol cemale.

 

Hasretinden gam yer isem n’ola,

Aşıkın daim işidür gam yemek.

 

Nesimi’nin mekanı la mekandır,

Mekansız aşıkın Hak’tır mekanı.

..............

 

Bu derin manayı gör ki beyan eder Nesimi,

Felekin dili tutuldı bu ulu beyan içinde.

 

Her neye kim baktın ise, anda sen Allahı gör,

Kancaru kim azim kılsan, semme vechullahı gör.

 

Bu ikilik perdesinden geç, hicabı ref kıl,

Gel bu birlik vahdetinden bak, bu Resullahı gör.

 

Haccı ekber kılmak ister isen, gel ey zahid beri,

Aşıkın kalbi içinde, sen bu Beytullahı gör.

 

Platon’un kuramından esinlenerek yaratılışın, görünmeyen tanrısal özden görünür duruma gelen bir fışkırma olduğu kabul edilir. Yaratmak yoktan var etmek değil, görünmezken görünür olmaktır. Bu gizemci felsefe anlayışı İslamiyette de yankısını bulmuş olacak ki tanrı-evren-insan ilişkisi “tanrı insandır, insan tanrı” çerçevesine oturtulmuştur.

 

Aşk katında küfür ile İslam birdir,

Her kanda mesken eylese aşık emirdir.

 

Diyerek aşık için onaylamak ile yadsımak; inanmak ile inanmamak özdeştir demek istiyor. Aşığa yasak, koru yoktur.

 

Gerçek hadis imiş bu, ki hubun vefası yoh,

Kim sevdi hubı kim didi hubun cefası yoh.

 

İşkın belası yoh, deyüğben işka düşme kim,

Kim aşık oldı kim dedi İşkın belası yoh.

 

Gel gel berü ki savmü salatın kazası yoh,

Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yoh.

 

Fani cihana bahma, geçer ümri sevme kim,

Ümrin zevali var u cihanın bekası yoh.

 

Yarıun gelür hemişe cefası Nesimi’ye,

Sen sanma kim Nesimi’ye yarın atası yoh.

 

.....................

Böyle Kem Zamanda

Böyle kem zamanda cihana geldim
Herkes imanından süzüldü gitti
Talip olan eden erkandan şaştı
Onlar inkarından çözüldü gitti

Kiminin yükü var haddinden kaba
Harmanda nanı yok elinde yaba
Yalancı şıh talip mürit kör baba
Yarısı kuyruğu döküldü gitti

Seyyid nesimi`yim meydana serim
Doğruyu söylersem yüzerler derim
Bu dünyada olan hayırla şerim
O da defterime yazıldı gitti

Nesimi

Duaz-ı İmam 3

Gel Dilber Ağlatma Beni Şah-ı Merdan Aşkına
Du Cihanın Ranıması Şii Yezdan Aşkına
Şahım Hasan Pir Hüseyin Kerbela Meydan İçin
Lütfedip Bağışla Cürmüm Ali Süphan Aşkına
Dost Dost

İmam Zeynel Abidin’in Abına Umdumusa
Arayıp Özünde Bakırı Buldunusa
Ceddin Evladı Muhammet Cafer’i Bildin İse
Rahme Gel Ol Şahı Merdan Ali İmran Aşkına
Dost Dost

Seyid Musa’yı Kazımdır Ehl-İ Beytin Serveri
Canı Aşkı Nuş Edenler Müpteladır Ekseri
Şahı Şehidi Horasan İmam Rıza’dan Beri
Müptelayı Merhamet Kıl Kalb-İ Viran Aşkına
Dost Dost

Ey Virani Çıkma Yoldan Doğru Raha Gel Beri
Muhabbet Şevkat Senindir Ey Hasan-Ül Askeri
Evliyalar Serfirazı Hacı Bektaş-I Veli
Sen Ganisin Ver Muradı Devri Mihtan Aşkına
Dost Dost

Nesimi

O Kadere Lanet Yazıya Lanet

Beni böyle bu hallere getiren
O kadere lanet yazıya lanet
Böyle acılarla ömrüm bitiren
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet

Ağla ey Nesimi sen sana acı
Bulunmaz dermanın yoktur ilacı
Bahtın kara senin kaderin acı
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet

Nesimi

Canım Erenlere Kurban

Canım erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
İkrarım ezelden kadım
Canım meydanda meydanda

Yanarım yoktur dumanım
Gönlümde yoktur gumanım
Al malım bağışla canım
Varım meydanda meydanda

Kellem koltuğuma aldım
Kan ettim kapuna geldim
Ettiğime pişman oldum
Darım meydanda meydanda

Münkir rakipten kaçın
Müminim hülle don biçin
Ben bülbülüm bir gül için
Zarım meydanda meydanda

Gerçek olan olur gani
Gani olan olur veli
Nesimi`yem yüzün beni
Derim meydanda meydanda

Seyit Nesimi

Seher Oldu Ey Nigarım

Seher oldu ey nigarım
Belki gidem diyarımdan
Felek zulmedip ayırdı
Beni gül yüzlü yarımden

Ölen bilir kalan bilir
Seni turap olan bilir
Muhabbet kokusu gelir
Yel estikçe damarımdan

Senin elin bana ermez
Benim gözüm seni görmez
Murayiler kain olmaz
Ayırır yari yarinden

Seyit Nesimi`nin ahı
Gidenler gelmez bir dahi
Medet ey kulların şahı
Mahrum koyma didarından

Seyit Nesimi

Musa Eroğlu tarafından bestelendi.
 

.............................

 

 

Ey gülüm, ey sümbülüm, ey süsenim, ey anberim,

Ey menüm nahlim, yine habbü nebatim şekkerim,

Ey tabibim, ey habibim, ey canım, ey hem demim,

Ey refikim, ey şefikim, ey begim, ey dilberim.

 

....................

 

TUYUGLAR

 

Şol boyı ranaya virdüm gönlümi,

Şol gözi şehlaya virdüm gönlümi,

Şol güneş simaya virdüm gönlümi,

Şol yüzi nur aya virdüm gönlümi.

 

Çün senündür her kim var ey gönül,

Kimden umarsın ata, var ey gönül,

Çün yetersin sen sana yar ey gönül,

Yarini yerini bil, olma ağyar ey gönül.

 

Razıku lerzakumuz Maraş degül,

Rızkı Maraş’dan umarsan hoş degül,

Her kim arıtmaz içün bigaş degül,

İki üçi kim diyer kim şeş degül.

 

Yüzüni Hak’dan çevirme Hakkı bil,

Doğru kavl ol, doğru fi’l ol, doğru dil,

Çün buyurdu “Üscüdü” Rabbi Celil,

“Üscüdü” yitmez mi insana delil?

 

Yare her saat selam olsun selam,

İşret ü ayşi müdam olsun müdam,

Yarsız suhbet haram olsun haram,

Yara bu mani temam olsun temam.

 

Ger Hak oldun, hak sıfatın kandedir,

Hak sıfat ol, gör ki zatın kandedir,

Ger muhit oldun, cihadın kandedir,

Ey Kemah ahar Fırat’ın kandedir?

 

Adımı Hak’dan Nesimi yazerem,

Bil bu maniden ki simem, ya zerem,

Hem hidayet eylerem, hem azerem,

Hem putu uşadıcı, hem Azer’em.

.................

 

 

Gel bu demi hoş görelim,

Evvel geçen dem dem değil,

Kim bu dem kadrini bilmez,

Eyle bil ki o adem değil.

 

......................

 

Suretin pakize nakşi layezali mendedir,

Menden ayrılmaz bu suret üş hayali mendedir.

 

Gerçi gözden gittiğin acı firak oldu veli,

Her cihetten baharım vaslın visali mendedir.

 

Nesimi, burada ayrılığın tabanda olmadığını, özle görünüşün aslında bir olduğunu dile getiriyor. Sevenle sevilenin, bakanla bakılanın, görenle görülenin özdeş olduklarını söylüyor. Bu da varlık birliğinin yansımasıdır.

 

Hak taala ademoğlu özüdür,

Otuz iki hak kelamı sözüdür.

Cümle alem bil ki Allah özüdür,

Adem ol candır, güneş yüzüdür.

 

Nesimi, tanrı-insan özdeşliğini böyle çarpıcı biçimde ortaya koyunca, onu dinsiz, Allaha şirk koşan biri olarak suçladılar. En acımasız biçimde öldürülmesi düşünülmüş olacak ki derisi yüzülmek suretiyle acılar içinde, bağırta bağırta katledilmiştir.[22]

Ancak garip olan, bir tek gerçek var ki, Nesimi hala yaşıyor, anılıyor ve onu öldüren ve ona zındık diyen onlarca belki de yüzlerce dinciden bir tanesinin bile ismi bilinmiyor![23]

   

 

Sorma be birader mezhebimizi,

Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.

Çağırma meclis-i riyaya bizi,

Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.

 

Biz müftü bilmeyiz, fetva bilmeyiz,

Kıyl-ü kal bilmeyiz, ifta bilmeyiz,

Hakikat bahsinde hata bilmeyiz,

Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır.

 

Bizlerden bekleme zühd-ü ibadet,

Tutmuşuz evvelden rah-i selamet,

Tevella olmaktır bize alamet,

Sanma ki sağımız solumuz vardır.

 

Ey zahit surete tapma, Hakkı bul,

Şah-ı velayete olmuşuz hep kul,

Hakikat şehrinden geçer bize yol,

Başka şey bilmeyiz Alimiz vardır.

 

Nesimi esrarı faş etme sakın,

Ne bilsen ham ervah likasın hakkın,

Hakkı bilmeyene hak olmaz yakın,

Bizim hak katında erimiz vardır.

....................

 

Padişah-ı alem olmak, bir kuru kavga imiş,

Bir veliye bende olmak, cümleden evla imiş.

......................

 

Yok iken yer ile gök, ben ezelden var idim,

Geferin yek denesinden ileri bakar idim.

 

Geferi su eyledim, tuttu cihanı serbe ser,

Yeri, göğü, arşı, kürsü yaradan seddar idim.

 

Girdim adem donuna, kim ne bilsin sırrımı,

Ben Naci kavminde ta ezelden var idim.

.........................

 

      Fazlullah dost oldu, bir başka dosta,

Benim için gerek mi var?

 

Nesimi Fazlullah’ın aciz bir kuludur,

Fazl haktır, Fazl haktır, Halikımız.

Ben Hak’la yol oldum ve Hak oldum.

 

Ben onun hem öncesiz Zatı, hem de sıfatlarıyım.

Ey Nesimi cemalin, cemalullahın tecellisidir.

....................

 

Arife la mekan otuz ikidir,

Sahibi cismi can otuz ikidir.

 

Aç gönül gözünü vü yüzüne bah,

Kim yakin bigüman otuz ikidir.

 

Sensen Ümmül Kitabın esrarı,

Ne sanırsan heman otuz ikidir.

 

İndi İsa, götürdü şirk ü nifak,

Şehi sahib beyan otuz ikidir.

 

Gör Nesimi ki suret ü mana,

Aşkar ü nihan otuz ikidir.

 

 

..................

 

Nefsin tanıdı ve bil Rabbi,

Tevhid yolunda ekti habbi.

 

Deryayı muhit cuşa geldi,

Kevn ile mekan huruşa geldi.

 

Her zerre güneşten oldu zahir,

Toprağı sücud kıldı tahir.

 

Can ile ten oldu bir hakikat,

Birleşdi şeriat vü tarikat.

 

Eşya ikilikten oldu hali,

Baki Ehad oldu La-yezali.

 

Külli yer ü gök Hak oldu mutlak,

Söyler def ü çeng ü ney “Enel Hak”

 

Sırrı ezel oldu aşkara,

Arif nice eylesin müdara.

......................

 

 

Gel gönül yanalım

Ateşi aşka,

Şule verelim

Ateşi aşka.

 

Evvel aldandım,

Pek kolay sandım,

Durmayıp yandım

Ateşi aşka.

 

Aşk ehli ölmez,

Yerde çürümez,

Yanmayan bilmez

Ateşi aşka.

 

Vardım götürdüm,

Boştu getirdim,

Geçtim oturdum,

Ateşi aşka.

 

Varın verenler,

Dosta verenler,

Yandım erenler,

Ateşi aşka.

 

Aşk hali olmaz,

Yerde çürümez,

Yanmayan bilmez,

Ateşi aşka.

 

Ey padişahım,

Affet günahım,

Yanmadır karım,

Ateşi aşka.

 

Seyyid Nesimi,

Terkeyle resmi,

Yandır bu cismi,

Ateşi aşka.[24]

…………….

 

Taş ve kesek oldı, nesrini, verdi,

Ferhad Şirin oldı,

Ateşi aşka.

 

Taş ve kesek oldı verdü nesrin,

Ferhad ile Hüsrev oldı Şirin.

 

Bir bahre dalupdurur Nesimi,

Yani ne ider ol zer ile simi.

...................

 

Sofinin ger var ise dilinde zikri la ilah,

Aşıkı sadıkların kalbinde illallah var.

..........

 

Bugün ben pirime vardım,

Pirin cemali güldür gül.

Oturmuş taht makamına,

Tahtı revanı güldür gül.

 

Gülden terazi tutarlar,

Gülü gül ile tartarlar,

Gül alırlar gül satarlar,

Çarşı pazarı güldür gül.

 

Toprağı gül, taşı gül,

Kurusu gül yaşı gül,

Has bahçenin içinde,

Servi revanı güldür gül.

 

Gülden değirmeni döner,

Anın ile gül öğünür,

Akar çarkı döner çarkı,

Bendi pınarı güldür gül.

 

Ak gül ile kırmızı gül,

Çift yetişmiş bir bahçede,

Bakışırlar hare karşı,

Hari gül, ezhari güldür gül.

 

Gel ha gel Seyyid NESİMİ,

Hak nefesi güldür gül,

Şu öten garip bülbülün,

Derdi figanı güldür gül.

.................

 

İman ile küfür bir şey oldı,

Acı ile datlu bir mey oldı.

 

Şirket aradan götürdi zahmet,

Vahdetten açıldı bab-ı rahmet.

 

Ger acuh ise basiretün bah,

Gör sen de Hak’ı vü gitme irah.

 

Gör sende seni ne cism ü cansen,

Maksudu vücudi Kün fe kan sen.

 

Çalındı kıyametin nefiri,

Ey sağır işitmedün safiri.

 

Haşrin güni geldi, uyhudan dür,

İnanmaz isen gözüni aç da gör.

 

Uyhudan uyan ki mahşer oldı,

Gör nice zemane pür-şer oldı.

 

Neşr oldı uyan, kuruldu mizan,

Haşr oldı inan, bilindi Yezdan.

 

Çün sen geçesen bu istivadan,

Azad olasan gam ü beladan.

 

Musa benem, uş asa elimde,

Hak’dan ezeli kılıç belimde.

 

Halklın eline basar asayı,

Yani ki bilin bu istivayı.

 

Ademde tecelli kıldı Allah,

Kıl ademe secde, olma gümrah.

 

Şeytani laine uyma zinhar,

Anın sözine inanma ey yar.

 

Fazl ister isen hakikatte var,

Say eyle bu işe, kalma zinhar.

 

Enfasi Nesimi gör ne candır,

Deryayı muhit ü dürri kandır.

................

 

         MESNEVİ

 

Ey Hak ehli, yakin imiş bu haber,

Ki bilen nefsini dürir ehli nazer.

 

Nefsini kim ki bildi, bildi Hak’i,

Nefsini bilmeyenler oldı şaki.

 

Ey Hak’i isteyen gel insan ol,

Kara daş olma, lalü mercan ol.

 

Ger dilersen saadeti ebedi,

Tamuyı bil ki, niçün oldı yedi.

 

Sekiz oldu kapısı uçmağın,

Niye dört oldı suyu ırmağın.

 

Tubi ağacının nedir yemişi,

Hak anı er yaratdı, yohsa dişi.

 

Huri gılman neden ibarettir,

Hüve men hü neye işarettir.

 

Ne dimektir, bana beyan eyle,

Bu nihan sırrını ayan eyle.

 

Bunların aslını nedendir bil,

Ger sen şeytana olma eğri dil.

 

Bunları bilmeyen ne bilmiş ola,

Adı anın evi yıhılmış ola.

 

Fani oldı özinden oldı Hak,

Bildi kim cümle Hak imiş mutlak.

 

Ne bilür değme can ver canı,

Hızre sor, Hızre Ab-i Hayvanı.

 

Ey Nesimi sözündür Ab-ı hayat,

İçmeyen anı kaldı fiz Zulümat.

................

 

GAZEL

 

Bende sığmış iki cihan, ben bir cihana sığmazam,

Gevheri la mekan benem, kev ü mekana sığmazam.

 

Kevn ü mekandır ayetüm, zata gider bidayetm,

Sen bu nişan ile beni bil ki nişana sığmazam.

 

Kimse güman iü zann ile olmadı Hak ile biliş,

Hak’kı bilen bilir ki ben, zann ü gümana sığmazam.

 

Surete bah u maniyi suret içinde tanı kim,

Cism ile can benem, veli cisme vü cana sığmazam.

 

Hem sadefem, hem incüyem, haşr ü sırat esenciyim,

Bunca kumaş u raht ile ben bu dükkana sığmazam.

 

Genci cihan benem ben uş, ayni iyan benem ben uş,

Gevheri kan benem ben uş, bahre vü kana sığmazam.

 

Gerçi muhiti azamem, adem adımdır ademem,

Dar ile kün fe kan benem, ben bu mekana sığmazam.

 

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zeman benem,

Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamane sığmazam.

 

Encüm ile felek benem, vahyi bilen melek benem,

Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.

 

Zerre benem, güneş benem, Çar ile penç ü şeş benem,

Sureti gör beyan ile, bil ki bu şana sığmazam.

 

Nar benem, şecer benem, Arşa çıhan hacer benem,

Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

 

Şems benem, kamer benem, şehd benem, şeker benem,

Ruhi revan bağışlarım, ruhi revana sığmazam.

 

Gerçi bugün Nesimi’yem Haşimi’yem, Kureyşi’yem,

Bundan uludur ayetim, ayet ü şana sığmazam.

...................

 

Kim ki bilmez özini, bilmeye hergiz sözini,

Kendözin anlamayan bilmedi bü kar nedir?

 

İlmi Kuran ü Hadis ü haber ü Vaz ile ders,

Kamu bir mani imiş, bunca tekrar nedir?

 

.............

 

TOYUGLAR

 

Gözlerim bahdıkça ey Şah alnuna,

Gökden indi sanuram mah alnuna,

Gördüm anda “Ahsene İllah” ayetin,

Ohıdum men barek Allah alnuna.

 

Geldi Hak’dan müjdeci bir günde dörd,

Kim bize Beg virdi bir günlük yogurd,

Ol dahi yarısı su, kalan yarısı durd,

Bahşişi Türkün mi yeğdür, yoksa Kürd?

 

 

Kaynak: 1. KÜRKÇÜOĞLU, Kemal Edip; Seyyid Nesimi Divanından        Seçmeler, M.E.B. İstanbul 1973 1. Baskı

                 2. Eyüpoğlu, İsmet Zeki; Alevi Bektaşi Edebiyatı, Der Yay. İstanbul 1991

        3. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.112

 

 

 

 

 

 

*KADI BURHANETTİN (AHMET)

1345-1398 Sivas-Sivas

(Kadı Ahmed Burhaneddin (1329 – 1384))

          Asıl adı Ahmet’tir. Aslen Sivaslı olan ve Kayseri Kadısı olarak görev yapan Şemsettin Mehmet’in oğludur. Oğuzların Salur boyundandır. Babasını görevi gereği Kahire ve Halep’te bulunmuş. İslam bilimlerinin yanısıra tıp, astronomi eğitimi de görmüştür. Babasının vefatı üzerinne 1364’te Kayseri Kadılığına getirilmiştir(1365-1378). Sivas Beyliğinde vezirlik yapmıştır (1378-1381). Sivas Hükümdarı olarak “Emir Kadı” namıyla şöhret bulmuş, yakın çevresinde başladığı tahsilini Mısır’da tamamlamıştır. Kıymetli telif eserleri şunlardır:   Bir nüshası Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunan Arapça “İksir-üs Saadat-ı Fi Esrar-ı İbadat” ile “Telvih” adlı esere “Tercih” ismiyle yazdığı yorumdur. Ayrıca; Arapça, Farsça, Türkçe şiirleri vardır. Türkçe divanı vardır.Divanının tek nüshası Londra Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Kendi adına Eratna Devletini kurmuş ve başına geçmiştir (1381-1398). İç karışıklığında Sivas’ı işgal eden Akkoyunlularca esir alınıp Hicri 800 yılında Akkoyunlu Aşireti ile yaptığı kavgada öldürülmüştür.  Sivas’ta kendi adıyla anılan mahalledeki türbede yatmaktadır.

 

TUYUGLAR

 

Yine can bu ummana talısardur,

Talıban köp güherler alısardur,

Otanuzdan çıhıban kara kılıç,

Düşmenden köp illeri alısardur.

 

Özini alşah gören serdar bolur,

“Enel Hak” davi kılan berdar bolur,

Er oldur Hak yolına baş oynaya,

Döşekte ölen yiğit murdar bolur.

 

Güzelin işi azarlama ve naz olur,

Çeşmi cadu, gamzesi gammaz olur.

Ey gönül sabret tahammül kıl ana,

Yare erişmek işi az az olur.

 

Gözi can esrütmeğe hammar imiş,

Kaşı gönül yıhmağa mimar imiş.

Diledüm halüm ki gözine diyem,

Turfa budur gözleri bimar imiş.

 

Hemişe aşık gönül büryan olur,

Her nefes garip gözü giryan olur.

Sofuların dileği mihrap namaz,

Er kişinin arzusu meydan olur.

 

Hak ne yazmışsa ezelde bolur,

Göz neni ki görecek ise görür,

İki alemde Hak’a sığınmışızdur,

Tohtamış ne ola ya Ahsah Temür.

 

Dünyayı çoh sınaduh bir buyimiş,

Kamu alem varlığı bir huyimiş,

Kaplan aslan ejderhalar cümlesi,

Ecelün kaynağında ahuyimiş.

 

Yolına canın viren can baz imiş,

Işk eri maşukına dem saz imiş,

Gizleyim dir idi aşık razını,

Göz yaşı yüz sarusı, gammaz imiş.

 

Can çün yüzüni gördi yılduzı neylerem ben,

Di çün saçunı gördi gündüzi neylerem ben,

Saldun oduna beni, iksiri tutya saç,

Mis olmaz ısa altun, bu suzı neylerem ben.[25]

 

…………

 

 

Kadem basalı yoluna, kadem kadem yanarım,

Tapunda şem gibi uşda dembedem yanarım.

 

Cihanı ten dilerim, ben ki oduna yanam,

Bu varlığiyle yanarsam, oduna kem yanarım.

 

Ben leblerini canıma emsem görürem,

Gözün yarasın gönüle merhem görürem.

 

Aşkın odunı ki yaka iki cihanı,

Ben kendi canınma yalınız kem görürem.

 

………………

 

 

Sen bu erenler cemine,

Divana gel, divana gel.

Kendi hesabın anlayıp,

Defter kılıp divana gel.

 

Ben canımı yaralayıp,

Aşkı ana bildirmişim,

Var ise atın çabucak,

Meydana gel, meydana gel.

 

……………..

 

Gel gel ki senden özge bu derdin şifası yok,

Derdin dahi yok ise, bu işin Safası yok.

 

Gel gel beru ki savm u salatın kazası yok,

Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yok.

 

…………..

 

Nidelum bilmezüz biz,

Gönül ile, gönül ile.

Cihanı harap edüz,

Gönül ile, gönül ile.

 

Canı ortaya koyarlar,

Veli gönüle uyar can,

Canı oynar ol ki gelir,

Gönül ile, gönül ile. [26]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. ALPASLAN, Ali; Doç.Dr.; Kadı Burhaneddin Divanından Seçmeler, Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser 73,Ankara 1977

           2. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.128

 

.............

 

 

 

 

 

ŞEYH BEDRETTİN (SIMAVNA KADISI OĞLU)

1350-1420 RUMELİ-MANİSA

 

Asıl adı Bedrettin Mahmut bin Kadı Simavna’dır. Babası kadı Mahmut İsrail ve annesi sonradan Müslüman olan ve Melek Hatun adını alan Simavna tekfurunun kızıdır. Büyük bir alim ve düşünürdür. Vahdeti vücut (varlığın birliği) düşüncesine karşı vahdeti mevcut düşüncesini savunmuştur. Ona göre doğa ve tanrı bir ve aynı şeydir. Farklılıkların ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak tanrı ve çokluk olarak da doğa ya da evrendir. Mutlak varlık madde ve ruh biçiminde ortaya çıkar. Bunları birbirinden ayırmak imkansız diyen ve ruh ve maddeyi eş gören Bedrettin bu yönüyle mutasavvıflardan ayrılır. Mülkiyette ortaklığı savunur. Kadın hariç her şeyin ortaklaşa kullanılabileceğini söyler. Tek tanrılı bütün dinlerin aynı olduğunu, cennet ve cehennemin dünyevi, ayetlerin birer simge olduğunu dile getirmiştir.    

 

..........

 

 

 

 

 

 

HACI BAYRAM VELİ

1352-1430 Solfasol – Ankara

 

Ankara ve civarında yaygın olarak bilinen Halveti-Nakşibendi gibi iki koyu Sünni tarikatın ilkelerinden yeni bir kuruluş doğmuştur. Bu kuruluşun öncülüğünü ise Hacı Bayram Veli yapmıştır. Bu sebeple kurulan bu yeni tarikat Bayramilik adı verilmiştir. Tarikat Devlet içinde yapılanma yolunu seçmiş ve kısa sürede Osmanlı Sarayında önemli mevkilere kadar girebilmiştir. Hacı Bayram Veli’nin ölümünden sonra iki kola ayrılmıştır. Birincisi: Yüksek sesle tapınanlar, bunlara Şemsiye kolu denmiştir. Sebebi de Fatih’in Hocası Akşemseddin bu kolu benimsemiş ve çevresine yaymıştır. İkincisi: Tapınmayı sessiz yapanlar, Melamiye koludur. Bu kol Bursalı Ömer Dede kurmuş ve yaymıştır. Her iki tarikat da Osmanlı sarayını etkisi altına almış, hatta biri diğerine galip gelmek için yarışmıştır. Nihayet Melamiler Akşemseddin’i İstanbul’dan uzaklaştırmayı başarmışlardır.  Ne var ki, her iki tarikat da şeriat yanlısı idi. Daha 15. Yüzyılda Osmanlı yönetimi şeriatçı çevrelerin denetimi altına girmiştir.

Hacı Bayram Veli Taptık Emre’nin kızıyla Yunus Emre’nin dağa odun kesmeye birlikte  gittiklerini duyunca, çevresine bir defasında “Gelinlik bir kız ile genç bir delikanlı nasıl olur da birlikte odun kesmeye gidebilirler” diyerek söylenmiş. Bu durum Taptık Emre’ye malum olur ve bir tutam pamuk içerisine kor halinde bir kömür koyarak paket edip Hacı Bayram Veli’ye gönderir. Hacı Bayram paketi açtığında korun pamuğu yakmadığını görür ve pişmanlık duyar. Taptık Emre, bu mesajla, akkor pamuğu nasıl yakmıyorsa, Yunus da kızıma bir zarar vermez, demek istemiştir.

 

N’ oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm,

Derd ü gam ile doldu bu gönlüm,

Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,

Yanmada derman buldu, buldu gönlüm.

 

Çalabım bir şar yaratmış, iki cihan arasında,

Bakacak didar görünür, Ol şarın kenaresinde.

 

 

 

 

 

EŞREFOĞLU (ABDULLAH EŞREFİ RUMİ)

1353-1469 İznik-İznik

 

Asıl adı Abdulalh’tır. Babası Eşref’e izafeten Eşrefoğlu ve doğduğu yere izafeten İzniki adını da kullanır. Soyu Hz. Ali’ye çıktığı söylenir. Babası Mısır’dan Anadolu’ya göçmüştür. Önce Suriye Hama, sonra Manisa ve nihayet İznik’e yerleşmişler. Eşref İznik’te evlenmiş ve Abdullah 1353 yılında burada doğmuştur. Anadolu’yu gezmiş, Emir Sultan, Hacı Bayram ve Hüseyin Hamevi’den tasavvuf dersleri almıştır.  Hacı Bayram Veli’ye damat olmuştur. İznik’te 1469 yılında 120 yaşları dolayında iken vefat etmiştir.

 

 

 

Sanırlar Eşrefoğluyum, ne Rumiyem ne İzniki,

Benim ol daimülbaki, göründüm sureta insan.

......

 

Ne olaydım derviş olsam,

Hoş yürüsem dervişane.

Terk eylesem kibr ü kini,

Yüz sürsem irişine.

 

Kande baksam dostu görsem,

Daim dosttan haber versem,

Dost dost deyu dosta ersem,

Gelip dostu soruşuna.

 

Döksem gözlerin yaşını,

Artırsam bağrın başını,

Bıraksam dünya işini,

Azm etsem ol binişine.

 

Kosam nefsin çirkin huyun,

Hiç vermesem nefse boyun,

Aşk içinde erkan ayin,

Budur dosta gidişine.

 

Şeyh elinden giysem kisvet,

Nefs elinden kılsam feryat,

Aşk elinden versem şerbet,

Yanu banu tutuşuna.

 

Eşrefoğlu Rumi söyler,

İle şara haber eyler,

Kim ki dostu görmek diler,

Varsın dosta bilişine.

.........

 

 

Bir ben seni seven değil,

Cümle alemdir sevici.

Yüz bin ola her köşede,

Yoluna canlar verici.

 

Ben kim olam seni sevem,

Ya yoluna canım verem,

Sevenleri göreceğiz,

Ben de bir boynun eğici.

 

Varın sorun mürşitlere,

Var mıdır bu derde çare,

Hiç olur mu dosta ere,

Düşman ile dost olucu.

 

Düşman dediğim nefsindir,

Şol tama ile hırsındır,

Keser tama damarını,

Dosta aşıkım deyici.

 

Aşık nefsine uymadı,

Canını verdi doymadı,

Kim ki canına kıymadı,

Oldur ol yalan da’vici.

 

Aşık kendiden el yudu,

Dünya ve ahireti kodu,

Hiç anmaz bilişi yadı,

Kendüzün yoğa sayıcı.

 

Durmaz akar gözü yaşı,

Hiç onulmaz bağrı başı,

Ah ile zar olur işi,

Kimse yok halin sorucu.

 

Yani ol aşıkım der,

Doyunca yer yatar uyur,

Nefsine dileğin verir,

Zi utanmaz laf urucu.

 

Eşrefoğlu Rumi gibi,

Şöyle mücrim eksikli kulu,

Arasalar bulunmaya,

Nefsi hevasın koyucu.

.........

 

Bencileyin yüzü kara,

Gelmemiştir hiçbir dahi.

Ben ettiğin yazukları,

İtmemiştir hiçbir dahi.

 

Daim işim nefs arzusu,

Silinmedi gönlüm pası,

Benceleyin Hakka asi,

Olmamıştır hiçbir dahi.

 

Geydim dervişler donunu,

İlla varmadım yolunu,

Yolu ben azduğumlayın,

Azmamıştır hiçbir dahi.

 

Ömrüm erişti ahire,

Dürüşmedim hiçbir hayra,

Benceleyin gönlü kara,

Gelmemiştir hiçbir dahi.

 

Her amelim dolu riya,

Lasyık işim yok Tanrıya,

Bu ben düştüğüm korkuya,

Düşmemiştir hiçbir dahi.

 

 

Adem donun donanmışam,

Hayvanleyin dirilmişem,

Öyle kim nefse uymuşam,

Uymamıştır hiçbir dahi.

 

Bezirganlığa gelmişem,

Geçmez metaı almışam,

Öyle kim ben aldanmışam,

Aldanmadı hiçbir dahi.

 

Eşrefoğlu Rumi nide,

İş bu derdi ile gide,

Öyle kim ah ü zar ide,

İtmemiştir hiçbir dahi.

.......

 

Ben dost hevasına düştüm,

Özge heva neme gerek.

Başımda dost sevdası var,

Dahi sevda neme gerek.

 

Ey zahidi dünya perest,

Var zühdünü arz eyleme,

Ben aşıkı şurideyem,

Zekr ü riya neme gerek.

 

Ben dost yolunda nakdümü,

Hep oynayıp öldürmüşem,

Çün gitti küllü varlığım,

Havf u reca neme gerek.

 

Ben laubali giderim,

İki cihanı niderim,

Meylim yok sekiz uçmağa,

Pes mavisa neme gerek.

 

Ben uykumu fikretmezem,

Düş görüp tabir etmezem,

Ben gelmezem, ben gitmezem,

Beka fena neme gerek.

 

Ben mesti ezel gelmişem,

Ben ta ebet mest giderem,

Hiç ayrılmaz esrüklüğüm,

Züht ü takva neme gerek.

 

Ben dost ile peymanımı,

Elest’den ön berkitmişem,

Ben dostu ayan görmüşem,

Hayal ü rüya neme gerek.

 

Gerçi surette insanım,

 Ben sultanı insü canım,

Ben fariği dü cihanım,

İşbu kavga neme gerek.

 

Ben Eşrefoğlu Rumi’yem,

Ben bakiyem ben kadimem,

Ben ol mür i lahutiyem,

Arz u sema neme gerek.

.........

 

Seni seven aşıkların,

Göz yaşı dinmez imiş.

Hem seni maksud edenler,

Dünya ahiret anmaz imiş.

 

Ölmez imiş aşık canı,

Hiç dağılmazmış teni,

Aşk kimi kim kıldı fani,

Ana zeval ermez imiş.

 

Gönlün sana verenlerin,

Eli sana erenlerin,

Gözü seni görenlerin,

Devranları dönmez imiş.

 

Aşkına düşen canların,

Yoluna baş verenlerin,

Aşk bülbülü olanların,

Kimse dilin bilmez imiş.

 

Kim ki gerçek sever seni,

Yoluna kor teni canı,

İster seni dün ü günü,

Huriye aldanmaz imiş.

 

Aşkın ile bilişenler,

Senin ile buluşanlar,

Sen sultana ulaşanlar,

Ebedi ayrılmaz imiş.

 

Hak yoluna gelenlerin,

Hakkı gerçek sevenlerin,

Nişanı budur anların,

Mala cana kalmaz imiş.

 

Sen Leyli’yi görenlerin,

Mecnun olup kalanların,

Kendüzünden varanların,

Kimse halin bilmez imiş.

 

Eşrefoğlu Rumi senin,

Yansın aşk oduna canın,

Aşk oduna yanmayanın,

Kalbi safi olmaz imiş.[27]

........

 

Tecelli şevki didarın,

Beni mest eyledi hayran.

“Enel Hak” sırrını canım,

Anınçün kılmazam pinhan.

 

Acep hayranı mestem kim,

Bilişten bilmezem yari,

Gözüm her kanda kim baksa,

Görünen sureti Rahman.

 

Benim her dertlü dermanı,

Benim her madenin kanı,

Benim ol dürrü bi hemta,

Benim ol bahri bi payan.

 

Semada seyr eder sırrım,

Cihanı tuttu envarım,

Mukaddesler cemisi,

Benim sırrımda sergerdan.

 

Bu ay u gün bu yıldızlar,

Bu giceler bu gündüzler,

Bu yazlar u kışlar güzler,

Benim emrimdedir yeksan.

 

Çürümüş tenlere bir kez,

Eğer dirsem “bi izni kum”,

Yalın ayak u baş açık,

Duralar kamusu üryan.

 

Benim ilmi ledünümde,

Hezaran Hızır olur aciz,

Benim her bir tecellimde,

Nice bin Musa’lar hayran.

 

Cihan tılsımının bendi,

Benim elimdedir şimdi,

Benim bugün bu meydanda,

Benimdir top ile çevgan.

 

Benim şahı bu meydanın,

Benim devri bu devranın,

Benim canı bu canların,

Benimle diridir her can.

 

Benim Mansur’u dar iden,

Benim ağyarı yar iden,

Benim her varı var iden,

Benim hem giden hem duran.

 

Değilim oddan u sudan,

Veya toprak veya yilden,

Ben irden var idüm irden,

Henüz yoğidi bu ezman.

 

Zamansız bi zannım ben,

Nişansız bi nişanım ben,

Dü alemde hemanım ben,

Benüm görünen hem gören,

 

Görürsün surette adem,

Benim emrimdedir alem,

Feleklerle melekler hep,

Bana mahkumdur ins ü can.

 

Sanırsın Eşrefoğlu’yam,

Ne Rumi’yem ne İzniki,

Benem ol daim ü baki,

Göründüm sureta insan.[28]

 

......

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.94

                  2. Eşref-i Rumi Divanı; 1001 Temel Eser:4,

         3. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.224

 

 

 

 

 

 

EMİR SULTAN (ŞEMSEDDİN MUHAMMED)

1368-1429 Buhara-Bursa

 

1368 yılında Buhara’da doğmuş. Asıl adı Şemseddin Muhammed’dir. Babası Seyyid Ali Külal’dir. Soyu Seyyid Muhammed, Hasan ül Askeri, Aliyül Naki, Muhammed Taki, Aliyül Rıza, Musayı Kazım, Caferi Sadık, Muhammed Bakır, Zeynel Abidin, Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Hz. Fatima ve Hz.Muhammed’e dayandığı ileri sürülür.

Emir Sultan’ın hanımı Hundi Fatma Sultan Padişah Yıldırım Beyazit’in kızıdır. Onun soyu da Sultan Murat Hüdavendigar, Orhan Bey Gazi, Osman Bey Gazi, Ertuğrul Bey Gazi’ye ulaşarak Kayı boyuna mensup olduğu anlaşılacaktır.

Şemseddin Muhammed, Bursa’ya geldikten sonra Emir Sultan olarak ün salmıştır. Horasanda iken “Emir Buhari” olarak anılırdı.  Türbesi Bursa Gökdere mevkiinde eşi Hundi Fatma Sultan tarafından yaptırılan cami içindedir. Şimdi bu bölgeye Emir Sultan denilmektedir.

 

İLAHİ

 

Gerçi aşıklara sala denildi,

Derdi olan gelsün, dermanı buldum.

Ah ile vah ile cevlan ederken,

Canım içinde efendim cananı buldum.

 

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar,

Canlar mezad olmuş dellallar gezer,

Oturmuş ümmetim beratın yazar,

Cevahir bahşeden dükkanı buldum.

 

Erenler meydane doğru varırlar,

Anda cem oluben verir alırlar,

Cümle enbiyalar divan dururlar,

Hakka mahbub olan sultanı buldum.

 

Akar gözlerimden yaş ile kan,

Zerrece görünmez gözüme cihan,

Deryalar nuş edüp kandırmaz iken,

Aşıklar kandıran ummamı buldum.

 

Emir Sultan ne hoş Pazar imiş,

Aşıklar seyredüb gezerler imiş,

Cümlenin maksudu ol didar imiş,

Hakka karşı duran divanı buldum.

..........

 

Ey alemi velayete sultan olan Emir!

Ve ey mülki ruma rahmeti Rahman olam Emir.

 

Muhibbi Hak olur sana candan muhib olan,

Devlet bize muhabbetin olmuş şeha hemin.

 

Ne aktı ruma bir ulu derya senin gibi,

Ne aleme getirdi Buhara senin gibi.

 

Göstermeye ver ehline didarı nurunu,

Ayine verdi Allah Teala senin gibi. –Bursalı Ahmet Paşa

 

 

 

 

 

 

 

AGAH DEDE (YAŞAR)

1400-1500 BELGRAD

 

On beşinci yüz yıl şair ve ozanıdır.

 

 

 

 

CAFER DEDE

1400-1500 İstanbul-İstanbul

 

On beşinci yüz yılda, II. Beyazit Han döneminde yetişmiş şair ozan ve Bektaşi Dergahi Şeyhidir.

 

 

 

 

CAMİ  (HACI HASANZADE)

1400-1505 Balıkesir-İstanbul

 

 

 

 

 

BALIM SULTAN (HIZIR BALI) DEDEMOĞLU

1440-1516 Kırşehir-Hacıbektaş

 

Asıl adı Hızır Balı’dır. Mürsel Babanın oğludur. Ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Hacı Bektaş’ın nefes evladı Kadıncık Ana ile zevci Nurettin Hoca’nın oğlu olan Hızır Lale’nin oğlu Rasul Balı, Rasul’un oğlu Yusuf Balı ve Yusuf’un oğlu olan Mürsel Babadan olmadır. Mahlaslarında Dedemoğlu adını kullanır. Çünkü, Dede oğludur. Bursa’da Geyikli Baba türbesinde gömülüdür.

Alevilik Bektaşilik düşüncesini düzenli bir ocağa dönüştürerek kurumsallaştırmıştır.

 

Balım çoklar ile sohbet edüpdür,

Bu yola erkana emek verübdür,

Gidin görün pirim nerde durubdur,

Pir durduğu yerden haber ver imdi.

 

Şahi merdan gibi ere tapının,

Kim idi bekçisi o dört kapının,

................................................

 

Ev içinden bize haber ver imdi.

...........................

 

Benim sevdiceğim Ali’dir Ali,

Ali’yi sevenler olmaz mı deli,

Pirimin elinden içmişim dolu,

Ali’yi seversen değme yarama.

 

Ali’nin yarası yar yaresidir,

Buna merhem olmaz dil yarasıdır,

Ali’yi sevmeyen Hakkın nesidir,

Seversen Ali’yi değme yarama.

.....................................

ÇARK DEVRİLDİ DOLAP DÖNDÜ

Çark devrildi dolap döndü
Ahir zamana düşüptür
Ay yerinde gün yerinde
Küfran salına düşüptür

Yerindedir gece gündüz
Örgülü terazi yıldız
Bir hanhara gidelim biz
Yollar dumana düşüptür

Yağmur yağar biter otlar
Mevç gelür dürlü nimetler
Yar ile danışır yadlar
Har gülüstana düşüptür

Bülbülün zarı figanı
Doldurur iki cihanı
Şu dünyanın sonu fani
Kavli yalana düşüptür

Dedemoğlu der hasretten
Yandı yüreğim gayretten
Umarım ki inayetten
Şah-ı Merdana düşüptür.

.................

Çıktık Horasan`dan Eyledik Sökün

Çıktık Horasan`dan eyledik sökün
Düşürdüler bizi tozlu yollara
Omuzda parlıyor kargı cıdalar
Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler
Atlandı yaşlılar yayandır gençler
Başımıza geldi gördüğü düşler
Düşürdüler bizi gurbet ellere

Gahi konduk gahi göçtük yollara
Bilip bilmediğim gurbet ellere
Alem dağlarından şu düz çöllere
Şimden sonra destan olsun dillere

Oradan yükledik geldik Culab`a
Seksen dört bir erdir gelmez hesaba
Deve koyun çoktur insan kalaba
Susuz hayvan inileşir göllere

Dedemoğlu der ki aşkın bağından
Aşırdılar bizi Yozgat dağından
Anadolu Sivas şehri sağından
Bizden sonra bir nam kalsın illere

Dedemoğlu

Şiirin/Türkünün ilk dörtlüğünün uzun hava olarak söylendiği, Melih Duygulu tarafından derlenen bir çeşitlemesi mevcuttur.
 

Göründü (Gül ü Seyran Bağlarında)

Gül ü seyran bağlarında gezerken
Gözlerime mah-ı taban göründü
Tahmin ettim aşığını öldürmüş
Eller yalın kılıç kandan göründü

Karşımda kaşların çattığı zaman
Pervaz kurup samah tuttuğu zaman
İlkbahar ayları bittiği zaman
Lalesi sümbülü reyhan göründü

Dil lebin çeşmesinden kanmak ister
Çık salın sevdiğim cemalin göster
Herkes sevdiğinden mah-ı tab ister
Hüsnün aşıklara seyran gördündü

Dedemoğlu erkan nizamdan aşma
Özünü bilenin yayından şaşma
Varıp bir kötünün suyuna düşme
Akıl başta mihman göründü

Dedemoğlu

 

Neyledin Dünya

Anadan atadan şöyle doğanlar
Halk edip insanı neyledin dünya
Kırk arşın kameti ince miyanı
Ali gibi aslanı neyledin dünya

Fatma anamız da Ali`nin yari
Beline bağlamış hub Zülfikarı
Eba Müslim gibi er olan eri
Fazl-ı gülistanı neyledin dünya

Kurdu kuşu nutku ile durduran
Zelha`yı genceltip Yusuf`a veren
Tahtı da rüzgarla beraber duran
Sultan Süleyman`ı neyledin dünya

Çıkıp şu aleme kendin bildiren
Lut kavmidir birbirini öldüren
Omuz verip Kafdağını kaldıran
Hamza pehlivanı neyledin dünya

Dedemoğlu kaynar aşkın tavası
Ateşi yok sır hikmettir havası
Yaralar ilacı dertler devası
Şu hekim Lokman`ı neyledin dünya

Dedemoğlu

.......................

 

 

 

 

FİGANİ (BABA FİGANİ)

1400-1519 Şiraz-Meşhed

 

Tarihte Figani isimli bir çok şair vardır.

-          Artvin Hizarlı köyünden Figani,

-          II.Beyazit’in oğlu Abdullah’ın divan katibi Kamani Figani,

-          1519 da vefat eden Şirazlı Baba Figani,

-          1878-1928 yıllarında yaşamış Silleli Aşık Figani,

-          Trabzondfa doğmuş 1532 de İstanbul’da ölmüş Ramazan Çelebi adıyla bilinen şair Figani,

-          Dertli2nin çırağı olan 1814’de doğup 1928 de vefat eden Bolu Geredeli Aşık Figani.

 

Fukara sinesine her kim dokuna,

Dokuna sinesi Allah okuna.[29]

 

Kaynak: Hayrettin İvgin, Aşık Figani Baba; Kültür Bak.Yay. Ankara 1994

 

 

 

 

 

 

HATIFİ, ABDULLAH (CAMİ AKRABASI)

1400-1521 Herat-Herat

 

  

 

 

 

GEDAYİ

1404-1500

 

Kimi derviş olur başında külah,

Tarikat sırrına değildir agah.

 

..........

 

TALİH KÖTÜLÜĞÜ DESTANI

 

Bilmem bu şehirde ne kar edeyim,

Yetirdim aklımı başta dururken.

 

Dedim bu yerlerden firar edeyim,

Rast geldi bir kimse çıkıp giderken.

 

Sözün tutup hele dinledim anı,

Varıp bir köşede tuttum mekanı,

Çiftçi oldum ele aldım sabanı,

Öküzlerim öldü tohum ekerken.

 

Kalaycı oldum kalayladım kapları,

Hep kırıldı tavaların sapları,

Hekim oldum düzdüm ecza hapları,

Yeğen zehirledim ilaç içerken.

 

Bakkal oldum, oldu mekanım kapan,

Yüz çevirdi bizden cümle bezirgan,

Bala yağa düştü üç beş bin sıçan,

Fıçıların ağzın açıp kaparken.

 

Ciğerc-oldum ciğer döndü al kana,

Paçac-oldum bir kelb düştü kazana,

Gemic-oldum çıktım bahri ummana,

Gemiyi batırdım yelken açarken.

 

Yeniden kendimde bir sanat buldum,

Çapayı kazmayı elime aldım,

Varup bir şehirde bahçivan oldum,

Şehri suya boğdum bostan sularken.

 

Terzi oldum kesemedim çuhayı,

Balıkc-oldum balık yuttu oltayı,

Kasap oldum ele aldım baltayı,

Parmağımı kestim gerden kırarken.

 

Yeniden kendime bir sanat buldum,

Bu kuru kavgadan ben de usandım,

Bir sabah namazı camiye vardım,

Pabucum çaldırdım namaz kılarken.

 

Berber oldum çok kulaklar kaptırdım,

Çok kelleye yıldızları saydırdım,

Çulha oldum dedim işim uydurdum,

İki kolum çıktı mekik atarken.

 

Dabak oldum serdim bir iki meşin,

Köpekler vermişler parasın peşin,

Yiyip kurutmuşlar kurusun yaşın,

Rast geldim üstüne ağzın silerken.

 

Hayırsız olduğum benim bildiler,

Beni şehirlerden taşra sürdüler,

Çoban oldum üç beş koyun verdiler,

Hepsini kurt yedi çakal koğarken.

 

Gedai’yim dedim alem inandı,

Pasban oldum çarşı büsbütün yandı,

Tellal oldum alış veriş kapandı,

Katırı çaldırdım eşek satarken.[30]

............

 

 

Otyam, A.Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.s.425

 

 

 

 

 

 

MURADİ (PADİŞAH SULTAN II.MURAT)

1403-1451 İSTANBUL-İSTANBUL

 

Osmanlı Padişahları içinde tezkirelerde şiirleri ilk zikrolunan Sultan II. Murat’tır.

 

 

Uykuda dün gece canım gibi canan gördüm,

Ten-i efsüdede kalkıp eser-i can gördüm.