topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:   KONUK YAZAR - SÖYLEŞİLER

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 
Ödek Koyu Internet Sitesince Medyadan Seçilmiş Araştırma Yazıları

KONUK YAZAR - SÖYLEŞİ
KONUK YAZARLAR:
          EROL MANİSALI- ATİLLA İLHAN- HASAN PULUR - CAN DÜNDAR - FİKRET BİLA - EMİN ÇÖLAŞAN- TAHA KIVANÇ
          MİLLİYET - HÜRRİYET - YENİŞAFAK GAZETESİ KÖŞE YAZARLARI
 


Tarih :  
Yer :  
Saat :                                       


    


 

EMRE KONGAR :

İlericilik, Gericilik, Atatürkçülük

Türkiye'de son günlerdeki kavram karmaşası bilerek yaratılıyor.

Demokratik ve laik rejimi değiştirmek isteyenler önce iktidara geliyor.

Sonra bunlar dış merkezleri etkiliyor.

Rejimin temellerini sarsıcı demeçler böylece dıştan da gelmeye başlıyor.

Bir süre sonra örgütlenme ve finansman tamamlanıyor:

Dıştan parasal destek alan ve zaten bu yola baş koydukları için başkaca desteğe gereksinme duymayan iç çevreler ile içerden beslene n ve siyasal niyetleri açısından zaten beslenmeye gerek duymayan dış çevreler birlikte bir koro halinde rejimin temellerini laik ve demokratik düzenden dinci düzene kaydıracak ve Türkiye'yi zayıflatacak kavram karmaşasını yaratıyorlar.

***

Son zamanlarda ilericilik ve gericilik kavramlarını tersine çevirmek ve Atatürkçülüğü (siz buna isterseniz Kemalizm de diyebilirsiniz) bu tersine çevrilmiş kavramlarla yargılamak pek moda oldu.

İlericilik nedir?

Gerici kimdir?

Atatürkçülük nedir?

***

İlericilik, Gericilik birkaç farklı ölçüte göre tanımlanabilir:

1) İnsanoğlunun tarihsel gelişim sürecine göre.

2) Üretim ilişkilerine göre.

3) Tüketim ve paylaşım ilişkilerine göre.

4) Siyasal rejimlere göre.

***

1) İnsanlık toplayıcılıktan avcılığa, avcılıktan tarıma, tarımdan endüstriye, endüstriden bilişime doğru yol almaktadır.

Bu çizgiye uygun bir değişmeyi amaçlayan ilerici, onu durdurmaya veya tersine çevirmeye çalışan gericidir.

2) Üretim ilişkileri , ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist olabilir.

Her bir üretim ilişkisini ileri götürmek isteyen ilerici, durdurmak veya geri döndürmek isteyen gericidir.

3) Tüketim ve paylaşım ilişkileri gelir ve servet dağılımını adil olmayan bir biçimde merkezileştiren, sosyal adaleti bozan veya bunun tersine, fırsat eşitliğini sağlayan, sosyal adalete uygun olan bir yapıda olabilir.

Gelir ve servet adaletinin bozulmasından yana olanlara gerici, fırsat eşitliğinden, sosyal adaletten yana olanlara ilerici denir.

4) Siyasal rejimler temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan laik ve demokratik ilkelere dayalı veya çeşitli gerekçelerle temel hak ve özgürlükleri askıya alan antidemokratik uygulamalara dayalı olabilir.

Demokratik ve laik rejimlerden yana olanlar ilerici, antidemokratik rejimlerden yana olanlar gericidir.

***

Atatürkçülük (veya Kemalizm ) felsefi, tarihsel ve siyasal olarak üç ayrı ölçüte göre tanımlanabilir.

1) Felsefi olarak Atatürkçülük, tek kelimeyle akılcılıktır .

Akılcılık , tanım gereği Aydınlanmayı, bilimselliği ve çağdaşlığı da içerir.

2) Tarihsel olarak Atatürkçülük, Bağımsızlık Savaşını ve Atatürk Devrimlerini, Sevr'den Lozan'a, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişi, din-tarım toplumundan endüstri toplumuna ve ulus devlete dönüşümü içerir.

3) Siyasal olarak Atatürkçülük, emperyalizm karşıtlığını, ulusal bağımsızlığı, laik ve demokratik düzeni ve çağdaş dünyanın bir parçası olmayı içerir.

***

Bu yazı çerçevesinde açıklanmaya çalışılan ilkeler, ölçütler ve tanımlar bağlamında, ilericiliğin hangi ölçütünü kullanırsanız kullanın, Atatürkçülüğün tanımını hangi biçimde yaparsanız yapın, Atatürkçü olan ilerici, Atatürk'e karşı çıkan gericidi r.

ekongar@cumhuriyet.com.tr; www.kongar.org

Cumhuriyet, 29.11.2006


 Yazarlar

Emin ÇÖLAŞAN  ecolasan@hurriyet.com.tr

 Cüceleşmeyen tek dev


REFİK Halit Karay ülkemizin önde gelen yazarlarından biriydi. Gazeteci. Kalemi çok akıcı ve çok güzel kitapları var. Karay 1888 doğumlu. 1965 yılında aramızdan ayrıldı.

İkinci Meşrutiyet döneminde (1908) İttihatçı hükümetlere karşı çıktı, sert yazılar yazdı ve İstanbul’dan Anadolu illerine sürgün edildi... Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettik. İstanbul işgal altına girdi. Hain Sadrazam Damat Ferit, Refik Halit’i Posta Telgraf Genel Müdürü yaptı. Çok önemli bir görevdi. Kapitülasyon eseri yabancı postalar dışında ülkenin tek iletişim sistemini oluşturan telgraf ve posta idaresinin başına getirildi.

Anadolu’da Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Genel Müdür Refik Halit, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da telgraf hatlarından yararlanmasın diye sert bildiriler yayınlayıp Anadolu’daki memurlarına emirler gönderdi. Gazete yazılarında Kurtuluş Savaşı’na şiddetle karşı çıktı, 1922 yılında halk tarafından linç edilen hain Ali Kemal gibi çok ağır yazılar yazdı. Savaşı Milliciler kazanınca yurtdışına kaçtı.

Lozan Antlaşması hükümleri uyarınca, savaş sonrasında 150 kişi hariç genel af çıkarıldı. Yüzellilikler diye bilinen bu listeye giren hainlerin isimleri TBMM tarafından belirlendi. Bunların yurtdışında olanlarına ülkeye girme yasağı getirildi. Türkiye’de olanlar ise yurtdışına sürgün edildi.

Refik Halit Karay da bu listede yer aldı. Hem satılık İstanbul basınında gazeteci olarak Anadolu ihtilaline karşı yazdığı ağır yazılar, hem de Posta Genel Müdürü olarak yaptıkları yüzünden.

Yazarımız 1938 yılında yüzellilikler için af çıkana kadar -l6 yıl boyunca- Beyrut ve Halep’te yaşadı. Sonra vatana döndü. Siyasete girmedi, sadece yazarlık yaptı. Çok güzel kitaplar yazdı. (Özellikle Minelbap İlelmihrap ve Bir Ömür Boyunca isimli anı kitaplarını okumanızı öneririm.)

* * *

Kavgalar ve sürgün döneminden sonra uzun yıllar geçmişti. Refik Halit Karay İstanbul’da yaşıyordu. Yıl 1963... 70 yaşından sonra Bir Ömür Boyunca kitabını yazdı. Artık hayattan beklentisi yoktu. Geçmişi, yaşadıklarını ve Atatürk’ü anlattı. Elimde bu kitap... Bakınız Karay, eski düşmanı Atatürk için neler yazıyor:

"Eski ve yeni hiçbir nesle hoşgörünmek için çırpınmayan bir adamım. Zaten yaşım da beni o külfetlerden kurtarmaktadır. Gerçekten unumu elemiş, eleğimi duvara asmışım. Ne siyasi, ne de edebi bir isteğim kaldı. Ne mebus olmak, ne de Nobel ödülü kazanmak için hırs besliyorum...

Benim veya başkalarının anılarını okuyanlar ne devlerin cüce haline geldiğini, nasıl mum gibi eridiklerini, kardan yapılmış aslanlar gibi bir kucak çamurdan ibaret kaldıklarını görmüşlerdir.

Dev kalan kaç kişi var içlerinde?

Ömrüm boyunca tanıdıklarım arasında Atatürk’ten başka cüceleşmeyen dev yok."

Aşağıdaki satırları ise günümüzde "bazılarına" ders olacak nitelikte:

"Hayatta dev olmak galiba pek güç değil. Tarihte dev kalmak zor.

Siyaset, yalancı pehlivan üretilen bir fideliktir. Ya da mermer ve tunç yerine mukavvadan heykeller yapılan bir atölye, balmumundan garip ve biçimsiz karnaval kuklaları yetiştiren bir imalathanedir. Arada, bir büyük adam da karışır içlerine.

Şöyle geriye baktığım zaman o siyaset serçeleri sürüsünde birkaç kanadı kırık leylekle, sonunda arpacı kumrusuna çevrilmiş dört beş mahzun kabartı görüyorum.

Şahin sandıklarımızın çoğu da leş kargası imiş meğerse!

Bir teki (Atatürk) hariç, çoktandır memlekette büyük adam yetişmemiştir..."

Ve amansız düşmanı, kitabında büyük adamı anlatmayı sürdürüyor:

"Şimdi düşünüyorum, bir Mustafa Kemal çıkıp milli şuur ve şerefimizi tazelemiştir.

Atatürk ömrümüz boyunca bizleri kan ağlamaktan kurtarmıştır."

Evet!.. Bunları uzun yıllar İstiklal Harbi’ne ve Atatürk’e karşı çıkan, onun hakkında gazetelerde en ağır yazıları yazan, ismi hainlerden oluşan yüzellilikler listesine konulan, 16 yıl yurtdışında sürgün yaşayan ve sürgünde bile Suriye’de gazete çıkarıp muhalefet yapan Refik Halit Karay yazıyor.

Muhteşem bir tarih gerçeğidir.

Aradan yıllar geçmiş, hayatta hiçbir beklentisi kalmamış bir yazar, yukarıdaki satırları Atatürk’ün ölümünden tam 25 yıl sonra kaleme alıyor... Çünkü geçmişte yaptıklarını ve yaşadıklarını akıl ve mantık süzgecinden geçirmiş, gerçeği görmüş ve amansız karşıtı olduğu Atatürk’ün değerini anlamış.

Bugün 23 Nisan.

Bugün özellikle ülkemizdeki Atatürk düşmanı aymazlara, din bezirgánlarına, dinimizi kullanarak malı götüren ahlaksızlara, rahmetli Refik Halit Karay’dan bu örneği vermek istedim.


 

23 Nisan 2006 Hürriyet
 

 

Gizlenen örgütün başındaki adam: Sabri Yirmibeşoğlu
'Özel Harp'çinin tırmanış öyküsü

CAN DÜNDAR

Emekli Org. Kemal Yamak'ın anılarıyla kontrgerilla tartışması yeniden açıldı. "Yamak'ın sağ kolu" Yirmibeşoğlu'nun biyografisi tartışmalara ışık tutuyor



can.dundar@e-kolay.net

 

Bugün gizli bir örgütün ve onun eski başkanının portresini çizeceğim. Örgütün adı: Özel Harp Dairesi... "Daire", Kemal Yamak'ın ilkin Hürriyet'te özetlenen anılarıyla (Doğan K., 2006) gündeme geldi.
Ardından "Yamak'ın sağ kolu" olduğu söylenen emekli Org. Sabri Yirmibeşoğlu da tartışmaya katılarak "Özel Harp'te çalışanlarla iftihar ettiklerini" açıkladı.
Madem açıldı, gelin Yirmibeşoğlu'nun peşine takılıp bu tarih labirentinin koridorlarında biraz dolaşalım.
"Garip bir üsteğmen"
Yirmibeşoğlu göz kamaştıran bir kariyere sahip...
50'lerin başında Çankırı Gerilla Okulu'nda, "Turancılık davası"ndan beraat ettikten sonra gönderildiği ABD'den yeni dönen "gerilla öğretmeni" Yüzbaşı Alparslan Türkeş'in "çok sevdiği öğrencisi" oldu.
1955'te 6-7 Eylül olayları sırasında Özel Harp Dairesi'nin atası sayılan Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevliydi.
Gazeteci Fatih Güllapoğlu'na ("Tanksız Topsuz Harekat", Tekin Y., 1991) söylediği şu sözler hiç unutulmadı:
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."
Yirmibeşoğlu bir başka görüşmede (Aksiyon, 31.03.2001) "Ben orada garip bir üsteğmendim" derken, sözlerini şöyle "düzeltti":
"Savaşta, düşmanın işgal ettiği bölgelerde bazı olaylar yaratılır ve düşman yaratmış gibi gösterilir. (...) Halkı düşmana karşı galeyana getirmek(tir amaç)... Belki Güneydoğu'da da oluyor bunlar, yanlış olarak..."

Gladyo'nun anavatanında
NATO'nun CIA desteğiyle, İtalya'dan başlayarak tüm Avrupa'da komünizme karşı kontrgerilla faaliyeti yürütecek birimleri, yani Gladyo'yu kurduğu Soğuk Savaş yıllarında Yirmibeşoğlu, NATO eğitimi için Napoli'ye gitti.
Dönüşte "Türk kontrgerillasının doğum yeri" olarak bilinen Kıbrıs'a tayin oldu. 63 olaylarını orada yaşadı. "Oradaki Türkleri teşkilatlandırdı".
1964'te Belçika'daki NATO karargahında Nükleer Silahlar Şubesi'ndeydi. Herkesin iki yıl görev yaptığı bu gizli birimde beş yıl çalıştı.
Dönüşte Özel Harp Dairesi Kurmay Başkanlığı'na atandı. Üç sene sonra da Daire'nin başına geçti.

Ecevit'e brifing
İşte Başbakan Ecevit Özel Harp Dairesi'nden o aşamada "tesadüfen" haberdar oldu. 1974'te "Daire" için örtülü ödenekten para istenince, daha önce adını bile duymadığı bu resmi kurum hakkında derhal brifing istedi.
Başbakanlık konutundaki brifingi veren, Özel Harp Dairesi'nin Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu idi.
Ecevit o günden sonra Özel Harp'i denetim altına almaya çalışırken Yirmibeşoğlu daha önemli bir göreve, NATO İstihbarat Başkanlığı'na tayin edildi. 1978'e kadar burada kaldı.
Dönüşte tümen komutanı olarak Sarıkamış'a atandı.
Ecevit'le yolları orada bir kez daha kesişti.

"Vatansever arkadaş"
1978'de Ecevit başbakan olarak Sarıkamış'a gittiğinde Tümg. Yirmibeşoğlu Orduevi'nde kendisine ve eşine yemek verdi.
Ecevit, Komutan'dan Özel Harp'le ilgili bilgi almaya çalıştı. (B. Ecevit, "Karşı Anılar", DSP, 1991, s. 43) "Daire"ye bağlı sivil örgütte görev alanlardan bazılarının olaylarda yer aldığından kuşkuluydu.
Yirmibeşoğlu "Kuşkularınız yersiz" deyince Ecevit şunu sordu:
"Farz-ı muhal, buradaki MHP il başkanı, aynı zamanda Özel Harp Dairesi'nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?"
Yirmibeşoğlu samimiyetle doğruladı bunu:
"Evet, öyledir ama kendisi çok güvenilir, vatansever bir arkadaşımızdır."

 "Güvenilir gençler"
Yamak, kitabında bu anıyı anlatırken "Ecevit, bu teşkilatın içinde kendi partisinden kaç milletvekili bulunduğunu öğrenseydi ne olurdu?" diye soruyor ve bunda şaşılacak bir şey olmadığını ekliyor:
"Özel harpçi olarak eğitilenler daha genç yaşlarda bölgesinde güvenilir, saygın, sözü geçen, (...) önder niteliklere sahip oldukları için seçilmişlerdi. Milletvekili oluşları da bu seçimin doğruluğunu göstermiyor mu?"
Yirmibeşoğlu tamamlıyor:
"Birçok olay olmuş, bu teşkilatın tek bir üyesi bu olaylara karışmış mı?"
Peki kimdi MHP'nin Erzurum'daki "güvenilir" il başkanı?
CHP'li Süleyman Genç'in "Kuşatılan Devlet Türkiye" kitabında yazdığına göre İpekçi'nin öldürülmesinde ve Ağca'nın cezaevinden kaçırılmasında adı geçen, Musa Serdar Çelebi'nin iş ortağı, "Doğunun Başbuğu"
Yılma Durak...

Yükseliş sürüyor
Devam edelim:
12 Eylül döneminde Yirmibeşoğlu Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanı'dır.
1982-83 arası Milli Savunma Bakanlığı'nda Müsteşar Yardımcısı...
1983'te Ankara Sıkıyönetim Komutanı...
1984-86 arası Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı...
1986-88 arası yine Sarıkamış'ta, 2. Ordu Komutanı...
1988-90 arası Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri...

"Üruğcu general"
Bu yıllarda Özal'la birlikte çalıştı.
Özal, Öztorun'un yerine Torumtay'ı getirerek Üruğ'un "2000 planları"nın önünü keserken Yirmibeşoğlu "Üruğcu" olarak tanınıyordu. (Bkz: "Bay Pipo", Soner Yalçın-Doğan Yurdakul, Doğan K., 1999. s. 431)
Belki de bu şöhreti, onun tırmanışını durdurdu.
1990'da kadrosuzluktan emekliye sevk edildi.

MHP'den teklif
2001'de Aksiyon'da yayınlanan söyleşisinde emekli olduktan sonra askerlere görev verilmemesinden yakındı. "ANAP'tan aldığı bir sinyal dışında siyaset teklifi almadığını" hatırlattı ve şöyle dedi:
"Sıkıntıya girmemek için sizden bekliyorlar. Ben 'Gireceğim' der miyim, o derse düşünürüm. Resmen söylemediler ama öyleydi. Sonra MHP'den mesela..."


 
SUİKAST SORUŞTURMASI
Özal televizyonun sesini açtı ve komutanın adını sordu

Şimdi size eski bir öyküyü hatırlatacağım:
1988 Özal Suikastı...
Nasıl Ecevit, kendisine karşı düzenlenen Çiğli suikastının ardında kontrgerillayı aramışsa Özal da kendi suikastçısının ardındaki "örgüt"ü aramıştı.
Afyonlu işadamı Kemal Horzum'dan kuşkulanıyordu. Horzum, Emlakbank'ı dolandırmakla suçlanıyordu.
Banka bünyesinde Horzum'u soruşturan komisyona, suikast işiyle de ilgilenmelerini söyledi.
Komisyon üyeleri hem suikastçı Kartal Demirağ'ın hem Horzum'un memleketi olan Afyon'a gitti. Orada ne bulduklarını komisyon üyesi Uğur Tönük, daha sonra TBMM'de kurulan Horzum Araştırma Komisyonu'na şöyle anlattı:

Kartal kontrgerillacı
"Afyon Dazkırı'da 1974-77 seneleri arasında Ege'de meydana gelen sol hareketleri önlemek için bir kontrgerilla teşkilatı kurulduğunu, Kartal Demirağ'ın da bu teşkilatın yetişmiş bir elemanı olduğunu tespit ettik."
Demirağ özel kamplarda emekli askerlerce eğitilmişti. "Her şeyi vatanımız için yaptık" diyor, MİT'le ilişkisi olduğunu söylüyordu.
Komisyon soruşturmayı derinleştirince Özal'ı vuran silahın Demirağ'a Kongre salonunda polisler tarafından verildiği yönünde duyumlar aldı. Afyon'daki teşkilatın üzerine gitmeye karar verdiler.
İşte tam o aşamada Tönük, Ortaköy'de bir villaya davet edildi. MİT görevlisi olduklarını sandığı üç görevli kendisine "Bu tahkikatı kesin" dedi.
Bir generalin adını verdiler ve "Paşa kararınızı bekliyor" dediler.
Tönük soruşturmadan çekildi.

Özal'a söylüyor
Yargıtay 7. Ceza Dairesi üyeliğinden emekli bir savcı olan Tönük'le daha sonra tanıştım ve suikast soruşturmasının nasıl kesildiğini onun ağzından dinledim.
O günlerde başına gelenleri bir tek Turgut Özal'a açıklamıştı. O sahneyi bütün ayrıntılarıyla anlattı:
Özal'ın Harbiye Orduevi'ndeki odasında buluşmuşlar, diz dize oturmuşlar. Tönük, kendisini tehdit edenlerin adını verdiği generali açıklayacağı anda Özal odadaki büyük ekran televizyonun uzaktan kumandasına uzanmış ve sesi sonuna kadar açmış. Sonra da Tönük, Paşa'nın ismini Özal'ın kulağına fısıldamış:
"Sabri Yirmibeşoğlu!"

"Olacak iş mi?"
Yirmibeşoğlu o dönem MGK Genel Sekreteri idi.
Görev süresi 1 yıl uzatılsa Kara Kuvvetleri Komutanı olabilecek, oradan Genelkurmay Başkanlığı'na tırmanabilecekti.
Olmadı.
Özal'a adı fısıldandıktan
1 yıl sonra emekliye sevk edildi.
Yıllar sonra suikast konusunu soran Aksiyon'a "Hiç ciddiye almadım. Olacak iş değil" dedi.

Düşman kim?
Acaba kimler engellemişti suikast soruşturmasını?
Yılma Durak ya da Kartal Demirağ da Özel Harp'in istihdam edip silahla eğittiği "vatansever gönüllüler" miydi?
"Bazı olaylar yaratılır, düşman yaratmış gibi gösterilir" taktiğinin uygulayıcıları mıydı?
"Düşman" kimdi?
"Düşman"ı ve ona karşı kurulan resmi örgütü ABD bilirken neden Türkiye'nin Meclis'i ve başbakanı bilmiyordu?
Bunları sormaya devam edeceğiz.


08.01.2006,  MİLLİYET


 

EROL MANİSALI

BIÇAK SIRTI

Gönüllü Sömürgeleşme Süreci mi?

Türkiye AB ve Batı ile ilişkilerinde gönüllü sömürgeleşme süreci içine sokuluyor.

1) Önceleri, örneğin 12 Eylül darbesi bu süreci, ''yukardan aşağıya doğru'' yönlendiren bir işlev gördü. 24 Ocak ve Özalcılık, bu operasyonun ön ve arka paspası gibi kapı eşiğine oturtuldu.

2) 1989'da Özalcılık bir adım daha attı; AB bizi içine almasa da gümrük birliğine gireceğiz, dedi. ''Medeni nikâh olmasa bile kumalık anlaşması yaparız'' mesajı verildi.

3) 1990-1991, ''ABD ile birlikte Irak'ın işgali girişimi'' , yukardan aşağı sömürgeleşmenin ikinci bir köprüsü gibi kurulmak istendi; ters tepti, yürümedi.

4) AB'ye tek yanlı bağlanarak ''Batı'nın denetimi altına gönüllü girmek'' en emin çözümdü. Hatta Özal bunun adını, ''uzun ince bir yol'' olarak koydu. Doğruydu, sömürgeleşmenin uzun ince yoluna, taşlar yavaş yavaş döşenmeye başlanmıştı.

İçimizdeki kimi güç odakları, ''Türkiye'nin gönüllü olarak sömürgeleştirilmesine baş koymuşlardı.'' Gayri milli sermaye çevreleri, bazı siyaset adamları (ve kadınları) arkalarına Brüksel'i ve Vaşington'u alarak Türkiye'yi uzun ince bir tünelin içine sokmaya başlamışlardı.

5) Ancak sermaye partileri ve sermayeci siyasiler yanında, solda boy gösteren kimi siyasiler de gönüllü sömürgeciliğin yanında yer aldılar. Bunlar, örtülü (veya açık) yeni Tanzimatçılardı. Atatürkçülük, laiklik, özgürlük gibi kavramları da kendilerine siper etmişlerdi.

Söyleyemedikleri tek şey, ''antiemperyalizm'' idi. Yani, örtülü sömürgeciydi bunlar.

6) İşin içine, ''yedekte tutulan İslamcı siyasiler'' de sokuldu. 28 Şubat 1997 darbesi bunun için ideal altyapı yaratmıştı. Onlar da, Batı'ya (ve sömürgecilere) ilhak etmek zorunda kalıyorlardı.

Ve aşağıdan yukarı...

Üst düzeyde ve ''yukardan aşağıya'' yürütülen operasyonlar, 1990'lı yıllardan itibaren ''aşağıdan yukarıya doğru'' hareketlenme şeklinde kendisini göstermeye başladı. Hem yukardan aşağı hem de aşağıdan yukarı ''bütünleşmeler'' , Türkiye'de Cumhuriyet'in, ülke bütünlüğünün, gerçek demokrasinin uzağında bir noktaya doğru, ülkeyi sürüklemeye başladı.

- Sivil toplum örgütleri Soros 'lara, Brüksel'e, ABD fonlarına bağlanıyordu.

- Öğrenciler, asistanlar burslarını kendi devletleri ve kurumları yerine ''dış kaynaklardan'' sağlamak zorunda, özellikle bırakılıyorlardı. AB, Türkiye'den sağladığı 20 milyarlık (oyro) dış ticaret fazlası kazancının 50-60 milyonunu, kemik atar gibi Türkiye'de dağıtmaya başlamıştı.

- Batı'nın dev tekelci şirketleri de aynı şekilde, Türkiye pazarını işgalle sağladıkları kazançların binde birini öğrenci, çocuk yardımı gibi masum alanlara kullanıyordu!..

- İşçi sendiklarının bir kısmı, kimi barolar ve meslek kuruluşları aynı yola itilmiştir. Üstelik, ''sol adına sömürgecilerle işbirliği yapan'' , yeni bir sol üretildi. Kendilerine ''ilerici, solcu adını yakıştıran kimi insanlar ve kuruluşlar emperyalizmle işbirliğine başladılar.

- Sokaktaki insan, farkında olmadan ''sistemin kucağına'' oturtuluyor. Sonuçta Türkiye, emperyalizme teslime hazırlanıyor.

Adeta, ''gönüllü bir sömürgecilik'' uygulanır hale geldi. AB'ye tek yanlı bağlanma sürecinin 6 Mart 1995, 17 Aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgeleriyle perçinlenmesi, sömürgeleşmenin altyapısını daha ileri bir noktaya götürüyor.

- İç piyasadan eğitim düzenine;

- Sosyal devletin sıfırlanmasından AB kurumlarına kayıtsız şartsız bağlanmaya kadar yaygınlaşan bir süreç bu.

Türkiye uzun ince bir tünelin içine ite kaka sokulmuş, sürüklenmekte. Van'daki tarikatçı ve bölücü gelişmeler de AB'yi arkalarına alanların girişimleridir. Tarikatlar ve bölücüler, emperyalizmin desteği sayesinde gelişir ve güçlenirler.

www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali

CUMHURİYET: 24.10.2005

 


ATİLLA İLHAN

TEMPO 06.09.2005

 
Şair-Yazar Attila İlhan, Mustafa Kemal Atatürk'ün iç ve dış politikasını anlattı:

 

''Gazi ölene kadar yüzünü Doğu'ya döndü''

 

Attila İlhan diyor ki: ''Gazi Mustafa Kemal, asla Garp demedi, muasır medeniyetler dedi.'' Gazi'nin ölene kadar Batı'yı düşman bildiğini öne süren Attila İlhan'la son dönemde sıkça yazdığı, Atatürk-Lenin ilişkilerini konuştuk.

Attilâ İlhan, Bilgi Yayınevi adına hazırladığı, ‘Bir Millet Uyanıyor’ dizisinin ilkinde, 17 aydının kaleminden Cumhuriyet’e yönelik tehlikeleri, çözüm önerilerini derledi. Kitapta, birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip Cüneyt Akalın, Sina Akşin, Necla Arat, Ataol Behramoğlu, Arslan Bulut, Tevfik Çavdar, Barış Doster, Alpaslan Işıklı, Halit Kakınç, Yıldırım Koç, Erol Manisalı, Mehmet Bora Perinçek, Vural Savaş, Necdet Sevinç, Sadi Somuncuoğlu ve A. Altay Ünaltay’ın yazıları yer alıyor. ‘Bir Millet Uyanıyor’ dizisinin bugünlerde dördüncü kitabı basıldı. “Dönem Sevr dönemi. Bize düşen Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığını yapıp, her türlü dünya görüşüne sahip insanı vatan için bir araya getirmektir” diyen Attilâ İlhan’ın dizisinin arka kapaklarında ise “Parola Vatan, İşaret Namus” ibareleri yer alıyor.

Son dönemde, Cumhuriyet’teki köşe yazılarında da Kurtuluş Savaşı tarihinin aslında bildiğimiz gibi olmadığını anlatan ve Mustafa Kemal ile Sovyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin arasındaki ilişkileri yazan Attilâ İlhan’la hem Mustafa Kemal’in iç ve dış politikasını konuştuk hem de Avrupa Birliği, Kürt meselesi gibi güncel konuların tarihteki izlerini sürdük. “Bugün Mustafa Kemal Paşa’yı iki lafa indirdiler: Yurtta sulh, cihanda sulh. Ben sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severim” diyen Attilâ İlhan, büyük kırılmanın İnönü ile yaşandığını anlatıyor.

 

  • Atatürk’ün politikasında Batılılaşma olmadığını söylüyorsunuz. Batılılaşma ne zaman başladı?

    Gazi’nin ölümünden itibaren Kemalizm bitmiştir. Bunun ispatı çok basittir. Mustafa Kemal Paşa ölünceye kadar Batı’daki hiçbir ülkeyle hiçbir anlaşma yapmadı. İngiliz kralı ayağına geldi, anlaşmadı. Gazi’nin ölümünden 144 gün sonra, İngilizlerle anlaşma imzalandı. Gazi, Batı’yı düşman bilir. Haklıydı da...

     

  • Neden?

    İstiklal Savaşı’ndan sonra, Lozan kararları, Lozan’dan sonra kapitülasyonlar 1928’e kadar devam etmiştir. Mustafa Kemal Paşa Sovyetlerle, Karadeniz’in sahildar ülkelere ait olacağına dair bir anlaşma yapmıştır. Bu, Boğazların Türk Boğazları olmasını sağlıyordu. Bunun için üç maddelik bir karar alınmıştır:

    1- Karadeniz bütün kıyıdar ülkelere aittir; 2-Türkiye Cumhuriyeti, Boğazları tahkim edebilir; 3- Barışta ve savaşta yolcu gemileri Boğazlardan geçebilir ama askeri gemilerin geçişi Türkiye Cumhuriyeti kararına bağlıdır. İsmet Paşa gitti İngilizlerle başka bir anlaşma imzaladı ve bu anlaşma çöpe gitti. Bunları söylemiyorlar. Saklananlardan biri daha Kerkük meselesidir. Mustafa Kemal başından itibaren Süleymaniye, Kerkük, Musul için ısrar etti. “Misak-ı milli sınırları içindedir” diye ısrar etti. Lozan’da bunun savaşı verildi. Bir yıl sonra İstanbul’da Haliç Konferansı oldu. Bu konferansta petrol ve su meselesini halletmek için İngiltere ile Türkiye masaya oturdular. Burada oyuna geldik. İngiltere’nin teklifi şu: Milletler cemiyetine götürelim, onlar ne kadar verirse, o karara uyalım. Milletler Cemiyeti aleyhimize karar verdi. İngilizler de çok rahat oraya el koyacağını zannetti. Bunun üzerine Türkiye başvurdu ve dedi ki, “Orası benimdir”. İngiltere çok şaşırdı ve ültimatom verdiler. “Vermezseniz savaş çıkar” dediler. Gazi ne dedi? “Çıksın.” İngiltere savaşa cesaret edemedi. Ondan sonrası ise, Şeyh Sait İsyanı, Nasturi İsyanı, Dersim olayları...

     

  • Şeyh Sait isyan mıydı?

    Şeyh Sait tamamen bir İngiliz oyunudur. Esas mesele hiçbir şekilde Kürtçülük değildir. Şeyh Sait isyanı şeriat içindir. İngilizler diyor ki: “Halifeyi yeniden getirirsem bütün İslam'ı yeniden toparlarım.” Nasturi İsyanı ise bir Hıristiyan isyanıdır.

    Kemalist-Komünist anlaşması

     

  • Bunları gören Mustafa Kemal Paşa da, Sovyetler Birliği ile yakınlaşmayı tercih etti...

    Mustafa Kemal Paşa şu gerçeği gördü: Batı bir buçuk asırdan beri Türklerle Rusları birbirleriyle savaştırdı. Bunun çok basit ve çok anlaşılabilir bir sebebi var: Batı, bu iki büyük devletten korkuyor. “Bunlar Avrupa’nın içlerine gelirlerse ne yaparım” diyor. Ruslara demişler ki: “Sen in sıcak denizlere.” Bu tarafa diyorlar ki: “Onlar sizin denizlere saldıracaklar.” Mustafa Kemal Paşa bir anlaşma yapıyor: Ben buna, Kemalist-Komünist anlaşması diyorum. Bu anlaşma yapıldığı andan itibaren, Doğu Akdeniz de bir demir perde oluyor. Demir perdenin bu tarafı Batı’nın müstemlekeleri… Bu yolu kesiyorlar. İki ülke bir araya geldi mi, Kıbrıs ve Süveyş tehlikeye giriyor. İngilizlerin telaşı bu. Bunun için zaten Sevr’i bir kenara atıp Anadolu hareketini destekler gibi görünmüşlerdir. O set kurulmuştur ve gazi ölene kadar devam etmiştir.

     

  • Lenin’in daha sonra, emperyalizmle mücadelede Asya ülkelerini sattığını düşünüyor musunuz?

    Hayır. Mustafa Kemal Paşa’nın söylev ve demeçlerinde Amerikalı General McArthur’un Türkiye ziyaretinde, Gazi’yle konuştuğu ve Gazi’nin şöyle söylediği anlatılır: “Ruslar tüm dünyaya hâkim olmak istiyorlar. Bunlar bizim düşmanlarımızdır.” Ama bu doğru değil. General 1930’da geliyor. 1933’te Türkiye’nin onuncu yılı kutlanıyor. O kutlamaları bir araştırın bakalım. Batı’dan bir tek kişi yok. Sadece Sovyetler Birliği var. O zamanki musiki muallim mektebi öğrencileri Rus temsilcilerin önünden enternasyonali söyleyerek geçiyorlar. Durum bu. 1933’te bu tavrı olan bir adamın, 1930’da böyle bir şey söylemesi mümkün değil. Bu kanıtlandı. Yıllar sonra Mustafa Kemal Paşa’nın bütün söylev ve demeçleri tam olarak yayımlanıyor. Önce yayımlananlar hep hilelidir. Türk Tarih Kurumu’nun söylev ve demeçleri 3 cilttir. Kaynak Yayınları’nın yayımladığı Söylev ve demeçler 17. ciltte ve daha 1922’de. General McArthur meselesine gelmiş takılmışlar. Onlar da aynı mantıkla. Dışişleri Bakanlığı’na soruyorlar; cevap, böyle bir evrak yok. Amerikan Büyükelçiliği’ne soruyorlar, öyle bir buluşma var ama ayaküstü geçmiş. ABD Dışişleri Bakanlığı’na soruyorlar, yok. O zaman dikkati şu çekiyor: Bu haber nerede çıkmış? Bu haber, Soğuk Savaş’ın en belalı zamanında CIA’in Azerbaycan’da ve Kafkaslarda kargaşa çıkarmak için Almanya’da yayınladığı bir dergi var, orada çıkmış. Ölünceye kadar Mustafa Kemal’in Batı’ya en küçük bir sempatisi yok.

     

  • Mustafa Kemal nasıl bir dış politika izledi?

    Mustafa Kemal Paşa, kuzeyini Sovyet dostluğuyla, gerisini İran dostluğuyla garantiye almış. Güney için iki tehlike vardı: Fransa ve İngiltere. Çünkü onlar eski Osmanlı topraklarını müstemleke yapmışlardı. Bunları önlemek için Türkiye, Irak, İran, Afganistan’la Sadabat Paktı’nı imzaladı. O sırada Batı’da Hitler tehlikesi beliriyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Balkan Antantı’nı yaptı. Balkan Antantı ile Sadabat Paktı’ndaki devletlere bak, eski Osmanlı topraklarıdır. Batı’yla hiçbir şey yapmamıştır, çünkü tehlikenin Batı’dan geleceğini biliyordu. Çünkü Gazi’nin sağlığı süresince onunla Batı arasında çıkan itilaf en az dört. Batı Türkiye’de en az üç isyan çıkarmıştır. Hatta komik bir de fıkra vardır. Diyarbakır’ı Şeyh Said’in alacağından o kadar eminler ki, Kürdistan Dışişleri Bakanlığı diye oraya evrak göndermişler. Gazi’nin konuşmalarına bakın. Gazi hiçbir yerde Garp demez, muasırlaşmak der. Muasırlaşmak demek çağdaşlaşmak demek, Garplılaşmak demek Batılılaşmak demek. Gazi Batılılaşmayı düşünmüyor. Gazi çağdaş bir ülke olmayı düşünüyor. Biz çağdaş olmakla mükellef bir ülkeyiz.

    Gazi: İlle de demokrasi

     

  • Gazi’nin sağlığında herhangi bir muhalefet yaşandı mı İnönü ile?

    Bunu nasıl atlıyorlar? Gazi görevden aldı İnönü’yü... Çünkü İsmet Paşa, 1930’lardan itibaren, Gazi ile itilaf halindedir. 1930’lara doğru, Mustafa Kemal Paşa her zaman yaptığı gibi İsmet Paşa’yı muhalefetsiz bırakmaz. Başlangıçta hükümeti kurduruyor İsmet Paşa’ya, ondan hemen sonra İsmet Paşa’nın başına bela olan bir kadro hareketi var. Kadro hareketini Gazi besliyor. Başında Yakup Kadri Bey var ve kadrocular kendilerini birinci sınıf Atatürkçü sayıyorlar ve onların savunduğu Atatürkçülük, Gazi’nin savunduğu Atatürkçülüğe daha yakın. İsmet Paşa başından itibaren buna kıl oluyor ve sonunda kıyameti koparıp Kadro dergisini kapatıyorlar ve Kadrocuları dağıtıyorlar. Yakup Kadri Bey bundan sonra ‘Zoraki Diplomat’ diye bir kitap yazmıştır. Yakup Kadri Bey’i bu işi bıraksın diye Kabil Büyükelçiliği’ne gönderiyorlar. Bu bittikten sonra, Gazi bakıyor ki İsmet Paşa tek başına diktatörlüğe doğru gidiyor, Serbest Fırka’yı kuruyor. Birçok yakın tanıdığı Serbest Fırka’dadır. Gazi ille Türkiye’de demokrasi olsun istiyor. İsmet Paşa kıyameti koparıyor. Bir müddet sonra da Serbest Fırka’da tehlike çanları çalınca partiyi dağıtmıştır. İşte orada çok önemli bir olay oluyor. O zamana kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin adı sadece Halk Fırkası yani Halk Partisi’dir. Cumhuriyet Halk Fırkası olunca “Yeni bir nizamname çıkaralım” diyorlar. Bunun üzerine İsmet Paşa, genel sekreterini Avrupa’ya gönderiyor; “Oradaki partileri incele, modern diyebileceğimiz bir partinin tüzüğünü hazırlayalım” diyor. Hazırlıyorlar. İsmet Paşa imzalıyor, ondan sonra Çankaya’da Hasan Rıza Bey’e veriyorlar. Hasan Rıza Bey de bunu Paşa’ya veriyor. Paşa çok kızıyor, çünkü İsmet Paşa sekreterini iki ülkeye göndermiş. Biri İtalya, diğeri Almanya. Sekreter, Nasyonal Sosyalist Parti ile Mussolini’nin partisini incelemiş gelmiş. Araları nasıldı demek bile yanlış. Yoktu. Türk halkını uyuttular kızım onun için bunun başına bir millet uyanıyor diyorum.

     

    Enver Paşa kartı

  • Bolşeviklerle ilişkiler İttihat Terakki döneminde başlıyor değil mi?

    Bizde İttihatçılar Alman ajanıydı. Bunu Gazi açıkça söylüyor: “Almanlar, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişti” diyor. Çok da güzel bir yalan bulmuşlar, “Türkiye’nin parçalanmasına karşıyız” diyorlar, çünkü hepsini birden yutmak istiyorlar. Harp kararı bakanlar kurulu kararı olmadan çok önce alınıyor. Lenin’in Sovyetler Birliği’ne gidişiyle Enver Paşa’nın Sovyetler Birliği’ne gidişiyle paraleldir. Alman istihbaratı savaşın kaybedileceğini anlayınca Rusları devreden çıkarmaya uğraşıyor. Bunun için de orada bir ihtilal çıkması gerekiyor. Rusya’daki önce ihtilal değildir, herkes ihtilal sanıyor. Bu doğrudan doğruya halk isyanıdır. İsyan eden halk, Saint Petersburg’da kralın kışlık sarayını işgal ediyorlar. Bunlar arasında Bolşevikler çoğunlukta. Fakat ortada ne Kızılordu, ne doğru dürüst bir parti, ne de lider var. Bunun üzerine Lehistan üzerinden oraya gönderiyor. Bunu yapan da Almanlar. Enver Paşa kaçtıktan bir süre sonra Cihan İslam İhtilali diye yeni bir örgütün başına geçti. Osmanlı tarihinin son dönemlerinde Pavlus Efendi vardı. Pavlus Efendi Osmanlı iktisadı üzerine fikirler beyan eden, aslında Alman. Savaş bitip biz yenilince Almanya’ya gitmiş ve Enver Paşa’yı bulmuş. Enver Paşa’ya demiş ki, “İnsanlar ayağa kalkarsa imparatorluk kurtulur. Sen halifenin damadısın.” Bunun üzerine Enver Paşa Rusya’ya gitmiş. Ruslar önce Enver kartını oynuyorlar.

     

  • Mustafa Kemal’le ilk kez nerede görüşüyorlar?

    Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçip, Havza’da bir buluşma ayarlıyor. Bu, kilit bir olay. Bunu Saadettin Bey’in hatıralarında buldum. Saadettin Bey diyor ki, “Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a geldikten bir müddet sonra Havza’ya gitti.” Halbuki bizim tarihler bunu söylemiyor. Dibini kurcalarken, bir telgraf geçti elime. Gazi’nin Saray’a gönderdiği telgraf: “Samsun’da lüzumundan fazla İngiliz askeri var. Havza’ya geçmeyi daha emniyetli buluyorum.” Saadettin Bey’in verdiği bilgiye göre, burada bir Sovyet heyetiyle temas ediyor. İki soru: Biri hakikaten Ruslar orada mıydı ve konuştular mı?

    Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya gazetesinde yazdığı baş yazıları buldum. Onları okurken tek cümle çok şeyi aydınlattı: 1920 tarihli bir yazı: “Geçen sene Mustafa Kemal Paşa ile mutabık kalındığı üzere...” Bu, çok önemli. Nerede mutabık? Bir yıl öncesi 1919. Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alındığına şahit oluyoruz. Muhtemelen İngiliz istihbarat servisleri haber almıştır. Ama göreve devam eder. Böylece Rusların elinde iki kart olur. Enver Paşa ve Mustafa Kemal. Sakarya Savaşı’na kadar durum askıdadır. Her iki tarafı da kolluyorlar.

    Mustafa Kemal Paşa 1920’nin 23 Nisanı’nda Meclis’i açıyor. Bir-iki gün sonra gizli toplantı yapılıyor. O toplantıda izahat veriyor o zamana kadar yapılan faaliyetler hakkında. Bu toplantıda Kafkasya’daki İngiliz setlerini yıkmak lazım geldiğini söylüyor. İngiliz setleri Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan. Önce Gürcistan ve Ermenistan geçiyor.

    O toplantıların akabinde, Mustafa Kemal Paşa’nın Vladimir İlyiç Lenin’e çektiği bir telgraf var. Açık seçik diyor ki: “Sizinle aramızda bir dava ortaklığı var. Siz de anti emperyalistsiniz, biz de anti emperyalistiz. Şu şartlar altında özgürlük için savaşacağız ama mühimmatımız ve silahımız yok. Şu kadar silah, şu kadar top, para istiyoruz.” Eğer Havza’da bir görüşme olmasaydı, bunu yapamazdı. Muhtemelen orada karşılıklı yardım mevzuunda bir anlaşma oldu. Yalnız mutlak zaferi bekliyorlar. Mutlak zafer Sakarya savaşıdır.

     

  • En başa dönersek, bugünkü Sevr koşulları neler?

    Soğukkanlı ve mantıklı bakan herhangi bir tarihçi ve tarih meraklısı Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Batı’nın tavırlarını gözden geçirirse, bir devlet değişikliğiyle olayın aynı olduğunu görür: İngiltere yerine Amerika geçmiştir. Nerede güçlü ve başına bela olacak ülke varsa, kontrolü ele geçirmeye çalışır. 1960’larda Fransa’daydım. 1968 hareketi bir Amerikan hareketidir. Fransız Komünist Partisi çok güçlü bir hareketti. Komünistleri bölmek gerekiyordu. Bir Maoculuk icat ettiler ki, bundan Mao Tze Tung’un haberi olduğundan bile emin değilim. İkincisi cinsel devrim ortaya çıktı. Üçüncüsü de çevreciliktir. Çevrecilik sayesinde Batı’da kaç komünist ve sosyalist parti bölünmüştür.

     

    ----------------
     

    Attila İlhan, Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderme talimatının İngilizlerden geldiğini söylüyor

    ''Vahdettin hain kere haindir''

    Mustafa Kemal’e Saray’ın gizli destek vermesi diye bir şey yok. Sadece Sovyet desteği var. Onlar da vaat ettiklerini göndermiyorlar. Daha çok vaat ediyorlar ama onların da gücü var. Vahdettin’in tutulur tarafı yok. Hain demek az, hain karesidir, çünkü Anadolu hareketini örgütleme işi ona verilmiştir. Arkadaşlar orada yanılıyorlar. Mustafa Kemal Paşa’yı üçüncü ordu müfettişliğine tayin ediyor; ama talimatı veren İngilizler. İngilizler talimatı veriyorlar ki, gitsin, Sevr Anlaşması’ndan vazgeçilsin, yekpare Anadolu çıksın. Çünkü Bolşevikler vaziyete hâkim oldular, biz de önüne set çekebilelim. Mustafa Kemal Paşa bundan yararlanarak oraya gidiyor ve sonra onlara da karşı çıkıyor. Olay bu. Tek yardım, Mustafa Kemal Paşa’ya verilen maaş. Yalnız heyeti askeriyedeki çeşitli kumandanlar Gazi’nin yapmak istediği şeyi hissediyor.

    ---
     

    Nuray SOYSAL
    Fotoğraf: Çağrı KILIÇÇI

     

  • 06.09.05

     

    Kuş gribi aşısı yapan enstitümüz vardı (...kapattık!)



    Geçen yıl, 2004 yılının 11 Haziran tarihinde Resmi Gazete'de 2004/7405 sayı ile şu karar yayımlandı: "Manisa Tavuk Hastalıkları ve Aşı Üretim Enstitüsü Müdürlüğü'nün kaldırılması, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ile Devlet Personel Dairesi Başkanlığı'nın görüşlerine dayanan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın yazısı üzerine Bakanlar Kurulu'nca kararlaştırılmıştır". İmzalar: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar...
    Manisa Tavuk Hastalıkları ve Aşı Üretim Enstitüsü, kuş gribi hastalığına karşı aşı üreten ilk ve tek araştırma enstitümüzdü. Çin'de ortaya çıkan kuş gribi olaylarından sonra bu alanda ihtisaslaşmıştı. "Kuş gribi" olgusu ile karşılaşıldığında inaktif aşı ile müdahale, koruma ve kontrol konusunda çalışmalar yapıyordu. Kuş gribi hastalığının yayılmasına yol açan göçmen su kuşlarında hastalık taraması ve bu kuşların hareketlerinin izlenmesi için çalışıyordu.

    Uzmanlaşmıştı
    Tavukçuluk konusunda araştırma, eğitim ve üretim yapan çok önemli bir kuruluş idi.
    Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Teşkilatı'nın (FAO) desteği ile 1986 yılında aşı üretimine başladı. 250 milyon doz aşı üretim kapasitesine sahipti. Kuş gribi aşısı dahil, 7 çeşit kanatlı aşısı, 19 çeşit teşhis amaçlı antijen ve antiserum üretiliyordu. Türkiye'nin aşı ihtiyacının önemli bölümünü karşılıyordu.
    Enstitüde çalışan uzmanlar tavuklar üzerinde bilinmeyen hastalıklarla ilgili 38 araştırma gerçekleştirmişti.
    Enstitünün bir özelliği de, SBF (Spesific Protejen Free) diye adlandırılan 17 tür hastalıktan arındırılmış, "damızlık saf ırk" yumurta üretimi idi. Aşı üretimi ve aşı kontrol testlerinde kullanılan bu özel tür yumurtaları Balkanlar'da ve Ortadoğu'da üreten tek tesisti. Suudi Arabistan, Peru, Rusya ve İsrail'e tanesi 1 dolardan, yılda 60 bin yumurta satıyordu. Türkiye'deki aşı üretim merkezleri de SBF türü yumurtaları enstitüden temin ediyordu.

    'Neden kapatıldı?
    "Tavukçuluk sektörünün en önemli ihtiyaçlarından biri olan aşı ve hastalık kitlerini üretmek, kalitesini yükselterek standardizasyonunu sağlamak, hayvan sağlığını korumak, tavukçuluğun gelişmesini sağlayacak sağlık tedbirlerini almak, yeni ve bilinmeyen hastalıklar üzerinde araştırmalar yapmak, yurt genelinde bütün illerin aşı ve biyolojik madde ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla "1982 yılında kurulan enstitü 22 yıl sonra (Kararnamedeki ifade ile) "kaldırıldı"... Binaları boşaltıldı. Yılların birikimi ile konularında uzmanlaşan elemanlar başka görevlere dağıtıldı.
    Enstitünün "kaldırılma" kararına imza atanlar, attıkları imzanın bu ülkenin başına neler getireceğini düşünemediklerinden ve de attıkları imza ile "kuş gribi hastalığının yayılmasında etkili olan göçmen su kuşlarında hastalık taraması yapacak ve bu kuşların ülkedeki varlığını araştıracak, aşı üretecek" kuruluşu yok ettiklerinden, bugün "kuş gribi" sorunu ile karşı karşıyayız...

     

    GÜNGÖR URAS

    guras@milliyet.com.tr

    13.10.2005 Milliyet.

    .............


    Tan baskınının 60. yıldönümü



    Dün, Tan gazetesi baskınının 60. yıldönümüydü.
    Pek kimsenin ilgisini çekmedi. Oysa ben, hükümet destekli olduğu anlaşılan bu provokasyonun Türkiye'de demokrasinin sakat doğmasına yol açan çok önemli bir milat olduğuna inanıyorum;
    ...etkisinin hâlâ sürdüğüne ve Tan'ı basan koalisyonun halen işbaşında olduğuna da...
    Eylül ayında o baskının 2 cumhurbaşkanı ve en az 3 başbakan çıkardığını yazmıştım.
    Bu yazı üzerine Demirel, orada olduğunu doğrulamıştı; İlhan Selçuk da yürüyüşe katıldığını...
    Yazıdan sonra Altemur Kılıç arayıp "Ben de oradaydım" dedi. Nedense bana gururla anlattığı bu baskından, ilginç anılar kitabı "Kılıç'tan Kılıç'a"da (Remzi, 2005) hiç bahsetmemişti.
    Bir de kendisini "eski ırkçı ve Turancı" olarak tanımlayan Celadet Moraligil'in adını vermiştim. Moralıgil'den o zaman gelen ve eylemi savunurken yeni bir isim veren mesajı bugün özetleyeceğim.
    60. yılında Tan baskını, hâlâ adının her anılışında sakat doğmuş demokrasimizin yeni bir sırrını ele veriyor.
    Söz 79 yaşındaki Moralıgil'de:

    Moskof'a tepki
    "Yazınızda ben ve İlhan Selçuk gibi farklı fikirden kişilerin nasıl olup da Tan Olayı'nda birleştiklerini soruyorsunuz. Ben şöyle izah ediyorum:
    "Tan Olayı", bir "Moskof'a tepki olayı"dır.
    Tancılar, Moskof'un maşası idi. Öğrencilerinin reaksiyonu -yönlendirilmiş dahi olsalar, rüyalarında görecek değillerdi ya! - yerinde idi ve ses de getirdi. Bu kanaatim 2005'te de 1945'teki gibi...
    Eğer mesela İngilizler Türkiye üzerindeki emperyalist tutumlarını sürdürselerdi ve bir "İngiliz gâvuru" imajı pekişseydi, Hüseyin Cahit, Tanin de İngiliz muhibliği sergileseydi ve Serteller'in Tan'ı "Uyanın ey ehl-i Vatan!" diye manşet atsaydı siz beni Tanin Matbaası'nın içinde bulacaktınız; sonra da Tepebaşı'nda İngiliz Konsolosluğu önünde... Yanımda Demirel, İlhan Selçuk, Orhan Birgit vs. olmak üzere...
    Bence müşterek payda, 1699'dan beri süren ve bir ara Polatlı önlerine kadar uzanmış geri çekilme (ric'at!) psikolojisidir.

    Haberdar mıydı?
    Gelelim benden 4 yaş büyük, (1923 doğumlu) İTÜ talebesi Süleyman Demirel'e...
    Merak ettim, sabah 9'da Gümüşsuyu'nda derste olması gereken Demirel, Beyazıt'ta yürüyüşün başladığı üniversite merkez binasının bahçesinde ne arıyordu? Ben Bakırköy'den trenle geldim, Kumkapı'da indim, ve saat 9'da derse yetişmek için Cümle kapısından girdikten sonra içerde yürüyüşe hazır üniversitelilerle karşılaştım.
    Demek ki Demirel'in bir gün önceden haberi varmış, hazırlıklıymış. Yoksa Taksim'den Sirkeci'ye kısa zamanda gelemezdi. Bu hususu açıklamak Demirel'e düşer. Ama doğrusu Demirel ile aynı nümayişte yer almış olacağımı düşünmemiştim. Demek miting arkadaşıyız Süleyman ağabey ile...
    Sencer Divitçioğlu yok muydu?
    Ayrıca:

    1- İlk anda nümayişçi öğrenci sayısı ancak 500 kadardı.
    2- Tan'ın bulunduğu cadde, dediğiniz gibi 20 bin yağmacının sığabileceği bir alan değildir.
    3- Tan binası da büyük değildir. 3-5 daktilo makinesi dışında "20 bin yağmacı"ya yetecek ne bulunabilir ki?
    4- Bu "yağma" suçlamasına acaba Sayın Demirel, İlhan Selçuk, Orhan Birgit, Ali İhsan Göğüş katılıyorlar mı?"
    5- Ben bir şey çalan ne bir öğrenci gördüm ne de duydum, sadece bir kâğıt deryası idi yerler...
    6- Tan'ın rotatifinin bulunduğu kısım da daracık bir yerdi ve içerde azami 15-20 kişi vardı.
    7- Öğrenciler içeri kazmalarla girmediler, rotatif dairesindeki yangın söndürme kazma ve baltalarını kullandılar.
    8- Rotatifin nasıl kolay tahrip olacağını söyleyenler öğrenciye benzemiyordu ve ben içimden "Bunlar bizden olamaz" diye düşündüm.
    9- Neden bu kadar az insan "vardım" diyor. Mesela, fakülteden sınıf arkadaşım Sencer Divitçioğlu, Tan Olayı'nda yok muymuş?"

    can.dundar@e-kolay.net
     

    CAN DÜNDAR; Milliyet, 05.12.2005


     

    Tan baskını



    Cumartesi "Bay Provokatör" başlıklı yazımda 60 yıl önceki Tan baskınını gündeme getirmiştim.
    Amacım, son yaşanan kışkırtmalara katılanları, tarihten bir örnekle uyarmaktı.
    "Türk demokrasisinin ilk toplu öğrenci eylemi" sayılabilecek Tan baskını birkaç açıdan önemli:
    Birincisi; bu eylem cılız demokrasimizin ilk gözdağı, ilk cadı avı.
    İkincisi; eyleme katılanlar sonradan çok önemli mevkilere geldi. Bünyesinden 2 cumhurbaşkanı ve başbakan çıkaran kaç eylem vardır ki?
    Üçüncüsü; ortam bugünle çok benzeşiyor: O gün Türkiye, tek partili rejimden çok partili demokrasiye geçmenin eşiğindeydi; bugün AB ile müzakerelerin arifesinde.
    Ve o günkü saflaşmalar, bugün neredeyse aynen sürüyor:
    2005'te nasıl AB şemsiyesi, kimi muhafazakâr ve liberallerle bazı solcuları bir araya getiriyorsa, 1945'te de CHP'den kopan sağcılar, kendine müttefik olarak sosyalist muhalifleri bulmuştu.
    İşte Tan, bu buluşmanın adresiydi.
    Tan'ı çıkaran sosyalist Sertel'lere ait Görüşler dergisine yazmayı vaat eden kadroda, tamamen ayrı uçtan imzalar vardı:
    Celal Bayar, Aziz Nesin, Adnan Menderes, Behice Boran, Fuat Köprülü, Mehmet Ali Aybar. Bugün nasıl "Egemenliğimiz kaybolacak" endişesi bazı sosyal demokratlarla MHP'yi ve askerleri buluşturuyorsa, o zaman da Şeflik rejiminin sürmesini isteyenler "Komünizm gelir" endişesi ya da bahanesiyle bir "Kızılelma koalisyonu" kurmuştu.
    Eylem, CHP il başkanlığında örgütlenmişti. Çoğu niye yürüdüğünü bile bilmeyen gençleri, Cağaloğlu'ndan geçerken hem CHP'nin balkonundan parti müfettişi Alaaddin Tiritoğlu, hem de Vakit gazetesi balkonundan Necip Fazıl Kısakürek alkışlamıştı.
    * * *
    Yazı çıkınca Demirel, Fikret Bila'ya "Evet, Tan baskınına katıldım" dedi.
    40 yıldır hakkında düzinelerce kitap okuduğumuz Demirel'in mazisindeki bu kadar önemli bir eylemi bilmememiz şaşırtıcı. HaberTürk'ten Murat Ongun'a verdiği demece bakılırsa Tan yağmalanırken Demirel kendi deyimiyle "biraz kırma dökme yapanları", "Kahrolsun komünizm" sloganı atarak, Meserret otelinin karşısından izliyormuş.
    Kendisini eyleme sürükleyen ortamı Bila'ya şöyle açıklıyor: "Nâzım Hikmet sürülmüş. Sabahattin Ali sınırda öldürülmüş. Öyle bir atmosfer var. Etkilenmemek mümkün değil."
    Efsanevi hafızası Demirel'i yanıltıyor olmalı: Baskın, 1945 sonunda oluyor.
    Nâzım, 1940'dan 1950'ye kadar Bursa hapishanesinde mahkûm.
    Sabahattin Ali'nin sınırda öldürülmesi ise 2 Nisan 1948'de. Yani Tan baskınından 2,5 yıl sonra.
    Onu bırakın; Köşk'teyken yaptığı sağduyu çağrılarıyla dikkat çeken Demirel'in Tan baskınının sonucuna bakıp, bu kritik günlerde, bir pişmanlık belirtmesi iyi olmaz mıydı?
    * * *
    Yazıma ikinci açıklama Orhan Birgit'ten geldi. Birgit, Cumhuriyet'teki köşesinde (13-14 Eylül 2005) Tan baskını sırasında İstanbul Hukuk'a yeni girmiş 18 yaşında bir öğrenci olduğunu, o sabah son sınıftan birinin çağrısıyla eyleme katıldığını, olayın öncüleri arasında olmadığını belirtti.
    Demirel de Birgit de "Olaylarda yer alanların sonradan terfi ettiği" yaklaşımını yanlış buluyorlar. Elbette böyle bir genelleme yapmak imkânsız.
    Çünkü yürüyüşçüler arasında muhtemelen maaşlı provokatörler olduğu gibi dönemin havasına kapılan meraklılar da var.
    Örneğin İlhan Selçuk'un da yürüyüşçüler arasında olduğunu öğrendim. Dün bu konuyu kendisine sorduğumda, o gün "Hadi yürüyün" denilmesiyle herkesin yola döküldüğünü, ama meraklı kalabalıkla, Tan'ı kırıp dökenleri birbirinden ayırmak gerektiğini söyledi. "Ben yürüdüm, ama binaya gitmedim, Tan'ı yağmalayanların bazıları da sonradan DP milletvekili oldu" dedi. Selçuk, Tan baskınının 50. yıldönümünde Sertel Vakfı'nın ilk ödülüne layık bulunacaktı.
    * * *
    Kendini "ırkçı ve Turancı" olarak tanımlayan Celadet Moralıgil'le solun en itibarlı ismi olacak İlhan Selçuk'u, AP'yi devralacak Demirel'le CHP'den bakan olacak Ali İhsan Göğüş'ü aynı yürüyüşte buluşturan, hangi ortak payda ve kimlerdi?
    60. yılında Tan baskını hâlâ güncel değil mi?

     

    CAN DÜNDAR

    MİLLİYET 15.09.2005

    can.dundar@e-kolay.net
     

     

     

    Bay Provokatör



    Birkaç olayda görür gibi oldum "Bay Provokatör"ü...
    Olaydan sonra saldırganını polise anlatıp robot resmini çizdiren bir mağdur gibi, hatırladığım özelliklerini anlatıp tarif etmeye çalışacağım.
    * * *
    5 yıl önce "O gün" diye bir belgesel serisi hazırladık.
    Tarihe damga vuran önemli günlerin 24 saatlik öyküsünü anlattık.
    10 bölümlük dizide 3 facia günü vardı:
    Sivas Katliamı... Tan Baskını... ve 6-7 Eylül...
    Bu 3 günü, saat saat tanıklarına anlattırdık.
    Ve hayretle fark ettik ki, sırasıyla 1993'te, 1945'te ve 1955'te yaşanmış bu baskınların ortak paydaları var:
    "Bay Provokatör", hep kritik dönemde girmiş devreye...
    Hep aynı yöntemleri, aynı araçları, hatta bazen aynı insanları kullanmış.
    * * *
    Sivas'ta bir gazetenin "Müslüman Mahallesinde Salyangoz Sattılar" manşetiyle başlamıştı olaylar... Okuyanlar elde bayrak, "Aziz Nesin'e Ölüm" diye yola dökülmüştü.
    Ya Tan baskını?
    O da Tanin'de Hüseyin Cahit Yalçın'ın kışkırtıcı bir yazısıyla başlamıştı. Yazının başlığı, "Kalkın Ey Ehl-i Vatan"dı.
    Öğrenciler sınıftan çıkarılıp Türk bayrakları ve "Kahrolsun komünistler" sloganıyla solcu Tan Matbaası'na gönderilmişti.
    Soğuk savaşın hemen arifesinde... CHP'den kopanların yeni parti kurmaya hazırlandığı dönemde...
    Polis seyrederken, 20 bin kişi Tan'ı yağmalamış ve çok partili demokrasi, sol kolu kırık olarak başlamıştı.
    * * *
    Ya 6-7 Eylül?
    Kıbrıs müzakereleri sürüyordu. Taşradan gelenler İstanbul'daki sermayenin azınlık ellerinde bulunmasından rahatsız oluyordu.
    İstanbul Ekspres, "Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı" manşeti attı. Yalandı.
    Gazeteyi okuyanlar, "Kıbrıs Türk'tür" sloganı ve bayraklarla Beyoğlu'na yollandı.
    Polis seyretti. Kitleler talan etti.
    Sonuç?
    Rumlar göçtü, azınlık sermayesi el değiştirdi.
    Taha Kıvanç'ın 3 gündür Yeni Şafak'ta yazdığı gibi olaya karışanlar bir şekilde terfi etti:
    Hem Tan baskınına hem 6-7 Eylül'e katılan ve iki belgeselde de bize olayları anlatan Orhan Birgit bakanlığa yükseldi.
    Ata'nın evini kundaklamaktan yargılanan ve "Teşkilat"tan olmakla suçlanan kişi beraat edip vali oldu.
    Yalan haberi yazan muhabir, BM protokol müdürlüğüne atandı.
    Gazetenin sahibinin "Teşkilat"la yazıştığı anlaşıldı.
    * * *
    Taha Kıvanç'ın listesine birkaç isim de ben ekleyeyim:
    Tan baskınındaki gençlerden birinin adı da Süleyman Demirel'di.
    Muhtemelen yakınında Turgut Özal da vardı.
    İkisi de devletin zirvesine yükseldiler. İşin ilginç yanı, Özal yıllar sonra derin devlete bulaşmaya kalktığında bir suikasta hedef olacak, suikastı araştırmakla görevlendirdiği Yargıtay üyesi savcı, "derin ipuçları" bulunca bir korgeneralin adı verilerek durdurulacaktı.
    İşe bakın ki aynı korgeneral, yıllar sonra Fatih Güllapoğlu'na şu demeci verecekti:
    "6-7 Eylül Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaştı."
    * * *
    Ah arşivlere girip şu isimleri en baştan elden geçirsek ne iyi olurdu...
    Bugün "Ya devlet başa ya kuzgun leşe" diye halkı kışkırtanların, "Bayrak yaktılar" yalanıyla sokağa benzin dökenlerin mazisini deşifre etsek, yandaşlarına bu tarihi anlatsak, bugünlerde yeni kurban arayan "Bay Provokatör"ü teşhis edebilir miyiz acaba?..
    Bir daha oyununa gelmemeyi öğrenebilir miyiz?

    CAN DÜNDAR

    MİLLİYET, 10.09.2005

    can.dundar@e-kolay.net
     


     

    Demirel: Evet, Tan gazetesini bastık


    Can Dündar dünkü yazısında, iz bırakmış bazı eylemlere katılanların sonra terfi ettiğini vurguluyordu. 1946'daki Tan gazetesi baskınında saydığı iki tanıdık isimden Süleyman Demirel ile konuştuk


     
    Can Dündar, dünkü yazısında, "O gün" adıyla yaptığı belgeselde yer alan iz bırakmış bazı olayları anımsatmıştı. "Sivas katliamı, Tan baskını, 6-7 Eylül olayları" gibi...
    Bu olaylarda "provokatör"lerin işlevine dikkat çekmişti...
    Sözünü ettiği eylemlere katılanların sonradan bir şekilde terfi ettiğini de vurguluyordu Can Dündar, dünkü yazısında. Yeni Şafak'ta Taha Kıvanç'ın verdiği "terfi etmiş" isimlere çok tanıdık iki isim daha eklemişti: Süleyman Demirel ve Turgut Özal.

    Provokasyon ve yükselme
    1946'da Tan gazetesini basan gençler arasında Süleyman Demirel ve Turgut Özal'ın da bulunduğunu belirttikten sonra, ikisinin de devletin zirvesine yükseldiklerini kaydetmişti. Provokasyon kokan bu olaylarda rol alanların sonradan yükselmelerinin "tesadüf" olmadığı mesajını veriyordu.
    Can Dündar, bu olayları, son günlerde yaşadığımız gerginlikler, provokasyona uygun eylem ve eylem girişimleri için anımsatıyordu.

    'Elebaşı değildim'
    9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i arayıp Can Dündar'ın yazısındaki "Tan baskını" olayını sordum. Demirel, "Doğru, Tan baskınına katıldım" diyerek, o günü şöyle anlattı:
    "Elebaşı değildik ama bu olaya katıldığımız doğrudur. Bir öğrenci hareketiydi. O zaman İstanbul'da zaten iki üniversite vardı. İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ). Biz, İTÜ'de talebeydik. 21-22 yaşlarında gençlerdik. Bizden büyükler de vardı.
    O zaman üniversite gençliğinin bir kişilik gösterme hevesi vardı. O zamanki havadan etkilenmemek mümkün değildi. Anti-komünizm çok revaçtaydı. Bizim de hissiyatımız öyleydi."

    'Kırma dökme oldu'
    Demirel, üniversite öğrencilerinin Tan gazetesini bastıklarını ve kırma dökme yaptıklarını şöyle anlattı:
    "Tan gazetesinin idare binasına girdiler. Ben aşağıda sokaktakilerin arasındaydım. Gazete idarehanesine çıkarak biraz kırma dökme yaptılar. Pencerelerden aşağıya radyoları, daktiloları falan attılar. Ben kırma dökme işine karışmamıştım.
    Sadece Tan gazetesine değil, o gün, Sovyetler Birliği'nin İstanbul'daki sefaret binasının önüne de gittik, protesto için çelenk koyduk. Çünkü 1945 sonrası, Stalin, 'Boğazları isterim' diyor. 'Anlaşma tanımam' diyor. Biz buna karşı bu tepkiyi gösteriyoruz.
    Öyle bir ortam; Nâzım Hikmet sürülmüş, Sabahattin Ali sınırda öldürülmüş. Öyle bir atmosfer var. Etkilenmemek mümkün değil."

    'Özal'ı hatırlamadım'
    Demirel'e, aynı dönemde İTÜ öğrencileri olan Turgut Özal ve Necmettin Erbakan'ın da bu eyleme katılıp katılmadıklarını sorduğumda, "Hatırlamıyorum" yanıtını verdi. "Biz" dedi, "Aynı sınıflarda değildik. Yanımda sınıf arkadaşlarım vardı. Ama Özal'ı, Erbakan'ı hatırlamıyorum."

    'Yükselmemizle ilgisi yok'
    Demirel, bu olaylarda rol alanların sonradan "terfi ettiği", yüksek görevlere geldiği şeklindeki iddiaları ise reddediyor:
    "Öyle bir bağlantı kurmak hata olur. Böyle bir beyan yanlış olur. Hiç ilgisi yok. Ben zaten 1962'ye kadar siyasete girmeyi hiç düşünmedim.
    Benim için 17 Eylül 1961 önemli bir tarihtir. Bu, rahmetli Adnan Menderes'in asıldığı tarihtir. Beni siyasete sokan bu olaydır. Ben 1960-1962 arası askerdim. Siyasete girişim 1962'dir.
    Siyasete girdim ama dünü bugüne hiç taşımadım. Bu acı bırakan olayları husumet meselesi yapmadım, ders çıkarmaya çalıştım."

    'Bir Türkiye var'
    Demirel, bugünkü gerginlikleri değerlendirirken de şu çağrıyı yaptı:
    "Bir tane Türkiye var. Birliğimizi korumalıyız. Kim ben ayrıyım diye ortaya çıkar, Türkiye'nin içini bozmaya kalkarsa, bacağına kurşun sıkmış olur. Çünkü biz kaynaşmışız.
    Bir arada yaşıyoruz. Yan yana değil, birlikte yaşıyoruz. Herkes Türkiye'yi, Türkiye'nin birliğini düşünerek hareket etmelidir."

     

    Tan olayı nedir?

    Solcu bir yayın politikası izleyen Tan gazetesi, tek parti dönemi iktidarı CHP'yi ağır biçimde eleştiriyor, sağcı basınla sık sık polemiğe giriyordu. Bazı CHP'liler ve sağ basın, gazetenin yazarları Zekeriya ve Sabiha Sertel'e karşı öğrencileri kışkırttı. Hüseyin Cahit Yalçın, 3 Aralık 1945 tarihli Tanin gazetesinde "Kalkın ey ehl vatan" başlıklı yazısında Tan'a karşı bir vatan cephesi oluşturulmasını, gazetenin susturulması görevinin gazetecilere ve hür vatandaşlara düştüğünü yazdı. 4 Aralık'ta İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan öğrenciler, ellerinde bayraklar, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün resmiyle yürüyüşe geçerek gazetenin önüne geldi. Sıkıyönetimin uygulandığı kentte Tan Matbaası'nı basan öğrenciler baskı araçlarını kırdılar, bobinleri yırttılar.

    FİKRET BİLA

    MİLLİYET, 11.09.2005

    fbila@milliyet.com.tr
     

     

                 


     

                                                       6-7 Eylül’de neoldu? (3)

    Dizinin son günü bugün ve ben bir şeyi fark ettim: Başlığa rağmen, 6-7 Eylül’de ‘ne’ olduğunu anlatmıyorum aslında, benim üzerinde yoğunlaştığım, olanın ‘neden’ ve ‘nasıl’ olduğu... 1955 yılının o meş’um iki gününde, kışkıtılan yığınların İstanbul’da azınlıklara yönelik çapulculuk eylemlerine giriştikleri bilgisinin okurda olduğu varsayılarak yazılıyor bu Kulis’ler...

    İlk gün, kıdemli bir meslektaş arayıp, gazeteci Mithat Perin’in MİT müsteşarı Fuat Doğu’ya gönderdiği 1962 tarihli mektubu ilk yazanın Uğur Mumcu olmadığını söyledi. Mumcu, 3 Mart 1975’te Yeni Ortam’da değinmişti konuya, ama ilk ele alınışı Devrim gazetesinde olmuş (19 Ocak 1971)... Devrim’e mektubu getiren Doğan Tanyer’miş... “Hani, bilirsin ya” diye ekledi o meslektaş...

    Elbette bilirim. Doğan Tanyer 1960 dolayında Cumhuriyet Ankara büroda çalışan bir ‘gazeteci’ idi. 27 Mayıs darbesi olduğu gün mesai arkadaşları onun bilinmeyen bir özelliğini keşfettiler: Doğan Tanyer o gün gazeteye ‘yüzbaşı’ üniformasını giyip geldi. Demek, Tanyer, sonraları hizmetlerini Devrim’e de sunmuş...

    Neyse...

    6-7 Eylül olayını doktora tezi konusu seçen Dilek Güven’in en keskin tespitlerinden biri, olayda ‘İngiliz parmağı’ bulunduğu... Bu tespitini olayın öncesi ve sonrasında dillendirilen görüşlere ve tepkilere dayandırıyor... Ağustos 1954’te, Atina’daki İngiliz Büyükelçiliği, “Şimdi iyi görünse de, Türk-Yunan ilişkileri küçük bir şok ile bozulacak kadar yüzeyseldir” görüşünü merkeze iletirken “Sözgelimi, Selanik’teki Atatürk evinde meydana gelecek küçük bir tahribat ilişkilerin sonu olur” örneğini vermiş...

    İngiliz hassasiyeti işte; her şeyi inceden inceye hesap edemeden duramaz...

    Lâfın burasında durup, size, İngilizler’in bu ‘oyunu’ nasıl sahneye koymuş olabilecekleriyle ilgili senaryomu aktarmamı ister misiniz? Yerinizde olsam isterdim. İsterdim, çünkü en az olayın kendisi kadar heyecanlı ve gizemli bir senaryo bu. Adeta bir ‘James Bond’ filmi gibi... Aslına bakarsanız, benim senaryomun göbeğinde, ‘James Bond’ filmlerinin üzerine oturduğu romanların yazarı Ian Fleming var... Hatta şöyle de diyebilirim: “6-7 Eylül’de gerçekten ‘İngiliz parmağı’ var idiyse, o parmak, muhtemelen Ian Fleming’in parmağıydı...”

    Ian Fleming’in sonradan filme de alınmış James Bond romanlarının en ünlüsü ‘From Russia With Love’ (Rusya’dan sevgilerle) kısmen İstanbul’da geçer. 6-7 Eylül olayından sadece iki yıl sonra (1957) piyasaya çıkan romanda, Tatiana Romanova adlı güzel bir Rus casus, aldığı tâlimatla, James Bond’u öldürmek üzere harekete geçer. Buluşma yeri İstanbul’dur. Tatiana’yı kendisine âşık eder Bond ve birlikte Balkanlar’da dolaşmaya ve Rus ajanlarıyla mücadele etmeye başlarlar. Filmin en beğenilen sahneleri İstanbul’da çekilenlerdir...

    Fleming’in İstanbul ilgisi esas mesleğinden gelmektedir. Ian Fleming, James Bond romanlarında sergilediği türden bir meslek hayatına sahiptir çünkü; casustur... Kaynaklar, İngiliz casusu Fleming’in, 6 Eylül 1955 günü İstanbul’da bulunduğuna işaret ediyor. Her casusun başka bir ülkede bulunma bahanesi ve kendini gizlediği bir kisvesi vardır. Ian Fleming ‘İnterpol mensubu’ kimliğine bürünmüştür ve İnterpol toplantısı için İstanbul’da bulunmaktadır...

    “Benim senaryom” diye söze başladığım için yazdığımın hayal ürünü olduğunu sanmayınız. 1908 doğumlu Ian Fleming, 1939’dan öldüğü 1964’e kadar, İngiliz MI6 (dış istihbarat) örgütünün önemli elemanlarından biriydi. Romanlarında kullandığı James Bond karakterinde kendi hayat öyküsüyle paralellikler bulunduğu bilinir. Fleming gerçekten de 6 Eylül tarihinde İstanbul’daydı ve olayları baştan sona izlemişti.

    Bunu nereden mi biliyorum? Sefa Kaplan Hürriyet’te dört yıl önce bu olaya değinmişti oradan biliyorum, bir. İkincisi de, İngiliz Sunday Times gazetesine “İstanbul’da büyük ayaklanma” gözlemini sıcağı sıcağına yazan kişi Fleming’ti. İnterpolcu kisvesiyle geldiği İstanbul’da toplantıyı ektiğini ve yağmalama sırasında Beyoğlu’nda olduğunu hiç inkâr etmemiştir Ian Fleming...

    İstanbul’da geçen Bond filminde bir de Türk vardır: Darko Kerim... Bir kaynak, Fleming’in tipi romanına taşırken gerçek bir kişiden etkilendiğine işaret eder: Nazım Kalkavan’a... ‘Sosyetik güzel’ diye de bilinen Billur Kalkavan’ın babasıdır Nazım Bey ve Oxford’ta eğitim görmüştür. Romanda ‘MI6’ istihbarat örgütünün İstanbul’daki şefi olarak tasvir edilir Kerim Bey...

    Rolü Pedro Armanderiz’in üstlendiği Kerim Bey tipi, Bond filmlerinin 1986’da ‘Licensed to Kill’ (Öldürme izni) adıyla çekileninde yeniden canlandırılır; tabii “Kerim Bey’in oğlu” olarak... O rolü de, ilk filmde Kerim Bey’i canlandıran artistin oğlu üstlenir.

    6-7 Eylül’de ‘İngiliz parmağı’ var idiyse, olayların başlamasında o sırada farklı bir kimlikle İstanbul’da bulunan ‘MI6 ajanı’ Ian Fleming herhangi bir rol oynamış mıdır? Bana hoş bir senaryo gibi geliyor... Ya size?


    TAHA KIVANÇ

    YENİŞAFAK GAZETESİ, 09.09.2005

     

     


    6-7 Eylül'de ne oldu? (2)

    Bugün sağda-solda meydana gelen kitle olayları size ne düşündürüyor, bilemem, bana 6-7 Eylül olayını düşündürdükleri bir gerçek. O olayın 50. yıldönümü bugünler, bu sebeple de her yerde o günleri hatırlatan bir yayınla karşılaşmanız doğal; ancak, vesile olmasaydı da, bugünkü kitle olaylarına baktıkça 6-7 Eylül'ü düşünürdüm...

    Hani Org. Sabri Yirmibeşoğlu'nun gazeteci Fatih Güllapoğlu'na, "Muhteşem bir özel harp operasyonuydu" diye tanımladığı olayı... "Atatürk'ün Selânik'teki evi kundaklandı" haberiyle İstanbul'u ayaklandırmıştı o operasyonu planlayanlar; evi kundaklayan da, haberi yazıp yayan da, kitleleri sokağa döken de, bilerek bilmeyerek, operasyonun birer unsuruydu...

    Operasyonda bir biçimde adı geçenler sonunda mükâfatlandırıldılar... Yunan polisinin 'kundakçı' olarak tutukladığı kişi Türkiye'ye kaçtı ve vali oldu. Haberi yazıp yayanlar hep önemli yerlere geldiler... Gazetesine ikinci baskı yaptırıp o günün imkânsızlığında 200 binin üzerinde basan gazeteci uluslararası bir haber ajansı sahibi oldu; gazetenin sahibi de milletvekili...

    Haberi kim yazmıştı peki? Geçen yıl vefat eden Cemile Sara Korle'nin ardından Hürriyet'te çıkan haberde şu bilgi yer aldı: "Eşi Atina'ya atanınca yaptığı, 'Atatürk'ün evi bombalandı' haberi Türkiye'yi sarsan 6-7 Eylül olaylarını başlatmıştı. Anadolu Ajansı'nın muhabirliğini de yapan Korle, Atina'da yaptığı haberi şöyle anlatmıştı: 'Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldı haberini veren bendim. Atina'da iken yardımcı olarak Yunan birini tutmuştum. Rumca bilmediğim için bazı konuları o takip ediyordu. Bir gün bana geldi ve 'Selanik'te Atatürk evinde bomba patladı' diye haber verdi. Patlayan bomba değildi. Benim de verdiğim haber, gazete kâğıdına sarılmış iki tane dinamit lokumuydu. Kocaman bomba değil. O zamanlar bilmiyorum, her nedense bazı gazeteler büyük manşetlerle verdi. O zaman 6-7 Eylül olayları çıktı. Kıyametler koptu. Yaktılar, yıktılar." Gazeteci Sara Korle'nin eşi Sinan Korle de Birleşmiş Milletler'e protokol müdürü oldu.

    Bu tür operasyonlara katılanların başına talih kuşu konduğu belli.

    Madem 50 yıl önce olup bitenlerle bugün karşılaşılan olaylar arasında benzerlikler kuruyorum, bu durumda 'özel harp operasyonu' olduğu yıllar sonra fâş edilen 6-7 Eylül olayının neden meydana geldiğine de yakından bakmam gerek.

    6-7 Eylül, hemen ardından olmasa da, Demokrat Parti iktidarının sonunu getirmede gerekçe olarak kullanılan olaylardandı. Yassıada'da görülen dâvâlardan biri de 6-7 Eylül olayıydı. Özellikle Başbakan Adnan Menderes'in olayı önceden planladığı kayıtlara geçirilmek istendi. Düşünün ki, sivil iktidar bilmese bile, onları yargılamaya karar verenler, gerçek fâillerin kim olduğunu bilecek durumdaydılar. Çok iyi bildikleri halde, 6-7 Eylül'ü DP kadrosuna mâl etmekte hiç tereddüt etmediler...

    Operasyonu planlayıp hayata geçirenler o kadar zahmete neden katlanmışlardı acaba? Cevabı basit: 6 Eylül 1955 Londra'da Kıbrıs üzerine ilk önemli toplantının yapıldığı tarihtir. Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs'ın geleceğini konuşmak üzere Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarıyla buluşmuştu... Üç ülke arasında Kıbrıs konusunda en mâsumu olan Türkiye toplantının gidişini etkileyebilecek konumdaydı. 6-7 Eylül gününün çapulculuk manzaraları Türkiye'nin uluslararası alandaki hareket alanını daraltıverdi... Üstelik olayda 'İngiliz parmağı' da tespit edildi.

    DP iktidarının süresi olayla kısaldı, ama Türkiye'nin ağırlığı da azaldı. Kime ne?

    Dün olayı ele alırken, Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin kışkırtıcı rolüne değinmiş, bu arada o cemiyetin 2. başkanı olan bir isim üzerinde durmuştum: Orhan Birgit... Bazıları olağandışılığı üzerine üzerine çeker; Orhan Bey de onlardan galiba... 6-7 Eylül'den on yıl önce (Aralık 1945) meydana gelen 'Tan Matbaası baskını' olayında ilk saflarda yine o yer alıyordu çünkü.

    Bunu sanki herkes bu bilgilere sahipmiş gibi yazdım; oysa, bazı okurlar okuduğuna inanamadı.

    1950'lerde 'Kıbrıs Türktür Cemiyeti' yöneticisi olarak dört ay 20 gün hapiste yatmış Orhan Birgit'in adının 1945'te yaşanan Tan Matbaası olayına karıştığı pek çok kaynakta yazılı. En son, 1999 yılında, Server Tanilli kalemine doladı olayı; hem de Orhan Birgit'in de yazdığı Cumhuriyet gazetesinde... Okuyalım: "Ertesi gün, İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan sağcı gençler, başlarında Orhan Birgit ve Ali İhsan Göğüş, ellerinde bayraklarla Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün resimleri, yürüyüşe geçerek gazete önüne gelirler."

    'Sağcı' diye anılanlardan Ali İhsan Göğüş de sonraları CHP'den milletvekili ve bakan oldu. İyi mi?

    Orhan Birgit 'sağcı' ve 'Tan Matbaası yıkımcısı' olarak tanımlanmaya şu cümleyle itiraz etti o günlerde: "Benim bu olayla doğrudan ilgim olmadı, mitingin binlerce insanı arasında izleyicisiydim. Yani acemilik günlerinin içinde bir öğrenci. (..) Uzun yaşamım boyunca hiçbir zaman 'sağcı' olmadım."

    Orhan Bey'in 'acemiliği' 6-7 Eylül'de de sürmüş olmalı.

    TAHA KIVANÇ,

    YENİ ŞAFAK 08.09.2005

     


    6-7 Eylül'de ne oldu? (1)

    Son zamanlarda anı yazanlar arttı. Anılarını yazmasını gönülden dilediğim pek çok kişi var da, biri için neredeyse 'anı yazması duası'na çıkacağım: Orhan Birgit... Şimdilerde Cumhuriyet gazetesinde yazan Orhan Bey 'politikacı' kimliğiyle de tanınıyor. Benim merakla okuyacağım bölümler, bizzat içinde yer aldığı iki önemli olayla ilgili yazacakları...

    Orhan Birgit 50. yıldönümü vesilesiyle gündeme fırlayan '6-7 Eylül Olayları' olarak tarihe geçmiş çapulculuk eyleminin önemli isimlerindendi. Olaylar bazı insanları bulur ya, Orhan Birgit'in adı, aralık ayında 60. yıldönümü kutlanacak 'Tan Matbaası Baskını' adlı bir başka çapulculuk eyleminde de geçer. Her iki olayla ilgili yargılanan tek isim, 1965'te milletvekili seçilip 1980'e kadar birkaç kez bakanlık yapmış olan CHP'li politikacıdır...

    Bir Yunan tv kanalı Orhan Birgit'le mülâkat yapmış. Hürriyet'in haberi şu cümleyle başlıyor: "İstanbul'da 6-7 Eylül 1955'te meydana gelen olayların en önemli teşvikçilerinden olduğu belirtilen 'Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin ikinci başkanı gazeteci-yazar Orhan Birgit, Yunan MEGA Channel'a verdiği demeçte, 'Vicdanım rahat. Yanlış hiçbir şey yapmadık. Bu gösterileri yaptıranlar ortaya çıkmadı. Yaptıranlar, herhalde olayların bu kadar büyüyeceğini tahmin etmedi' dedi."

    İnsanın belleği zayıf ve seçmeci, geçmişi hatırlarken yanılabiliyor. Orhan Birgit, 6-7 Eylül'de en belirleyici rollerden birini oynamış Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nde (KTC) bir MİT mensubu olduğunu hatırlıyor; ancak 'hükümetin adamı' diye andığı Kamil Önal adlı o kişiden başkasını suçlamaya kıyamıyor. Bir de İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin'den kuşkulanıyor. Olayın bir başka 'kahramanı' olan Gökşin Sipahioğlu'na ise toz kondurmuyor.

    "Yunanlılar Selânik'te Atatürk'ün doğduğu evi bombaladı" haberi üzerine İstanbul'da azınlıklara ait olduğunu düşündükleri ev ve işyerlerine kalabalıkların saldırması diye özetlenen 6-7 Eylül olaylarında merkezi rolü oynayanları kaynaklar şöyle sıralıyor: Bombayı koyan kişi bir istihbaratçıydı. 'Kışkırtma' amaçlı eylemin duyulmasını o gün ek baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi sağlamıştı. Kalabalıkları İstiklal Caddesi ile azınlıkların yaşadıkları mahallelere sevkeden ise KTC'ydi...

    Selânik'teki eve bomba koyan Oktay Engin Yunanistan'dan kaçırıldı ve sonraları Emniyet'te güvenlik dairesi başkanlığı ile Nevşehir valiliği yaptı. İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin'di ve konu yıllar sonra gündeme geldiğinde, Sabah'tan Tayfun Hopalı'ya olayı kendi cephesinden yansıtacaktı. Okuyalım:

    "Gazete, Tan Maatbası'ndaydı. Ben Merkez Han'daydım. Gökşin (Sipahioğlu) bana telefon açtı. Böyle böyle bir haber var dedi. 'İkinci baskı yapalım' dedi. 'Yapmayalım' dedim. 'Hava da kötü, elde kalıyor' dedim. 'Peki' dedi. Biraz sonra bayi telefon açtı. Gazetelerin parasını peşin vereceğim dedi. / (..) Fuat Büke.. Başbayi.. Matbaaya girdiğimde 180 bin basılmış bile.. Haberim yok. 'Kâğıt nereden buldunuz' dedim. 'Bulduk' dediler. Kâğıdımız çok kısıtlıydı. Anormal birşey olduğunu anladım. Gittim rotatifte kâğıdı kestim. 'Ne yapıyorsun' dediler. Kâğıdı kestim ama kalıpları kesmek aklıma gelmedi. 'Bundan sonra basmayın' dedim. 'Peki' dediler. Ben oradan çıktıktan sonra yine bağlamışlar kâğıdı."

    "Kimse masum değil" diye bir söz var; 6-7 Eylül olaylarında da durum farklı değil. Mithat Perin röportajda "Benim haberim yoktu" dediği olaydan bir zamanlar kendine pay çıkartmaya çalışmıştı. Uğur Mumcu, Perin'in MİT Müsteşarı Fuat Doğu'ya 1962 sonlarında gönderdiği bir mektubu Yeni Ortam gazetesinde yayımlamıştı (3 Mart 1977). O mektupta, "25 seneyi bulan gazetecilik hayatımda açık veya gizli hiçbir faaliyetten geri durmadığımı herkesten evvel servisin bildiği kanaatindeyim" diye yazmıştı.

    Bir ara "MİT'çi gazeteciler" genel başlığı altına giren bir tartışma yürütmüştük, hatırlayanınız çıkacaktır. O tartışmayı başlatan da 6-7 Eylül olayları olmuştu. Dünya gazetesinin sahibi ve yayın yönetmeni Nezih Demirkent'in bir cümlesiyle başlayan tartışma, geçmişte kalmış Mithat Perin ve Gökşin Sipahioğlu adlarını yeniden gündeme taşıyıvermişti.

    Bu, öyle hemen bitiverecek bir konu değil. 50. yıldönümünde 6-7 Eylül her gazetede uzun uzadıya irdeleniyor. Olayın bugünle paralellik arzeden pek çok yönü var; dolayısıyla ben de burada kesmeyeceğim. Bugünü kapatırken okumanızı istediğim ilk elden bir tanıklık var. Gazeteci Fatih Güllapoğlu, çeşitli vesilelerle burada değindiğim 'Tanksız Topsuz Harekât' kitabında, 'Özel Harp Birimi' kökenli Org. Sabri Yirmibeşoğlu'yla bir konuşmasını aktarır (s. 104). Okuyalım:

    Sabri Yirmibeşoğlu: "-Sonra 6/7 Eylül olaylarını ele alırsak..." / Fatih Güllapoğlu: "-Pardon Paşam, pek anlayamadım. 6/7 Eylül olayları mı?" / SY: "-Tabii...6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Paşa bunları söylerken benden de soğuk terler boşandı) Sorarım size? Bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?" / FG: "-E, evet Paşam !"

    Devamı gelecek.

    TAHA KIVANÇ

    YENİŞAFAK 07.09.2005


     


    Allah iflah etsin!



    O kadar uzak değil, 1970'li yıllarda da böyle çıkmışlardı sahneye. "Devlet görevini yapmıyor!" diyerek örgütlenmişlerdi.
    Kendi silahlı güçlerini, devletin yerine koymuşlardı. "Komünistlere karşı vatanı yeterince korumuyor devlet" diyerek silahlanmışlardı.
    Cinayet işlediler.
    Katliam yaptılar.
    Tabii kullanıldılar da...
    O korkunç kutuplaşma böyle yaratıldı 1970'lerde. Şiddet ve anarşi böyle vurdu. Cehennem böyle yaşandı.
    Ve böyle geldi 12 Eylül de. Hapishaneleriyle, işkenceleriyle, idamlarıyla, siyaset yasaklarıyla...
    Unuttuğunuzu sanmıyorum.
    Her şeyin içindeydiniz.
    Öyle değil mi?
    Sözüm size Muhsin Yazıcıoğlu.
    Büyük Birlik Partisi Başkanı olarak yaptığınız son açıklamaları okuyorum.
    Ve irkiliyorum.
    Hiç mi ders almadınız?..
    "Devlet devletliğini yapmıyorsa, evde mi oturacağız?" diyebiliyorsunuz hâlâ...
    "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!' demişler. Milletin hissiyatına tecavüz ediliyor, halk kışkırtılıyor. İtleri salıyorlar, taşları bağlıyorlar" diyebiliyorsunuz hâlâ...
    Daha ileri gidip:
    "Devlet, sorumluluğunu yerine getirmezse, vatandaş geri kalmaz. Milletin kendi güvenliğini sağlamak hakkıdır" diyebiliyorsunuz hâlâ... (Radikal, 8 Eylül 05, manşet haber)
    Hiç mi ders almadınız? Bilemem, belki ders almak gibi bir niyetiniz de yok.
    12 Eylül öncesi de böyleydiniz. Kendinizi devletin yerine koyarak yola çıktınız. Türkiye kan gölüne döndü.
    Şimdi de çok tehlikeli bir oyun içindesiniz. Eskiden sağ-sol düşmanlığı üzerinde zıplamıştınız. Bugün Türk-Kürt düşmanlığı üzerinde zıplıyorsunuz.
    Bu ülkeye yapılabilecek en büyük düşmanlık budur.
    Türklerle Kürtleri birbirlerine kırdıracak bir yörüngede seyir halindesiniz. "Milletin hissiyatına tecavüz ediliyor; evde mi oturacağız?" diye çağrı yapıyorsunuz.
    Oysa, yapılması gereken tam tersidir.
    PKK kaynaklı şiddet ve terör tecrit edilecekse, bu mücadelede hedef küçültülecekse, tahrik ve kışkırtmadan özenle kaçınmak gerekir.
    Sözüm size Yazıcıoğlu.
    Yangına körükle gidiyorsunuz.
    PKK ve tepesindeki yönetici klik, Türkiye'yi demokrasi ve Avrupa Birliği yolundan kaydırmak için sokağı ateşe vermenin peşinde. Bu amaçla, anlaşılan o ki, bir kardeş kavgası çıkarlarına uygun gözüküyor.
    Siz de mi aynı görüştesiniz?
    Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği çatışsın mı istiyorsunuz? Türklerle Kürtler birbirlerinin gırtlağına sarılsınlar mı istiyorsunuz? 1990'larda olmayan 21. yüzyılda mı olacak?
    Bu mu muradınız?..
    "Devlet devletliğini yapmazsa, evimizde mi oturacağız?" derken, dilinizin altındaki bakla bu mu yoksa?
    Bakın, terörle mücadelede verilen şehitler elbette anaların yüreğini dağlıyor.
    Bu acı hepimizin.
    Peki, siyasetçinin görevi nedir? Anaların yüreğindeki bu yangına körükle gitmek mi?
    Asla değil, olmamalı.
    Sorumluluk sahibi siyasetçi, bu yangından kütük kapmaya çalışan değildir, olamaz da.
    Yalnız sizi eleştirmiyorum.
    Muhalefette o kadar çok var ki yangına körükle giden...
    Dikkatle izliyorum.
    Yalnız sizin gibiler değil, örneğin sosyal demokrat geçinenler arasında da var, sokakta kabarmaya başlayan milliyetçilik dalgasına kapılanlar...
    Yazık!
    Allah iflah etsin hepinizi.

    HASAN CEMAL

    Kaynak: Milliyet, 09.09.2005

    h.cemal@milliyet.com.tr
     


     

    Osmanlının laikliği, Vahdettin'in hainliği...



    YİNE de şükür, "Osmanlı laikti!" deyip, kestirip atmamış; Murat Bardakçı ile yaptığı söyleşi de "Osmanlı laisizme yakındı, hiç kuşkusuz" demiş! Ve eklemiş:
    "Hatta, sarayda çok laik bir düzen vardı."
    Eğer, Ecevit, saraydaki laik düzeni, hanım sultanların, padişah kızlarının başı açık fotoğraflarına bakıp değerlendiriyorsa, haklı görülebilir; Sabiha Sultan'ın da, Ulviye Sultan'ın da fotoğrafları tıpkı Avrupalı kadınlar gibidir.
    Kızlarının böyle giyinmesine izin veren padişah, diğer kadınların da böyle giyinmesini kabul eder miydi?
    Asla!
    * * *
    BUYURUN 21 Haziran 1338 (1922) tarihli "Takvim-i Vekayi" de (Resmi Gazete) yayımlanan bir padişah iradesi:
    "İslam kadınlarının şer'i şerife uygun olarak, nasıl giyinmeleri gerektiği konusunda halife ve sultanın emirleridir."
    Yani Padişah Vahdettin'in emirleridir:
    "İslam kadınları son zamanlarda laubali biçimde mesturiyete (tesettüre) aykırı elbiseler giyip dolaştıkları görülmektedir.
    Şer'i ve İslam adabı bakımından kadınlarının cevahirinin görünmemesi gerekir.
    Kadınların açık saçık gezmeleri zararlı sonuçlar verir. Onların bu halinden yalnız hilafet makamı değil, İstanbul ahalisi de tedirgindir.
    Bu durumu sona erdirmek ve kadınların sokak elbiselerinin nasıl olacağını tesbit etmek üzere..."
    Bir heyet kurulacaktır, bu heyet kız öğrencilerin kıyafetini de belirleyecektir.
    Osmanlının "laikliğe yatkınlığı" bu mudur?
    Padişah ve halife iradesiyle, kadınların nasıl giyinecekleri belirlenecek...
    Sonra da, 83 yıl sonra, biri çıkıp "Osmanlı laikliğe yakın"dı diyecek...
    İsmet Paşa'nın ruhu şad olsun:
    "Hadi canım sen de!"
    * * *
    BUGÜN Ecevit'in söylediklerine karşı çıkanlar "Resmi tarihin etkisinde kalarak Vahdettin'i değerlendiriyorlar" deniliyor.
    Hangi resmi tarih?
    Cumhuriyet tarihi...
    * * *
    PEKİ, Cumhuriyet'ten önce, İngiliz işgal kuvvetlerine başvurarak, sığınma hakkı isteyen, düşmana teslim olan Vahdettin hakkında o tarihlerde sanki kimse yazı yazmamış, herkes "Çok iyi yaptı!" demiş...
    Buyurun okuyun 1922 tarihli iki yazı...
    Biri Ahmet Refik'in 22 Kasım 1922 tarihli "İkdam"da çıkan yazısının son bölümü:
    "(...)senelerden beri "halife-i Müslimin" unvanını taşıyan Mehmed Vahideddin, mübarek bir cuma günü, camie gidecek yerde, İngiliz gemisine firar etti. İşte bu, âl-i Osman içinde hiçbir padişahın irtikâbına tenezzül etmeyeceği bir cinayetti. Osmanlı padişahları arasında hanedanına karşı, vüzerâsına karşı zalimler geldi; fakat dine ve millete karşı hiçbir hain zuhur etmedi. Mehmed-i Sâdis (6. Mehmet Vahdettin) hıyaneti ve cebanetiyle (korkaklığıyla) saltanatın hanedan elinden alınmasına sebep oldu; fakat bunun da ehemmiyeti yoktu; keşki Türk'ün asırlardan beri münkad olduğu âl-i Osman içinde mülevves ruhuyla bir ihanet lekesi vücuda getirmeseydi!
    Mehmed-i Sâdis'e, Osmanlı tarihinde ancak şu nâm verilebilir: Hain Sultan Mehmed."
    * * *
    YA Süleyman Nazif'in zehir zemberek üslubu:
    "Siz hiçbir vakit unutulmayacaksınız... Son Osmanlı padişahını kıyametin son gününe kadar her gün her yerde anacaklar. Yeryüzünde yalnız iki mahluka ebediyet-i tizkâr mev'uttur (sonsuza kadar anma, hatırlanma vaat edilmiştir.) Biri hilkat-ı Adem'de göklerden tard olunan İblis-i lain(şeytan), diğeri Hazreti Muhammed'in makam-ı hilafetinden geçen hafta kovulan Vahdettin."
    * * *
    BUNLARDA mı resmi tarih yazarı?
    Bunlarda mı Cumhuriyet'in kadrolu yazarı?..
    Cumhuriyet'in ilanından bir yıl önce yazmışlar bu yazıları...
    H.P.

    HASAN PULUR,

    04.08.2005

    KAYNAK: MİLLİYET GAZETESİ

     


    Ertuğrul ÖZKÖK

    06.08.2005, Hürriyet

    Modern mahrem mi demiştiniz

    SON günlerin en çok konuşulan konularından biri, Hürriyet’te yayınlanan‘ 'göbeği açık türbanlı kız’ haberi.
     
    Alişan konserinde eğlenen kızlardan birinin fotoğrafı, İslami ağırlıklı gazetelerin  köşelerinde ağır bir öfkeye neden oldu.

    Merak ediyorum.

    Bu öfkenin gerçek sebebi nedir?

    * * *

    Bazıları, ‘Bunun neresi haber’ sorusunu soruyor.

    Bal gibi haber.

    Bu soru bana göre, habere duydukları öfkenin ambalajı.

    Belli ki asıl kızdıkları, bu görüntünün kamuoyuna yansıması.

    Şimdi bu habere kızan arkadaşlarla şöyle sakin bir sohbet yapalım.

    Yıllarca hepimize, Prof. Nilüfer Göle’nin ‘modern mahrem’ teorisini kabul ettirmeye çalışmadınız mı?

    Neydi o teori?

    Türban aslında evine kapatılan genç kızların özgürleşme projesiydi.

    Yani, muhafazakár aileler, kızlarına ancak türban taktıkları zaman sokağa çıkma, okula gitme izni veriyordu.

    Değil mi?

    Sakin sakin tartışmaya devam edelim.

    Artık bu teoriye ben de inanmaya başladım.

    Gerçekten de türban, bazı ailelerin kızları için ‘normal hayata katılma aracı’ haline geliyor.

    Türkiye’nin yeni sosyolojik olgusu bu.

    Normal hayata katılan kızlar, normal hayatın gereklerini yerine getireceklerdir.

    Bir akşamüzeri Beşiktaş’a inerseniz, bunu kendiniz de rahatlıkla teşhis edebilirsiniz.

    * * *

    Türbanın altındaki yırtmaçlı etekler, bele oturmuş pantolonlar, göğüsleri, bırakın saklamaya, tam aksine ortaya çıkarmaya ayarlı tişörtler.

    Tabii yanlarında sarmaş dolaş erkek arkadaşlar.

    Bu görüntü yaygınlaştıkça, onun medyatik sonuçları da yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

    Konserlerden gelen fotoğraflar, başı örtülü kadınların aldatma hikáyeleri ve başka şeyler.

    Yani bir tür ‘türban televolesi’...

    Modern mahremin medya aynasındaki görüntüsü.

    Demek ki artık türban normalleşiyor...

    * * *

    Bütün bunlardan çıkarılacak bir başka sosyolojik sonuç var.

    Türban, normal hayata katılma biçimiyse, türbanlı kızlar ile türbansız kızlar arasındaki sınır da giderek siliniyor demektir.

    Yani türban artık ille de ‘namusun simgesi’ değil.

    Daha doğrusu, fanatik dincilerin kabul ettiği anlamda bir namusun simgesi değil.

    Türbanlı kızlar da türbansızlar kadar ahlaklı veya ahlaksız demektir.

    O zaman geriye, gittikçe daha fazla sırıtan o siyasi sembolden başka ne kalıyor?

    Merak etmeyin, 1970’in solcu parkası gibi, o da yok olup gidecek.

    * * *

    Bir nesil sabredin.

    Bugünün türbanlı kızları, yarının modern Türkiye’sinin ilk büyük isyancıları olacak.

    Küçük yaşta başı zorla örttürülen çocukların kendileri olmasa bile, onların çocukları buna isyan edecektir.

    Göbeği açık türbanlı kız, bu isyanın ilk işaretleridir.

    Bazılarını rahatsız eden, çileden çıkartan da işte bu işaretlerdir.

    * * *

    Türban televolesi, modern mahrem teorisinin ispatıdır.

    ‘Modern mahrem’ demediniz mi?

    İşte size modern mahrem.

    Bu küresel dünyada genç kızları sonsuza dek kendi siyasetinizin gece bekçisi olarak, arka bahçe sakini olarak tutamayacağınızı bir gün siz de anlayacaksınız.


     EMİN ÇÖLAŞAN

    20.05.2005 Hürriyet

    http://www.hurriyetim.com.tr/archive_articledisplay/0,,nvid~579274,00.asp

    Bir Türkiye tablosu!

    ÜLKEMİZİN bunların elinde ne durumlara düşürüldüğünü hep birlikte izliyoruz. İnanılmaz şeyler oluyor. Kimi kime şikayet edeceksiniz?

    19 Mayıs, ulusal bayramlarımızdan biri. 23 Nisan da öyle.

    Bu yıl 23 Nisan gününde çoğu il ve ilçelerde ilköğretim okullarındaki öğrencileri için tören düzenlediler. Niçin? Çocuk bayramını kutlamak için mi? Hayır!

    Peygamberimizin doğumunu simgeleyen Kutlu Doğum Haftası için. Küçücük çocuklara bu amaçla gösteriler yaptırıldı.

    Liselerde bile aynı kutlamalar düzenlendi. Bazı valilik ve kaymakamlıklar bu gösteriler için emir verdi. Bizzat katıldılar.

    Dün 19 Mayıs idi. Her yıl bu bayram kutlanır. Hüseyin Çelik isimli ‘Milli’ Eğitim Bakanı bu tür kutlamalara karşı çıktı. Sözleri şöyle:

    ‘19 Mayıs’ı statlardan kurtaralım... 19 Mayıs artık üçüncü dünya ülkeleri gibi kutlanmayacak.’

    Peki nasıl kutlanacak? Onun yanıtı beyefendi tarafından verilemiyor. Önemli olan, Atatürk’le ilgili kutlamaların giderek yok edilmesi.

    Nitekim beyefendi şu anda zaten yurtdışında! Kutlamalara katılmayı herhalde içine sindiremedi.

    ***

    Türkiye bunların elinde nerelere sürükleniyor? Türbanlı protokol! Beylerin sıkmabaşlı eşleri piyasada! Her yerde harem-selamlık uygulaması ve kadınlarla erkeklerin ayrı yerlerde oturmaları! Her yerde içki yasakları! Ankara’da Atatürk heykellerinin yanına Büyükşehir Belediyesi’nin camili, minareli bayraklarının çekilip heykellerin örtülmesi.

    Öbür tarafta kaçakçı bakanlara getirilen aflar ve bunların kaçak villaları. Her taraftan fışkıran, ancak örtbas edilen hortum, yolsuzluk, pislik.

    Bir başka tarafta Allah, Peygamber, din sömürüsü.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhine açılmış türban davasında Dışişleri Bakanlığı ‘hafif savunma’ veriyor ki, davayı türbanlı kazansın, Türkiye olarak kaybedelim... Ve üniversitelerde, kamu kurumlarında türban serbest bırakılsın!

    Bay Dışişleri Bakanı gazeteciler bunları kendisine sorunca sinirleniyor.

    Ne bekliyorsunuz ki!

    Türkiye aleyhine aynı kuruluşta eşine türban davası açtıran ve tazminat isteyen kendisi değil miydi? Sorun bakalım Abdullah Gül’e, kimdi o!

    ***

    Şimdi size son 19 Mayıs olaylarını özetle anlatayım. Biliyorsunuz, her yıl 19 Mayıs’tan birkaç gün önce genç atletler Samsun’dan Türk bayrağı ile yola çıkarlar. Koşu süresince bu bayrak her ilin sınırlarında el değiştirir ve 19 Mayıs günü Ankara’ya getirilir.

    Bakınız şimdi nasıl bir cinlik sergilendi:

    Samsun’da aynı gün AKP’liler tarafından düzenlenen başka bir gençlik şöleni!

    Düzenleyenler, Kuran yarışması yapmakla bilinen bir vakıf ve dergi. Tümüyle İslamcıların, şeriatçı kesimin işi.

    Bu şölen aynı gün yine Samsun’da başlıyor. Tek farkı, Ankara’da değil de İstanbul’da sona eriyor. 29 Mayıs İstanbul’un fethinin yıldönümü ya!

    ‘Fetih ve gençlik koşusu’ düzenleniyor.

    Amaçları, 19 Mayıs gününe denk getirip başka bir etkinlikle Atatürk’ün adını giderek silmek, yok etmek.

    Pekiii, bu iş için önceden izin alınması gerekiyor. İçişleri Bakanlığı izin veriyor mu?

    Evet, izin hemen veriliyor ve il valiliklerine bildiriliyor.

    Bu dönemde hükümetin hoşuna gidecek böyle bir etkinliğe izin verilmez de neye verilir!

    Pekiii, İstanbul’un fethi ile Samsun’un ne ilgisi var?

    Bunu da herhalde İçişleri Bakanlığı biliyordur!

    ***

    Melih Aşık dün köşesinde şöyle yazıyor:

    ‘23 Nisan Milli Egemenlik Haftası’na Kutlu Doğum Haftası bindirildi ve Hazreti Muhammet’i anma haftasına dönüştürüldü. 19 Mayıs’ı da giderek 29 Mayıs Fetih Haftası’na ekleyerek Fetih bayramına dönüştürecekler.

    Akıllı gidiyorlar. Yasakçı değiller.

    Atatürk ve Cumhuriyet değerlerini yasaklamıyor, alternatiflerini yaratarak yok etmeyi deniyorlar.’

    Yüzde yüz doğru.

    Türkiye nereye gidiyor? Türkiye bunların elinde nerelere sürükleniyor? Ulusal değerlerimiz, ulusal bayramlarımız bile giderek yok edilmeye çalışılıyor... Ve bu süreçte her gün şehit cenazeleri kaldırılırken, ilgililerden tık yok.

    Devletin ilgili makamları bunları görmüyor mu? 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon’dan başka tepki verecek, karşı çıkacak bir babayiğit yok mu?

    EMİN ÇÖLAŞAN

    HÜRRİYET


     

    Küpe



    İran'daki seçim Türkiye'ye ders olmalıdır.
    Ama asıl zaman zaman "ateşle oynayan" AKP'nin kulağına küpe olmalıdır.
    Çünkü... İrticaa vitamin kürü sonunda öyle bir kara dev yaratır ki, durdurulamaz. Mollalar rejiminden başlayarak bugün gelinen noktaya kadar İran'ın öyküsünü kare kare "storyboard" tekniğiyle yansıtmak çok şeyi anlatır.
    ........................
    Birinci kare... Şah Dönemi...
    Baba ve oğul Pehlevi, kendi şahlık dönemlerinde "devlet yönetimi ile dini ayırabilmek" cesaretini gösteremediler.
    Mollalardan korktular.
    Modernleşmeyi, piramidin tepesindeki saltanat ailesine, komutanlara, subaylara, gizli servis yöneticilerine, burjuvaziye kısacası mutlu azınlığa sundular.
    Piramidin köktendinci rahleden geçmiş gövdesini ve tabanını gizli servisin, polisin ve ordunun baskısı altında tuttular.
    Laisizme inançlı bir taban oluşturamadılar.
    .........................
    İkinci kare...
    Bu baskı rejimi sadece mollaların eğittiği(!) geniş halk yığınlarının tepesinde boza pişirmiyordu...
    Ülkenin aydınları ve komünistler de demir yumruk altındaydılar.
    .........................
    Üçüncü kare...
    Şah ve mutlu azınlığına karşı "özgürlük" ortak paydasında mollalarla komünistler "yeşil/kırmızı" koalisyonunu oluşturdular.
    "Şah'ı devirdikten sonra demokrasi yolunda birlikte yürürüz" hayalinde olanlar, "romantik komünistler"di.
    Karanlık dünyalarında mollaların onlara bıyık altından güldüklerinin farkında değillerdi.
    Molla kafasına özgürlük isteyecek kadar ayakları yerden kesikti.
    Hatta Paris'te sürgünde olan -Mollaların Ayetullah'ı- Humeyni'yi bile destekliyor, onun Tahran'a dönüşü için meydan gösterilerinde slogan atıyorlardı.
    Sonunda "yeşil/kırmızı" güç birliği, Şah rejimini devirdi. Şah Rıza Pehlevi ve komutanları, birkaç uçağa doluşup, tüydüler.
    ..........................
    Dördüncü kare...
    Fakat o ne?
    Karpuz ortadan çatlamıştı. Dışarıdaki yeşil, içerideki kırmızıyı afiyetle yedi ve bitirdi.
    İran'a "yeşil/kara" koalisyon egemen oldu. Son sözü artık Paris'ten Tahran'a dönmüş olan Humeyni'nin söylediği bir İran oluşuyordu.
    Mollanın kara sarığını önce Şah okşamıştı... Yıllarca cami avlularında, Kuran kurslarında, Kum kentinde, medrese bozmalarında milyonlarca gencin beyni yıkanmıştı.
    Önce... "Sarıklarını okşadığı sürece mollaların kendisine zarar vermeyeceğini" sanan Şah yıkılmıştı.
    Sonra... Aynı aymazlık içinde olan İran entelektüelleri, komünistler, örgütlü sol da mollaların kara sarıklarını okşamanın bedelini, kendi varlıklarının sona ermesiyle ödediler.
    Saf, naif, romantik sol, toplumun da çanına "kara çalı" tıkanmasına neden olmuştu.
    .........................
    Beşinci kare...
    Ayetullah Humeyni, ülkeyi kutsal Kum kentinden yönetiyordu.
    Her şey onun iki dudağı arasından çıkacak "icazete" endekslenmişti.
    İslam devrimi için mollaların Kuran eğitiminden geçmiş, beyinleri koşullanmış, elleri kalaşnikoflu, sivil giysili "devrim muhafızları", sokakların köşelerini tutmuşlardı.
    Müzik yapan gençlerin, gitar telleri koparılıyordu.
    İslam devriminin ilk günlerinde hâlâ kravat takabileceğini sananların kravatları makasla kesiliyordu. Bıyık ve sakal bırakmayanlara sopa atılıyordu.
    Kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi.
    İçki elbette ki yasaklanmıştı.
    .........................
    Altıncı kare...
    Bu bunalım yılları, yıllarca sürdü.
    Irak savaşı yaşandı.
    Ayetullah Humeyni öldükten sonra, bir avuç gökyüzü açılacakmış gibi umut dönemine geçildi.
    Yoksa... Rejim yumuşuyor muydu?
    Kadınların başları hâlâ örtülüydü ama saçlar görünmeye başlamıştı.
    "Toplum belki de radikal İslamdan uzaklaşıyor, artık canına tak etti" yorumları yapılıyordu.
    Oysa... Bütün bu görüntüler tıpkı Şah döneminde olduğu gibi piramidin tepesindeki yönetimin ve yüksek burjuvazinin dışa yansımasıydı.
    Buna karşın... Yıllardır mollaların karanlık organizma yığını, tutucu eğitimle, hurafelerle öylesine proteinlenmiş, öylesine bir vitamin kürü almıştı ki, artık kara renk daha da kara bir lider istiyordu. Pazar günü seçimlerde muradına erdi!
    Yeni cumhurbaşkanı, Humeyni'nin devrim muhafızları sürecinden geçmiş bir sivildir. Mollalardan da daha katı ve daha kara olduğu için proteinlenmiş kara organizmalar yığınının tercihidir.
     

    Güneri Civaoğlu,

    28.06.2005, Milliyet


    BURADA YAZILARI VE SÖYLEŞİLERİNE YER VERİLEN DEĞERLİ YAZARLARIMIZA, ÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ OLARAK, TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİRİZ...

     


     

     
     E-mail: yonetim@odek-koyu.com
     Bu sayfanın son güncelleme tarihi: 22-08-2010

        


     bottom