topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:   ÖDEKTE ÖRF VE ADETLER, İNANÇLAR

 E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 

ACUN’un Not Defterinden…….

  

 ÖDEKTE ÖRF VE ADETLER, İNANÇLAR

  

İslamiyeti ilk kabul eden Horasan Türkmenleri, Hz. Muhammed Mustafa ve Hz. Ali’yel Mürteza ve onların soyundan inen ehlibeyt ve seyitlerin inandıkları ve savunageldikleri özgün İslamiyeti benimsemişlerdir. Aslına en uygun düştüğü için bu inanç yoluna Ortodoks İslamiyet de diyebiliriz. Ancak, Dört Halife döneminden başlayarak Emevi’lerde devam eden süreçte devlet otoritesini ele geçirenler İslamiyeti ekseninden saptırmaya yönelik değişiklikler yapaya tevessül etmişlerdir. Sünni inanca dayalı devlet otoritesi uzun süre egemen ve  belirleyici rolüyle İslami şeriat devletini yürüttükleri  için ve Hz. Ali taraftarları da uzun süre iktidardan uzakta kaldıkları için Sünni inanışın Ortodoks kimliğinde olduğu düzen savunucusu tarihçiler tarafından kabul görmüştür.

 

İslamiyeti kabul eden Horasan Türkleri Hz. Muhammet ve Hz. Ali soyundan gelen seyitlere biat etmişlerdir. Yani Araplardaki Şiilik inancını benimsemişlerdir. Ancak, Şiilikten farklı inanç biçimleri vardır. Horasan Türkmenleri ve  ünlü Türk komutan Eba Müslüm, Emevi Devletine son vererek Hz. Muhammet’in amcası Abbas’ın soyundan inenlere halifeliği yeniden teslim etmişlerdir.

 

Araplardaki Şiilik, Türkmenlerde Alevi versiyonuyla hayat bulur. Alevilik, Türklere özgü bir dini inanç ve yaşam biçimidir. Aleviliğin ve Bektaşiliğin kökeni Türk’tür.[1] İbadetini Türkçe yaparlar. Dualarını Türkçe okurlar. Geleneksel inançlarıyla İslamiyeti, onun özüne ve ruhuna uygun düşecek şekilde,  bezer ve yaşarlar. Allahı korkmadan severler. Allah korkusu değil, Allah sevgisi hakimdir. Her şeyin temelinde insanı esas alırlar. İnsan haklarına tereddütsüz inanırlar. Dini inancın Tanrı ile kul arasında olduğunun bilincindedirler. Kimsenin inancına karışılmaz, inancı tartışmaz, inancından dolayı kimse kınanmazlar. Allah ve onun yarattığı canlı cansız her şey sevilir. Onların Allahın bir parçası olduğu kabul edilir. İnanç alanı oldukça geniş ve özgür tutulmuştur. İnanç alanına destursuz girenler kınanır, ayıplanır. O bakımdan, inanç alanı, yönetim erkinden oldukça uzak tutulmuştur. Laiklik tam anlamıyla uygulanır. Dini inançlar, ilmi, tıbbi ve teknolojik gelişmelere engel değil, tam tersine destektir. Akli ve ilmi bilgiler, nakli ve vahiylerden önde gelir. Aynı şekilde, köken olarak da kimlik dinden önce gelir. Çünkü, tarihte Türk olarak İslamiyet’ten önce dünyaya geldiğimiz için Türk kimliğimiz önce gelir. Bizi üst kimlikte birleştirecek olan öge Türk’tür. Ulus devlet inancı hakimdir. Alevilik Türklerde Şiilik potasıdır. Şiilik potası İran’da Caferi, Karakoyunlu ve Akkoyunlular da Kızılbaş, Irak ve Suriye’de Şıa   adıyla bilinir.

 

Aleviliğin kurucuları olan Horasanlı Türkmenlerdir. Bunlara Fütüvvet Ehli de denir. Fütüvvet Ehli arasında, Eba Müslüm, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana Celalddini Rumi, Abdal Musa,  Taptuk Emre, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Ahi Evren,  gibi dünyaya mal olmuş isimler gelmektedir.

 

Ödek Köyü halkının dini akidesi, Cenabı Allahın son Peygamber olarak gönderdiği Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) vasıtasıyla insanlara tebliğ edilen Kur’an İslamiyet’idir. Yolundan yürüdüğü tarikat Hz.Muhammed ve Hz. Ali’nin yoludur.  Yani, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt yolu. Tarik’i Ahmet Muhtardır.

 

Ödek halkının çok eski çağlardan günümüze kadar yaşatılan zengin örf ve adet, anane, inançlar ve törenleri vardır. Bunların büyük bir kısmı günümüze intikal edebilmiş, bir kısmı da baskılar karşısında yapılmaya yapılmaya unutulup gitmiştir.

 

Örf ve adetler, öğrenilen dil gibidir. Adeta buz üstüne yazılan kitabelerdir. Her gün onu tekrar etmez, kazımazsanız, zaman içinde silinir yok olur giderler. Bizlere kadar ulaşan bu bir birinden kıymetli manevi mirası kabul etmek, yaşatmak ve bizden sonraki kuşaklara devretmek hepimizin görevidir. Bu servet her kavme nasip olmaz. Bizlere olmuş. Değerini bilip onun özüne ve ruhuna uygun davranmamız hem bizi bir birimize bağlar, kenetler ve hem de atalarımızın ruhunu şad eder.

 

Örf ve adetlerimizi, geleneklerimizi çağdaş bulmuyor, hoşumuza gitmiyor diye beğenmezlik yapmak, ilgisiz davranmak bize hiçbir kazanç sağlamaz. Gurtumcalık, carcı gitme, imece, çatal çavdar yollama, yuğ yıkama, yuğ tarama, düğüm gönderme, koç katımı, ilk döl kömbesi, pernek katma, hedik kaynatma, soku döğme, erişte kesme, tarhana yapma, Ad koyma merasimi, diş hediği, misafir ağırlama, kız beğenme, kız isteme, kına yakma, nevruz, hıdırellez, kız nişanlama, nikah töreni, düğün töreni, kaba yel, yağmur duası, ay ve güneş tutulmasında davul, teneke çalma, dini ve milli bayramlar, cehiz sayımı, takı takma, gelinlik etme,  düğün alayı, düğürşü okuma, bayraktar okuma, musahiplik, gelin ağlatma, yol kesmek, kapı tutmak, gardaş yolu, ana keteni, ayak bastı, gelin görme, gelin yüzü açma, salıhçı, Abdal Musa Pilavı, Pir Sultan Anma Töreni, Cem Törenleri, yas alma, baş sağlığı, kazma tıkırtısı, kırk yemeği, mezar yapma, kuran okutma v.b. daha onlarcası bugün hemen herkesin karşılaştığı veya karşılaşacağı adetlerdir. Bunların hangisini beğenmiyoruz, hangisine kötü diyebiliriz?

 

Örf ve adetler içinde beğenmediğiniz, kötü dediğiniz varsa, siz onu yapmazsınız, olur biter. Ama mutlaka ve mutlaka bunu bilmek ve çocuklarımıza bunları öğretmek gibi tarihi bir misyonumuz vardır. Gelecek kuşaklardan, bu manevi servet esirgememek gerekir. Biz hepsini öğretelim, hangisini tutar yaparlar, ona çocuklarımız karar versinler.

 

Öyle bir tarih yapalım ki evlatlarınız bizlerle övünsünler. Şimdi dünyada yükselen değerler olarak karşımıza çıkartılan ve adına medeniyet dedikleri şey işte budur.

 

Özü insan, merkezi insan, kaynağı insan olan, öznesi ve konusu insan olan her şey yani siz, yani biz yaşayanlar ve yaptıklarıyla da gelecekte anılmaya değer varlıkların ortaya koydukları, kendinden bir şeyler kattıkları  örf ve adetler, inançlar, törenler, insan ilişkileri, insan sevgisi, komşuluk ilişkisi, insana saygı, insan hakları, v.b.  bütün bunlar ekinsel etkinlikler sizi bir değer yaparlar.

 

Aldığımız kültürel mirası daha da zenginleştirerek geleceğe taşımak gibi tarihi bir misyonumuz vardır. Nasıl ki bizler, geçmişimizi araştırırken karşılaştığımız güzellikler karşısında onurlanıyor, gururlanıyorsak, bizim çocuklarımız ve onların çocukları da atalarıyla övünç duyacaklardır.

 

Medeniyet adına her şeyi yapalım ama, asla ve asla yozlaştırmayalım. Çünkü bu bizim sonumuz olur. Güzel örf ve adetlerimizden uzaklaşa uzaklaşa özümüz de değişir, söylemlerimiz de değişir. Başka bir ulus olur çıkarız. Nesiller bizi tanıyamazlar.

 

Örf ve adetlerimizi tahlil ettiğimizde şu çarpıcı noktalar karşımıza çıkar:

 

Birlik ve beraberlik ruhunu canlı tutar, güç kazandırır.

Yapanlar da yapılanlar da herkesçe görülür, bilinir.

Yapanlar da yapılanlar da uzun ömürlü olular.

Herkesin onayı alındığı için, içe kolay sindirilir.

Karşı çıkanlar olursa, ikna edilir, kaynağında kurutulur.

Birlikte üretim ve paylaşım duygusu gelişir.

 

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin veciz bir şekilde söylediği gibi, “Bir, olun, iri olun, diri olun.” Sözü daha bir anlamlı geliyor insana.

 

Ödek’te örf ve adet olarak yapılan ve kutlana gelen belli başlıcaları üzerinde kısaca duralım.

 

AŞURE TÖRENİ

 

Aşurenin tarihi oldukça eskilere dayanır. Bir rivayete göre; Nuh Peygamber, tufandan sonra, sular çekilince karaya çıkar. Günlerce azgın dalgalarla dalgalarla mücadele etmekten hem yorulmuş ve hem de acıkmışlar. Sınırlı sayıda yiyecekleri kalmış. Ancak bir türünden yemek yapmaya yeterli miktarda kalmadığı için elde var olan azar azar yiyeceklerin hepsini bir kazanda kaynatıp pişirmişler ve yemişler. Aşure buradan gelmektedir. Ödek köyünde aşure törenlerinin ayrı bir anlamı ve önemi var. 

 

Hz. İmam Hüseyin Kerbela’da 10 gün aç ve susuz bırakılarak, 10 Muharrem’de katledilmiştir. Onu anmak ve onun çektiği acıları hissetmek ve onu daha iyi anlamak üzere bu süreç içişnde oruç tutulur. Şiiliği benimseyen inançlarda olanlar 10 gün oruç tutarlar. Aleviler ise 12 gün oruç tutarlar. Böylece inanç ve itikat 12 İmama kadar uzatılır. Aşure töreni bir bayram havasında değil, bir matem havasında bir kaybın anılışıdır. Öyle bir anma ki, Hz. Hüseyin’e yapılan zulümlerin işe yaramadığını ve yaramayacağını adeta gösterircesine kendilerini gönüllü olarak feda edişlerine tanık olunmaktadır. Oruç çok katı tutulur. Duru su asla içilmez. Vücudun susuz kalmaması için su bir mayi ile karıştırılarak ve az miktarda alınır. Ayran, çay, meyve suyu tercih edilir. Katı yiyecekler ve et hemen hemen hiç alınmaz. 12 gün devamınca yıkanılmaz, su kullanılmaz, traş olunmaz. On iki yas gününden sonra, 12 çeşit yiyecek maddesi ile aşure yapılır. Kurbanlar kesilir ve halka dağıtılır.

 

Aşure törenleri, cem törenleri içinde ayrı bir öneme sahiptir. Hicri takvime göre her yıl 11 gün öne gelen Muharrem ayına karşın, her yıl 1 ocak -21 Mart tarihleri arasında aşure töreni yapılır. Bunun da sebebi Alevi inancında gizlidir. Ayrıca Muharremin yaz aylarına denk gelmesi, herkesin tarlada işinde gücünde olması sebebiyle istenildiği gibi ve geniş katılımlı olmayacağından daha ziyade boş geçen kış günleri değerlendirilmiş olmaktadır.

 

HIZIR NEBİ, HIZIR ALEYHİSSELAM VE HIDIRELLEZ (HIDIR İLYAS) TÖRENLERİ

 

Hızır Bayramı da Türk kökenlidir. Eski Türklerde de kutlana gelen bir örf ve adettir. Anadolu Alevilerinde Şubat ayı ortalarında Salı-Çarşamba ve Perşembe günü üç gün katı bir oruç tutulur. Asıl Hızır Bayramı Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece başlar. Her yıl 10-15 Şubat’ta Salı-Cuma günlerinde yapılır.

 

Hızır Bayramını Mayıs’ta karların erimesiyle başlayan Hıdırellez (Hıdır İlyas) Törenleriyle karıştırmamak gerekir. Hızır, Tanrı tarafından kendisine ledün ilmi verilen, kimilerine göre nebi, kimilerine göre ise ermiş bir velidir. Abı hayat suyundan içmiş ve ölümsüzlük bahşedilmiş. Hızır karada ve İlyas ise denizlerde aynı misyonuyla karşımıza çıkarlar.

Hızır’ın iki büyük vasfı vardır:

Hızır, uğurun, bolluğun ve bereketin sembolüdür.

Hızır, üreticinin, çiftçinin, çalışan, emek sarf eden kişilerin, çalışırken darda kalmışların yardımcısı, kurtarıcısıdır.

 

Yaptığı her iş iyilikten ibarettir. Arapça bazir, yani yeşil demektir. Elini dokunduğu her şey yeşile bürünürmüş. Buhari, “Hızır, bir posta otursa çimene dönermiş” der. Yeşil renk Hızır’ın dokunuşunun işaretidir.  Onun için “Hızır eli dokunmamış” denilir. Her iki cihanda yaşadığına inanılan Hızır, zaman zaman dünyaya gelip halkın arasına katılır. Darda olanların yardımına koşar ve doğaya yeniden can ve düzen verir. Onun, darda kalanların imdadına yetişmesi inancı “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.”  Sözüyle dile getirilir.

 

Hızır, kainatın remzi olan 40 Erenler Meclisinde makam postu olan zattır. Alev saçlıdır ve gökte uçar. Denizlerde yeşil bir kraliçe üstünde bir balık olur yüzer. Musa ile tur dağında buluşur, ona iki denizin buluştuğu yeri tarif edecektir. İki deniz, Akdeniz ile Kızıl deniz olabileceği gibi, Ak denizle Kara deniz de olabilir. İlmi ledün sahibi Hızır için Musa’ya işaret verilmiştir. Ancak Musa, söz verdiği halde sözünü tutamaz, gereken sabrı gösteremez ve Hızır ilkinde, bindikleri gemiyi delerek batırır, ikincisinde, oynayan çocuğu öldürür, üçüncüsünde sadaka istedikleri şehrin halkı kendilerini kovduğu halde şehrin yıkılan duvarlarını tamir eder. Batırılan gemi, Musa’nın dünyevi gözle yerini tayin edemediği Mecmaül bahreyn, iki ayrı su gibi dünya ile mananın bir birine kavuştuğu makamı ifade eder. Ölmüş balığın canlanıp varlık denizine dalması ve oynarken öldürülen çocuk, ölüm ve hayat ekseninde ölüme mahkum maddi dünyayı anlatır. Yıkılan duvarın tamir edilmesi, insandaki kötülük meylinin yok edilebileceğini, kötülüğe karşı iyilikle mukabelenin kini, nefreti ortadan kaldıran tılsımı ifade eder.  Musa ile Hızır anlaşamazlar ve yolları ayrılır.

Hızır, boz atıyla süratle imdada yetişen, ak saçlı, ak sakallı, yeşil eli olan, orta ve yüzük parmakları yapışık, yaşlı bir ermiş motifiyle Türklerce bilinir. Ongun rengi “ak”tır. Bayram sırasında ak renkler seçilir. 3 gün oruçtan sonra insanlar temizlenir, hamama gider ve tercihan beyaz giysiler giyilir. Hızır Nebi’nin  de beyaz giydiğine inanılır. Ayrıca  O, dondan dona girer. Yeri geldiğinde insanları sorgular, yeri geldiğinde onları ödüllendirir, onurlandırır. Bazen de  ipuçları vererek insanı araştırmaya sevk eder.

 

Hızır gecesi bir kap içine konan yiyecekler evin giriş kapısının iç tarafında avluya konulur. Kabın iç tarafı un ile sıvazlanır ki, Hızır gelmişse beyaz unun yeşil renk almasından belli olur. Kap içindeki yiyeceklerin yerinde olup olmadığı sabah kontrol edilir. Yiyecekler yerinde değilse ve sıvazlanan un yeşile dönmüşse, Hızır uğramış demektir. O ev uğurlu sayılır ve  o yıl uğurlu, bolluk ve bereketli geçecek diye inanılır. Hızırın elinin değdiği undan halva, buğdaydan gavurga, bulgurdan pilov yapılır komşulara dağıtılır.

Bazen evin eşiğine un dökülerek Hızır gelmişse atının ayak izleri aranır. Çıkan izler yorumlanır.

Bazen evin önüne yüksekçe bir yere taht yapılır ve üzerine sergiler serilir. Sofra açılır, yemekler bırakılır. Yemeğin yanına ağaç kaşık konulur. Ertesi sabah içinden dualar okunarak bakılır. Yemek yenmişse Hızır uğramış demektir. Ancak bunun gerçek Hızır mı, yoksa hınzır mı olduğu kaşıktaki yeşil izden, tabaktaki yeşil izden veyahut da kaşık ateşe tutulur da yanmazsa, bilinir ki gerçek Hızır uğramıştır. İçinden dualar okunur ama kimseye belli edilmez. Yoksa uğuru, beti, bereketi  kaçar.

Dağlarda bir kaya üzerinde el ve ayak biçiminde bir iz varsa, çukur bir yer olduğu için de yeşil yosun tuttuğundan, bu izlerin Hızır Aleyhisselam’a ait olduğu var sayılır. O yer ongunlaşır ve Hızır’ın makamı sıfatıyla ziyaret yeri olarak ziyaret edilir.

Hızır gecesi, özellikle genç kızlar, o akşam yenen yemeklerden bir parçasını kimseye göstermeden bir mendil içinde saklayarak yastığının altına koyar ve uykuya dalar. O gece uykusunda gördüğü rüyada evleneceği erkek kısmet olarak karşısına çıkar.

Rüyasında veya düşünde Hızır’ı gören bunu kimseye söylememelidir.  Yoksa tılsım bozulur ve isteği gerçekleşmez.

Hıdırellez’de kırlara çıkılır, piknik yapılır, eğlenilir. Yenen yemeklerden birer parçası kurdun, kuşun, karıncanın ve diğer canlıların payı olarak bırakılır. Bırakılan bu yiyeceklere Hızır mutlaka uğrar ve bereketini artırır ki bütün canlıların rızkı bol olsun.

 

Ölümsüzlüğü yakalamak isteyenler veya bir dileğini doğrudan iletmek isteyenler Hızır gecesi yatağını giriş kapısı önüne sererler. Böylece, Hızır geldiğinde kendisine dokunsun ve tılsım gerçekleşsin ister. Onun dokunuşla uyanacağı için dileğini de doğrudan kendisine iletebilecektir. 

 

Hıdırellez Bayramı (Hıdır İlyas) ise baharın karların erimeye başlamasıyla başlar. Yeşili, yani canlanan doğayı temsil ettiği için olacak, ilk baharda, yazın başlangıcı olarak mayısın 6 sı gibiler (Rumi 23 Nisan), dağlarda yüksekçe bir yerde hazırlanmış olan Hızır makamı ziyaret edilir. İnananlar üç gün, beş gün veya yedi gün “Hızır Orucu” tutarlar. Hızır orucu tutmak çok makbul sayılır. Ölmezlik suyun kadeh ile Hızır tarafından sunulması, kadehin yeşile dönüştüğüne işaret olarak ve Musa’ya sabredeceğine yemin verdirmesi de “ant içmek fikri” işlenirken “dolu içmek”. “dolu kadeh sunulması” benzetmelerine baş vurulur. Bu benzetme Göktürklerden beri süregelmektedir. 

Alevi Bektaşi şiirlerinde, yeşil bir elin dolu sunmasından bahsedilirken Hızır kastedilir. Yeşil zümrüt kıymetli bir taştır. Türkler buna “su taşı” derler. Ahmet Yesevi’nin sandukası yeşim taşındandır. Aleviler ayinlerde, Hacı Bektaş taşı denilen yeşim taşına benzeyen bir taştan yapılmış kadehler kullanırlar. Erenlerin mezar ve ziyaret yerlerinde yeşil renk hakimiyeti vardır.[2]

 

 

NEVRUZ BAYRAMI TÖRENLERİ

 

Nevruz Bayramı, Türklerin en eski adetlerindendir. Her yıl Mart ayının 20-21-22 günleri kutlanır. Nevruz, tarımla ve hayvancılıkla uğraşan çiftçi kesimin önem verdiği güven ve ümitler beslediği bir bayramdır. Doğadaki canlanmanın ilk müjdecisi, o yılın bereketli ve uğurlu geçmesi için üretim yılının ilk günü anlamında birlik ve beraberlik duygusuyla coşkulu olarak kutlanır.

 

Bayram kutlamaları için bir hafta öncesinden hazırlıklar başlanır. Her yerde büyük temizlik işleri görülür.  Evin, ağılın, ahırın içi, dışı  ve çevresi tertemiz süpürülür. Varlıklı evin reisi, birkaç koyun ve kuzuyu hakullah olarak toplayıcılara verir. Toplayıcılar genellikle çobanlardan seçilir. Toplayıcılar kapı kapı gezer ve olandan aldıkları koyun ve kuzusunu olmayanlara verirler. Koyun kuzusu olmayan da yiyecek olarak hazırladıkları kömbe, un, bulgur, yağ, tavuk, horoz, v.b. verirler. Böylelikle, çokça koyunu olan pay verir ki döl uğurlu geçsin. Olmayanlara koyun kuzu verilir ki döl bereketli olsun, damızlığı kurutan gada def olsun gitsin, döl devam etsin, sayısı artsın.

 

İkinci günü yaz tohumuna ekinine hazırlık yapılır. Öküzler gaşovlenir, temizlenir. Öküzü olmayan öküz alır, çütü sabanı düzer. Buğday ve arpa kuyuları, haşalar açılır. Bu esnada, fakire fukaraya pişirilen yemekler ikram edilir, guymak, hedik, gavurga yapmaları için pay verilir. Bu gün bir verenin mahsülü yüz kat artar diye inanılırdı. Nevroza katılınca onun uğuru, bolluk ve saadeti, kazasız ve belasız olarak işlerin yolunda gitmesi, mahsulün bol ve bereketli olması itikat edilirdi. Bu duygu ve düşüncelerle üç gün, beş gün veya yedi gün oruç tutulurdu. Birlikte dualar edilerek, sohbetler yapılarak, yenip içilerek her şey hayırlanırdı.  Nevruza katılan fakir fukaranın da gönlü alınırdı. Böylece kimsenin gözü komşunun mahsulünde olmazdı.  Kimse kimseye firavunluk beslemezdi.

 

Ancak günümüzde bütün bu saydıklarımızın çoğunluğu yapılmaz olmuştur. Nevrozun manası değiştirilmiş, amacından uzaklaşılmıştır. Basit bir tören ile “yalnızca ateş üzerinden atlamak” la yetinilmektedir. Oysa Nevruz, baştan sona ruh yüksekliği, emeğin coşkunluğu, toprağa ve insana muhabbetle sevgi ve saygıyla bağlılığı, Allaha olan itikat ve inancı, onun nimetlerine ve bereketine duyulan şükran duyguların en yüksek şekilde ifade olunduğu bir bayramdır.  Şimdi gelin bugünkü bayramlarla kıyaslayın. Aradaki fark nasıldır?

 

Çok eskiden beri tabiatın oynamasını sevinçle ve saadetle karşılayan kimi insanlar, yazın gelişini, havaların iyileşmesini, yeni ekin mevsiminin başlamasını, tabiatın yeniden canlanması, yakınlaşması ile ilgili olarak çeşitli demeler, türküler söyleme, oyunlar oynama v.b. etkinlikler düzenleyegelmişlerdir. Bu etkinlikler ilk zamanlar ilkel bir şekilde ve farklı olarak yapılırken, zamanla birlikte aynı dönem sürecinde ve Nevruz etrafında toplaşılarak yapılmaya başlanmıştır. 

 

Nevroz Bayramını bazıları yanlış olarak Zerdüştlükle, diğerleri ise İslam’la bağdaşmayan bir inanç olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak şunu hemen söyleyelim ki, Nevruz İslamiyet’ten önce de vardı. Ve Türklerin hayatında çok önemli bir yer edinmişti. Türkler İslamiyeti kabul ettiler ama, Nevruzu da bırakmadılar. Çünkü, Nevruz demek bolluk, bereket, kutsiyet, emek, iş, aş, geçim, dostluk, arkadaşlık, insan hayatı demektir. Hangi dinde bunlar yok ki? Hangisini bırakırsınız? Bütün dinler Nevruzu kabul etmişler. Tabidir ki bu kabul edişle birlikte ona kendi ongun remzini vurmuşlardır.

 

Örneğin Zerdüştlük, bu merasimi halkın kafasından çıkartamadığı içindir ki, ona ateşperest rengini vurmuştur. Ateş yakıp üstünden atlamak gibi basit ve anlamsız bir takım etkinlik yönünde saptırmaya çalışmışlardır. Ancak, Nevruzun özünde olan bolluk ve bereketin su kültü ile birlikte güneşi karşılamak, havaların ısınmasını dilemek, kabayeli (poyraz) çağırmak, yağmur duasına çıkmak, döl merasimi yapmak, Çandılbaba törenleri yapmak, Hıdırellezi karşılamak ve daha nice kültürlerle bezenmiş olan Oğuzlara, Türklere özgü bu bayram özünü yitirmeden motifleri korunarak günümüze kadar gelebilmiştir. Bir Oğuz hikayesinden alınan şu kısa mesaj size de anlamlı gelmiyor mu?

 

Oğuz oğlu zagada yaşarken, o yıl kış çetin geçmiş ve umulandan fazla sürmüş. Erzak bitmiş.  Çaresiz kalan oğuz oğlu, yiyecek aramaya çıkar. Dolanır durur bir şey bulamaz. Eli ayağı buz keser. Eve dönmeye karar verir. O esnada bir kurda rast gelir. Kurt ona,

 

Oğuz oğlu bu karda kışta nereden gelirsin?

Yiyecek arıyorum der ve başından geçenleri anlatır. Der ki, öyle ay var ki bol bol yer, içer, giyeriz. Öyle ay var ki açlıktan kırılıp geçeriz. Kurt ona döner;

 

Ey Oğuz oğlu, önündeki çadda (yol ayrımı) seni bir sürü koyun, bir kucak sümbül, bir çuval buğday ve bir el değirmeni seni bekliyor. Onları al obana götür. Koyunu kesip etini ye. Yününden ip yap ve elbise doku, postunu giy ve çarık yap, Sümbülü ek, buğdayı değirmende üğüt undan çörek pişir ye. Yaza çıkarsın. Ancak sana verdiğim emanetlere mukayyet olasın. Koyunu, sümbülü ve buğdayı artırasın. Yaz başında kuzuları elinin içinde saklayıp büyütesin. Sümbülün ve buğdayın denesin torpağa serpip onu alnının teri ile suvarasın. Dediklerimi hayata geçirmezsen yaşamak senin için çok çetin olacak.

 

Oğuz oğlu yol ayrımına gelir. Söylenenler doğru çıkar. Hepsini alıp zagaya getirir. 30 gün çetin geçen kışı çok keyifli olarak geçirir. 30.uncu gün denileni yapar. Yaz başına gelinir. Sürüyü dağa götürüp orada yayar. Sümbülü buğdayı torpağa eker. Gece gündüz onlara gözü gibi bakar. 30.uncu günden sonra artan yiyeceklerden bolca yer içer, çalıp çağırır, oynar. Yiyeceklerden konu komşuya pay verir. Herkes bayram eder.

 

Bu olaydan sonra Oğuzların hayatında yeni bir gün başlamıştır. Her yıl yaz başında aynı şekilde bu günü aziz bilip bayram gibi kutlamaya başlamışlar. Coşkulu etkinlikler düzenlemiş, bolluk ve bereket için Tanrıya şükretmişler. Kışın kazasız belasız geçirilmesi, yaza huzurla varılması, koyun ve kuzunun yaza salamatla çıkması, dölün uğurlu geçirilmesi, delemenin, sütün, etin, yağın, yoğurdun, pendirin bol olması, otun, ekinin bol ve bereketli olması için epik tarzda dualar etmişler, türküler söylemişler, maniler yakmışlar. En temiz ve yeni elbiseler giymek, bayram havasını daha da yükseltirdi. Sevdiklerine hediyeler vermek, büyükleri ziyaret ve ellerini öpmek, onların hal ve hatırlarını sormak, en sevilen yemekler yapmak, kömbe, havla pişirmek  ve bunları konu komşuyla paylaşmak vardı. Genel olarak bakıldığında, Nevruz  insan hayatının esenlik ve şenliği, sağlam ve temizliği, emek, iş, aş, torpağa, doğaya olan sevgi ve muhabbeti, ürünün bolluk ve bereketi, nimetin kutsallığı, birlikte dayanışmayı, yardımlaşmayı, anlayışlı ve hoşgörülü davranmayı simgeler. Çevreyi korumak, doğayı, vatanı ve insanı sevmek bu gün de dünyada takdir edilen değerler değil midir? Atalarımız bu hümanist duygu ve düşünceleri ilk çağlarda ortaya atmışlar ve hayata geçirmişlerdir. Şenlikler, samimi, candan ve seviyelidir. İnsanı torpağı sevmeye, onu aziz bilmeye, kutsal saymaya, torpahtan daha çok ürün almak için bir araya toplanmaya çağıran emekçi halkın yani zehmetkeşin bayramıdır.

 

Halk şamdan yakar. Kömbe pişirir, hediyeler alıp verirler. Büyük ateşler yakılır. Evlerde hayatlarda temizlik yapılır. Bağlar, bahçeler temizlenir düzenlemeler yapılır. Uzayan yan dallar budanır, ağaç dipleri bellenir, su arkları temizlenir, tamir edilir, bağlar sulanır.

 

Çocuklara helva, şeker, leblebi verilir, sevindirilir.  Fındık ve iğde ağacından muncuk nazarlık yapılır, çocukların boynuna asılır. Rengarenk boyanmış boncuklar ve nazarlıklar ineklerin, öküzlerin, koçların boynuzlarına bağlanır.

 

Nevruz bayramı akşam şamdanlar yakılarak sofraya aile üyeleri birlikte otururlar. Bayram çöreklerinden yenilirdi. Akşamları tüfek atmak bayrama debdebe katardı. Türküler söylenir, maniler okunur, aşık oynanırdı. Gece yarılarına kadar süren şenliklerde gavumlar, hısımlar, akrabalar, nişanlılar birbirlerini ziyaret eder, hatircemlikler verirlerdi.  Bütün bunlar eş dost arasında sevgi yaratır, muhabbeti artırır, iyi niyet beslenmesini sağlar, güzel duygular uyandırırdı.

 

Nevruzun birinci günü güneşli geçerse, yaz güzel geçecek demekti. İkinci gün yağmurlu olursa, yaz da yağmurlu geçecektir. Üçüncü ve dördüncü günü havanın nasıl olacağı kışın ve baharın nasıl geçeceğini gösterirdi. Eğer yağmur yağarsa adamlar meydanda toplanır güneşi çağıran nağmeler okurlardı.[3]  Zakirler saz çalar ve deyişler okurlardı. Semahlar dönülür, nevruzla ilgili şiirler ve dualar okunurdu.

 

Teberra ehline ederek lanet

Muhibban pür neşe olmuşlar sermest

Hüsnü-ye bir dolu ettiler himmet

Nevruz Bayramını kutlamak için.

 

 

 

İNANÇLAR VE ZİYARET YERLERİ

 

Ödek halkı inançlarına düşkün insanlardır. İnançlarını geçmişte özgürce yaşamış ve Anadolu:’ya geldiğinde aynı yaşamını sürdürmeyi ön planda tutmuştur. Ödek’e de inançlarını özgürce yaşamak için gelip yerleşmiştir. Ödek ve civarı inançlarını yaygınca ve özgürce yaşayanların yarattıkları bir çok kutsal mekanlarla doludur. Bunlar içinde düşekler önemli bir yer tutarlar. Daha önce kutsal olmamasına rağmen kutsallığına inanılan bir kişinin kutsamasıyla oluşan ve daha sonra da adak yeri özelliği kazanan bu yerler kutsal mekanlar olarak bugüne kadar toplumun inanç hayatı içinde önemli yeri vardır. Ödek Köyünde olduğu kadar Divriği yöresinde de bu tür bir çok yer mevcuttur.

Belli başlı düşekler olarak şunları sıralayabiliriz. : Tekke Baba, Pir Sultan, Hızır’ın İzi, Hz. Ali’nin Atının Ayak İzi, Ali Cevat Efendi Puvarı, Şemsi Dede, Pur Daş, Göğce ziyaret (Çiftlik göğgedikte), Hızır İlyas (Hıdırellez), Baydığın (Bahattin) Türbesi.

 

Tekke Baba:

 

Bu ziyaret ve adak yeri Ördek gölü ile Koru arasındadır. Yıkılmış bir türbe şeklindedir. Türbede iki yatır mezarı bulunmaktadır. Yatırlardan biri Battal Gaziye izafeten, diğeri de vasiyeti üzerine buraya gömülmesini isteyen Musa Çınar’ın dedesine aittir. Türbenin karşısında mağaranın önünde Maltepe höyüğü (Gıble höyüğü) bulunmaktadır. Tekkenin ardındaki çayırlıkta Battal Gazi’nin atını otlattığı söylencesi yaygındır.

 

Pir Sultan ABDAL KABRİ:

 

Ağtarladaki köyün mezarlığının batı ucunda yolun hemen altında büyük bir  bir iğde ağacı bulunmaktadır. Bu ağacın gölgesinde iki mezar vardır. Bunlardan birinin Hızır Aleyhisselam’’a ait olduğu inancı yaygındır. Diğer mezar Havlacı Mehmet Uğurlu’ya aittir. Vasiyeti üzerine buraya gömülmüştür. Mehmet Uğurlu bu bölgedeki arazinin sahibidir.

Aslında Hızır Aleyhisselamın mezarı da tıpkı diğer illerde olduğu gibi, sembolik bir mezardır. Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ta asıldığının duyulması üzerine ona olan sevgi ve bağlılık duygusunun bir tezahürü olarak hem onu anmak, unutmamak ve hem de onun ateşlediği inanç meşalesini ilelebet yakmak, fikirlerini canlı tutmak ve kendilerini sık sık ziyaret ederek duygu yakınlığını korumak ve yaşatmak amaçlanmıştır.

Pir Sultan her yıl birkaç defa ziyaret edilir, kurbanlar kesilir, kömbeler dağıtılır, dualar edilir. Burası, baharın gelişi “Nevrozun” kutlanmasından tutun da çocuğu olmayanların dahi dilekte bulunmasına varıncaya kadar akla gelen her türlü müşkülün çözüleceğine, deva bulunacağına inanılan bir dilek yeridir.

 

 

Bu mezarın başındaki ağaca insanlar dilekte bulunurla ve çeşitli bezler asarlar.

 

HIzIr’In İzİ:

 

Ödek köyünün batısında, köy çıkışında bulunan Pir Sultan Düşeğinin 8-10 metre öncesinde yo kenarında iki tane pur taşı vardır. Bu taşlardan birinin üzerinde Hızır’ın atının ön ayak izi vardır. Ayrıca, Hızır’ın el izi de bulunmaktadır. Pir Sultan’ı ziyaret, yağmur duası ve kabayele karşı gidilirken burası ziyaret edilir ve lokma dağıtılır.

 

Alİ Cevat Efendİ PUVarI

 

Ördek gölü ile Tekke arasında bir puvar vardır. Bu puvar Efendi Puvarı diye bilinir. Ali Cevat Efendi köyleri ziyarete gelir ve Ödek Köyü’ne de uğrar. Köyden ayrılırken köylüler onu Ördek Gölü’ne kadar uğurlarlar. Bu arada Ali Cevat Efendi Ördek gölü yakınlarındaki bu çeşme başında durur. Çeşme başında o dinlenirken köylüler ondan hayır dualar etmesini dilerler. O da bu çeşmeye “nazar” ederek dileği yerine getirir. Ali Cevat Efendi “Sıtmaya yakalananlar buraya gelsinler, şifa bulsunlar” diyerek oradaki çeşmeyi (gözeyi) kutsar. Bu olaydan sonra sıtmaya yakalananlar, çeşitli dileklerinin kabul olmasını isteyenler bu düşeğe gelmeye başlarlar.

 

Şemsİ Dede TÜRBESİ:

 

Ödek’ten Gökçebel (Venk) köyüne giderken, Yılanlı mevki aşıldıktan sonra Dolu  puvara varılır. Bu puvar geçilip de Gömeriye aşılacağı belde bulunan iki ulu armut ağacı bulunur. Armut Ağacının dibinde de Şemşi Dede’nin olduğuna inanılan bir yatır vardır. Burasının kutsal bir yer olduğuna inanılmakta ve buraya niyaz edilmektedir. Armut Ağacına dilekte bulunanlar bez parçası, mendil, dolak, mahrama, yazma, v.b. bir eşyasını bağlarlar.  Şemsi Dede’nin Ermiş bir askeri komutan (Akıncı) olduğu ve şehit düştüğünde olduğu yere gömülmesini arzu ettiği için buraya gömüldüğü yolunda rivayetler vardır.

 

KarIcalIK KayasI[4]:

 

Karıncalık Kayası Gömeri yöresinde, dağın alt yamacında büyükçe bir kaya olarak tanımlanıyor. Bu kayanın altından ince bir su çıkar. Bu gözeye Gömüpınarı (Gömüpuvarı) denilmektedir ve genelde ilkbahar aylarında ziyaret edilir çünkü yaza doğru gözenin suyu kurumaktadır. Bu suyun karıncalık hastalığına iyi geldiği yönünde bir inanış mevcuttur. Bir iddiaya göre buraya Çarşamba günleri, sabah vaktinde aç iken gidilir. Gözenin yatağına çiğ yumurta gömülür ve gözeden çıkan su karıncalık olan yerlere sürüldüğünde iyi geldiği söyleniyor.

 

 

AlIç AğacI:

 

Gökçebel yolu üzerinde bulunan ulu bir alıç ağacıdır. Kavun alıcı türünden meyveler veren bu ağacın kutsal olduğuna inanılıyor. Köylülerin buraya da niyaz ettikleri ve dilekte bulundukları bilinmektedir.

 

PUR DAŞ :

 

Ödek köyünün doğudan girişinde yol üstünde bulunan pur daşlardır. Bu taşlar kutsal sayılır. Yolculuğa çıkanlar, genelde buradan köyden ayrılırlar. Burada vedalaşma olur. Yolculuğun rahat geçmesi ve selametle varılması için bu taşa niyaz edilir. 

 

HIDIRELLEZ:

 

Konakgörmezde Hıdırellez dağının tepesinde bulunan bir yatırdır. Hıdır veya Hızır muhtemelen burada yatmaktadır. Buradan alemi gözlemekte ve izlemektedir. Yardıma buradan koşmaktadır. Hıdırelleze adanan kurbanlar burada kesilmekte, pişirilen lokmalar burada halka dağıtılmaktadır.

 

 

GÖĞGEDİK TÜRBESİ:

 

Göğgedikte tepeden aşılacak boyunda bulunan bir alıç ağacı dibindeki kabirdir. Muhtemelen burada bir ermiş akıncı beyi yatmaktadır. Ağaç dallarına adak adayanlar bez bağlarlar, dua eder dilekte bulunurlar.

 

 

BAYDIĞIN (BAHATTİN) TÜRBESİ :

 

Köyün kuzey batı sınırında Bahattin dağının tepesinde bir türbedir. Türbe aslında Kilisecik köyü sınırları içinde Kalır. Ancak, Dağın hemen dibinden bizim çaşırlık sınırımız başlar. Bölgede sıkça ziyaret edilen bir türbedir.

 

 

CEM TÖRENLERİ

 

MÜSAHİPLİK TÖRENİ

 

Müsahiplik bir çeşit dünya ve ahiret kardeşliğidir. Hem bu dünyada, dünyevi işler sırasında fikir danışma, kader ortaklığı etme ve hem de ahiret için hazırlanmada müsahip kardeşliğin yeri ve önemi çoktur. Müsahip kardeşi olmak için aralarında akrabalık bağı bulunmamak gerekir. Aynı köyden, mahalleden olmalı veya yakın köy veya mahalleden olabilir. Ancak birbirlerini sıkça görebilecekleri ve başları ağrıdığında hemen yetişebilecekleri veya haber alabilecekleri bir uzaklıkta olmalıdır. Aynı sosyal kategoride olmalıdır. Birinin çok zengin ve diğerinin çok fakir olması birinin sosyal dengesini ve psikolojisini bozabilir. Anlaşabilmeleri ve ortaklaşa sorunları paylaşarak aşabilmeleri için fikren ve aklen aynı düzeyde olmalarında yarar vardır. Müsahip kardeşliği akrabalıktan yani kan bağı akrabalıktan bile üstündür. Kan bağıyla bağlı olan kardeşler bıçak bıçağa kavga edebilirler. Müsahip kardeşler asla kavga hatta münakaşa bile edemezler. Müsahip kardeşler arasında müsahibin kızıyla veya oğluyla evlenme yasağı vardır. Müsahip diğer müsahibin karısını kendi kız kardeşinden daha üstün tutar. Müsahiplerin karıları birbirlerine "Çiçi" diye hitap ederler. Çiçi, dünya ve ahiret kız kardeşliğidir. Alevi inancına göre musahipsizlik olmaz. Musahibi olmadan bu yolda ikrar verilmez ve görgü cemi yapılmaz. Çünkü Muhammet Ali yoluna ve Alevi erkanına musahiple birlikte girilir. Musahiplikte sevgiyi mutluluğu üzüntüyü  paylaşma ve beraber göğüsleme durumu mevcuttur. Müsahiblik müessesesi cemlerin ve erkanların paylaşımcılığı, barışı, eşitliği, hoşgörüyü insanlara öğreten bir yanı vardır.  Böyle toplumda etkili olan bir müessese cemlerde dedeler önünde ikrar verilerek kurulur. Müsahip kardeşliği kurumu da mutlaka bir "Dede" ve toplum önünde açıkça ikrar verilmek suretiyle vücut bulur. Kişilerin cem törenlerine girebilmeleri için evli olmak ve müsahip kardeşi olmak gereği vardır. Cem törenlerinde veya başka etkinliklerde birine duyulan sevgi ve muhabbeti arttırmanın bir yolu olan müsahip kardeşliği tutma, insanlar arasında birlik ve beraberlik ruhunu da canlı, diri ve ayakta tutar. Müsahibini seçen kişi onunla Dede önüne çıkar ve durumun tescili ile ilanını ister. Dede onları kutsar ve cemdeki ahaliye ilan eder.

 

 

 

 

 

    

SAMAH:

 

 

Semahlardaki dönüşler hem kendi ekseni etrafında ve hem de bir merkez etrafında dönülerek oynanır. Tıp ki, evrende dünyanın ve diğer yıldızların hareketi gibidir. Bu ikisi arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Samahlar genellikle dini ayinlerde, cemlerde dönülür. Günümüzde gençlerin düğünlerde, kutlamalarda, barlarda ve müzikhollerde samah döndüklerine tanık olmaktayız[5]

.

Kaynak: İlhan Cem Ersever, Alevilerde Samah, Ant Yay.

 

 

ABDAL MUSA-HIDIRELLEZ-PİR SULTAN-KABA YELİ KARŞILAMA-YAĞMUR DUASI-NEVRUZ-AY VE GÜNEŞ TUTULMASI- TÖRENİ ORTAK UYGULAMA

 

Törenler için gerekli olacak malzemeler hakullah olarak ÇANDILBABA diye adlandırılan görevlilerce toplanır. Hakullah, Alevilikte inananların Hak Muhammed Ali için, mürşidine, dede veya babaya veya hayır amaçlı toplayıcılara verilen hakkı huzurdur. Dilencilere verilenler bu kategoriye girmezler. Onlar yalnızca sadakadır.

 Çandılbabaya seçilenler ağzı iyi laf edenler, uyanıklar ve beceriklilerden oluşur. Bunlar kapı kapı dolaşarak ihtiyaç duyulan malzemeyi manilerle türkülerle, espriler yaparak gönül rızasıyla toplarlar.

 

Çandılbaba ne ister,

Kaşık kaşık yağ ister,

Verenin bir oğulu ola,

Vermeyenin kel kızı ola.

 

Çandılbaba ne ister,

Üç beş tas bulgur ister,

Verenin bir oğulu ola,

Vermeyenin kel kızı ola.

 

Çandılbaba ne ister,

Bir çarpım ekmek ister,

Verenin bir oğulu ola,

Vermeyenin kel kızı ola.

 

Bu maniyi duyup ta vermeyen çıkmaz herhalde. Çandılbabaya yardım edenler dilerlerse kömbe, tavuk, horoz, oğlak, kurban vererek katkılarını artırabilirler.

Baharın gelmesi için karların erimesi gerekir. Bunun içinse lodos esmesi lazımdır. Lodosun esmesi gecikti mi arkasından kıtlık geleceği bilinir. Onun için “kaba yeli karşılama törenleri” yapılır.  Kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. İki sel taş birbirine vurularak sesin kuvvetlenerek göğe ağması ve bu suretle duyulması sağlanır. Aslında bu inanç Orta Asya kültüründen gelmektedir. Türklerin ve Moğulların taşları tanrı saydıkları günlerden kalma bir adettir. O tarihlerde 1”Yağmur Taşları” vardı. Onunla istenildiği zaman yağmur yağdırırlardı. Hala insanlarımız sembolik küçük taşlarla yağmur duasına Müslüman olarak çıkmaktadırlar.[6]

Güneş ve ay tutulunca da trompet, davul, zil, teneke, taş, v.b. çalmak, daha sonraki yüzyıllarda silah atmak, ay ve güneşi kurtarmak için Müslümanların olağan olarak yaptıkları davranışlardır.  Kaba yeli karşılama için dolaşılırken ve tören devamınca şu dizeler söylenir:

 

Es kaba yelim es,

Beni gavurun kapısından kes.

 

 

 

KIZ GÖRME –KIZ BEĞENME

 

Köy hayatında erkek aktif, kız ise pasif roldedir. Aktif olanın önce davranması ve ilk adımı atması esastır. Bu sebeple erkek öncelikle kızı görüp beğenmek durumundadır. Kızın çıkıp ta evleneceği erkeği aramaya gitmesi ve beğenmesi mümkün değildir. Bunun istisnaları olabilir, fakat yaygın değildir. Bazen erkek ve kız, karşılıklı olarak birbirlerini aynı anda gördüklerinde yüreklerinde kabarma, bakışlarında bir elektriklenme ve edalarında olumlu etkilenmeler olabilir. Buna yıldırım aşkı da denir. En makbül olanı da budur. Oğlan kızı veya kız oğlanı görür ve bir birine vurulurlar. Araya aracılar girer ve hayır iş düğünle noktalanır.

 

Evlenme çağı, köy hayatında biraz erken olmaktadır. Bunun ekonomik, sosyal, eğitsel, kültürel, yaş, cinsel ve ila bir çok boyutu vardır. Kendini evlenmek için her yönden hazır hisseden delikanlı bunu en yakın olduğu arkadaşına, kız kardeşine, anasına, duruma göre babasına doğrudan açar. Yahut, çoğu kez olduğu gibi, evlenme isteği dolaylı olarak yakınlarına ima edilir. Hal ve hareketleriyle, davranışıyla, tıraş olması, temiz ve yeni elbiseler giyilmesi, güzel kokular sürünmesi, neşeli olma ve aşk türküleri söylenmesi, şiirler okuması, gibi olumlu belirtiler verilir. Bazen de kapıları sertçe vurarak kapatmak, çalım atmak, uykularını kaçırmak, iş yapmamak, çalışma isteği olmamak, yemeden içmeden kesilmesi, dalgınlık, sakarlıkların artması, sayıklama, hüzünlenme, mutsuzluk v.b. olumsuz belirtiler evlenme çağına gelmiş olan gencin gösterdiği davranış biçimleridir.

 

Okul, Köy çeşmesi, köy düğünleri, nişan törenleri, bayramlar, eş dost ziyaretleri,  cadde ve sokaklar gibi yerler tesadüfen kız görülen ve beğenilen yerlerdir. Eğer bu tür yerlerde rastlantıyla bir beğeni olmamışsa, her şey bitmiş değildir. Bunlara ek olarak, eş dostun canı sağ olsun, onların sayesinde  zaman, zemin ve fırsatlar yaratılır. Çoğu kez, ya kız beğenmezse düşüncesiyle, kıza hiç haber verilmeden oğlanın onu görmesi için bir plan yapılır. Bir bahaneyle oğlanla kız karşılaştırılır. Bunun için en uygun yer, kızın komşularından birinin evidir. Ateş alma, bir şey alma, bir sorma, çeyiz bakma, çeyiz örneği alma, v.b. sudan sebeplerle kız komşusunun evine çağrılır. Oğlan da daha önceden o eve misafir gelmiş olur. O tesadüfte bir birlerini görürler. Elektriklenme olmuşsa iş tamamdır. İşlem de tamam olacaktır. Kız isteme aşamasına geçilir. Elektriklenme olmamışsa herkes kendi yoluna gider.

 

Bazen de, kıza haber verilir. Kız da eğer ilgi duyuyorsa ve istiyorsa, bilinçli olarak hazırlanır ve gelir. Oğlan gibi kız da birbirlerini alıcı gözle süzerler. İsterlerse, ayrıntılı olarak konuşurlar. Her iki taraf şartlarını ortaya koyar. Bir birlerini beğenirlerse, kız isteme aşamasına geçilir. Anlaşma olmazsa herkes kendi yoluna gider.

 

Ödek Köyü adetlerinde oğlan kızı, kız da oğlanı daha önce görmemişse mutlaka görmesi sağlanır. Görmeden kız istenmesi hemen hemen hiç olmamıştır. Başka köylerde ve yörelerde görücü usulüyle de kız istemeler olmaktadır. Burada işin esası olan yuva kuracak iki gencin birbirlerini görmesi en doğal haklarıdır. Bu haktan yoksun olarak birbirlerini istemeleri ancak vekil tayin ettikleri görücüler vasıtasıyla olmaktadır. Görücü usulüyle kız istemeler ve mutluluğu yakalama işi tamamen şansa kalmıştır.

 

Kız beğenmelerde, kıza haber edilirken  eğer kız diler ve isterse, kız annesine de bilgi verilir. Başka kimseye bilgi verilmez ve bu işler gizlilik içinde kalır. Çünkü, kızın adı çıkar. “Kızın adı çıkıncaya, canı çıksın daha iyidir” derler. Kızın başka isteyenleri varsa veya olacaksa, akıllarına bir kötülük düşmesin diye gizliliğe riayet edilir.  

 

Kız görme gerçekleşmiş ve beğenme olmuşsa, bundan sonraki aşama kız istemedir. Ancak kız isteme o kadar da basit değildir. Yolu yordamı, soru sordamı vardır. Bunları da bir bir görelim. Yoksa hayır işimiz hayra varmaz.

 

KIZ EVİNE HABER GÖNDERME 

 

Oğlan kızı beğenince iş hemen onun soyunu sopunu araştırmaya gelir. Kızın anası, babası, kardeşleri, diğer yakınları araştırılır. Herhangi bir olumsuzluk yoksa, kızın evlenme konusundaki düşüncesi öğrenilir. Ya kıza doğrudan sorularak fikri öğrenilir, ya da yengesi, kız kardeşi, komşu yengesi, yakın kız arkadaşı vasıtasıyla kızın oğlan hakkındaki evlenme kararı öğrenilir. Bu husus oldukça gizli tutulur. Oğlan kızın fikrini öğrense bile bunu açıkça kendi ailesine söylemez. Bu erkeklik onurudur. Bu sırrı saklamayan erkeğe erkek denmez. Kızın sırrı, kendisi kadar oğlan açısından da bu bağlamda çok mühimdir. Yoksa, sonu kötü olur. Kızın fikri varsa, bunu hiç bilmiyormuş gibi, oğlan anası kızın anasını ziyarete gider. Oğlanın kızı gördüğü ve beğendiği söylenir. Evlenmek yuva kurmak niyetinde olduğu belirtilir. Annesinin fikri öğrenilir. Annesinin de fikri öğrenildikten sonra, sıra haber göndermeye gelir.

 

Sanki hiç daha önce konuşulmamış gibi, oğlan anası bir bahaneyle kız evine gider. Kızı oğluna istemek niyetinde olduklarını söyler. Biraz da kızın yakınlarının kardeşlerinin, halasının, bibisinin bir fikri var mı diye ağızları aranır. Şimdi bu aşamada durum biraz daha resmileşir. Bir akşam dünür heyeti geleceği haberi verilir. Müsait olup olmadıkları sorulur. Kız anası ağırdan alır. Ya hiç konuşmaz, ya da “ben bilmem, gişim bilir” der. Bu cevap o kadar önemli değildir. Dünür için yaklaşık bir gün belirlenir. Yahut oğlan tarafına bırakılır. Gelmeyin diye, nezaketen denmez. Çünkü, kız anası karar makamı değildir. Oğlan anası kız anası evine bir ataş salar gelir.  Artık kızın babasının haberdar edilmesi sırası gelmiştir. Alıştıra alıştıra kızın babasına anlatılması görevi kızın anasına düşer. Kızın babasının neşeli olduğu bir an kollanır ve konu yeri ve zamanı gelmişse kendisine açılır. Kızın artık büyüdüğü ve yuvadan uçmasının sırası geldiği belirtilerek isterlerinin çıktığı haberi verilir. Babası kızının evlilik yapmasına ses etmemişse, bu sefer kimin talip olduğu fısıldanır. Buna da bir ses etmemişse dünürcülerin akşama geleceği haber edilir. Bir itiraz yoksa, kız anası oğlan anasına “gelsinler” mesajını verir. Kız görmeden başlayarak konuşmalar hep nezaketle geçmelidir. Kızı kendi kızları gibi koruyarak ziyaretler yapılır. Ona bir leke gelmemesi için saygıda asla kusur edilmez. Çünkü, balta kütüktedir. Yani, “kız evi naz evidir” ve kız bir ürkek güvercin gibidir, gelin olup oğlan evine ininceye kadar, korkutulur, incitilecek olsa, her aşamada vaz geçip geri dönebilir. Kızı olumsuz etkileyecek her şeyden sakınmak lazımdır. 

 

Kız evi naz evidir ya. Bu naz o kadar fazla olur ki “Eteğindeki taşları dökmüyorlar.” Söyleminde olduğu gibi, gelin veya gelmeyin gibisinden bir haber çıkmayabilir. Eğer kız evi, dünür gelinmesine razılık vermiyorsa ve kızın fikri de varsa, kız anasını ve atasını razı etmek için kız tarafı ailesinden hatırlı biri devreye sokulur. Onun aileyi razı etmesi beklenir. Alınacak neticeye göre hareket edilir.

 

Biz gene hayırlı işimizin hayıra vardığını farz ederek “dünürcüler gelsin” haberi üzerine hareket edelim. Görelim ne olacak?

 

 

KÜÇÜK ELÇİLER

 

Oğlan tarafı, kız istemek için 3 kere dünürcü heyetiyle kız evine gitmek hakkı vardır. Ancak, bu aşamaya gelmeden evvel, adet olduğu üzere, iki kadın yarı resmi olarak ve mutlaka gündüzleyin küçük bir heyet oluşturarak kız evine giderler. Bu küçük heyette oğlan anası ve aileden ağzı laf yapan yaşlı ve hürmetli bir kadını bulunur. Bu resmi dünürcü heyeti için bir başlangıç ve açılıştır. Niyetlerinde ciddi olduğunu göstermek açısından önemlidir de. Dünürcü heyeti kızın yüreğindeki düşüncesini bilirler ama belli etmezler. Elçi olduklarını söylerler. Fazla konuşup pot kırmazlar. Önlerine konulan çay, kahve neyse içmezler. Yiyecek genelde konmaz, konsa bile yemezler. Eğer yer veya içerlerse, kız tarafını hafife almış olurlar. Bu nazik bir testtir. Onun için böyle bir göreve yaşlı, akıllı ve tecrübeli kadınlar görevlendirilirler. Testten manasıyla geçilmezse ip orada kopar. Dikkatli ve ağırbaşlı olmak gerekir.

Elçilerden en yaşlısı şöyle diyerek söze başlar:

“Biz sizden bir gavumluk umuyoruz.”

“Kız ağacı, goz ağacı, her gelen bir taş atar”,

“Kız yükü, duz yükü.”

Kızın atası öyle hemen razılığa gelmez, Onları şöyle cevaplar:

Kız kapısı, şah kapısı. Bir kızla, anası ile, yakın gavum ve akrabalarımla bir konuşam, danışam. Sonra size fikrimizi bildiririz., derler.

Küçük dünürcü heyetin görevi burada bitmiştir. Evlerine dönerler. Gelecek haberi beklerler. Bundan sonrası büyüklerin, ağsaçlı, ağsakkallı ağır dünürcü heyetin görevidir.

 

 

DÜNÜRCÜ HEYETİ

 

Oğlan atası evine, amcası, dayısı, başka uygun görülen gavumları davet edilir. Toplanan kabine durumu görüşür. Dünür gidip gitmemeye, gidilecekse kimlerin gideceğine karar verirler. Oğlan anası, kızın anasına haber verir ki “şu günü akşamı size dünürlüğe geleceğiz.” 

Kız anası da ev halkını bundan haberdar eder. Kızın gönlü varsa en güzel kıyafetini giyer, süslenir. Kızın atası da niyetleri iyi ise üst başlarına çeki düzen verirler. Yakın akraba ve gavumları eve çağırırlar. Kız tarafı kendi arasında durumu görüşür. Kızın fikrini almak için kızın anası, bacısı veya yengesi kızın yanına giderek, “akşama dünürcüler gelecek, senin fikrin ne gönlün var mıdır?” diye sorar. Bu vakit kızın babası onlara gözükmez ama, seslerini duyacağı bir mesafede onların konuşmasını ve özellikle kızın cevabını kulaklarıyla duymak ister. Kız yüreğindeki fikrini açıkça söyler. Gönlü varsa, ayıp kaçmasın diye “evet” , “istiyorum” demez. Daha saygın ifadeyle “babam anam bilir” der. Kızın öz fikri öğrenildikten sonra iş kolaylaşır.

Dünürcüler akşam karanlıkla beraber gelirler. Hal hatır sorulup suval eylenir. Uzun uzun sohbet edilir. Hemen kız konusuna girilmez. Nabız yoklanır. Kız atasının gerçek fikri, niyetleri kestirilmeye çalışılır. Bu da onların hal ve hareketleri, konuşmaları, gelen heyete karşı tavırlarından belli olur. Eğer iyi niyetler besleniyorsa, dünürcü heyeti baş köşeye buyur edilir. Rahat ettirilmeye çalışılır. Sırtına, ayağının altına yastıklar konulur. Kız tarafı fikirlerini belli etmemeye özen gösterir. Oğlan tarafı dünürcüler ise konuya girmek için zaman kollar. Konuya damdan düşer gibi girilmez. Bu iş tecrübe ister, örf ve adetleri bilmek gerekir. Kız tarafını fazla sıkıştırmaya gelmez. İşi kestirip attırmamak için alttan alınır. Yavaş ve emin adımlarla fırsat yakalanmaya çalışılır. Burada acelecilik bir fayda sağlamaz. Yoksa bir çuval incir berbat olur. Onun için dünürcü heyeti oluşturulurken yaşlı başlı, akıllı, hoş sohbetli, örf ve adetleri iyi bilen, hatırlı saygılı, tecrübeli akrabalar seçilirler. Kız tarafı, böyle bir ortamda tam bir sinir savaşı verir. Hem ağırdan alarak hata yapmamaya, misafire saygıda da kusur etmemeye özen gösterir. Hem de muhabbet olsun diye ve daha sonraları da bir vesile eline koz geçirmek için oğlan tarafının ağırbaşlılığı tartılır, test edilir. Kız tarafı nazlı davranır. Dünürcülerin davranışlarından kendilerine verilen önem ve değeri çıkarsamaya çalışır. 

Uzayan sohbet esnasında fırsatı yakalayabilen dünürcü başı, konuya şöyle girer:

“Gelelim esas meseleye. Kız olanın isteri de olur. Elması olan ağaç taşlanır. Dalda bir alma var, herkes taş atar, kısmet düşürenin olur. Sebepsiz de dost eline varılmaz. Sebebi ziyaretimiz, Allahın emri peygamberin kavli ile oğlumuz  filan için kızınıza dünürüz.” Der.

Eğer kız tarafının rızası yoksa, daha baştan oğlan tarafına haber gönderilir.

“Size verilecek kızımız yoktur. Boşuna gelmeyin.” Denilir. Bu söz sonuna kadar değişmez. Hepsi ağız birliği etmişçesine aynı cümleyi tekrar ederler.

Eğer ki razıdırlar ise örf ve adete göre, ilk dünürde kız verilmeyeceği için kısa ve öz olarak şöyle söylerler:

“ Danışacağım fikirleşeceğim yerler var. Sonuç alınca kararı size bildiririm. Şimdi bu konuyu bir kenara bırakalım, sizler konuğumsunuz. Keyfinize bakın.” Der. Yahut da kısaca “İkileyin” denir.

Dünürcüler fazla üstelemezler. Dedik ya “Kız evi naz evi.” Eğer dilerlerse ikram edilen çayı, kahveyi içerler. İkram bitince kalkıp evlerine dönerler.

 

Aradan bir süre geçince kız tarafından bir haber gelmesi beklenir. Kız tarafının rızası olsa da olmasa da genelde haber gönderilmez. Saf olan haber gelecek diye bekler durur. Oysa, balta kütükte. Kız tarafı kılını oynatmaz. Nazlı davranır. Hareket her zamanki gibi oğlan tarafına düşer. Oğlan tarafının gidip haberi kaynağından alması gerekir. Kız anasına haber gönderilir. “Şu günü dünürcüler gelecekler, bilginiz olsun.” Denilir.

Dünürcü heyeti yine oğlan evinde toplanır ve kısa bir durum değerlendirmesi yapıldıktan sonra kararlaştırıldığı üzere kız evine gidilir. Yine uzun uzun sohbet,hal hatırdan sonra fırsatı yakalayan dünürcü başı söze başlar:

“Sebepsiz dost bağına girilmez. Bağdaki güzel kızınız için Allahın Emri, Peygamberin Kavli ile dünürcüyüz. Sizden bir cevap beklemedeyiz. Mümkünse bu cevabı bugün verin.” Denir.

Kız tarafının razılığı var ise “dünürü bir başka güne  yenileyin” diyerek söz kesmeyi başka bir güne bırakır. Kız tarafının razılığı yoksa, “Size verilecek kızımız yoktur.” Denilerek kestirilip atılır. Her halükarda dünürcü heyeti evlerine dönerler. Ama bu defa ya umutlu olarak sevinçle ya da umudu kalmayarak biraz müteessirle.

 

SÖZ KESME

 

Kızın oğlana gitmek fikri varsa bunu en iyi kızın bacısı, yengesi, halası, bibisi veya anası sorarak onun öz fikrini öğrenir. Kızın anası durumu kızın babasına azıcık çımşıtır. Baba razı olsun, yoksa işler sarpa saracak. Dünürcüler geldiğinde celallenmesin, işi bozmasın. Ya kız tarafından bir kadın oğlanın anasına haber salar ki, dünür gelebilirler. Oğlan tarafından bir kadın kız tarafı ile görüşerek son defa dünür gidilecek günü kararlaştırırlar. Kızın anası ev halkına kimlerin ne zaman dünür geleceğini bildirir.

Oğlan tarafının Dünürcüler oğlan evinde toplanarak bir kez daha kendi aralarında konuşup anlaşırlar. Kimler dünürcü gidecek, kimler söz kesme törenine davet edilecek kararlaştırılır. Haberler salınır, davet yollanır. Dünürcüler akşam yemeğinden önce kız evinde olacak şekilde yola koyulurlar.

Kız evi bu defa hazırlıklı olur. Konu komşusundan, akrabasından ileri gelenleri, özellikle yaşlı ve sözü geçenleri davet ederler.

Oğlanın dünürcüleri bu defa kapıda makbül karşılanır. İçeri buyur edilir. Baş köşeye geçirtilerek rahat etmeleri, kendilerini mutlu hissetmeleri sağlanır.

Kızın isteği varsa sesi şarkı söyler gibi nağmeli çıkar. Yürüyüşü keklik gibi sekerek, uçarak olur. Kız bu defa en yeni ve en güzel elbisesini giyer ve süslenir. Kızın gönlü yoksa, somurtur. Kapıları çarpar. Kap kaçak kırar. Kızgınlığını, isteksizliğini eşyaları konuşturarak belli eder.

Dünürcüler bir zaman sohbet ederler. Hal hatır sorarlar. Dünürcülerin başı, konuyu söz kesmeye getirir. Şöyle der:

Allahın emri Peygamberin kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz. Bu arzumuzu bugün yineliyoruz. Geçen gelişimizde bizden mühlet istemiştiniz. Şimdi son sözünüz nedir? Der.

 

Kızın babası veya vekili kendi öz rızalık varsa, son kez kıza sormak ve düşüncesini öğrenmek için kızın anasına seslenir:

Hele kız son bir kez daha sorun, gönlü var mı?

 

Kızın anası, bacısı veya yengesi kızın yanına gider ve;

-“Seni istiyorlar, oğlanda gönlün var mı?” Diye sorar. Kızın gönlü varsa:

“Anam babam bilir”. Der.

Bu haberi alan içeri girdiğinde herkesin duyacağı şekilde yüksek sesle kızın sözünü tekrarlar. Bu esnada kızda tekrarlanan kendi sözünü dinler.

Kızın olumlu cevabı üzerine babası veya vekili,

Ne yapalım. Hak yazdı ise bozmasın, Allah hayır etsin, der.

Oğlanın babası yerinden kalkar, kızın babasının yanına varır ve kucaklaşarak Allah hayırlı eylesin der, bir birlerini kutlarlar. Bunlardan hangisinin yaşı küçük ise, o büyük olanın elini öper başına koyar.

Bu başlangıçtan sonra orada bulunan herkes ayağa kalkarak yeni govum olarak tebrike katılırlar. Hemen söz kesme şerbeti hazırlanır. Odadakilere ikram edilir. Bu şerbeti içmek ve hayır dua etmek sevap sayılır. Onun için şerbetten içmek esastır. İçmeyeni makbul saymazlar. Hayır işi istemiyormuş görüntüsü verir.

Söz kesme şerbetinden sonra yemek çıkartılır. Yemekle birlikte içki de sunulur.

Düğünden önce kızın amcası ve dayısı bir okuyuntu ile düğüne davet edilir. Bu amca ve dayı öteki amca ve dayılardan farklıdırlar. Sözlü kız baba evinden başka bir yerde asla kalamaz. Bunun bir tek istisnası vardır. Düğünden önce kız dayısını ve amcasını bir hediye ile ziyarete gider. Onlarda birer gece kalır. Gönüllerini alır, helalleşir. Onlar da yeğenlerine hediye yaparlar. Onu hoşnut ederek evine uğurlarlar.

 

 

 

 DÜĞÜN TÖRENİ :

 

Düğün törenleri Türk toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Düğünler ilden ile değişiklik gösterdiği gibi, aynı ilde yöreden yöreye göre de çeşitlilik gösterir. Hatta şehirlerde kırsal kesimden daha farklı biçimlerde icra edilir. Biz burada Ödek Köyünde geçmişten günümüze intikal eden düğün törenlerini tanıtmaya çalışacağız.

 

Düğünlerin en belirgin vasfı, davul ve zurnadır. Davulsuz ve zurnasız yapılan düğünler, düğünden sayılmazlar. Davul ve zurna adeta düğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle ki davul ve zurna Türk toplum hayatında eğlencenin, coşkunun, sevincin, mutluluğun dışa vurumunda vaz geçilmez bir araçtır.

 

Davulun sesi uzaktan hoş gelir. Davul vurur dengi dengine. Davul oynamaya, mutlu olmaya, içten gelen sevgisini neşeyle dışa vurmaya can atan aynı duyguyu paylaşanları meydana toplayan bir semboldür. Bir bayrak gibidir. Denk olanları davet eder. Denklik, neşede, duyguda, mutlu olmada, muhabbet duymada, sevgi ve saygıda, sadakatta, ve ila gönülden gelen her konuda bir ve beraber olmak, haldaş olmak, yoldaş olmaktır. Düğün, insanların hayatlarında varabildikleri mutluluğun doruk noktasıdır. Bu noktaya gelmeden evvel geçirilen onca evreler vardır ki, bunları burada anlatmadan geçmek olmaz.

 

Düğün için bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra düğün günü kararlaştırılır. Düğün için konu komşu davet edilir. Hatırlı kişiler, Bayraktar, musahip kardeş, sağdıç, düğürşüler, düğün yemeği yapacaklar özel olarak okuyuntu ile davet edilirler. Okuyuntu, mendil, havlu, gömlek, çorap, elma, şeker v.b. haliyetlerle birlikte davetiyeyi içerir.

 

Düğünler 3 gün 3 gece devam eder.

İlk gün erkek evinde tören olur. Yemek verilir. İçkiler içilir.

İkinci gün öğlen vakti kız evine, kız üstüne gidilir. Orada bir müddet oynanır. Kız tarafı yemek ikramında bulunur. İçkiler sunulur.

Üçüncü günü sabahı kız evden çıkartılır. Erkek evine gidilir. Öğlen erkek evinde yemek verilir. İçkiler sunulur. Akşama da yemek verilir. İçkiler içilir.

Düğün törenlerinde iç içe ardılı şu törenler yapılır:

 

AyakbastI

 

Düğün alayı erkek evinden çıkar kız evine doğru yol alır. Kız evinin hegemonik (kapsam alanı) alanına girdikten sonra düğün alayının yolu kesilerek durdurulur. Öne çıkan ekibin lideri:

 

“Ayakbastı” der. Düğün alayının kahyası önder gider ve bu tür konuları çözümlemekle görevlidir. Cebinden para çıkartır yolu kesenlere verir. Ayrıca, gençlerin gönlü şen oldun ve hayır işimizde düğünü şereflendirsin ve şenlendirsin diye bir veya iki büyük rakı çıkartır verir.

 

Ayakbastı parasını alan gençler bazen olgunluk gösterisinde bulunurlar. Adet yerini bulsun diye yolu keserler. Hediyeleri alınca veya almadan da;

 

“Aldık kabul ettik” diyerek kestikleri yolu açarak alaya buyur ederler.

 

KapI tutma

 

Düğün alayı kız evinine yaklaşınca, kız tarafı delikanlıları, kız evinin kapısını içerden kilitlerler. Düğün kahyası kapıyı tutanlara bahşiş para verir. Kapı açılır ve gelen heyet içeri buyur edilir. Bu esnada davul-zurna vurur, halay tutulur. Bir müddet çeşitli oyun havaları eşliğinde oynanır. Kız tarafı kahyası davul-zurnayı bahşiş vererek susturur. Kız evine gelen düğün alayında yer alan düğüncü ve düğürşüler kız tarafı köyün hanelerince paylaşarak evlerine konuk etmeye götürülürler. Ancak kısa süreli ihtiyaç görmeye ve uyumaya misafir evine gidilir. Bütün zaman kız evinde ve düğünün şenlikli olması için etkinliklere katılarak geçirilir.

 

KIna yakma

 

Kız evinde davul-zurna eşliğinde oyunlar oynanırken kına yakma için hazırlıklar gelinler v kızlar tarafından yapılır. Hazırlık bitince, bir ara davul zurnaya sinyal verilir. Gelin ağlatma havasıyla ekip içeri girer. Gelin bir sandalyeye oturtulmuş, başında rengarenk eşarplar, puşular ve duvaklarla süslenir. Bir tepsi içerisine tabakla konulmuş ve karılmış kına etrafında mumlar yanar vaziyette elden ele gelinin etrafında 3 defa dolaştırılır. Gelinin önünde durulur ve ellerine kınası yakılır. Kına yakma sırasında davul zurna eşliğinde türküler söylenir. Gelinin eline kına yakma bitince kızın babası bir demir para verir. Bu para kızın sağ avucunun içine bereket getirmesi ve tutumlu olması için konulur. Bu uğur parası ölünceye kadar saklanır.

 

 

Ana ketenİ

 

Anasın kızı üzerinde emeği çoktur. Ne yapılsa ödeşilmez. Kızını gelin eden anaya, onun emeklerine karşılık, “yarım alma, gönül alma” kabilinden  bir başörtüsü veya para, yahut da başka bir hediye takdim olunur. Bunun adı ana ketenidir. Ana keteni sembolik bir hediyedir.

 

 

Bel bağlama, Gardaş yolu

 

Kız evinden çıkmadan evvel kızın erkek kardeşi tarafından kırmızı renkte bir kurdelayı gelinin beline 3 defa dolaştırılarak, 3cü defasında bağlar. Bu esnada salavat getirilir. İki kardeş bir birlerine helallik ve yol verirler. Kırmızı renkli kurdela kızın sağlam ve bakire olduğunun simgesidir. “Ben kız kardeşimi size el değmemiş, bakire olarak, sağlam teslim ediyorum.”un sembolüdür. Bu esnada yanında bulunan erkek tarafın müsahip veya vekili erkek kardeşe “kardeş yolu” adı altında para veya armağan verir. Verilen para alınabilir. Ancak, uygulamada genellikle para alınır ve gelinin beline sokulur. Yahut da “Aldım kabul ettim.” Denip helalleşilir. Armağan olarak verilenler genelde alınır ve saklanır.

 

 

BALDIZ YÜZÜĞÜ

 

 

Damat glinin üst başı için çarşıya çıktığında baldızını da bu alış-verişe davet eder. O esnada baldızına ya adı üstünde bir yüzük ya da onun yeriine kaim olmak üzere baldızını hoşnut edecek bir kolye, elbise veya buna benzer bir hediye alır.

 

 

Gelİn ağlatma

 

Gelin evden çıkartılacağı zaman, hazırlıklar yapılır. Düğün alayı yola çıkacak duruma gelir. Kız için artık baba evinde son dakikaları kalmıştır. Nihayet davul-zurna “gelin ağlatma” havasıyla içeri girer. Gelin ev halkıyla vedalaşır. Herkesin boynuna sarılarak helalleşir, ağlarlar. Bunu tersi nadir olur. Yani gülerek evinden ayrılana pek rastlanmaz. Olursa muhakkak bir anormallik var demektir. Gelinin vedası bitince ata bindirilmek üzere dışarı çıkılır.

 

Gelin evden çıkartılırken gelinin başı salavatlanır. Gelin davul zurnanın fırgatlı çalınması eşliğinde ata bindirilir. Ata bininceye kadar şu dizeler tekrarlanarak sadalanır söylenir.

 

Kız kınan kutlu ola,

Sağdığın inek sütlü ola,

Kime selam verirsen,

Muhammede salavat.

 

Keven gibi köklü ola,

Keklik gibi cücüklü ola,

Kime selam verirsen,

Muhammede salavat.

 

Gökten indi bir kuzu,

Kanatları kırmızı,

Kime selam verirsen,

Muhammede salavat.

 

Bu şekilde gelin salavatlanarak yola çıkılır. Düğün alayı erkek evine varıncaya ve gelin attan inip eve girinceye kadar salavatlama devam eder.

 

Yolda bazen alay mola verir. Bu esnada davul vurur, zurna çalar. Herkes halka şeklinde halaya katılır, oynar. Düzlük bir yerde mola verilmişse, atlılar cirit oynar.

 

 

 

Yol kesme

 

Gelin ata binmiş olarak erkek evine giderken atının başı müsahip kardeş tarafından çekilir. Yenge (müsahibin eşi) hemen yanında gider. Gelinin yakın koruması bu ikisi tarafından yapılır. Düğün alayının geçtiği yerlerde kimi delikanlılar düğün alayının yolunu keserek hediye isterler. Bu adettendir. Gelinin uğuruna inanılır. Kimi aldığını saklar, kimi hemen harcar. Bu gönülleşme, helalleşme, kardeşlik, komşuluk, dostluk adına muhabbet olsun diye yapılır. Aslında verilen veya alınan paranın ekonomik olarak fazlaca bir değeri yoktur.

 

 

Gelİnİn attan İndİrİlmesİ

 

Düğün alayı erkek evi önüne varınca, müsahip kardeş atın başını sıkıca tutar. Yenge de yanına gelince, yardımlaşarak gelin attan indirilir. Bu esnada gelinin kaynanası gelinin başından kuruyemiş döker. Paralar saçar.

 

Gelİnİn atInIn alnInDa yumurta kIrIlmasI

 

Gelin attan inince kayın ananın getirip verdiği bir yumurta müsahip tarafından atın alnına vurularak kırılır. Bu ata bir teşekkürdür. Bir kıymet getirmesi karşılığı ona verilen bir hediyedir.

 

Bu sırada kaynana bir kenarda ya bir sıça testi veya bir bardağı kırar ki, gelinin gadası da bu cam parçası gibi dağılsın gitsin.

 

Gelİne BağIş

 

Gelin attan inince hemen eve girmez. Müsahip biraz nazlı hareket eder. Maksat kardeşine kayınbaba ve kaynanasından biraz mal kopartmaktır. Çevredekiler de buna biraz katkı ve destek sağlarlar. Alkışlayarak daha büyük bir bağışın gönlünden kopması için onları yüreklendirirler. Nihayet beklenen bağış açıklanır. Eğer ki yeterli görülmezse, müsahip itiraz eder. “Biraz çık çık.” Diyerek rayici artırmasını ister. Verilecek hediye gelin ve kocasının olacağı için önemlidir. Şanlarına layık bir bağış yapılır ve alkışlarla gelin eve girmek için eşiğin önüne gelir.

 

Eşİk atlatma

 

Gelin eşiğin önüne gelince durdurulur. Gelin eşiğe niyaz eder. Bu, evin erkeğine ve büyüklerine itaatin bir sembolüdür. Eşikten geçince bir önüne bir demir parçası atarlar ve buna basması istenir. Demire basan gelinin bu demir gibi sağlam olsun istenir.  

 

 

Gelİnlİğİn kaldIrIlmasI

 

Eski adetlere göre gelin kayın baba, kayın valide, evin bütün erkeklerine, büyük-küçük fark etmez, karşı açıkça konuşamazdı. Duygu ve düşüncelerini hal diliyle anlatırdı.   Eşine ve diğer kadınlara karşı normal konuşurdu. Buradan önceleri evlenen gelinlerin akıllı ve bilinçli ve örf adetlere bağlı olmasına özen gösterilirdi. Sonraki nesiller buna fazla önem vermemeye başladı. Zaman içinde sulanması ve ortadan büsbütün kalkmasına kadar vardı.

 

Ancak, bazı ailelerde kayın ana ve/veya kayın baba gelinin bir densizlik, boşboğazlık, lakayıtlık yapmayacağına kanaat getirirse, geline bir hediye alarak onu gelinlik etmekten muaf tutabilir.

 

İyi eğitim almış gelin, kaynatasına karşı ölçülülüğü hiçbir zaman elden bırakmaz. Daima bir mesafe koyar. Bu onlara duyulan saygının ve sevginin tezahür eden bir işaretidir. 

 

 

 

GELİN YÜZÜ AÇMA TÖRENİ :

 

3 gün 3 gece devam eden düğünün ertesi günü gelin evi bütün komşuları eve davet eder. Bu törene sadece bayanlar katılır. Bunlara kızın annesi gil de dahildir. Kızın yakınları veya dileyenler geline hediye de getirirler. Yiyecek içecek ikramından sonra gelin ortaya getirilir. Başı puşularla, duvaklarla örtülüdür. Gelinin sağdıcı besmeleyle, dualarla, bazen de türkülerle gelinin etrafında 3 defa dönerek, önünde durur. Gelinin örtüsü kaldırılır. Eline aldığı makas ile gelinin ziliflerini keser. Kesilen zilif emanete alınır ve kızın annesi gelmişse ona, yoksa vekiline teslim edilir. Gelini evlenmemiş genç kızlardan ayıran bu ziliflerdir. Genç kızlarda zilif olmaz.

 

KURTUMCALIK

 

Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve çiftçiliktir. Aslında ikisini birlikte yapmak oldukça zordur. Çünkü, Köye ve tarım alanlarına  yakın yerlerde hayvan beslendiğinden çiftçiliğe oldukça çok zarar verilmektedir. Çiftçiler tarladaki mahsülü yağmur kar yağmaya başlamadan derilmesini bitirince bu büyük başarıyı kutlamak için “kurtumcalık” diye betimlenen sevinci yaşar. Kutlamalar da genellikle kömbe yapılmak, helva pişirmek v.b. küçük çaplı etkinliklerle yapılır. Kurtumcalık yalnızca ekinlerin bitirilmesinde değil, yoncalık tırpanlanması, çayır biçilmesi, buğday ekilmesi, v.b. işlerin bitirilmesinde de yapılır.  İnsanoğlu bir kez daha doğayı yenmenin, ona üstün gelmenin sevincini böyle yaşar.

 

 

ÇATAL ÇAVDAR YOLLAMA

 

Ekin veya arpa biçilirken ırgat dikkatli ise biçtiği ekin içinde bazı başakların birbirine bitişik, ikiz yapıda olduğunu görür. İkiz veya çatal çavda diye betimlenen bu başağı bulmanın, bulana bir şans getireceğine inanılır. Yine ekini bağlayan bağcı veya ekini harmanda sürerek ezen dövenci de çatal çavdarı fark edip alabilir. İşine dört elle sarılan ve dikkatli davranan insanın bir çavdarla da olsa ödüllendirilmesi olayıdır.

Çatal çavdarı bulan bunu kendisine saklayabileceği gibi, uğruna inandığı bu çatal (ikiz) çavdarı çok sevdiği biriyle de paylaşmak isteyebilir. Bu durumda çatal çavdarı ve onun uğurunu bir elçi ile sevdiği kişiye gönderir. Muhatap kişi, bu davranış karşısında çok mütehassıs olur. Çok mutlanır, onurlanır. Çünkü, aslında gizli kalması gereken, Allahın bereketi ve tüm iyiliğini sembolize eden çatal çavdar kendisiyle paylaşılmış ve ona bir değer verilmiştir.

Çatal çavdarı alan kişi, arif ise, bu güzel paylaşımcı davranışı ödüllendirmelidir. Küçük hediyeler, genelde yiyecek veya içilecek olabilir,  gönderilmek suretiyle karşılık verilir.

 

KOÇ KATIMI

 

Köyde hayvancılık bazı haneler tarafından yapılır. Hayvancılık yapan hane sürü sahibi çoban salar. Sürüsü olmayan veya çoban salamayan haneler de davarlarını sürü sahibi hanelere emanet eder. Bunlara “pernek” denir. Davarlarda üreme Ekim-Kasım ayında başlar. Her 25-30 koyuna bir koç, her 20-25 keçiye bir teke hesabıyla sayısal orantılı koçlar belirlenir. Hazirandan sonra koçlar sürüden ayrılır. Koçların koyunları ve koyunların da koçları özlemeleri, yani koçsamaları sağlanır. Aynı şekilde tekeler de koçlarla birlikte yayılır. Yaklaşık 3 ay sürüden ayrı olan koçlar ve tekeler iyice kızışırlar. Ekim ayı sonları ve Kasım ayı başlarında koçlar sürüye katılırlar. Dölleme başlar. Bu olay, doğanın kanunu üremenin başlangıcıdır. Kutsal bir değer ifade eder. Çünkü tabiatın birinci kuralı üremektir. Koç katımları, bu sebeple, özel bir itina ile ve planlanarak yapılır.

Koçlar boyalanır. Boyunlarına renkli mendiller bağlanır. Yine boyunlarına çıngırak, keleği, ve kömbeler asılır. Koç katımında çobana sürpriz çeşitli hediyeler, gerek koçun boynuna bağlanmak ve gerekse heybeler içinde sunulur. Koç katımı ve hediyeleri sürü sahibi hane ve pernekler bir biriyle görüşerek yapılır. 

 

 

 

KOYUN YÜZÜ TÖRENİ

 

Kuzunun anne karnında tüylenme zamanında yapılan bir törendir. Bir anlamda tabiatın yakında yeniden canlanacağının bir nevi müjdesidir. Köyün halkından birisi görevlendirilerek keçi veya koyun postu giydirilir. Böylece doğanın bir parçası ve en acımasızı olan canavar canlandırılırdı. Canavar çocuklara ve köyün insanlarına saldırarak doğal görevini yerine getirmeye çalışırdı. Bazen varlıklı insanların ayakları dibine yatarak ağzını açar ve bahşişini alırdı. Yaratılan canavar, doğacak olan körpe kuzuların bu tür canavarlara yem olabileceği fikrini kafalara beyinlere kazıyarak sürü sahiplerinin ve çobanların dikkatli ve uyanık bulunmaları sağlanırdı.

 

Kurban olam tesbih sana

Kimse şüphe etmez bana

Gece kara koyun kavurması

Gündüz tesbih çevirmesi

 

 

 

 

DÖL KUTLAMASI

 

Ekim-Kasım aylarında koç katımıyla başlayan üreme beş ay kadar sonra meyvesini vermeye başlar. Döl tutan koyunlar ve keçiler Nisan ayından itibaren yavrulamaya başlarlar. İşte bu üremenin, çoğalmanın coşkusuyla kömbe, çedeneli kavurga yapılarak çobana sunulur. Döl kutlaması genelde yaylalarda yapılır. Çünkü baharın gelişiyle birlikte yaylaya çıkılır ve sürü yaylada kalmaya başlar.

 

 

SÜRÜ YIKAMA VE YUĞ KIRKMA 

 

Havaların iyice ısınmasıyla birlikte yağışlar da sona erer. İşte bu esnada, genellikle Haziran-Temmuz aylarında, koyunların ve keçilerin yün ve kılları bir havuz yapılarak sürü bu havuzdan yüzdürülerek geçirilmek suretiyle önce bir güzel yıkanır. Bir veya iki gün sonra da kırpılır. Kırpma için kullanılan alet kırklık ya ada gırhlıktır.  Özel bir makastır. Yuğ yıkama ve kırpma sırasında çalışanlara itina ile bakılır. Onlara kömbe, helva, börekler yapılır. Emeğe duyulan saygı ve minnetin bir ifadesi olarak onlara hediyeler de verilir.

 

 

YUĞ YIKAMA 

 

Koyunların gırhılması bitince elde edilen yapağılar bir dereye götürülerek dere kenarında yıkanır. Yıkama işini genelde kadınlar imece ederek yaparlar. Yuğ yıkama günü öğlen yemeği çok özel hazırlanır. Kömbeler, börekler pişirilir. Helvalar, haşıllar yapılır.

 

YUĞ TARAMA

 

Yıkanıp kurutulan yuğ yapağıları evlerde taranır. Bunun için yine imece usulü geçerlidir. Kadınlar genişçe bir salonda toplanır ve yünleri tararlar. Taramada güzel yapağı yünler çeşitlerine ve kullanma amaçlarına göre tasnif edilirler. Örneğin, halı, kilim, keçe, yatak, yorgan, çorap, kazak, eldiven  örme amaçlı sınıflandırılır. Taramadan ortaya çıkan zibilli artıklara “çöpür” denilir. Çöpürler de başka işlerde değerlendirilmek üzere ayrı tutulur. Yuğ tarayan kadınlara en güzel yiyecek ve içecekler ikram edilir. Genelde kömbeler, börekler pişirilir. Helvalar, haşıllar, tatlılar yapılır.

 

DÜĞÜM YOLLAMA

 

Yün tarama sırasında bu işi dikkatli yapanlar, diğerlerinden farklı oldukları önlerine çıkan fırsatlarla belli olur. Tarağa takılan ve kısa bir an için fark edilirse yakalanabilen tarakta kalmış bir düğümü fark eden bunu alır saklar. Çünkü, bu düğümün uğuruna inanılır. Bu düğüm bolluk ve bereket demektir. Tutumluluğu simgeler.

Aslın düğüm, tüy döken koyunun tüylerinin yolunmasının önüne geçmek için çoban tarafından sağlam köklü yününe düğümlenmek suretiyle kurtarılan parçalardır.

Düğümü bulan kadın dilerse bunu çok sevdiği birine göndererek bundaki tılsımı onunla paylaşmak isteyebilir. Anadoluda çok yaygın olarak örf ve adetlere de yansıyan bu uygulama, aslında “paylaşımcı zihniyetin” açıkça dışa vurumudur. Tıp ki, “çatal çavdar”da olduğu gibi, güzellikler, zenginlikler, iyilikler paylaşıldıkça artacağına inanılır.  

 

Hazırlayan: İbrahim Acun

 

E-Mail: ibrahimacun@yahoo.com

             ibrahimacun@ttmail.com

 

Kaynak Kitaplar:

1. Türk Ansiklopedisi, Cilt 19, Hızır maddesi, s. 216

 2 Azad Nebiyev, Merasimler, Adetler, Algışlar1Azerbaycan, Bakü 1993 s.25

3. Ödekköyü Sitesinden alınmıştır.  Böyle bir yerin varlığını ilk kez duyuyoruz.

4. Aydın, Erdoğan; Nasıl Müslüman Olduk?, Öteki Yay., 9. Basım İstanbul 1995, s. 303

5. Melikof, İrene; Uyur İdik Uyardılar, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları; Cem-Kültür Yay.s.41

6. İlhan Cem Ersever, Alevilerde Samah, Ant Yay.

 

 

 

Kaynak Kişiler:

Müslüm Karşı (Veli)

Seher Karşı (Halil)

Hasan Karşıgil (Yusuf)

Cuma Karşı (Müslüm)

Mehmet Karşı (Müslüm)

Halil Karşıgil (Kazım)

 



[1]  Melikof, İrene; Uyur İdik Uyardılar, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları; Cem-Kültür Yay.s.41 

[2] Türk Ansiklopedisi, Cilt 19, Hızır maddesi, s. 216

[3] Azad Nebiyev, Merasimler, Adetler, Algışlar1Azerbaycan, Bakü 1993 s.25

[4] Ödekköyü Sitesinden alınmıştır.  Böyle bir yerin varlığını ilk kez duyuyoruz.

[5] Cem Ersever, Alevilerde Samah,

[6] Aydın, Erdoğan; Nasıl Müslüman Olduk?, Öteki Yay., 9. Basım İstanbul 1995, s. 303


 

 
 E-mail: yonetim@odek-koyu.com
 Bu sayfanın son güncelleme tarihi: 08-03-2012

 bottom