topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:   ÖDEK TARİHİ

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 

TARİHTE TÜRKLER VE ÖDEK KÖYÜ TARİHİ

 

SOSYAL KÜLTÜREL DOKUSUYLA

 

YUSUBE AİLESİ

 

    

     İ Ç İ N D E K İ L E R

 

1.      TÜRKLERİN ANA YURDU TARTIŞMASI

2.      TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ

3.      İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE DİN

4.      ÇAĞIMIZIN DİNİ : İSLAMİYET

5.      ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ VE İSLAMİ EMPERYALİZM

6.      TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ

7.      DİNİ ETNİK BÖLÜNMELERİN TEMELİ

8.      MEZHEPLERİN DOĞUŞU

9.      BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER

10.  ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER

11.  ANADOLUNUN TÜRKLEŞMESİ

12.  BAZI TANINMIŞ ZATLARA YÖNELİK BENİMSEME ÇABALARI

13.  YUSUBE AİLESİ KÖKENİ

14.  ÖDEK YERLEŞİM YERİ

15.  ÖDEKTE ÖRF VE ADETLER

16.  ÖDEK ÖZTÜRKÇE KONUŞUYOR

17.  ÖDEK NÜFUS DURUMU

18.  ÖDEKTEN YETİŞMİŞ ŞAHSİYETLER

19.  YUSUBE  AİLESİNDEN KISSALAR

20.  YUSUBE ALFABETİK LİSTE

21.  YUSUBE AİLESİ SOYAĞACI

22.  ÖDEK KÖYÜ YER ADLARI

23.  ÖDEK KÖYÜ HARİTASI

24.  ÖDEK KÖYÜ LEHÇESİ SÖZLÜĞÜ

 

 

 

ÖNSÖZ

 

      Herkes gibi ben de soyumun nereye dayandığını merak ettim. İstedim ki, bir soyağacı çıkartayım, atalarımın kimler olduğunu bileyim, neler yaptıklarını öğreneyim. Bu özlem ve istekten yola çıktım.

      Bu çalışma, meraklarımı gideren özel, tarihi, sosyal, ekonomik, kültürel nitelikli araştırmalarımın sentezini içerir. Tarihi kökenimizin kimler olduğu, nereden gelip nereye gittikleri, ne işler başardıkları v.b. konular tarih süreci içinde incelenip elde edilen veriler irdelenerek "Tarihte Türkler Ödek Köyü Tarihi ve Sosyal Kültürel Dokusuyla Yusube Ailesi" adı altında derlenmiştir.

      Anadolu’nun Türklerin en eski yurdu olduğu yakın tarihe kadar bilinmese bile hissediliyordu. Anadolu, binlerce yıl bir çok uluslara yurt olmuştur. Her gelen ulus, burayı sevmiş, buraya gönül vermiş, burasını tarihsel bilincini yansıtacak izlerle bezemiştir. Anadolu çok ulusları yoğurmuş onları yeniden şekillendirmiştir. Ancak, Anadolu’dan geçen uluslar da Anadolu’yu yoğurup şekillendirmiş, ona kendi damgalarını vurmaya çalışmışlardır. Her ulusun geçişinden sonra ne Anadolu eski Anadolu olarak varlığını koruyabilmiş, ne de kavimler eski konumlarını muhafaza edebilmişlerdir.  Şimdi burada şu soru akla geliyor.

      Türkler Anadolu’yu mu, yoksa Anadolu Türkleri mi fethetti?   

      Bu soruya en güzel cevabı ünlü düşünür Sabahattin Eyüpoğlu veriyor. “Anadolu’nun ulu potasında eridik, ama erittik de”. Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz (Türkmen) boyları 12-14. Yüzyılda Anadolu’yu Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı. 

      Şimdi Anadolu’nun 20. Ve 21. Yüzyıl versiyonunda Yeni Anadolu Ulusu veya yepyeni bir Türk Ulusunun oluştuğuna tarih ile birlikte hepimiz tanık oluyor.

      Bizim atalarımız da Anadolu’ya Türkistan’dan Horasan’a, oradan Azerbaycan’a ve oradan da  Kars dolaylarına gelerek Anadolu’ya ayak basmışlardır. Bu çalışmada bu tarihi göç serüvenin gelişimi, kültürel yapı, dini ve etnik kimlikleri, inanış, örf ve adetleri özüne sadık kalınarak sağlam kaynaklardan aktarılmıştır.

      Elinizdeki bu çalışma, benim gibi geçmişini merak eden veya edecek olana da kolunun uzanabildiği kitaplığında bulunan veya bir tuş kadar yakın başvuru kaynağıdır. “Geçmişini bilmeyen toplumlar geleceklerini kuramazlar” diyen yüce Atatürk’ün veciz sözünden hareketle gelecek kuşaklara yarınlarını düşünüp sağlıklı kararlar almalarını kolaylaştırmak için bırakabileceğimiz özlü, sıra dışı bir çalışma olmuştur.

      Gök Türkler, Oğuzlar, Türkmenler özgür ruhlu insanlardır. Bunun yararlarını görmüş ve yaşamış olmanın yanında zararlarını da iliklerine kadar hissettikleri olmuştur. Aydınlanmadan gereği gibi yararlanamamışlar. Baskılar karşısında ne yapacaklarını bilememişler. Özlerindeki ışık ile yönlerini bulmuşlar. Okumaktan, bilimden, sanayiden uzak kalmışlar. Toplumda marjinal rolleri kabullenmişler. Sömürülmekten, ezilmekten  kurtulamamışlar. Bu durum onları kapalı toplum hayatına mahkum etmiş. Avunmak için kendilerini mistisizme vermişler. Doğaüstü güçlerden medet ummuşlar. Bilgi ve becerilerini kullanma cesaretini gösterememişler. Bireysel ve örgütsel atılımlar yapamamışlar.

      Gelişen dünyada yönetimler ve toplumlar dengeleri kendi lehlerine çevirme becerisi gösterenleri öne çıkartmıştır. Arkada kalanlar ise muhalif kanadı temsil etmek durumunda kalmıştır. Günümüzde yönetimler ve egemen toplumlar, muhalif kanada tahammül göstermek bile istememektedirler. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, onların elindeki tüm silahları  alarak yoğun ve baskıcı denetimleriyle muhalefeti geriye itmekte ve tamamen yok etmektedirler. İnsanoğlunun artık muhalefet etme olanağı bile elinden alınmaktadır. Egemen sınıflar bunu paravanlar kullanarak yaptıklarından  öznesiz baskı dönemi yaşanmaktadır.

      Bu durumun panzehiri, iyi eğitim almış ve gerektiğinde hızla bir araya gelebilen ve örgütlü mücadeleye aktif olarak katılan kendi içinde özgürleşmiş bireye daha çok ihtiyaç vardır.

      Okumanın her zaman önemi vardır. Okuma aydınlanmanın ve daha özgür olmanın temel ışığıdır. Bu ışıktan yoksun toplumlar, yenileşmeler karşısında, çağdaş dünya içindeki yerlerini bulamazlar. Okuyan birey, özgürleşen ve kendi içine doğru derinleşen, kendi üstünde başka bir gücün denetimini istemeyen, buna katlanmayan insandır. Geleceği bu insanlar şekillendirecektir. Demokrasi, bu türden insanların oluşturduğu yönetimler ve kurumlarla daha kolay ve daha gerçekçi olarak işleme ve işletilme olanağına kavuşacaktır. İnsanları yönetmeye ve onlara hükmetmeye çalışmak boşunadır. İnsanlar doğası gereği yönetimin objesi olmak istememektedirler. Yönetimin asıl objesi insan dışındaki ekonomik kaynaklar olan maldır, paradır, kıymetli metalardır. Yönetimler bunları en rasyonel ve adil şekilde yönetmek, yönlendirmek, paylaştırmak, hazır tutmak ve sunmak durumundadırlar. Yani, yönetimler insanı değil ekonomiyi yönetsinler. Yönetimler ekonomi trafiğini iyi idare etsinler ve insanları yalnızca ve eşit olarak ekonomiden ne kadar ve ne zaman pay alacakları ve diğer insanlarla ilişkilerinin sınırları noktasında açıkça bilgilendirilmesi yeterli olacaktır. Güdümlü siyasal ve kültürel yapılanmalardan kendimizi kurtarmak ve bu dönemi esenlikle aşmak, halkımızın sağlıklı eğitim almış bireylerden oluşmasına olanak sağlamakla mümkün olacaktır. Aydınlanmış, dünya görüşü ve istemleri berraklaşmış birey, kitle kültürünün baskıcı ve uyutucu etkisinden ve bunların travmasından kendisini kurtarmasını bilecektir.

      Kurtuluşumuz okumaktır, aydınlanmaktır, bilgilenmektir, ilgilenmektir, destek vermektir. Bilgi kuvvettir, silahtır. Eksiğini bilmek te bir kazanımdır. Geçmişimiz bilmek ve geleceğimizi planlayıp kurmak için okumak ve öğrenmek zorundayız. Bu çalışmaya bu gözle bakınız.

      Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin buyurdukları “İri ol, diri ol, bir ol” sözünün hayata geçmesi için birlik ve beraberliğimizin harcının okumak olacağını ümit ve niyaz ediyorum. Eksikliklerimiz ve kusurlarımız için hoşgörünüze sığınıyorum. 

 

 

       1. TÜRKLERİN ANA YURDU TARTIŞMASI

    

Türklerin asıl anayurdunun Orta Asya değil, Anadolu olduğu tarihi bir gerçektir. Anadolu’dan Orta Asya’ya da  giden Türk grupları olmuş ve büyük kuraklık sonucunda dünyanın dört bir tarafına dağılmış ve bu arada tersine olarak Anadolu’ya gelenler olmuştur. “Türkler İ.Ö. 4000-5000 yıl önce de Anadoluda var idiler.”

Bu tespit Atatürk’e ait olup şu özgün cümleyle devam eder: “Bu memleket, Dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne yedi (7) bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı, beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu, TÜRK oldu, Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir”[1]

Atatürk’ün bu tespiti, yıllar sonra adeta ispat edilircesine, 1997 yılında, Konya ili Ilgın ilçesindeki bir kazıdan İ.Ö. en az 4000 yıllık Hitit eserleri çıkmasıyla çok anlam kazanmıştır.[2]  Türkiye Cumhuriyetini kuran ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihin geçmişte olduğu kadar gelecekte de önemli olduğunu büyük ileri görüşlükle kavramışlardır. Her milletin bir tarihi ve kökeni bulunduğu gibi Türk ulusunun da şanlı bir tarihi ve milenyumlar öncesine dayanan soylu bir kökten geldiğini çok iyi özümsemişlerdir. Bu duygularla tarihimizin başkaları tarafından değil, bizzat Türk tarihçilerince incelenip, irdelenip yazılması için Türk Tarih Kurumunu kurmuşlardır.

Anadolu göbel alındığında, Asia (Asya) Güneşin doğduğu yer anlamına Hitit’ce Assuwa sözcüğünden gelmektedir. Asenalar (Asianalılar) ülkesi demektir. Europe ise, (Ereb) sözcüğünden türetilmiştir, Güneşin battığı yer anlamına gelir. Finike kralı Agenor’un kızı Europe’nin yaşadığı yer demektir. Doğu: Asia yani Fecr ve Batı ise: Europe yani Şafak demektir. 

Tarih kitaplarında okuduğumuz Alp Arslan 1071 de Malazgirt utkusu ile elde ettiği sonuç, aslında Anadolu’yu 12.yüzyıl Türklerine, yani asıl sahiplerine geri vermek olmuştur. Atatürk, Sümer-Akad-Eti devirlerinin birer Türk varlığı olduğu yolundaki inancını I. Ve II. Tarih kongrelerinde Uluslararası bilim otoriteleri önünde tartışılan ve hiçbir karşı fikir olmadan Sümerlerin ve Etilerin birer Turan Irkı oldukları gerçeği üzerine hemfikir olanlar, elde ettikleri bulgular sonucunda Ahilerin Etilere bağlı, Hitit deyiminin Arapça’dan Latince’ye ve eski Yunanca’ya geçiş içinde buldular. Ankara’nın yanı başındaki Ahi Mes’ut semtinin Eti Mesut olmasının bile, bu izleyiş içinde değeri vardır.[3]

İsa’dan 4000 yıl öncesinde, yani tarihin kaydettiği en eski zamandan beri Anadolu, Mezopotamya ve Kafkasya’nın ahalisinin Turanlılar (Türükler yani Türkler) olduğu dö Morgan gibi tarih ve eski eserler ilminin en yetkili kişileri de söylemektedirler.[4]

Urartu, Elam, Sümer, Tukal, Hitit, Koman, Konuk gibi Turanlı milletlerin bu bölgedeki varlığı bilinmektedir. Yine, Türklerin ataları olarak bilinenler yanında Frigler, Lidyalılar, Likyalılar, Karyalar, Trovalılar gibi Anadolu’da yaşamış ve büyük medeniyetler kurmuş olan ulusların da Turanlıların kökü oldukları yolunda inandırıcı kanıtlara rastlanmaktadır.[5]

 

2. TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ

 

Türkler tarihte onlarca devlet kurmuşlardır. İlk Türk Devletinin kuruluşu M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak burada bayrağı ve toprağı olan ve bağımsız olarak kurulmuş devletlere yer verilecektir. Bunlardan bazıları şunlardır:

 

1.      Hunlar

2.      İskitler (Sakalar)

3.      Göktürkler

4.      Uygurlar

5.      Kırgızlar

6.      Sabarlar

7.      Avarlar

8.      Hazarlar

9.      Bulgarlar

10.  Türgişler

11.  Karluklar

12.  Macarlar

13.  Peçenekler

14.  Oğuzlar

15.  Kıpçaklar (Kumanlar)

16.  Tolunoğulları

17.  İhşidler

18.  Karahanlılar

19.  Gazneliler

20.  Büyük Selçuklu Devleti

21.  Harzemşahlar

22.  Eyyubiler

23.  Memluklar

24.  Osmanlılar

25.  Moğollar

26.  Timur Devleti

27.  Babür Devleti

28.  Akkoyunlular

29.  Karakoyunlular

30.  Kazaklar

31.  Özbekler

32.  Azeriler

33.  Türkmenler

34.  Türkiye

 

 

3.  İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE DİN

 

Türklerin eski ata dini olan Papanizm ve Şamanizm’di.[6] Türkler X. Ve XI. Yüzyıllarda, Maveraünnehir’ê yerleşmelerinden sonra İslam’a katılmaya başladılar. Bu İslamlaşma, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan gibi İran kültür bölgelerinde oldu. Türkler yeni dini, daha çok İranlı dailer <misyonerler> ve İranlı tacirler aracılığıyla tanıdılar.

İslam dinini resmi olarak ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar, Harzemşahlar ve X. Yüzyıldan beri Müslümanlığa girmiş bulunan Volga Bulgarları olmuştur. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi 300 yıldan fazlaca bir zamanı almıştır. Türk halk kitlesi İslamiyeti yer yer direnmeler göstererek, yavaş yavaş benimsemiştir. Yine de İslami kisve altında eski geleneklerini ve dinini yaşatmıştır. Ancak kabulü ile birlikte bütün Türk kamusal yaşantısını derinden derine etkileyen İslamiyetin geniş Türk halk kitlelerine kendiliğinden ve kapsamlı olarak özümsendiği sanılmamalıdır.[7]

Türklere İslamiyeti ilk öğreten İranlı dervişlerdir. Daha sonra onların yerini Türkmen dervişleri almaya başladı. Bunlar, Şamancıların eski Kam-ozanlarının izleyicileri idiler. Kendilerine Bab, Ata <Baba> ya da Dede <büyükbaba> denmekteydi. Bab, arapça <kapı> demektir ve İslamiyeti yayanlara verilen bir unvandır. Bab Arslan bunlardan biridir. Kam-ozan geleneğine göre de <Baba Arslan> olarak anılmış ve bu adla ünlenmiştir. Halk İslamlığının bu yayıcıları kendilerini Peygamber ashabına, sonra da bizzat Peygambere bağlayan soy kütükleri uydurmaya başladılar.   

İslamiyeti kabul eden Oğuzlar yaklaşık üç yüzyıldan fazla süren bir süreçte batıya göç hareketlerine devam ettiler ve İslamiyetle birlikte Türkmen adını benimsediler. Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin çoğu yerleşik hayat düzenine geçtiler. Anadoluda göçebe yaşam biçimini sürdüren Türkmenler ise Yörük adıyla da anılılar. İslamiyetin kabulü, ilerleyen yıllarda, göçebelik oranında ciddi azalmalara sebep olmuş ve yerleşik unsurlar çoğalmıştır.[8]

Göçebe Türk toplumunda kadının toplumsal yaşantısındaki yeri, göçebe yaşantının gereği olarak, büyük önem taşımaktaydı. Günlük ilişkilerinde ve yaşamın her aşamasında, toplumun maddi yapısında kadın her zaman üretken bir unsur olmuştur. İslamiyetle birlikte, özellikle Sünni yani Ortodoks İslamlık, kadına bu yaşantıyı tümüyle yasaklıyor ve sert kurallar getirerek kadın üzerinde zorlamalarda bulunmaya başlanılmıştır.[9]

 

4. ÇAĞIMIZIN DİNİ : İSLAMİYET

 

Küremizde binlerce din hüküm sürmüştür. Çok tanrılı dinlerden sonra ilk tek tanrılı din olarak Şamanizm özellikle Türkler arasında yaygın olarak benimsenmiş ve günümüze kadar uygulana gelmiştir. Daha sonra tek tanrılı dinlerin sayısı artmıştır. Bunlar arasında kutsal kitabı olan 4 din vardır. Musevilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet

 

İslamiyet en son insanlığa gönderilen bir dindir. Kutsal kitabı, Kuran’dır. Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) gönderilmiştir.

 

İslamiyet kendinden önceki kutsal kitapları ve kutsal dinleri de kabul eder. Bu, Onun en büyük meziyetidir. Diğer dinler kendinden öncekileri reddetmiştir.

 

İslamiyet düzeni bozulmuş Arap toplumuna bir düzen vermek için gönderilmiş olmakla birlikte milletler üstü bir dindir.  Bugün dünyada bir çok ulus İslamiyeti kabul etmiştir. Türkiye Türkleri İslamiyeti kabul eden ilk bir Türk kavmidir. Aynı şekilde Azerbaycan Türkleri de İslamiyeti geniş ölçüde kabul etmiş olan bir Türk kavmidir.  Başka Türk kavimleri, örneğin Hazarların bir kısmı Yahudilik, bir kısmı Hıristiyanlık, Bulgar Türkleri Ortodoks, Macar (Hun) Türkleri Katolik, Altay Türkleri Şaman, v.b. çeşitli dinleri kabul etmişlerdir.

 

 

 

5. ARAP  MİLLİYETÇİLİĞİ  VE  İSLAMİ  EMPERYALİZM

 

7.yüzyılda bedevi Arap hukuk anlayışı, İslam’ı yayma adına,  İslami kurallara ve onun kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’e girmiştir. Halifeler devrinde de ve ondan sonraki Emeviler, Abbasiler, Memluklar dönemlerinde de topluma düzen veren, insan ve devlet ilişkilerini karşılıklı olarak düzenleyen kurallar ile ekonomi, siyaset, ticaret, v.b. alanlarda uygulamalara yer veren ve tersi durumlarda uygulanacak ceza-i yaptırımları da içeren Kuran ve Şeriat hükümleri, günün şartlarına ve otoritenin gereksinimlerine göre değişikliklere uğramıştır.  Bireyin en dokunulamaz alanı olan din ve inanç özgürlüğü, kendileri hangi konumda olursa olsun, Allah adına kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması noktasında İslamiyetin özü ile bağdaşır kabul edilemez. Çünkü, yalnızca İslam dininde Tanrı ile kul arasında hiçbir şahıs yoktur.  İslamiyeti, Hıristiyanlık ve Yahudilikten farklı kılan da budur. Bu farkı ortadan kaldıran acaba kime hizmet etmiş olur?

İslamiyetin, Tanrı ile kul arasındaki ilişkiler bütünü olan din ve inanç alanından  çıkartılarak, din adına insanın özel hayatının neredeyse tamamına müdahale eder hale getirilmesi ve devleti yönetmeye talip olan bir konum kazandırılması, yani Kuran’a bir çeşit Anayasa erki yüklenmesi gayretleri, İslamiyeti ekseninden uzaklaştırmıştır.  Hz. Peygamber’den başlayarak ve Ondan sonra da Hilafeti devralanlar, iktidar olmanın gerektirdiği standart kalıpta davranışlar ve kişisel hırslarıyla, İslamiyetin özünden oldukça uzaklaşmışlardır. İslamı yaymak adına yapılan cihatların asıl amacı haraç almak, yağma yapmak, ganimetler elde etmek olmuştur. Böyle olunca da İslami esaslardan ayrılan Hilafet, bir çeşit yakan top misali, elinde olan herkesi yakmış, bitirmiştir. Hz. Peygamber’den sonra Halifeler dönemi (672-702) başlamış ve 40 yıl sürmüştür. İlk Halifeliği hileyle alan Hz. Ebu Bekir şüpheli bir şekilde ölmüştür. Diğer Halifeler, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali hunharca öldürülmüşlerdir.

Hilafeti hileli bir düzenle ele geçiren Muaviye, Emeviler saltanatını (661-750) kurmuştur. Doksan bir yıllık Emevi Saltanatında on dört hükümdar gelmiş, geçmiştir. Bunlardan altısı karıları ve çocukları, ikisi iktidar kavgası sırasında, boğularak ve zehirlenerek öldürülmüşlerdir. Diğerleri de saltanatlarını zulüm ve kan seli içinde devam ettirmişler.[10]  Sonunda, siyasi erk Hilafeti İslam için değil, kendi çıkarları için bir araç olarak kullananlar gibi bitip tükenmişlerdir.

“Türkler, Emevi Saltanatına son verirken, tarihi bir hakkı, İslamın sicilli düşmanı Ebu Süfyan’ın kurnaz ve hilekar oğlu ve Peygamberimizin soy-sopunun şifasız hasmı olan Muaviye’nin elinden almış, Peygamberimizin amcası Abbas’ın sülalesine 750 yılında emaneti teslim etmiştir. Bu himmetin sahibi de Horasanlı Türk Komutan Abdurrahman Eba Müslim’dir.”[11]

Ancak, Abbasi’lerin ilk Halifelerinden Mansur, bedevi Arabın gerçek yüzünü ortaya koyan bir vefasızlık örneği göstererek Türk Komutan Eba Müslim’i hileyle alçakça verdikleri bir ziyafette zehirleyerek  öldürtmüştür.  Abbasiler de Emeviler gibi, aynı zulüm ve keşmekeşliklerle 1258 yılına kadar devam etmiş ve yanıp bitmekten kurtulamamıştır.

Abbasilerin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra sağ olarak kurtulabilen 35.Halife El Zahir’in oğlu Ahmet ile 29.Halife El Müsterşid’in oğlu Ebul Abbas Ahmet Mısır’a kaçmış ve orada Türk komutan Baybars’a tanıtılmışlardı. Baybars, Ahmet’i 1261 yılında El Mustansır adıyla Halife ilan etti. Mısır’da devam eden Halifelik, İslami esaslardan uzaklaşıldığı için Memluklar da aynı akibete uğramışlardır. 1517 yılında Osmanlı Sultanı Yavuz Selim, Memluklar Devletine son vermiştir.

Ridaniye Savaşından (1517) sonra son Halife III. El-Mütevkkil Alallah İstanbul’a gelmiş ve Halifelik, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Osmanlılara geçmiştir. Hilafet, beraberinde bedevi Arabın bütün düşünce ve kültürünü de Osmanlı İmparatorluğu Yönetimine taşımıştır. Arap, Emevi, Abbasi ve Memluklarda yapılan hatalar Osmanlılarda da tekrarlanmış ve büyük bir cihan devleti olan Osmanlıyı da yakmış ve 1918 yılında bitirmiştir.

Hıristiyanlık nasıl ki insanın zayıflığı ve korunması temeline dayalı ise, İslamiyet insanın güçlülüğü üzerine dayalı olarak indirilmiştir. Asıl merkez, canlıların en akıllısı ve en değerlisi olan insandır. Din, insan ile Tanrısı arasındaki ilişkileri içerir; görülemez, tutulamaz ve  kopartılamaz. O halde bu ilişkilere müdahale etmenin bir yararı yoktur. Bu durumu çok iyi idrak eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, olması gerektiği gibi Hilafeti, İslamiyeti, Kuran’ı ve bütün dini değerleri en mukaddes yerine, yani Türk insanının ve inanan herkesin kalbine ustaca yerleştirmiştir. Din işleri ile Devlet işlerinin ayrılması ilkesi olan Laiklik 1924 yılında kabul edilmiştir. Mihverinden oynatıldığı ve amacından uzaklaştırıldığı için büyük Devletleri bile yakıp bitiren Hilafet, artık kutsal emanetlerde en yüce yerini almış bulunuyor. Artık, İslamiyeti kimse kendi çıkarı için kullanamayacaktır. Allah adına, İslamiyet adına kimse onun yerine geçerek karar veremeyecektir. İslamiyet, siyasete alet edilemeyecektir. Türkler İslamiyeti bu kimlikle sevdi ve kabul etti. İslamiyetin akidelerini bu bağlamda özümsedi. Şimdi Atatürk Türkiye’sinde inanan herkes, dinini ve inancını doya doya yaşıyorsa, bu Atatürk sayesindedir.  Atatürk’e Türklerle birlikte bütün insanlık alemi ve en çok da İslam alemi minnettardır. Çünkü laiklik, Allah adına yapıyoruz diye onulmayacak, onarılamayacak hatalardan ve onun acı sonuçlarından yüce Ulusumuzu, Müslümanları ve tüm insanları alıkoymakta ve dünyaya örnek olmaktadır.

Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan Türkmenlerin, devletleşme sürecine uyum sağlayamadıkları gerekçesiyle uç bölgelere göç ettirilmeleri Anadolu’nun Türkleşmesine katkıda bulundu. Anadolu’yu ele geçiren Selçuklular buralardaki topraklara Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Türkmen gençleri, Bizans ve Haçlılara karşı, Selçuklu Sultanlarının başlıca dayanaklarıydılar.[12]

Geleneksel yaşam biçimlerini sürdüren Türkmenlerinse önemli bir bölümü eski kandaş eşitliğine sırt çeviren Selçuklu yönetimine karşı sürekli bir muhalefetin, yer yer ayaklanmaların kaynağını oluşturdu. Ayrıca Melikler ve Bey’lere bağlanmadan başına buyruk davranan Türkmen Beyleri de akınları ve yağmalarıyla yerleşik topluluklar ve yönetimler için sürekli bir tehdit kaynağıydı. Türkmenlerin boy boy İslam’ı seçmeleri sonucu, savaş için gerekli olan şiddet, nefret, hırs ve intikam duyguları, kötülüğe iyilikle karşılık verme, Allah ve insan sevgisine dönüşmüştür. Bu da Türkmenlerin savaş kabiliyetini önemli ölçüde yitirmeleri sonucunu doğurmuştur. Zamanla İslam’ın Türk grupları arasında kabul edilerek yayılması bölgede Moğol, İlhanlı, Karahanlı, Gazneli, Timur v.b. akınları karşısında Selçukluyu  güç durumlara sokmuştur.

13.yüzyılda Selçuklu yönetimine karşı başlayan Babailik v.b. Türkmen ayaklanmaları Selçuklunun zayıf düşmesine ve Moğol istilası karşısında yenilmesine kadar vardı.

14.yüzyılda Türkmenler arasında geriye doğru da göç hareketi başladı. Bu kez İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar Devletleri  Türkmen güçlerine dayanarak varlıklarını sürdürdüler. Buna karşılık Moğol yayılması Anadolu’ya başka Türkmen topluluklarının gelmesine yol açtı. Türkistan, Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya bir biri arkasında kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı. Böylece Oğuzların ezici çoğunluğu Anadolu’da toplanmıştır. İslam’ın etkisiyle savaş isteği kaybolan Türkmenler göçebe hayatını bırakıp toprağı işlemeye ve yerleşik hayata geçmeye başladılar. Bu köklü değişim Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında önemli etken oldu.

Oğuzlarda vatan, buyruğu altındaki budunları ve başka kavimleri ifade ediyordu. Çünkü, sahip olunan ve değer taşıyan en önemli varlık budundu. Yerleşik düzene geçilende vatan kavramı da değişmiştir. Vatan belli bir toprak parçası olmuştur.

 Oğuzlar uzunca bir süre Moğolların istilasına maruz kaldılar ve bu  akınlarından oldukça zarar görürdüler. Altay’lardan kopan Oğuzlar Horasan bölgesine, Mavera ün nehir ve Mahan ovasına yerleştiler. Cengiz Han’ın Kafkas eteklerine kadar istila seferlerine devam etmesi sonucu, Mahan Yaylalıklarında da tutunamayan Türkmenler daha huzurlu bölgeler bulmak amacıyla batıya doğru göç etmeyi sürdürdüler.[13] Hazarın güneyinden dolaşarak Kafkasya’ya ulaştılar. Burada bir süre konakladılar ve yurt tuttular. İran orduların Tiflis üzerine sefer yapması sonucu yine göçe zorlandılar. Bu defa Kafkasya’dan Kars dolaylarına doğru harekat ettiler.  Göç Anadolu’ya akmaya devam etti.[14]

 

6. TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ

 

Araplar İslamiyeti kabul ettirmek için Türklerin askeri niteliklerinden yararlanmayı düşündükleri ve bu amaçla geniş dinsel propaganda eylemine giriştiklerini görüyoruz. Halifelerin asker gereksinmelerini Türklerden karşılamak için bazı boylarla ilişkiye geçtikleri, bunlara hediyeler sunarak ve ayrıcalıklar tanıyarak kendilerine çektikleri kanıtlarıyla ortadadır. Bunlar arasında, başlangıçta aristokrat zengin Türk  boyları olan Balh, Huttal, Soğd, Esruşene, Fergane, Curcan Beyleri ile Türgiş, Efşin, Akhşid, Bayçur oğulları bulunuyordu. Bu Türkler, Arap ordularında çeşitli görevler almışlardır.[15]

 

Emeviler döneminde, Araplar İslamiyeti önce İranlılara kabul ettirdiler. İranlılar da kendi bünyelerinde bulunan Türk asıllı komutanlara ve bunlar aracılığıyla da diğer Türk boylarına kabul ettirdiler. Ancak şunu söyleyebiliriz; Türkler bir hamlede Müslüman olmuş değillerdir. İslamlaşma dönemi yüzyıllarca sürmüştür.[16] Üstelik kentli nüfusun İslamlaşması da bozkır nüfusununki ile aynı biçimde olmamıştır.

 

VII.yüzyıldan itibaren, İslamiyet bir plan dahilinde yayılmaya başlar. Halifeler, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde İslamiyetin Asya’ya yayılmasına ayrı bir önem verilir. İslamiyet önce İranlılara, Harizmlilere ve souğdlulara kabul ettirilir. İran vasıtasıyla da yakınındaki Horasanlı Türk topluluklarına ulaşılır. İranlılarla işbirliği içinde hareket eden Araplar, İslamiyeti orta Asya içlerine kadar götürmek isterler.[17] Bu yayılma sırasında Araplar Oğuzlarla karşılaşırlar ve çetin savaşlar sonucunda bir bölümü Müslümanlığı kabul eder. Çoğu Türkmen  olan göçebe halkın Şamanilikten kalma bir takım geleneklerine uygun düşen hususlar, Araplarca, İslam dininin de kuralı olarak sunulması bu göçebe unsuruna hoş gelmişti. Ancak, Türklerin İslamiyeti kabul etmesi hemen ve kolay olmamıştır. Türklerin İslamiyeti kabul etmesi 300 yıl kadar sürmüştür. Türklerin İslamiyeti kabullerinin bu kadar uzun sürmesi, İslamiyeti kabul etmekte fazla istekli olmadıkları ve ayrıca da Arapların gelir kaynakları olarak gördükleri Türklerden vergi, haraç, ganimet almak ve uzun süre onları sömürmek istemelerine bağlanabilir. Çünkü, İslamiyeti kabul edenler bazı vergilerden ve özellikle haraç ve yağmadan kurtulmuş olmaktaydı. Geniş köylü kitlesinin İslam olması, Arap yöneticilerin işine gelmiyordu. [18]  Yüzyıllar boyunca Türkler, yeryüzü dinlerinin birçoğunu tanımışlardır. Bular arasında Mani, Budizm, Nesturi, Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlık, Musevilik, v.b. sayılabilir. Hala günümüzde Sarı Uygurlar Buda’ya, Gagavuzlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyanlığa, Karaitler Museviliğe, Bir kısım Hazarlar Yahudiliğe, Sibirya ve Orta Asya’da bir kısım Türkler Şamanizm’e inanırlar. Böylece güçlü ve tek tanrılı dinleri tanımış bulunan Türkler kendilerine has bir hoşgörü ve henüz güçlü kültür gelenekleri kazanmamış genç uluslarda görülebilecek bir benimseme yeteneği sayesinde bir çok mezhep ve ayırımcı inançları içinde eritmiş ve dinler karışması (syncrétisme) bir halk inanışı ortaya çıkmıştır.  Kısaca belirtmek gerekir ise, Türkler kılıç zoruyla İslam olmuşlardır.[19] Resmi tarih kitaplarında Türklerin, İslam toplumuyla ilk karşılaşıldığında “yıldırım aşkına” yakalananlar gibi bir günde yüz binlercesinin İslamiyeti seçtikleri masalına artık kimse inanmamaktadır. Ayrıca bedevi Araplar, İslamiyeti yaymayı, dinin bir misyonunu yerine getirmek adına değil, çapul yapmak, yağma ve talan yapmak, uzunca bir süreçte sömürmek temeline dayalı olarak cihada katılmaktaydılar. Çünkü savaşta ele geçirecekleri kıymetli mal ve esirler savaş udunu olarak kendilerine verileceği sadalanıyor ve bu gerçekleniyordu.

İslamiyetin benimsenmesine rastlayan günlerde, Türk toplumu içindeki farklılaşma sonucu, bir tacirler sınıfı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu sınıf mensuplarının aristokratlardan ve öteki varlıklı kişilerden oluştuğunu biliyoruz. Bunun yanı sıra bu zengin Oğuzlar ile İslam dünyası arasındaki yoğun bir ticaretin yer aldığı görülmektedir.  İşte ticaretle uğraşan bu Türkler de, Müslümanlarla olan ilişkileri sonucu İslamiyeti kabul ediyor ve İslam dünyasını kendi soydaşlarına karşı savunmaya başlıyorlardı.  İslamiyeti benimsemekle, yönetimlerini hem pratik ve hem de ideolojik yönden sağlamlaştırdıklarını anlayan egemen zengin çevreler arkalarından kendilerine bağlı olan halkı da sürüklemişlerdir.[20]

Cihad’larda hedef ülkeler önce işgal ediliyor, sonra siyasal egemenlik kurularak sömürgeleştiriliyordu. Karşı çıkanlar ve gelecekte sorun olabilecekler hemen öldürülüyor, çıkmayanların canları para ve mal (haraç-cizye) karşılığında bağışlanıyordu. İşin en tuhafı, bütün bunlar Allah adına yapıldığı ileri sürülüyordu. İşgal edilen bölgelerde Arapların, Allah adına karar vermek, değiştirmek, ertelemek, affetmek, denetlemek gibi, sınırı hiç belli olmayan, insanın özel hayatına karışmaları ne denli keyfi, kanlı ve toplu kıyamlar yaptıklarına tarih tanıklık etmektedir. Araplar, aldıkları ülkeler halkının canlarını, mallarını kendileri için helal sayıyorlardı.

Kavmi azdığı ve yoldan çıktığı için, Cenabı Allah onları doğru yola getirmek üzere Arap ırkından Hazreti Muhammed’i Peygamber olarak seçmiştir. Ancak, Araplar, sırf Kuran Arapça yazıldığı ve Peygamber Arap soyundan geldiği için kendilerine “Kavm-i Necip” ve Arap olmayanlara da “Mevali” yani köleler demektedirler.[21] Bu unsuru kendileri için paya sayarak Arap milliyetçiliğine dayalı siyaset gütmeye başladılar. Arap olmayan Müslümanları kendilerinden aşağı görüyor, onlarla karışıp kaynaşmaya tenezzül etmiyorlardı. Arap olmayan Müslümanlara verdikleri mevali adiyle kendilerinin beyefendi ve soylu olduklarını anlatmak istiyorlardı. Yemeğe oturulduğunda mevalinin ayakta durmalarını ister, onların Araplar gibi soyluluk belirten Ebu, Ebul gibi künye kullanmalarını istemezlerdi. Erdemce Arapların yaradılışta üstün olduklarına inanıyor ve Arapların hüküm sürmek için, Arap olmayan Müslümanların ise kendilerine kulluk etmek için yaratılmış oldukları düşüncesini taşıyorlardı. Bu sebeple Arap olmayan Müslümanlara çok farklı davranıyor, onlardan Müslüman olmayanlardaki gibi cizye ve haraç alıyorlardı. Bunları toplamak için ezmek ve tepelemek yoluna gidiyorlardı.

Oysa, İslamiyet modern ve mantıklı güzel bir dindir. İslamiyet din olarak, kişi ile Tanrı arasındaki kulluk ilişkileridir. Bu ilişkiyi kimse bilemez, göremez ve istese de bozamaz. Kimse Allahın yeryüzündeki temsilcisi değildir. Hiç kimse Allah adına bir başkasından bir istekte bulunamaz. İslamiyet ilk yıllarında “dinde zorlama olmaz” kuralıyla yayılmaya çalışılmıştır. Ancak, bu yolla Arap yarımadasını bile aşamamıştır. İslamiyetin yayılamaması kaygısı Hz. Peygamberi de düşündürmüş ve cihad kararı alınmıştır. Bu karar üzerine Hz. Peygamber’in başkanlığında  merkezi otorite oluşmuş ve islami devlet yönetimi başlamıştır. Din ve devlet işleri Hz. Peygamber’in şahsında bütünleşmiştir. Böylelikle İslamiyet, kişi ile Tanrı arasındaki ilişkiler yumağı olmaktan çıkmıştır. Artık, İslamiyet din işlerinin yanında Devleti de yönetmeye talip olmuştur.  Bu bağlamda kişi ile kişi ve kişi ile devlet ve devlet ile başka bir devlet arasındaki ilişkiler de Allah adına yapılmak ve karşılaşılan her sorun da, etkili olsun diye, Allah adına birilerinin karar vermesi suretiyle çözülür olmuştur. Kısaca, İslamiyet din işlerinin dışına taşmış, devlet yönetimi kurallarını da bünyesinde toplayarak siyasallaşmıştır. Hristiyanlıkta olduğu gibi, kişi ile Tanrı arasına birileri (ruhban sınıfı=papazlar gibi) devreye girer olmuştur.

 

7. DİNİ ETNİK BÖLÜNMELERİN TEMELİ

 

İslamiyetin yayılışında İslamiyeti kabul eden İranlılar yakınlarında bulunan Oğuzlara tanıtmaya başladı. İslam ile ilk karşılaşan Oğuzlar İslam dininin Şamanizm’den çok farklı bir din olmadığını gördüler. Bu ortak yönler şu noktalarda örtüşüyordu:

1.      İslamiyet, kendinden önceki dinleri kabul ediyordu

2.      Tek bir Tanrıya inanılıyordu

3.      Hoşgörü hakimdi

4.      Eşitlik hakimdi

5.      Hırsızlık, yalancılık, adaletsizlik ve ahlaksızlık yasaktı

6.      Şiddet yoktu

7.      Tanrı ile kul arasında kaimse yoktu

8.      İbadet özgürlüğü vardı

Bütün bunlar Türkmenlere (Oğuzlara) hoş gelmekteydi. İslam dinine sempati duyulmasının temelini oluşturuyordu.

Emevilerin yayılışları sırasında emperyalist bir politika gütmeleri ve Arap olmayan Müslümanları köle (mevali) saymaları, Sünni Emevilere karşı, İran’ın bir tepki olarak Şii’liği seçmelerine yol açmıştı.[22] Aynı şekilde Halifelik döneminde başlayan İslamiyetin siyasallaşması Sünni ideolojiyi yaratmış ve bunun karşısında tepki olarak Şii ideolojisi çıkmıştır. Türk egemen çevreleri, İslamiyeti kendi istekleriyle benimseyip kabul etmişler ve İslamiyet’te sınıfsal ve ekonomik çıkarları gereği Sünniliği seçmişlerdir. Halk kitleleri ise, İslamiyeti egemen çevrelerinden sonra kabul etmişler ve yaşadıkları sorunlar karşısında Şiiliği (Aleviliği) seçmişlerdir. Çünkü, Şiilik Türk ulusal yapısına, Sünnilikten daha uygun düşmüştür. Egemen çevrelerin emri altındaki halk kitlesinin Sünniliği seçmeleri de zorunluluk karşısında gelişen bir durumdur.

Oğuz boyları, sıkıcı ve anlaşılmaz Arapça dilinde fıkıh hükümlerini dinlemek yerine, kendi ozanlarının Türkçe seslerine kulak vermeyi yeğ tutmuşlardır. Oğuz Beylerinin “Kara Budun” diye niteledikleri “Halk kitlesi”, şamani inançlarından, İslamiyeti kabul etmiş görünmelerine rağmen, vazgeçmemişlerdir. Bunlar daha çok, göçebeliklerini bir ölçüde devam ettiren ve ulusal inanç ve geleneklerinden fedakarlık etmeyen Türklerdir. Buna karşılık, Oğuz Beyleri, yani “Ak Budun” sadalanan egemen yönetici aristokrat zengin sınıf İslamiyeti hevesle ve Türklüğünü unutacak ölçüde benimsemişlerdir.[23] 

İşte bu nedenle, İslamiyeti bir birinden farklı bir şekilde anlayan ve kabul eden Oğuz boyları, ak budun - kara budun, zengin - fakir, okuryazar - cahil, şehirli - köylü göçebe unsur, Sünni - Alevi  gibi yaşam bakımından olduğu kadar inanç bakımından da bazı karşıtlıkları bünyesine almaya başlıyordu. Bu karşıtlıklar, ilerleyen yıllarda bir takım ideolojik ve sınıfsal çatışmalara yol açacak ve bunun ardı arkası asla kesilmeyecektir.

Halifeler döneminden başlayarak bütün dönemlerde Halifenin otoritesine karşı Şiiler geniş çapta harekete geçmişlerdir. Ancak, Sünni Halifeler de, henüz tarafsız olan Türklerin, Şiilerin yanında yer almasına ilgisiz kalmamışlardır. Oğuz Beylerine elçiler ve çeşitli hediyeler göndererek kendi taraflarına çekmeyi başarmışlardır. Aleviliğin gerilemesinde, bu şekilde İslamiyeti kabul eden ve askeri görevlere getirilen aristokrat tabakayı oluşturan Türk Beylerinin büyük etkileri olmuştur.

Gerek Sünni Arapların Türklere olan çağrıları ve gerekse Türklerin aristokrat olanlarının önce İslamiyeti kabul etmeleri ve İslamiyette de Sünniliği benimsemeleri bir rastlantı değildir.[24]

Gerçekten de yoksul Araplar, zengin Arapların Sünniliğine karşı Şiiliği bir kurtarıcı gibi görmüşlerdir. İktidarı da ele geçirmiş olan Sünnilerin devlet aracılığıyla Şiilere karşı giriştikleri baskı eylemleri ise, Şiiliğin egemen güçlere karşı, bir yoksul sınıf ideolojisi olarak gelişmesine yol açmıştır. Böylece Sünnilik, Türk boylarında egemen güçlerin İslami devlet ideolojisi olurken, Alevilik de halk kitlelerinin ideolojisi olmuş ve daha sonraki sınıfsal Sünni-Alevi çatışmalarda zaman zaman öne çıkmıştır. Bu çatışmalar, özellikle siyasi erki ellerinde bulunduranlar tarafından bir baskı aracı olarak kullanılmış ve İslamiyeti yayma sırasında halkı İslamiyetle birlikte mezhebi de seçmek gibi bir durumla karşı karşıya getirmiştir.

Şiiliğin dinsel bir öğreti olduğu kadar, siyasal bir düşünce akımı olduğunu da unutmamak gerekir.

Tarihte Türk toplumunda kadının toplumsal yaşantısındaki yeri, özellikle göçebe yaşantının hüküm sürdüğü süreçte, büyük önem taşımaktaydı. Günlük yaşantısında kadın her zaman üretken bir unsur olmuş ve aile bütçesine önemli maddi katkılar sağlayan bir değer olmuştur. Oysa, İslamiyetle birlikte kadın, özellikle Sünni yani Ortodoks İslamlık bu yaşantısını tümüyle yasaklamış ve sert kurallar getirerek kadını ikinci sınıf insan konumuna indirgemiştir.

Buna karşılık Türkmenlerde göçebe yaşantıyı ve insanın kendisini, dini inançlarıyla birlikte hoş gören ve emeğe önem veren bir öğreti olarak Şiilik karşılarına çıkıyordu. Eğer İslamiyet kabul edilecekse, ulusal geleneklerine ve yaşantılarına bağlı göçebe Türkler, kendine uygun düşen Şiiliği benimseyecekti. Türklükten kopan ve yabancı egemen ticari çevrelerle bütünleşen Türkler ise adını, dilini, geleneklerini ve ulusunu unutarak Sünniliği seçecekti.[25]

Şu halde Oğuzlarda Şiilik, halk kitlelerince benimsenmiş olmasına karşın, Sünnilik egemen yönetici ve zengin çevrelerce benimsenmiş bulunmaktadır. Müslüman aristokrat Türklerin İslamiyeti kabul etmemiş olan soydaşlarına karşı cephe almalarında, Araplar ile ortak olan ticari çıkarlarının etkisi bulunduğu da bir gerçektir.

İslam devletlerinde, medrese denince, sadece ahiretle uğraşan din adamı yetiştiren bir müessesse değil, devletin ihtiyacı olan bürokrasi sınıfını da hazırlayan bir mektep anlaşılması gerekir. Onun için hükümetler nüfuzunu şehirli-medreseli birliğine dayayan tüm devletlerde din anlayışının sünnilikten başka türlü olmasına imkan yoktu.[26] Din devleti hüviyetinde olmanın gereği olarak, dini kendi doğrularına göre öğretmek için, her türlü tedbiri almakta gecikmemişlerdir. Bu davranışlarıyla Sünnilik, daha çok gelişmiş ve İslami Ortodoks kimliğiyle tarih sahnesine çıkmıştır.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra yerine geçecek olan Halifenin kim olacağı tartışmaları ve bir takım çıkar çatışmaları sonucu Halifelerin hile ve düzenle başa geçmeleri Hz. Peygamberin soyunun indiği Haşimiler ile diğer Arap kavimleri Kureyşliler, Hazrecliler, Evsliler, Kinaneliler, Havlanlar, v.b. arasında derin huzursuzluklar çıkmasına sebebiyet vermiştir. Daha Hz. Peygamberin sağlığında bile kendilerine büyük kötülükler etmiş olan kabileler vardı. Hz. Peygamberin vefatından sonra da O’nun soyundan gelenlere (Ehlibeyte) karşı aynı çevreler kıyam derecesine varıncaya kadar eza ve cefa çektirmişlerdir.

Kerbela olayı, bu kıyamların en vahşetlisi ve en şiddetlisi olanıdır. Kerbela’da Hz. Hüseyin ile birlikte savunmasız kadın, çoluk çocuk, yaşlı birçok insan ve ehlibeyt soyu acımazsızca, işkence edilerek öldürülmüştü. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi olayı, bir kendini feda ediş <rédemption> niteliğindedir ve öcü alınması gereken bir yeniliş olarak Türkler arasında da kabul görmüştür.  Haksızlığa asla tahammülleri olmayan Türkler için Kerbela katliamının hayfının alınması dini inançtan öte, ihlal edilen temel insan haklarının yeniden tesisi ve ilahi adaletin yerine getirilmesinde tarihsel bir görevdir. 

Kerbela’nın rövanşı ve Ehlibeyt sülalesine karşı yapılan bütün haksızlıkların öcünü 70 yıl sonra Horasanlı Ebul Müslüm alacaktır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam dünyasının iki kutuba ayrılması şu evrelerden sonra başlamış ve giderek ayrışmıştır:

1.      Hz. Peygamber hakka yürüyünce, cenazenin yalnızca Ali taraflarınca kaldırılması, Ebu Bekir, Ömer ve Osman matem yerine gelmemeleri ve Peygamberin cenaze işleri gibi mukaddes bir görevi yerine getirmemeleri.

2.       Hz. Ali peygamberin yasını tutarken, onun defin işeriyle uğraşırken, Ebu Bekir, Ömer ve Osman taraflarınca fırsattan istifade edilerek, bir oldu bittiyle Ebubekir’in halife seçilmesi,

3.      Hz. Muhammed kurduğu ordunun başına kölesi Zeyd’in oğlu Usame’yi getirmiştir. Herkesin bu ordu komutanının emri altında bulunmasını irade buyurmuşlardır. Bir kölenin oğlundan komandan olmaz diye Ebu Bekir, Ömer ve Osman Hz. Peygamberin emrinin hilafına emir altına girmemişlerdir.

4.      Ebu Bekir halife olunca, Hz. Peygamberin kızı Fatima’ya çeyiz olarak verdiği Fedek Hurmalığını elinden alması. Ömer halife olunca, hatasını kabul edip iade etmek istemiş ancak bu defa da Hz. Ali, “Fatima’nın ölümünden sonra neye yarar?” Diyerek kabul etmemiştir.

5.      Mervan’ın vahiy katibi iken “Ali imran” suresini “Ali Mervan” suresi şeklinde değiştirmeye kalkışması.

6.      Ebu Süfuyan!ın karısı Hinde, Uhud savaşında Hz. Hamza’yı şehit ettirmesi ve ciğerini çiğ çiğ yemesi. Diğer organlarını bir ipe dizip boynuna kolye gibi asması.

7.      Ebu Süfyan’ın Hz. Peygamber’e düşman olması ve Uhud savaşında attığı taşla iki dişini kırması.

8.      Saffeyn savaşında Amr As’ın teşvikiyle Osman tarafındaki askerlerin mızraklarının ucuna Kuran ayetlerin takarak buna kılıç kaldırmayan Hz. Ali askerlerini katletmesi.

9.      Ebu Bekir ve Ömer’de olduğu gibi Osman’ın da hile ile halife seçilmesi. Amr İbnül As’ın hakem olarak hile yapması.

10.  Osman’ın halife seçildikten sonra kendi tarafını kayırması ve onlara devlet işlerinde iş vermesi. Mervan’ı da kendine yardımcı tayin etmesi.

11.  Osman’ın Muaviye tarafından öldürtülmesi ve suçu Hz. Ali’ye atmaya kalkması.

12.  Hz. Ali’nin, Muaviye ve oğlu Yezid tarafından yönlendirilen Mülcem isimli şahıs tarafından şehid edilmesi.

13.  Hz. Hasan’ın zehirlenmesi ve Hz. Hüseyin ve 14 masum aile efradının Kerbelada Yezid tarafından şehid edilmesi.

14.  Peygamber düşmanı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’nin Hz. Ali yolundan gidenlerin yoldan çıktıklarını ilan ve hutbelerde bunu işlemesi.

15.  Peygamber soyu ehlibeyt’in planlı olarak Emevilerce katledilmeleri.

16.  Peygamberin Mekke ve Medine’deki bütün sahabelerinin Yezid’in emriyle Haccac tarafından kılıçtan geçirilmesi.

Daha başka sayılabilecek onlarca sebep bulunmaktadır. Ancak en etkili olanlardan birkaçına değinilmiştir.

İslam devletini eline geçirerek Halifeliği kendi aşiretlerine kazandıranların, bir zamanlar Kuran ayetlerini süngülerin ucuna takarak hem Kuran’a hakaret etmeleri ve hem de Kuran’a saygı duydukları için kılıç kaldırmayanları dahi katletmeleri, İslam dünyasında büyük infial yaratmıştır.

Yine, Hz. Peygamber’in “Benden sonra Halife Ali’dir.” diyerek Halefini belirlemişken, vasiyetleri dinlenmemiştir. Hem örf ve adete uygun olarak Peygamberin soyundan biri iktidara getirilmemiş ve hem de Ehlibeyt soyu yönetimden uzak tutularak, Peygamberin soyu kurutulurcasına katledilmiştir. Bunu yapanlara karşı, Araplar arasında olduğu kadar, İslamiyeti kabul etmiş diğer uluslar arasında da nefret duyulmuş ve tepkiyle karşılayanlar olmuştur. Bununla birlikte, Emevilerin yayılışları sırasında emperyalist bir politika gütmeleri ve Arap olmayan Müslümanları köle (mevali) saymaları, Sünni Emevilere karşı, özellikle göçebe Türk topluluklarında tepkiye yol açmıştır.

Diğer taraftan, Halifeler, Emeviler ve Abbasiler öneminde İslamiyeti yaymak noktasında, egemen devlet gücünün asıl amacının İslamiyeti yaymak değil, ganimet elde etmek olduğu anlaşılmış ve maddi çıkarları için İslamın kullanıldığı ve İslamın ekseninden gittikçe uzaklaştırıldığı açıkça görülmeye başlanmıştır.

Merkezi otoriteye karşı olan muhalif guruplar hiç de boş durmamışlar ve kendilerini etkili bir şekilde ifade etmeye devam etmişlerdir. Emevilerin ağır baskısından kurtulan Ehlibeyt soyundan İmam Zeynel Abidin Türklere sığınmıştır. Türklere İslamiyetin tüm güzelliklerini ve üstün meziyetlerini birinci ağızdan anlatma fırsatı bulmuştur. Kendisini dinleyenler, her yönden mağduriyete uğramış olan Ehlibeyt ailesinin acıklı durumu karşısında oldukça etkilenmişlerdir.  Tarihte mazlumlara karşı oldukça duyarlı, anlayışlı ve hoşgörülü olan Türkmenler, İslamiyeti kabul etme noktasında bu ikilemle karşı karşıya kalınca, kendilerine İslamiyeti zorla kabul ettirmek isteyen Emevilerin taşıdıkları islami inanç biçimini değil, haksızlığa uğramış bulunan muhalif grubun inancı olan “Şiilik” yani Ali taraftarlığını tercih etmişlerdir.  Muhalif gurup, Şii mezhebini tanıtırken dayatmalardan oldukça uzak durmuşlardır. Birebir görüşmelerinde samimi ortamlar yaratmışlar ve bu ortamları en iyi şekilde kullanmışlardır. Bu sebeplerle İslamiyette, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt soyundan gelenlerin koyduğu dini akidelere dayanan kuralları kabul eden Şiilik göçebe Türk toplumunda sempati bulmuş ve kabul görmüştür.

Türkmenlerde Şaman kam ozanların toplum üstündeki etkisi oldukça fazladır. Kam ozanlar kendi inançlarına bir hayli benzerlik gösteren İslamiyeti kavramakta zorlanmadılar. Öğrendikleri dini akideleri şiirlerle, beyitlerle lirik tarzda öğretme yolunu seçtiler. Bu yolla kısa süre içinde geniş kitlelere ulaştılar. Enderunların, medreselerin Arapça dili kullandıkları için yıllarca uğraşarak öğretemediklerini kam ozanlar nefeslerle Türkçe hitap ederek kısa süre içinde başardılar. Daha çok sevgi ve hoşgörü ortamında gerçekleşen bu öğreti metodu çok etkili olmuştur. Şaman akideleriyle de özdeşleşen Şiilik, Türkmenler arasında geniş taraftar bulmuş ve bu yolla Türkmenlere özgü bir Şiilik anlayışı gelişmeye başlamıştır. Arap Şii anlayışından farklı olarak yeni bir anlayışla şekillenen yola “Alevilik tarikatı” denilmiştir. Alevilik, İslamiyeti kabul etmiş olan Oğuzlarda  Şiiliğin bir başka versiyonudur. Ancak, hemen belirtelim  ki Alevilik, Şiilikle ortak yanları bulunmakla birlikte, Şiilikten oldukça da farklıdır. Sağlam inançlı ve mert karakterli göçebe Türkmenler inançları uğruna ölümü göze almaktan çekinmemişlerdir. Horasan’da Eba Müslüm etrafında toplanan Türkmenler, Emevilerin iktidarına son vererek Halifeliği ait olduğuna inandıkları Ehlibeyt soyundan olan Abbas’a teslim etmişlerdir (M.S.750). Ancak, temelinde bedevi Arap kanı olan ve çöl kültürü taşıyan Abbas ve taraftarları Eba Müslüm’ü hileyle davet ettikleri bir ziyafette zehirleyerek öldürmekle karşılık vermekte beis görmemişlerdir. Alevilikle Şiilik arasında en belirgin şekilde ortaya çıkan bu basit fark bile çok şey ifade etmektedir. Yine ehlibeyt soyundan olan İmam Cafer, Emevilerden kaçıp İran’a sığınmıştır. Orada Şiiliği yaymış ve fikirlerle kendini kabul ettirerek Caferi Tarikatını kurmuştur. Bugün İran’da devlet yönetimine de hakim olan “Caferi Tarikatı” Araplardaki Şiiliğin İran versiyonudur ve Alevilikten oldukça farklıdır. Aleviliği, Arap Şiilerden farklı kılan diğer hususlardan bazıları şunlardır:

1.      Allah korkusu yerine, Allah sevgisi hakimdir.

2.      Her şeyin temelinde insanı ve insan haklarını esas alır.

3.      Türkçe dua okunur ve Türkçe ibadet yapılır

4.      Eşitlik taraftarıdır.

5.      Hoşgörülüdür.

6.      Kadına önem verir.

7.      Paylaşımcı fikir sahibidir.

8.      Mazluma karşı koruyucu ve yardımseverdir.

9.      Savunmasız kişilere, çocuklara, kadınlara, yaşlılara el kaldırmaz

10.  Haksızlığa ve adaletsizliğe tahammül gösterilmez.

 

“Türk dili söyleriz ayinimizde,

Arabi Farisi dili gerekmez.”     Feyzullah Çınar

 

Alevi  aleviyim demez,

Gayrın hakkını yemez,

Ayrım gayrım  bilmez,

Arşı kattan görülür ya.   ACUN

 

Alevilikte, Şiiliğin temel akideleri olarak yalnızca Hz. Muhammet ve Hz. Ali ve Onların soyu olan Ehlibeytin yüksek dini inanç ve felsefesi hakimdir. İslamiyetin özüne ve ruhuna uygun olarak insan hayatına en geniş boyutlarıyla geçirildiği ortam Alevi toplumudur. Çünkü orada Allah korkusu değil, Allah sevgisi hakimdir. Herkesi ve herşeyi sevmek, Yaradandan ötürü, gereklidir diye düşünülür. Canlı cansız tüm varlıkların Allahın olduğu felsefesi, Allah sevgisini artırdığı gibi doğa ve insan sevgisine de temel teşkil etmektedir. Alevilik, ölümü kurtuluş gibi görür. Çünkü, ancak bu yolla aslına, yani yaradanına kavuşacağına inanır.  İnsan sevdiğine de korkarak gitmemelidir. Alevilik ayrı bir din değildir. Alevilik, zamanla İslam ve Şamanizm in örtüşen ortak dini akideleri bünyesinde barındıran göçebe Türkmenlerin bir yaşam biçimi, hayat felsefesi olmuştur. Dini, sosyal, kültürel içerikli insan ilişkilerine dayalı Alevilik,  giderek gelişimini bu yönde sürdürmüş ve bulundukları toplumda aydın, ilerici, özgürlükçü, devrimci kimlikle hep öne çıkmıştır. Devinim devrim ve ilericiliğin sebep ve sonucu olagelmiştir.

 

8.  ALİ TARAFTARLIĞINA DAYALI MEZHEPLER

 

Hz. Muhammed ile birlikte nebilik dönemi sona ermiş ve Hz. Ali ile velilik önemi başlamıştır. Veli, Allaha inanan, onun yolundan giden demektir. Hz. Ali de Allaha ve onun peygamberine gönülden inanan dünyada ikinci bir kişidir. Hz. Muhammed’in koyduğu yoldan gitmeye, Kur’an ilkelerine ve onun ruhuna uygun davranmaya özen göstermiştir. Kendilerinden sonra büyük oğlu Hasan 2. İmam olarak onun yolunda gitmeyi sürdürmüştür. Hz. Hasan’ın hakka yürümesinden sonra 3. İmamlığa Hz. Hüseyin getirilmiştir. Onun da şehid edilmesinden sonra 12 İmam babadan oğula geçerek şöyle devam etmiştir:

1.      İmam Hz. Ali :                          598-661

2.      İmam Hz. Hasan ;                    624-670

3.      İmam Hz. Hüseyin ;                 625-680

4.      İmam Hz. Zeynel Abidin         659-694

5.      İmam Hz. Muhammed Bakır 676-735

6.      İmam Hz. Caferi Sadık           699-766

7.      İmam Hz. Musayi Kazım        744-802

8.      İmam Hz. Aliyyül Rıza            770-833

9.      İmam Hz. Muhammed Taki    811-835

10.  İmam Aliyyül Naki                  829-868

11.  İmam Hz.Hasan ül Asker        845-873

12.  İmam Hz. MEHDİ                   869-

 

Hz. Ali taraftarlığı bağlamındaki dini inanç başlıca şu tarikatlarla özdeşleşmektedir. Bunlar Şiilik, Şıalık, Alavilik (Alaoute), Caferlilik, Camilik, Kalenderilik, Yesevilik, Vefailik, Haydarilik, Kızılbaşlık (Safevilik), Mevlevilik, Bektaşilik ve Alevilik. 

Hz. Ali taraftarlarına Şii dendiği bilinmektedir. İran, Irak, Suriye ve Arabistan’da Şıa diye de bilinmektedir. İslamiyet ön Asya ve orta Asya’da yayılması sırasında Emevilerin takındıkları tutum ve buralarda yaşayan ulusların dinlerinin bağdaştırıcı (senkretizmi) niteliği karşısında İslamiyetin aldığı yeni şekiller farklılaşmaları da beraberinde getirmiştir.

Alavi, Suriye’de ve kısmen Irak’ta Şii taraftarlarına verilen bir isimdir. Bunlara Şia da denmektedir. Son zamanlarda Suriye’deki Nusayrilere Alavi denmesi bizi yanıltmamalıdır.

Caferilik, İran’daki ulusların kabul ettikleri Şiilik, Sofi ve On iki imam (duodécimain) temeline dayalıdır. Öğretisini özellikle çok iyi yetişmiş bir din alimi olan İmam Cafer’den (699-766) almıştır. İran’daki Şiiliğin, Suriye ve Irak’taki Şiiliğin Anadolu’da ve başka bölgelerdeki Türkmenlerce benimsenen Şiilikle, yalnızca Ali taraftarlığı noktasında bir benzerlik kurulabilir. Onlara göre Şiilik, etimolojik olarak soyca Hz. Ali soyundan gelenlere denilir.

Camilik tarikatı İranlı sufi şeyh ahmet Namaki Cami (Namak Horasan 1050- Maadabat Horasan 1141) tarafından kurulmuştur. Dev yapılı ve gençliğinde serseri bir hayat süren Ebu Nasır Ahmed bin Ebulhasan en Namaki her şeye tevbe ederek dağlara çekilir ve kendini eğiterek olgunlaşır. Cam köyüne gelir ve burada bir Tekke ve bir de Cami yaptırır. Belinde, bileğinde ve kulağında demir halka bulunur. Sakalı traşlı ve bıyıkları aşağı doğru uzunca saçlı derviş görünümlü topluca dolaşırlar. Topluca ayin yaparlar. Başlarındaki şeyhe baba denir. Kudüm eşliğinde sema ederler.  

Kalenderilik, Şeyh Baba Tahir i Uryanı Hemedani (ölm. 1055) tarafından kurulmuştur.

Yesevilik, Ahmet Yesevi (1082-1166) tarafından kurulmuştur. Hz. Muhammed ve Hz. Ali taraftarlığına dayalı 12 İmamı esas alan bir tarikat olarak bilinir. Yeseviden sonra doğuda ve batıda yayılmıştır. Anadoluya halifeleri vasıtasıyla taşınmış ve yayılmıştır. Ancak, Mevlevilik, Vefailik, Haydarilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik ve Alavilik içinde eriyip gitmiştir. Bu tarikatlara da temel teşkil etmiştir.

Vefailik Yesevilikle çağdaş bir tarikattır. Tıpki onun gibi göçebe Türkler arasında yayılmıştır. Hemen hemen aynıdır. Anadoluda Babailik olarak karşımıza çıkar. Şeyh Edebali ve Geyikli Baba gibi önemli şahsiyetlerden sonra Alevilik Bektaşilik içinde eriyip yok olmuştur.

Haydarilik, 1221 yılında vefat eden Seyyid Kutbiddin Haydari Zavei tarafından kurulmuştur. Tebriz ve Meşhed de yaygındır.  Yesevi’nin mürididir. Şah Sincan (1200) şöyle yazar:

Bir güzel yerde oturmuş bir rind gördüm;

Ne küfür kaydındaydı, ne İslam;

Ne dünya umurundaydı, ne din;

Ne Hak, ne hakikat, ne tarikat, ne yakin.

İki alemde de bu iş kimin harcı?

 

Haydariler peçem bırakırlar, kollarına Ali kulu anlamına demir halka takarlar. Ayaklarında demir halka ve yanlarında çıngırak bulunur. Saç ve sakallarını keser bıyıklarına dokunmazlar. 12 İmamı temsil eden 12 dilimli keçe külah giyerler. Başa geçen bölümü 4 ve üstü 12 dilimli bu başlığa Haydari Tacı, Celali veya Hüseyni Tacı da denir.  Bektaşilik Alevilik içinde eriyip gitmiştir.

Kızılbaşlık, diğer bir ifadeyle Safevilik, Safevi hükümdarı Şah İsmail (1487-1524) tarafından kurulmuştur. Babası Şeyh Haydar (ölm.1488) da kızıl renkli 12 terkli tacı kabul ettiğinden Kızılbaş denilmesine sebep olmuştur. Şeyh bu hareketiyle Haydarileri kendi tarafına çekmeyi ummuştur. Hacı Bayram Veli (1430) de 12 terkli kırmızı Safevi tacını kabul etmişti. Ancak Erdebil sufilerine duyulan antipati nedeniyle bu tacı terk ederek ak çuhaya çevirmiştir.

Mevlevilik, Hz. Mevlana Celaleddini Rumi (1207-1273) tarafından kurulmuştur. Ahmet Yesevi ocağında yetişmiş olan Mevlana, Halife olarak Anadolu’ya görevli gönderilmiştir. Vahdeti vücut ilkesine dayalı olan, tüm canlı ve cansız varlıklara sevgi ve saygı gösterilmesi temelindeki bu tarikat Mevlana’nın vefatından sonra oğlu Sultan Velet tarafından kurumsallaştırılmış ve belli esaslara bağlanmıştır.  

 Aleviliğin temeli, İslamın Arap yarım adası dışında Asya istikametine doğru yayılışı sırasında Türklerle ilk karşılaşması ve Türkmenlerce İslamiyetin ilk kez kabul edildiği yıllara (M.S. 700) dayanır. Emevilerin hakim olduğu yıllarda halifeliği elinden alınmış peygamber soyundan olan ehlibeyt ailesi kökü kurutulurcasına katliama uğratılmıştır. Canlarını kurtarmak ve muhalefet olarak mücadelesini daha etkili şekilde sürdürmek için komşu ülkelere dağılmışlardır. Türklerin yoğun olarak bulunduğu Horasan ve Müveraünnehir dolaylarına gelen İmam Zeynel Abidin Oğuz Türklerine sığınmıştır.  İmam Cafer de İran’a sığınmıştır. Buralarda kendilerini daha iyi ifade etmişlerdir. Siyasal gücü elinde bulunduran ve Emevilerle işbirliği içinde olan  yönetici burjuvazi ve tacir sınıfına karşı antipati oluştuğundan muhalif ehlibeyt soyuna ve taraftarlarına daha sıcak bakılması kendiliğinden olagelen doğal bir gelişim olarak ortaya çıkmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, ehlibeytin müşkülü Horasan Türklerinin müşkülü olmuştur. Haksızlığa ve kıyama uğrayan ehlibeyti yeniden iktidar yapmak ve şehitlerin intikamını almak için gizli çalışmalar artarak sürmüştür. Horasanlı Eba Müslüm komutasında harekete geçen Türkmenler Emevilerin iktidarına son vermişler ve Hz. Peygamberin amcası Abbas soyundan olan Abbasi halife olarak başa getirmişlerdir. Bu çalışmalar sırasında  peygamber ve soyu ehlibeyt anlayışındaki İslamı öğrenmişlerdir. Peygamber İslam anlayışı, İslamiyetin kaynağı ve özünü oluşturuyor. Bunu birinci ağızdan öğrenme fırsatı bulan Türkmenler kendi inançlarından örtüşenleri de birlikte düşünmüşlerdir. Bunları yayma ve öğretme metodu olarak epik şiirler kullanılmıştır. Epik tarzda ilk Alevi nefesleri Eba Müslüm (M.S. 719-755) tarafından halkın anlayacağı sade bir dil kullanılarak ortaya konulmuştur. Belki daha önce de kullanan olmuştur fakat, günümüze ulaşan örnekler Eba Müslüm’den kalmadır. Denilebilir ki, Aleviliğin temeli Horasana, Horasan Türklerine  dayanır. Horasanda yetişmiş ozanlar ve kamlar Aleviliğin yayılmasında etkili olmuşlardır. Fakat en etkili Alevi öğretisi Ahmet Yesevi Hazretlerinin beyitleriyle vücut bulmuştur (M.S.1082-1166). Yesevi’nin fikirleri Mansur Ata, Zengi Ata ve Hakim Ata isimli halifeleri ve onların öğrencileri vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır. Yesevi şeyhleri de kent aristokrasilerine karşı köylü ve fukara sınıfını tutmuşlardır.[27] Yaratılmışların en yücesi olan insan, yaratıldığında misafir olarak gönderildiği dünyadan, varlık aleminin özü olarak kendisi için meçhul olan özyurduna dönüş için yakınlık daveti ile lütuflandırıldığında bu lütfa velayet, Velayet lütfedilenlere de Veli denilmektedir. Her Veli, bir peygamber tarzı üzere kemale ulaşır.  Veli olan Allah dostudur. Allaha en yakın olan kişilerdir. Peygamber sayısı sınırlıdır, ama veli sayısında sınır yoktur. O nedenle Veli sayısı peygamber sayısından fazladır. Veliler bulundukları yöreye göre Gavs, Kutup, Edbal, Nüceba, Eftat, Nevbet ehli, Eren, Emre, v.b. adlandırılırlar. Maneviyat aleminin bu büyüklerine “evliyaullah” denilmektedir.

Yesevi, Allahı en sadık dost, bütün çaresizliklerden kurtarıcı olarak görür ve inanır. Allah yolunda can vermekten başka arzusunun olmadığını söyler. Allaha kavuşmak, nefsin arzularından kurtulmak demektir. Gönlü katı olanları insafa ve vicdana çağırır. Garipleri, fakir ve fukaraları zalimler karşısında itaat etmeye, yalvarıp yakarmaya çağırırken, onlarla pasif mücadele etmelerini söyler ve yalnızca Allah karşısında boynunuzu eğin, teslim olun diye öğüt verir. Çünkü, Allah zalimlere cezasını muhakkak verecektir.[28] Daha sonraları Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, Taptık Emre, Yunus Emre, Abdal Musa, Fuzuli, Pir Sultan Abdal gibi  bir çok Alevi erenler bu tarikata önemli katkılarda bulunmuşlardır. Alevi edebiyatı içinde 7 büyük şairin ismi çoğu Alevilerce bilinir. Nesimi, Hatayi, Fuzuli, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Yemini ve Virani.  Bu birbirinden üstün Alevi şairlerine şunları da eklemek mümkün. Abdal Musa, Abdal Sultan, Ali Dedebaba, Ali İlhami, Aşık Ali İzzet, Ali Kızıltuğ, Aşık Mahsuni, Aşık Veysel, Bahreddin, Balım Sultan, Basri Baba, Behlül Dana, Berani, Cemali Baba, Deli Boran, Dertli, Derun Abdal, Derviş Ali, Devrani, Didari, Everekli Seyrani, Feryadi, Genç Abdal, Gevheri, Güvenç Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Hacım Sultan, Harabi, Hasan Dede, Hayreti, Hicabi, Hicrani, Hilmi Dede, Himmeti, İlhami, Kalender Çelebi, Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Kemteri, Kızıl Deli Sultan, Kızıl Hüseyin, Kul Abdi, Kul Himmet, Kul Hüseyin, Kul Mustafa, Muharrem Mahsuni, Mehmet Çakırtaş, Mesleki, Mevlana, Muhyiddin Abdal, Niyazi, Noksani, Özcan Baba, Ruhsati, Sadık Abdal, Sefil Abdal, Seher Abdal, Serdari, Seyit Ali Sultan, Seyrani, Teslim Abdal, Turabi, Üsküdarlı Haşimi, Vahdeti, Virani, Yemini, Yunus Emre, Zihni,   Ve daha yüzlercesi belki sayılabilir.

  Kızılbaşlık, Karamanlılar (Safeviler)  devletinde Şii inancında olan Şah İsmail ve taraftarlarının başlarına bağladıkları kırmızı başlık (Tacı Haydar) nedeniyle  takılan bir isimdir. İnanç itibariyle Alevilerin ve Bektaşilerin inancına benzemektedir.

Bektaşiliğin tarihi oldukça eskiye dayanır. Bektaşiliğin temeli Aleviliktir. Alevilik Bektaşilikle iç içedir ve ayrılamaz. Çünkü her ikisi de aynı olguya, Türk Halk İslamlığı olgusuna dayanır. Bektaşilik, Hacı Bektaşi Veli’den itibaren anılmaya başlanmıştır. Aralarındaki temel fark, sosyal bir farktır. Yüzyıllar boyunca, genellikle aşiret çevrelerinden gelmiş, eski göçebeler olan Aleviler, kırsalda yabanlar olarak kalırlarken, Bektaşiler, kent merkezlerinde toplanarak tarikat oluşturmuşlardır. Bektaşi Tekkelerinde müritlerini eğitmişler ve okutmuşlardır. Bektaşi adının daha yaygın olarak tanınması bundandır. Zaman içinde kentli nüfustan oluşan çelebi bir tarikat olarak gelişimlerini sürdürmüşlerdir.

Alevilik, tarihi gelişim içinde gelişimine bakılarak en doğru tanımıyla Köy Bektaşiliği olarak tanımlanabilir.  XV. ve XVI. Yüzyıllarda Kızılbaşlar, ilk Safeviler olan Şeyh Cüneyt, Haydar ve Şah İsmail taraftarı Türkmen boylarıdır. Kırmızı bir serpuş giydikleri için Kızılbaş olarak nitelendirilmişlerdir. Zaman içinde küçültücü anlamlar yüklendiğinden Kızılbaş deyimi kullanılmaz olmuş ve yerini Alevi’ye bırakmıştır. [29]

Aleviliğin de Bektaşiliğin de temeli Hacı Bektaşi Veli’ye ve onun hocası Ahmet Yesevi’ye dayanır. XII. Yüzyılda yaşamış olan Yesevi, İlk Türk sofisidir.  Göçebeler arasında İslamı yaymış ve Türkmen boylarının inançlarını yönlendirmiştir. Hacı Bektaşi Veli de Ahmet Yesevi gibi göçebe Türkmen halkın içinde bir ermiş ve sofi olmuştur.

Şiilik, Şıalık, Caferilik, Yesevilik, Mevlevilik, Alevilik, Kızılbaşlık ve Bektaşilik köken itibariyle İslamın içindedir ve hepsinin de ortak paydası “Ali taraftarlığıdır”. Hepsi de Ortodoks Sünni ideolojiye muhaliftirler.

 

9.  BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER

 

Gerek Büyük Selçuklu Devleti ve gerekse onun bir kolu ve devamı olan Anadolu Selçuklu Devleti dönemlerinde Türk tarihinin toplumsal yapısı, yukarıda anlatılan olguların katkısıyla kesin ve sert çizgilerle belirginleşmiştir. Bu dönemde gözlemlenen en önemli gelişme, sınıfsal farklılaşmanın büyümesi ve kesinleşmesidir. X. Asırda yönetici zenginler ile yönetilen fakir halk kitleleri arasında ortaya çıkan iktisadi tezat ve uçurumlar bir birine düşman zümreler meydana getirmiştir.

Ticaretin zengin yöneticilerin tekelinde bulunduğu bu dönemde, Devletin gelirinin ticaretin gelişmesine harcanması, tacirler sınıfı ile bunlarla ilişkili yüksek yerlerdeki yöneticileri zengin ediyordu. Buna karşılık bu gelişmenin köylüye bir yararı dokunmadığı gibi, onu daha da yoksullaştırıyordu. Ticaret gelişsin diye ticaretten vergi alınmıyordu. Ayrıca, halkın verdiği vergilerlerden oluşan Devlet bütçesinden harcamalar yapılarak, tacirlerin güvenli bir şekilde seyahat etmeleri için han ve kervansaraylar kuruluyor ve buralarda yalnızca tacirlere 3 gün müddetle ücretsiz konaklama olanağı tanınıyordu. İslam’a girmiş, Müslüman olmuş ve Selçuklu hanedanı gibi kültürü İranlılaşmış kentli Türk ile, henüz İslamlaşmamış veya yeterince İslamlaşmamış göçer ya da yarı göçer Türk arasındaki uyuşmama dolaysıyla birincisine “Müslüman” ikincisine “Türk” denilerek gelecekte uçurumlara varan ayrılığın temelleri atılmıştır. [30] 

Yönetici durumundaki Selçukluklar, öz dillerini, dinlerini, yaşayış biçimlerini unutup özellikle İranlılarla kader birliği yapar ve bunun nimetlerinden yararlanırken,  bu durumda olmayan Türkler ulusal benliklerini korumuşlar ancak sürekli olarak da yoksullaşmışlardır. Selçuklu Devleti kendini oluşturan Türk halkından o denli kopmuştur ki, Selçuklu aydınları, Türk olduklarını söylemekten utanç, halktan ayrı olmaktan ise şeref duyuyorlardı.[31] Öyle ki, Selçuklu sultanı Tuğrul Beyin Arap-İran alemine girdiği ölçüde, Oğuz kabile başkanı sıfatını terk ederek, bir devlet başkanı statüsüne yükselmiş olduğu görülüyor. Bu nedenle Tuğrul Bey Halifenin kızıyla evlenmek istemiş ve kendisini 1058’de Halifeye, doğunun ve batının sultanı olarak ilan ettirmiştir. Bununla da yetinmeyerek halifenin resmi temsilcisi olarak da kendisini kabul ettirmişti. Sünni Müslümanlar onu halifenin kurtarıcısı, Sünniliğin hamisi olarak anmaya başlamışlardı. Böylece İran çevreleri ile bütünleşen Büyük Selçuklu sultanları Sünniliğin, yani İslam ortodoksisin savunucusu olarak kabul görmüşlerdir. Melik Şah’ın gerçek ulusu olan Türklerin devlet içinde bir rolleri bulunmasını istemiyorlar, onları yalnızca sınırların koruyucuları durumuna düşürüyorlardı.

İranlılaşmış Selçuklu sultanları, İran’ı Türkleştiremediler. Zaten böyle bir niyetleri de yoktu. Tam tersine, kendi istekleriyle İranlılaştılar. İranlıları Oğuzların yağmalarından korumaya çalıştılar. Türk hanedanları, kendi çıkarlarıyla daha çok bağdaştığı için, halifeleri ve Sünniliği yani siyasi gücü elinde bulunduranların kabul ettiği İslam ortodoksisini savunmuşlardır.

Devlet yöneticilerinin bu davranışları, ulusal benliğini yitirmeyen Türklerce hoş karşılanmamış, direnmelere yol açmış ve kısa süre içinde Türkler devlet içinde itilen kakılan bir topluluk durumuna gelmiştir. Selçuklu Devletini kuran Oğuzlar, zaman içinde, çözülmesi gereken bir sorun durumuna gelmiştir. Çünkü, Selçuklar, devletin esası olan Oğuzları (Türkmenleri) devlet yönetimimden uzak tutmakla kalmayıp onları etkisiz kılmak için en uçlara sürmüşlerdir. Üstelik de o dönemde Türkmenlerin tek gelir kaynakları olan yağmacılığı yasaklamışlardır. Gittikçe yoksullaşan ve açlıkla karşı karşıya olan Türkmenlere karşı “başbuğ” da törenin gereklerini yapmadığından, devlet otoritesine karşı saygı ve itaat de ortadan kalkmaya başlamıştır. Türkmenlerin tüm çabası, ezilmekten, sömürülmekten ve hor görülmekten kendilerini kurtarmak ve devlet yönetiminde söz sahibi olmak gayretinden başka bir şey değildir. Kutalmış ayaklanmasında da, Büyük Oğuz ayaklanmasında da hep bu tema karşımıza çıkmaktadır. Oğuzlar, kurucusu oldukları Büyük Selçuklu Devletinin sonunda yıkıcısı olmaktan kurtulamadılar.

Türklüklerini unutup işgal ettiği ülkenin dillerini, dinlerini ve yaşayış biçimlerini benimseyerek ilim ve edebiyatta eserler vücuda getiren Türklerden dışında dünyada başka bir ulus yoktur. Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşanan bu durum, tarih tekerrürden ibarettir diyenleri haklı çıkarırcasına, Anadolu Selçuklu Devleti ve daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu dönemimde yaşandığına dünya tarihi tanıklık etmiştir. 

Büyük Selçuklu hanedanın İranlılaşması karşısında bazı tarihçiler Selçukluların kökenlerinin Oğuz’dan değil, İran soyundan geldikleri savını ileri sürmelerine yol açmıştır.

Öte yandan Anadolu’ya göç eden Türkmenler, toplumsal inanç ve eğilimlerini daha canlı tuttular ve Anadolu’yu gerçek anlamda Türkleştirdiler. Türkmenler Müslümanlığı ancak toplumsal yaşantılarına uygun olduğu ölçüde kabul ettiler ve egemen devlet yönetici çevresinin kabul ettiği ideolojiyi ve  Sünniliği, bünyelerine uymadığı için, benimsemediler. Selçukluların medrese kültürü, Arapça ve Farsça yazılmış ağır, anlaşılmayan ağdalı bir dil ile anlatılmak istenen Sünnilik Türkmenlere zaten bir şey ifade etmiyordu. Bunun karşısında, Ahmet Yesevi (1166) adındaki Türkmen, köylü Türkmenlerin anlayabileceği sade bir dil ve şiirsel anlatımla İslamiyeti Türkmenlerin gönüllerine yerleştiriyordu. Yesevi’n in sade ve lirik şiirleriyle tanıtılan İslamiyet  O’nun etkili olduğu Şaman kam ozanlar tarafından saz ve kopuzlarla etkili bir şekilde öğretiliyor, dilden dile yayılıyor ve Şamanizm in vazgeçilmez kurallarıyla örtüştürülüyordu. İslamiyet, Ahmet Yesevi sayesinde, geniş bir coğrafyaya yayıldı ve özellikle Türkmen çevrelerince sevilerek ve inanılarak samimi bir şekilde kabul edilmiştir. Ahmet Yesevi, köylü Türkmenlere yalnızca İslam temelinde Aleviliği değil, Türklüğü, Türk dilini, toplumsal ahlaki değerleri, birlik ve beraberlik duygusunu, devlete olan inancı ve güveni de kendine has yöntemlerle geniş kitlelere öğretmiş ve günümüze kadar canlı tutularak intikal etmesini sağlamıştır. Bu amaçla, dünyanın dört bir tarafına, bu arada Anadolu’ya,  O’nun ocağında yetişen müritler görevli olarak gönderilmiştir. Anadolu’ya gönderilenlere, aralarında Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, Secaeddin Ebulbeka Baba İlyas, Baba İshak, Taptık Emre, Yunus Emre, Abdal Musa’nın de bulunduğu aydın kişilere Anadolu Alevi Erenleri denilmektedir. Anadolu bu Alevi Dedeleriyle, kan dökülmeden fethedilmiş, İslamlaştırılmış ve Türkleştirilmiştir.

 

 

10. ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER

 

XI. Yüzyılın sonlarına doğru Türkler Anadolu’ya yönelik göçlerine başladılar. Moğol yayılışı sebebiyle, XIII. Yüzyılda bu göç yoğunlaştı. Orta Asya’dan gelen Türk boyları, Horasan’dan geçerek Anadolu’ya aktılar. 

Medrese etkisi dışında kalan köylü ve göçebelerin önemli bölümü yüzeysel bir İslamiyet görünümü altında Orta Asya’dan getirdikleri dinsel inançlarını sürdürdüler.  Zaten Anadolu, bir geçit yeri konumundadır. Yıllar boyunca doğudan gelen çeşitli inançların tohumları bu ülkeye ekilmiştir. Bu tohumlar yerli karakterlere bürünerek boy vermiştir. En aşırı dinsel inançlardan, dini sömürerek gelişen saçma kanılara varıncaya dek her inanç, her kanı, bu ülkede kendine yaşam ve genişlemesi için bir çevre bulmuştur. Koyu softalıktan Batiniliğe, Mutezile inançlardan doğacılığa, din perdesiyle örtülmüş dinsizliğe kadar her çeşit inanç ehli Anadolu’da toplanmıştır. Moğol akınları yalnız orduyu değil, bu çeşit kanıları yayan bölükleri de Anadolu’ya sürüklemiştir. Kalenderiler, Camiler, Horasan Erenleri yani Melametiler, sonradan Rıfai adını alan Ahmediler, Haydariler, Şemsiler, ve daha bir çokları Anadolu’ya gelmişlerdir. Buradaki ortam da bu yayılışa tümüyle uygundu. Canından bezen halk, mistik inançlarla avunmak, kendini doğaüstü bir güçte yok saymak, o gücün çeşitli ve görünüşte karşıt belirtileri bilerek avunup kandırıcı bir zevke dalmak, ya da sabrı kanaati kılavuz edinerek zahidane bir anlayışa gömülmek zorunda kaldılar.[32] Oğuz Türkmen boylarında ise dinsel yaşantılarında Şamanları ardılları durumundaki dedeler ve babalar egemen oldular.[33]

Tarihçilere göre Malazgirt savaşından sonra İslamı kabul etmiş 600.000 ila 1.000.000 arasında Türkmenin Anadolu’ya geldiklerinde burada 8.000.000 kadar Müslüm olmayan nüfus bulunuyordu. Bu büyük göç dalgasından sonra Anadolu’da hızlı bir İslamlaşma görülür. Özellikle, Tabduk Emre, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, Yunus Emre, Ahi Evren, Abdal Musa, Hacı Bayram Veli gibi Allah ve Tabiat aşkı, hoşgörü ve insan sevgisi ile dini inançları yoğurup şekillendiren ve özgürce inanç ve ibadeti savunan, açları yediren, açıkları giydiren Alevi Anadolu Alperenleri,  şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy gezip Hıristiyan, Ermeni, Rum ve Süryani’den milyonlarcasını İslamlaştırmakta önemli rol oynamışlardır.[34]

Gönül erenlerinin bu yoldaki çabaları sevgi ve hoşgörü temelinde  yapılmış ve kan akıtılmamıştır. Anadolu’da din ve dilleri çeşitli olan uluslar dinlerinin yanında dillerini de bırakarak Türkleşmişlerdir. Hiçbir yerde başka bir örneği yaşanmamış olan bu olgu, içinde bulunduğumuz milenyum çağında tüm dünyada yükselen değerler olarak “insan hakları” kimliğiyle karşımıza çıkmakta ve araştırma konusu yapılmaktadır. Bu duygu ve düşünceleri tarihte ilk kez ortaya atan atalarımız Türkler olmuş, ancak günümüzde, bu değerleri en çok savsayan ve bozan yine Türkler olmuştur. Günümüzde insan haklarını savunmak ve geliştirmek görev ve öğretisi bütünüyle Batı dünyasına terk edilmiştir. “Geçmişini bilmeyenlerin gelecekleri olmazmış.” Atasözünün gerçeklendiği son yıllarda insan haklarından sınıfta kalan Türkler, atalarının izinden ne kadar uzaklaştıklarını da ortaya koymuş olmuyorlar mı? 

Türkistan olarak da bilinen Aral Gölüne dökülen Sir Derya ile Amu Derya nehirleri arasında kalan ve Aral’ın güneyine ve doğusuna doğru uzanan Mavera ün Nehir ve Horasan bölgesinde uzunca bir süre kalan Oğuzlar’ın Kınık boyundan Dukakoğlu Selçuk Bey,  oğlu Mikail’in oğulları Tuğrul Bey ve Davut Çağrı Bey ile birlikte, X. Yüzyılda tüm Oğuzları ve diğer boyları bir araya getirmeyi başararak Büyük Selçuklu Devletin kurmuşlardır. Selçuk Bey’in oğullarından Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış Bey ve onun oğlu Süleyman Şah ise Anadolu’nun fethi için görevlendirilmiştir. Süleyman Şah’ın kuvvetleri Anadolu’nun içlerine kadar ilerlemiş ve Anadolu Selçuklularının dalını oluşturmuşlardır. Selçuklular, Anadolu, İran, Irak, Suriye ve Kirman Hanedanlıkları ile birlikte geniş bir coğrafyaya hakim olmuşlardır.[35] Anadolu Selçuklu Devletindeki esas unsur köylüydü ve bu köylü de Türkmen’den başkası değildi.[36]

 

11. ANADOLUNUN TÜRKLEŞMESİ

 

Türkler, Abbasi Devletinin egemen olduğu İ.S. 750-1050 yılları arasında uruk uruk Mezopotamya, Irak, Doğu ve Güney-doğu Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir. Abbasilerin devlet kurması ve Halifeliği ellerine almaları ise, Horasanlı Eba Müslim adındaki bir Türk Komutanı ve O’nun komutasındaki Türk birlikleri sayesinde olmuştur. Kuruluştan sonra da Abbasilerin komutanları ve Valileri Türk idiler. Bunlar tarafından ele geçirilen uç bölgelere Türkler yerleştiriliyordu. Yani, 12. yüzyıldan çok evvel Anadolu’ya Türklerin göçü başlamıştı.[37]  

Selçuklulardan başka, Moğol yayılmacılığı ile birlikte yurtlarından olan Kıpçaklar, Peçenekler, Harzemliler v.b. Oğuz boylarından olanlar Anadolu’ya yeniden gelip yerleşmişlerdir. Anadolu’nun bu bağlamda Türkleşmesi ve Türk diliyle birlikte Türk kültürü ve Türk kimliğine kavuşması hiç şüphesiz Oğuzların Türkmen kolunun X. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’ya akmalarıyla mümkün olabilmiştir.

Sir Derya ile Aral arasında yaşayan Oğuzlar nüfus olarak hızla artmıştır. Yaylalıklar ve meralar malgara ve davarlarını besleyemez olmuştu. Üstelik doğudan ve kuzeyden Moğol akınlarının şiddetini artırarak ilerliyordu. Rahat ve huzuru kaçan nüfusun büyük bölümü önce Aral’ın güneyine sonra da batısına yönelerek Anadolu’ya kadar ulaşmıştır. 1071 Malazgirt meydan savaşından sonra Bizans ordusu dağılmış ve Türklerin Anadolu’ya girişlerinde önemli bir engel ortadan kalkmıştır. Türkmenler Anadolu’da çeşitli Beylikler ve Devletler ve nihayet Osmanlı İmparatorluğunu kurmuşlar ve bu imparatorluğun dağılmasıyla da Türkiye Cumhuriyeti devletini  kurmuşlardır. Anadolu’daki Türklerin tamamına yakını Oğuz Türklerinden olduğuna şüphe yoktur. Çünkü, dili, örf ve adetleri, ananeleri, yaşam biçimleri, kültürü ve diğer sosyal dokuları şaşılacak derecede aynılık göstermektedir. [38]

Orta Asya’dan Anadolu’ya açılan iki koridor vardır. Bunlardan birincisi Hazarın kuzeyinden geçip Kafkaslara ve oradan da Kars üzerinden Anadolu’ya bağlanır. İkincisi, Hazarın güneyinden geçerek İran üzerinden Anadolu’ya ulaşır. Her iki koridor da Yes kentinde kesişmektedir. Ahmet Yesevi Hazretlerinin ocağından geçen bu iki yolu izleyen Türkmenlerin hemen hemen tamamına yakını Alevi Bektaşi felsefesini benimsemişlerdir.

Büyük Selçuklu Devletinde olduğu gibi Anadolu Selçuklu Devletinde de Oğuzlar (Türkmenler) devlet yönetiminden uzak tutulmuştur. Ağır vergilerden, kıtlık ve kuraklıklardan, Selçuklu ordusu yetmiyormuş gibi ülkeyi istila eden Moğol ordusunu, hatta Moğol ordusuna karşı koymak ve savaşmak için çağırılan Mısır ordularını beslemek durumunda kalan halk canından bezmiştir. Baskı ve yalnızlık duygusu kapılan halk, kendilerini mistik inançlarla avutmak, doğaüstü güçlerde yok saymak gibi Batıni inançlara yönelmişlerdir. İşte böylesi bir ortamda aciz düşen Anadolu insanı yalnızca dergahlarda sevgi bulmuş ve buralarda karınlarını doyuracak aş bulmuşlardır. Sıkıntının boyutlarına koşut olarak da XIII. Ve XIV. Yüzyıllarda büyük düşünürlerin, evliyaların, sanatçıların, meslek adamlarının yetişmesine, kısacası kültür patlamasına yol açmıştır. Bu süreçte, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana, Abdal Musa, Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evren, Geyikli Baba, Kaygusuz Abdal, Nasrettin Hoca ve daha onlarcası yetişmişler, halkın gözü, kulağı, sesi, yol göstericisi olmuşlardır.[39] Anadolu insanını kırılmaktan, zulümden, kötü yola sapmalarından kurtarmış, Türklüğün yüz akı olmuşlardır.

Halktan kopmuş olan Anadolu Selçuklu Devleti bu sebepledir ki birliğini koruyamamış, parçalanmış ve Beyliklere bölünmüştür. Bunda devlet aristokrasisinin payı büyüktür. Çünkü, doğudan Moğollar Anadolu kapılarına geldiklerinde  onları uçlarda karşılayan Türkmen Oğuzların üzerine bir de Selçuklu ordusu yürümüştür. Bu durum karşısında Oğuzlar Anadolu’yu savunamamışlardır. İçerdeki isyanlar sebebiyle de güçsüzleşen Selçuklu, Moğollara yenilerek parçalanmıştır. Aşağıdaki 11 prens Beylikler kurmuşlardır:[40]

1.       Rüknettin Süleyman Şah;                Tokat havalisi

2.       Narettin Berk Yararuk Şah;            Niksar havalisi

3.       Mugiseddin Tuğrul Şah;                   Elbistan havalisi

4.      Nurettin Sultan Şah;                          Kayseri ve havalisi

5.      Kutbettin Melik Şah;                         Sivas Aksaray

6.      Müzeddin Kayser Şah;                      Malatya havalisi

7.      Arslan Şah;                                         Niğde havalisi

8.      Muhyiddin Mesut Şah;                     Ankara Çankırı

9.      Gıyasettin Keyhüsrev;                      Uluborlu havalisi

10.  Nizamettin Argun Şah;                      Amasya havalisi

11.  Sancar Şah;                                        Konya Ereğlisi

12.  Kılıçarslan;                                         Konya başkent

 

Aralarında yalnızca Osman Bey kısa sürede toparlanarak Osmanlı Devletini kurmuştur.

Göçebe Moğol savaşçıları sürü ve aileleriyle birlikte Anadolu’ya gelerek orta Anadoluda en verimli otlaklara yerleştiler ve zamanla Türkleştiler. Kara Tatar Türkmenleri bunlardır. Cengiz Han, Tatar, Merkit, Nayman, Kereyit, gibi Moğol kabileler parçalanır ve eriyip Türkleşirler.[41] 

İşte Oğuz Türkmenlerin Büyük Selçuklu Devletinden Anadolu Selçuklu Devletine, Konya Sultanlarından Osmanlılar ve Atatürk zamanına değin ulaşan ve Türk tarihini yaratan eserleri budur.[42]

Osmanlılarda da devam eden ekonomik ve sosyal dengesizlikler, özellikle toprak sistemindeki adaletsizliklerle doruk noktasına varmış ve yer yer halk hareketlerine dönüşmüştür. Osmanlıların son zamanlarına doğru, Sünni egemen güçlerin çıkarcı devlet politikalarına karşı genel olarak dinsel alanda bir tepki belirmiş ve Sünnilerin de halkçı bir görünüm kazanma gayretleri olmuştur. Cumhuriyet Türkiye’sinde bu gayretler artarak devam etmiştir.[43]

 

12.BAZI TANINMIŞ ZATLARA YÖNELİK BENİMSEME ÇABALARI

 

Hace Ahmet Yesevi (1082-1166) hazretleri yedi yaşına gelince  devrin uleması Yusuf Hamadani’den (1049-1140) dersler almıştır. Aynı hocadan dersler alan ve vefatından sonra da halifeleri olanlar vardır. Birincisi Abdullah Berki (ölm.1160) dir. İkincisi Hasan Endeki (1073-1157), üçüncüsü Ahmet Yesevi (1082-1166), dördüncüsü Abdel Halik Gücdüvani (1103-1179) dir.

Ancak Hoca Ahmet Yesevi, Hamadani’nin postuna oturmamış, yapılan daveti nazik bir şekilde reddetmiştir. Yerine Gücdüvani’nin getirilmesini salık vermiştir. Gücdüvani’nin talebesi ve halifesi olan Bahaeddin Nakşibendi (1318-1389), Nakşibendi tarikatını kurmuştur.

Nakşibendiler, tarikatın temellerini Gücdüvani’ye ve oradan da Yusuf Hamadani’den birlikte ders alan Ahmet Yesevi’ye getirip dayamak istemektedirler. Bunun ilk adımları Fuat Köprülü tarafından atılmıştır. Ahmet Yesevi’nin sünni inancında olduğu belirtilmiş ve Nakşibendi’nin temel dayanağı yapılmıştır.[44]

Yıllar sonra bu subjektif davranışı Köprülü’yü çok rahatsız etmiştir. Nihayet İslam Ansiklopedisinin yayımında görev almış ve “Ahmet Yesevi” maddesini yazarken yapılan yanlışlığı açıklıkla dile getirmiştir. Tarihe karşı olduğu kadar Ahmet Yesevi’ye karşı da kendini affettirecek düzeltmeyi hayattayken yapmıştır. “Ahmet Yesevi klasik anlamda sünni değil, heteredoks bir sufidir. Eldeki mevcut Divan-ı Hikmet nüshalarının hiç biri onun zamanına ait olmayıp tamamen Nakşibendi geleneklerine göre sonradan düzenlenmiştir. Dolaysıyla Ahmet Yesevi’yi ve Yeseviliği  bu açıdan değerlendirmek gerekir.” Demektedir.[45]

Objektif olan bir bilim adamına da yakışan budur. Sayın Köprülü’nün bu davranışı her türlü takdirin üstündedir. Ne var ki, Köprülü’nün düştüğü bu elim duruma düşmek için can atan bilim adamlarına rastlanmaktadır. Bunu anlamak mümkün değildir.

Anlaşılan Köprülü’nün durumu bunlara ders olmamış!

Ahmet Yesevi’yi ihmal ve istismar etmek, bir görev midir?

Ahmet Yesevi’ye Nakşibendi damgası vurmak kimseye bir şey kazandırmaz

Ahmet Yesevi’yi Nakşi kimliğiyle okuyan ne tat alır ki?

Tarihi gerçekleri öğrenmek ve gerçekleri gelecek kuşaklara doğruları anlatmak varken, yanlışları anlatmak, tarihi saptırmak herkesten önce Türk bilim adamına yakışmaz.

Ahmet Yesevi’nin yetişip yaşadığı, sufi formasyonunu kazandığı  çevreyi, onun sosyal ve kültürel yapısını, fikirlerini ve tarikatını yaydığı, benimsettiği topluluğun dini etnik ve sosyal yapısı dikkate alınmadan- bilerek yok sayılarak- Ahmet Yesevi’yi Nakşibendileştirmek daha baştan kendini yanlışa sokar. Bu Nakşibendiliğe hizmet değil, aslında en büyük kötülüktür.

Nakşibendilikten önce yaşamış olan “tarihteki Ahmet Yesevi’yi” bilmek önemlidir. Çünkü, Yesevilik tarihi, Türk kültür tarihiyle eşdeğerdir. Yesevilik ve onun öğretilerini içeren Hikmetleri eldeki tek yazılı kaynaktır. Bu kaynakları tahrif etmek Türk tarihine indirilmiş en ağır darbedir. Böyle bir darbeyi bir Türk’ün indirmesi hainlik olmasa bile gaflettir. Başka milletten biri yapsa anlarız. Ama bir Türk’ün böyle bir darbesini anlamakta insan zorlanıyor.

Bugünkü kültürümüzü anlamanın yolu, geçmişimizi bilmekten geçer. Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya Türk tarihini ve kültürünü en gerçekçi olarak bilmek ve günümüzle ilişkilendirmek Ahmet Yesevi’nin ciddi şekilde incelenmesinden geçer.

Alevi toplumuna ve dolaysıyla Ahmet Yesevi’ye yakıştırılan “heteredoks İslam” damgasını vuranlar da çıkmaktadır. Bunlar her halde kendilerini “İslam ortodoksisinin” içinde gören sünni İslam yanlılarıdırlar.

Ortodoks İslam, iktidarı elinde bulunduran şeriat kudretine sahip halifeliktir. Yani sünni olan Emevilerdir. Esas bu olunca, karşısında yer alanları da “sapkın İslam”  saymışlar.

Aynı çevreler, daha halifelik devrinde, İslamiyeti kuran ve yayan Hz. Peygamber ve onun soyu ehlibeyti de, heteredoks saymakta geri kalmadılar!

Kim kime göre ortodoks? Önemli olan budur.

Aslında kendi inancı dışındakileri “sapkın” olarak kabul etmek ayrıca bir hatadır.

Türklerin İslamiyeti kabul ettikleri yüzyıllarda, kitabi ve doktriner olarak İslam anlayışına yeterince nüfuz etmeye ve  kabul etmeye zaten imkan yoktu. Çünkü;

Bir tarafta, İslamiyeti kuran ve yayan Hz. Peygambere ve onun soyuna karşı girişilen katliamlar sürüyor ve muhalif kanat gittikçe büyüyor; diğer taraftan bunlara cephe almış iktidarı elinde tutan halifelik asıl amacı ganimet elde etmek olan İslam orduları sözde İslamiyeti yaymak için Türk dünyasına seferler düzenliyorlardı.

Türkler, İslamı ister istemez eski inançlarının doğrultusunda ve etkisi altında   kalarak anlamaya çalışmışlar. Onların kitabi İslamı, bu şartlar altında,  tamı tamamına almalarını kimse bekleyemez.  Öyle de olmuştur. Bazı konularda farklılaşmış bir İslam anlayışının Türkler tarafından geliştirildiğine tarih tanıklık ediyor. Arabistandaki İslamiyetin de Hz. Peygamber zamanındaki İslamiyetle aynı olduğunu kimse iddia edemez.

Ne Ahmet Yesevi’de sünni Nakşi izleri ve ne de Nakşilikte Yesevi fikirlerini bulabiliriz.

Ahmet Yesevi’ye sünni Nakşibendi damgasını vurmanın altında Yesevi’nin derin kültürü, din ve ahlak anlayışı hakimdir. Onun geliştirdiği tasavvuftaki dört kapı 40 makam öğretisi bugün bile dünyanın dört bir yöresine yayılmış Alevi Bektaşi inancında olan milyonlarca Müslüman tarafından yaşatılmaktadır. Bazı Nakşiler, her halde bu milyonları kendilerine katmanın hesabını yapıyor olmalılar.

Aynı şekilde  bir kısım Nakşiler, Fuzuli’nin doğumunun 500, yılı sebebiyle 1996 yılında İstanbul’da bir Sempozyum düzenlediler. Fuzuli’nin alevi olduğu ve Hz. Ali türbesinde yıllarca türbedarlık yaptığı, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için methiyeler yazdığı biliniyor. Şiirlerinde buram buram Alevilik kokan Fuzuli, bir çırpıda, kaşla göz arasında Nakşibendi yapılıvermek isteniyor. Ahmet Yesevi’ye yapılmak istenenler Fuzuli’ye de yapılmaya çalışılıyor.

Bunu yapanlar acaba ne kazandırlar?

Onlara kimler aferin der?

Aynı şekilde Yunus Emre’ye, Mevlana’ya, hatta Hacı Bektaşi Veli’ye de sünni Nakşibendi damgası vurmaya kalkıştıklarına tarih tanık oluyor.[46] Ünlü Türkolog İrene Melikof birçok eserinde bu arada “Uyur İdik Uyardılar” adlı eserinde Ahmet Yesevi’yi, Yunus Emreyi ve diğer erenleri gerçek kimlikleri ile yerli yerine koymaktadır. Ancak, 26-27 Eylül 1991 tarihlerinde yapılan Uluslar arası Ahmet Yesevi Sempozyumuna sunulan bildirilerin Kültür Bakanlığınca 183 No’lu 1992 tarihli yayınında “Sir Derya ve Fergana civarında yaşayan Türk boylarına İslam dini öğretmiş ve dinini yaymak için onlara Hikmetlerini söylemiş. Yunus Emre ve Ahmet Yesevi’nin hayatlarının bir çok benzer tarafları var. İkisi de, İslam medeniyetlerinin kültürlü şehir merkezlerinde okumuşlar; ikisi de, sünni ve Hanefi doğmalarına sahip idiler. Fakat ikisi, halka dönüp, Türk boylarına İslam dinini yaydılar. Öğretilerini daha kolay yayabilmek için, halkın bileceği sade bir dilde şiirlerini okudular. Bu şiirlerin aracılığıyla Türkmenlerin kalblerine girdiler.

Yesi’de Ahmet Yesevi Türkmen boyları arasında bulunduğu için o ortamın fikirlerine ve geleneklerine uymaya mecbur kalıyordu. Zaten bir ortam ona yabancı gelmiyordu. Bozkırda yaşayan Türk boyları, samimi Müslüman olmakla beraber, inançları sade ve tabiata yakın kalıyordu. Aynı zamanda eski geleneklerine bağlı idiler.”  Denilmektedir.

Bu beyanların İrene Melikof’a ait olduğunu söylemek oldukça zor. O halde geriye tek bir olasılık kalıyor; birileri planlı bir şekilde kasten ve bilerek gerçekleri çarpıtmaktadırlar. Tarihi gizlemekte ve taşları yanlış yerlere koymaktadırlar. Kafaları karıştırmaktadırlar. Bu tür sefil davranışlar, Türk toplumuna sadece zaman kaybettirmektedirler.

Sempozyumlar, Kolokyumlar, Bildiriler, Doğum günü kutlamaları, şenlikler demek ki birer bahane. Değerli bilim adamları doğruları yazsa bile, bir noktada birileri devreye girip çarpıtabilmektedir. Hele hele son paragrafta, ipe sapa gelmez iddiaları, bunların zihinlerinin çarpıklığının ne derece kronikleştiğini ortaya koyması bakımından çarpıcıdır. “Ahmet Yesevi, Yesi’de Türkmen boyları arasında bulunduğu için, o ortamın fikirlerine ve geleneklerine uymaya mecbur kalıyordu.” Buna kim inanır? Bu bilim adamına hiç yakışmayacağı gibi, herhangi bir insana da yakışmaz. Hele amacı kültürü araştırmak ve yaymak olan Bakanlık mensuplarına hiç mi hiç yakışmaz. Ne yani Yesevi’nin başına birisi silah mı dayamıştı ki, orda dünyaya gelip, orda yaşamıştı, orda irşad etmişti? O hiç dünyaya açılmadı mı? Medine’ye, Bağdat’a, Küfe’ye, Kerbela’ya gitmedi mi? Sayram, Buhara, Semerkand, Herad’ı dolaşmadı mı?  Sadece bir ortam (Yesi bozkırları) ona yabancı değilmiş. Onun dışında her şey, herkes yabancı sanki? Yesevi uzaydan mı geldi? 63 yaş, başka iddialara göre 85 yıl veya 125 yıl ömür süren Yesevi’yi bu kadar süre Türkmen boyları arasında yaşamaya kim veya kimler mahkum ettiler dersiniz? Gül dalında güzeldir. Yesevi’yi Yesevi yapan, güzel yapan onun içinden çıktığı toplumdur. O toplum ki bizim toplumumuzdur, Türk toplumudur.

Akıl ve gönül fukarası olanların düştükleri şu duruma üzülmemek elde değil. Yesevi’yi Türkmen boyuna yakıştıramıyor musunuz? O bundan rahatsız değildi. Siz neden rahatsız oluyorsunuz? Erenlerle uğraşmayınız. Erenler Allah dostudur. Allaha en yakın insanlardır. İncitmeyiniz onları. Onlar hangi ortamlarda bulunacaklarını kendileri tayin ederler. Etmişler de. Bizlere de bunu olduğu gibi kabullenmek düşer. Dini inanç ve vicdan özgürlüğü de dahil olmak üzere bugün dünyada yükselen değerler olarak karşımıza çıkan insan hakları, Alevi toplumunda eski çağlardan beri hayata geçirilerek uygulana gelmiştir. Bu Ahmet Yesevi’de, Hacı Bektaşi Veli’de, Yunus Emre’de, Abdal Musa’da, Fuzuli’de, Pir Sultan’da, Aşık Veysel’de, daha başka binlerce erenlerde devrin doruklarına çıkmıştır. Geniş bir coğrafyada milyonlara varmıştır. Bu Türk büyüklerinin ortak paydası olan Aleviliğin bilinip tanınmasını, yükselmesini böyle mi durduracaklar? Tarih bunu başaramamış. Kim başarabilir ki?

Fuat Köprülü’den daha büyük, daha bilgili, kuvvetli ve kudretli bir yazar çıkmış mıdır? O da aynı hataya düşmüştü. Kabul etti ve sağlığında özür diledi. Hatasını düzeltti. Ruhu şad olsun.

Benzer hatayı yapanlar bu kabahatleriyle birlikte mi anılmak istiyorlar?

 

Nakşibendi de ulu bir kişidir. Şüphe yok ki o da Allah dostudur. Ancak, olmadığı halde bazı zatlara Nakşi denilerek, hem Nakşi hazretlerine karşı saygısızlık yapılıyor ve hem de bu erenlere karşı büyük haksızlık ediliyor. Kemikleri sızlatılıyor. Ruhları rahatsız ediliyor. Dahası, yeni kuşaklara yalan yanlış bilgiler verilerek onların körpe beyinlerini ve tertemiz duygularını zehirliyorlar. Tarihe ve Türk dünyasına ihanet ediyorlar. Gerçekleri çarpıtıyorlar. Bu gençler yarın sizi affedecekler mi? Sünniliğe hizmet edeyim derken Türklüğe ihanet edilmiyor mu?

Dininizi, mezhebinizi, inanç sistemlerinizi bir gün değiştirebilirsiniz. Ama, Türklüğünüzü asla değiştiremezsiniz. Bakınız  Özbek Prof. Dr. Hamid Gulamoğlu Nigmetov ne diyor; “Ahmet Yesevi klasik anlamda sünni değil, bir sufidir.”[47] Yabancı bilim adamları gerçekleri bu kadar açık ve net ortaya koyuyorlar da Türk bilim adamları neden suyu tersten akıtmaya çalışıyorlar? Anlamak mümkün değildir.

Güneş balçıkla sıvanmaz,

Gün doğar, alem görür.   

 

 

 

13. ÖDEK KARA CUMA OĞLU (YUSUBE) AİLESİ KÖKENİ

 

Her canlının bir ömrü vardır. Doğan bir insan 20 yıl kadar süren çocukluk ve ergenlik evresinden sonra 30-40 yıl kadar gençlik ve olgunluk dönemini yaşar. Bu dönemin sonunda 10-20 yıl süren duraklama ve ardından gerileme dönemine girer. Devletler de tıpkı bir canlı organizma gibidir. Osmanlı İmparatorluğu 1299 yılında kuruldu. 600 yıl süren  ömründe ilk 40-50 yılı kuruluş ve toparlanma ile geçti ve kuvvetli bir devlet oldu.  150-200 yıl kadar süren egemenlikten sonra duraklama ve gerileme devrine girilmiştir. Gerileme devri 300 yıl sürmüştür. İmparatorluğun son zamanlarında artık bir zafer yok, aksine yenilgiler peşi sıra gelmektedir. Yenilgi, toprak kaybının yanında, hazineden de milyonlarca altının tazminat olarak ödenmesi demektir.

XIX.Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu birbiri ardına savaşlar, Kırım Savaşları, Rusların Doğu Anadolu’nun bir bölümünü işgal etmesi, Makedonya’da halkın ayaklanması yanında Anadoluda da Türkmen aşiretleri ve bazı aşiretler arasındaki çatışmalar can sıkıntısı olmuştur. İç karışıklıklar ve dış ülkelerle yapılan savaşlar, salgın hastalıklar ülkeyi oldukça yıpratmıştır.

Devletin başkenti İstanbul’da da büyük gelişmeler olmuştur. Savaş kazanarak hazineye altın konulamadığına göre devlet ihtiyacı olan altını vergi olarak kendi halkından toplamanın yollarını aramaya başlamıştır. Büyük Reşit Paşa 1839 yılında  “Islahat Fermanını” yayınlamıştır.

İç karışıklıklar giderilmiş ve dış ülkelerle antlaşmalar yapılmıştır. Bundan sonra devlet içinde “yerleşik düzen” kurulması fikri ağırlık kazanmıştır. Devlet, nerde ne var bilmek istemiştir.[48] Devlet arazileri kadastro çalışmasıyla kimler tarafından işletildiği tespit olunmak ve vergiye bağlanmak zorunluluğu doğmuştur.

Yeniçeri askeri kaldırıldığı için yeni orduya asker almak gerekmiştir. Doğu ve Güney Anadoluda Türkmen oymaklarının takibi sonucunda “iskan harekatına” girişmek zorunda kalınmıştır.

 

Kara Cuma Oğlu ailesinin ulaşılan ferdi Yusuf Efendi’dir. Yusube ismi de Yusuf Beyden gelmektedir. Halk dilinde kısa fonetik söylemde Yusube şeklinde telaffuz edile gelmiştir.  Yusuf Bey, Mehmet Kahyanın (Kethüda) oğludur. Kara Cuma oğlu ailesi Oğuz Türklerindendir. Kara yaşam biçimini seçen Oğuzların On Oklar kolundan, Türkmen Boyundandır.  Türkistan’da yaşamakta iken Moğol istilası nedeniyle sürekli batıya doğru göçe zorlanan Türkmenlerin büyük bir kısmı Horasan’a, oradan da Kafkaslara ve Azerbaycan’a gelip yerleşmişlerdir. Dilleri öz Türkçe’dir. Giyim, kuşam, gelenekleri, örf ve adetleri ile Türklüğün özünü yaşarlar. Aile fertlerine konulan yaygın isimler şunlardır: Hasan, Hüseyin, Muhammed, Cafer, Müslüm,  İbrahim, Halil, Mehmet, Haydar, Cemal, Cuma, Rıza, Musa, Süleyman, Kazım, İsmail, Mustafa, Eyüp, Gazi, Veli, Ali, , Sultan, Elif, Cennet, Mihriban, Fatma, Nergiz, Nevruz, v.b. Eskiden başlarına giydikleri başlığa “Papak” veya “Börk” deniyordu. Yardımlaşma ve imece işlerine de “Kubaşık” denilmektedir. Şamanizm’in bir çok kalıntısı gelenek halinde devam ettirmişlerdir. Medreselerden uzak durmaları onlara dillerini koruma olanağı vermiştir.

1768 Osmanlı-Rus savaşlarının başlamasıyla, Rusların saldırılarına hedef olan Kafkasya halkından on binlerce Türk Anadolu’ya doğru akmaya başladı. 1780-1800 yıllarında devam eden Rus saldırıları nedeniyle de 300 binden fazla Türk, Kafkas ve Azerbaycan’dan koparak Anadolu’ya göç etmiştir. Başlayan göçler sonrasında Kars, Iğdır ve Ardahan yörelerine gelip yerleşmişlerdir. Daha sonraki yıllarda baş gösteren zorunluluklar nedeniyle bunların bir kısmı Amasya, Tokat, Sivas, Çankırı, Konya, Aydın, İçel, Adana, Bursa ve Adapazarı dolaylarına yerleştirilmişlerdir.[49]

Kara Cuma ailesinin bu göçler sırasında önce Kars ve daha sonra da Sivas’a geldikleri büyük bir ihtimaldir. Kars yöresinde iken kuraklık baş göstermiş. Büyük ölçüde geçim sıkıntısı çekmişler. Kuraklıkla birlikte zararlı hayvanların; çakal, kurt, ayı gibi yırtıcı hayvanların saldırıları ve yılan-çayan gibi  sürüngenler büyük zararlar vermeye başlamış. Can ve mal güvenlikleri için bir başka yurt bulmak kaçınılmaz olmuş ve yeniden bir göç zorunlu hale gelmişti. Hayvanlarına daha iyi otlaklar bulmak üzere yaz aylarda günbatımına doğru yola çıktılar. Şehirler ve yerleşim yerlerinden uzak durdular. Irmak ve dere kenarları, yaylalık yerlerden geçtiler. Bu göç birkaç yıl sürdü. Çünkü, ailelerle birlikte sürülerin göçü çok zor ve çok da riskliydi. Ayrıca, gözleri tutan ve tüm hayalleri gerçekleştirebilecekleri bir yere henüz ulaşmamışlardı. Artık toprağa yerleşmek, ekip-biçmek istiyorlardı. Soy, sop yerleştikleri toprakta kök salsın istiyorlardı. Malı davarı daha semiz olsun, topraktan bire kırk, bire elli ürün alınsın. Bölgeyi hem yazlık ve hem de kışlık kullanılabilsin. Böyle bir yerin özlemi her zaman duyulmuş, ancak uygun bir yer ve huzur bulunamamıştı. Batıya ilerledikçe daimi olarak kalacak yerin bulunması heyecanı hemen herkesi sarmış, adeta tek bu düşüncede odaklaşmışlardı.

Kara Cuma Ailesi,  mal, davar ve ev eşyalarıyla büyük bir kervan oluşturarak Erzurum, Erzincan, Tunceli üzerinden önce Malatya’ya ve daha sonra da Divrik yakınlarında  Palandöken veya Palanga (Hars) denilen yöreye gelip geçici olarak konakladılar. Orada bir yıl geçirdikten sonra şimdiki yerleşim yeri olan Ödek’in karşısına suyu ve otu bol olan Adaçayırı diye bilinen bölgeye gelip yerleştiler. Adaçayırının doğusunda Gömürgen’e bakan tepede ilk evlerini yaptılar. Tepe ayrılıkta Hasanağagile düşmüştür. Buradaki yıkıntı harabeler o devirde Kara Cuma Ailesine geçici olarak ilk hanelik etti.

Kara Cuma, Yusuf Efendi ve oğullarından inen soyu ifade eder. Kara Cuma Ailesi ile birlikte değişik bölgelerden gelen aileler de aynı bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar arasında Yönüze (Yunus Efendi ve oğulları), Döyde (Toydu oğulları) ve Hamise (Hamıs Efendi ve oğulları)  bulunmaktadır. O tarihlerde Ödek’in şimdiki yerinde Bizanslılar oturmaktadır. Ancak, bölgenin Türkler eline geçmesinden sonra  sıkıntı yaşamamak için göç etmeleri nedeniyle sayıları gün geçtikçe azalmış ve birkaç hane kalmıştır. 1700’lü yılların sonlarına doğru tamamı göçüp gitmiş ve  gayri Müslim olarak kimse kalmamıştır. 1780-1800 yılları arasında Ödek tamamen Türk yurdu olmuştur. O dönemin çetin mücadelelerini ortaya koyan Türklerin gömüldüğü “gömeri”, gavurların kırıldığı yer olan “gavur kırağı””, Türklerin ele geçirip yerleştiği “Türkeli”, Hıristiyanlardan alınan “gavur ağılı”, v.b. yer isimleri dikkati çekmektedir.

 

      

 

14. ÖDEK YERLEŞİM YERİ

 

        Ödek’e en yakın şehir olan Divrik, Hititler zamanından beri (İ.Ö. 550) yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Şehir, İ.Ö. 330 yılında Kapadokya krallığının egemenliğine ve buranın da Bizans’ın egemenliğini tanımasıyla birlikte Bizans imparatorluğunun egemenliğine geçmiş oldu. Yunan kaynaklarında Apbrike ve Bizans kaynaklarında Tepbrike adiyle tarih yazmalarına geçmektedir.  Arap tarihçileri Abrik şeklinde isimlendirmişlerdir. 1071 Malazgirt savaşından kısa bir süre sonra Türklerin egemenliğine geçmiştir. Türkler stratejik önemi olan bu şehre Divrik adını vermişlerdir. Divriği, 1072 de Mengücük Gaziye verilmiştir. Rakım 1300 m. civarındadır. Şehrin batısı, doğusu ve kuzeyi dağlıktır. Yer yer 2000- 2700 m.ye ulaşır. [50]  1975 yılında 12 302 olan nüfus, 1980 yılında 14 679 olmuştur.[51]

Divrik, Türklerin eline geçtikten sonra ilçenin önemli noktalarına ve bu arada geçit durumundaki köylerine soyu sopu Türk olan aileler yerleştirilmiştir. Civardaki köylere olduğu gibi, Ödek’e yerleştirilen ailelerin bu nedenlerle özenle seçilmiş olduklarını  şimdi daha iyi anlıyor ve hayranlık ölçüsünde takdirle karşılıyorum. Çünkü, batısında Kangal’a açılan kapı durumunda Gökçebel, Tombak ve Koçkayası geçitleri, Höbek üzerinden Sivas’a ulaşıma izin veren Gökgedik (Karasar Geçidi olarak haritalarda geçer) geçidi, Mursal yolu üzerindeki Ağkale geçidi Ödek sınırları içinde kalmaktadır.  Ödek Kalesi, bu noktaları gören hakim bir tepe üzerindedir. O tarihte güney-kuzey ve doğu-batı bölgelere geçit veren dağlık ve plato sahalarına hakim kumanda merkezi durumundaydı. Selçuklu Devleti ve Mengüçoğulları, özbe öz Türkmen soyundan gelenleri satranç taşları dizer gibi Divrik ve civarına özenle  yerleştirmişlerdir.

Türkler yurtlarına ad koyarken öz Türkçe isim olmasına, anlamının yiğitlik, mertlik, kutsallık noktasında iyi, güzel ve ongun olmasına özen göstermişlerdir. En son konaklayacakları bölgeye gelen Yusube Ailesi, buraya ad koyarken aynı özeni göstermiştir. Kökenini ve kimliğini  en iyi şekilde yansıtsın, ulu, uğurlu,  kademli olsun diye yerleştikleri bu yeni yere ÖDEK ismini vermiştir. Ödek, sıradan bir isim değildir. Özelliği olan, manası derin öz Türkçe bir isimdir. Ödek, Büyük, Ulu, Yüksek, Muhterem, Pir, Yaşlı, bol sulu yer anlamına gelmektedir.

ÖDEK sözü fiil olarak, ödemek eyleminden gelir. Ödemek, ödemek gerek, ödeyelim, ödeyeceğim, öderiz, ödenek, ödenecek şey, tazminat, ödeme zamanı, zaman, o zaman, o zamana dek, o zamana kadar, ödeyinceye kadar anlamlarına gelmektedir. Bazı yörelerde lehçe olarak, gelecek misiniz? Sorusuna, geleceğim, geliriz anlamına kısaca “gelek”, verecek misiniz? Sorusuna yanıt verirken, “verek” dendiği gibi, ödeyecek misiniz? Sorusuna da kısaca “ödek” de denilmektedir. ÖD ve EK sözcüklerinden türemiş bileşik isimdir.  Ödek kelimesinin ilk hecesi Öd= “Zaman, vakit, iç, edep” demektir. İkinci hece olan Ek ise, “Kutsal Ek Dağları” anlamındadır.[52] Orhun Yazıtlarında, Kül Tigin Abidesi, Kuzey cephesi 10. satırında “Öd Tengri yaşar” denilmektedir. Tonyukuk Abidesi İkinci Taş batı cephesinde 9. Satırında da “Yinçü ögüzüg keçe Tınsi Oğlı aytığma bengilig Ek tağığ ertürtüm.” [İnci nehrini geçerek Tinsi Oğlu denilen mukaddes Ek dağını aşırdım.]Cümlesinde geçen Kutsal Ek Dağlarından bahsedilmektedir.[53] [54]

Ödek, bu iki öd ve ek kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş, “Zamanın Kutsal Dağı”, “Kutsal Dağlar”, “Zaman Dağları”, “Tanrı Dağları” veya “İç Dağlar” anlamına gelen bir sözcük olarak daha önce yaşadıkları bölgelerdeki coğrafyaya benzetme ve/veya ongun saydıkları yerin adını burada da yaşatma düşüncesiyle, Atalarımızca isimlendirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Kaşınbaşı, Kale, Küçük Harmancık, Beşoyuk, Selkaya, Koçkaya, Keltepe, Terzikaya, Hıdırellez, Göldağ, Gonahgörmez dağı, Ortadağ, Mehmetdağı, Kuyu, Höyük, Dolupınar, Çalıkoyak, Yılanlıtepe, Şemsitepe, Baydığıntepe gibi dağlar ile çevrili geniş bir platonun doğuya açılan kapısı konumunda Kızılkaya Dağı yükselmektedir. Ödek bu platoya geçit veren iç kapı durumundaki Kızılkaya dağının eteklerinde konuşlanmış bulunmaktadır. Ayyıldızda olduğu gibi, yarım ay şeklinde dağlar içinde bir iç dağ, coğrafi konum olarak, ÖDEK adına pek de uygun düşmektedir. Ödek, gerçekten de çevresi dağlarla çevrili doğal kale durumunda hafif engebeli bir plato ve yarım ayın açık olan ağzında kızıl bir yıldız gibi yükselen Kızılkaya eteğinde, Divrik ovasına tepeden kartal bakışıyla bakan panoramasıyla eşsiz güzellikte bir yerdir.  Atalarımız buraya geldikten sonra bölgedeki tüm yabancı yer adlarını, aynı özenle, öz Türkçe sözcüklerle değiştirmişlerdir. (Bkz. Ödek Yer Adları Dizini).

Ödek Köyü, Divrik’in batısında 1 850 m. Rakımı olan çevresi dağlarla çevrili yemyeşil bir vadide konuşlanmıştır. İlçeye 25 km. mesafededir. Otomobil ile 15 dakika, traktörle 30 dakika, at ile 1 saat ve yürüyerek 4-5 saatte ulaşılır. Doğusunda Karasar, batısında Ceviz, kuzeyinde Höbek, kuzey-batısında Avçarcık (Karaguz),  Güneyinde Bahtiyar, Sören (Susuz Viran veya Susuz Ören) ve Vazıldan, güney-batısında Gökçebel (Venk veya Bahtiyar Fengi) Köyleri ile çevrilidir.

Köyün içinden Ödek Çayı geçmektedir. Çayın kolları Korusuyu deresi, Apazsuyu deresi (Goz deresi), Çataksuyu, Ağdere, Adaçayı, Ören dere, Derin dere ve Mayman deredir.

Ödek yerleşim yeri olarak, Boğaz ve Korudan gelen Korusuyu, Ortadağdan gelen Çatakdere, Susuz ve Daşçiğitten gelen Ağdere ve Apazdan gelen Apazdere’nin kesiştiği deltada kuruludur. Bu üçgen delta, Ağtarla diye anılır ve Köyün yerleşimine anayurtluk yapar. Ayrıca, Köyün karşısına güneyine düşen Karşı Mahalle ile, doğusunda Karaseki ve kuzey-doğusunda Türkeli Mahallesinde de yerleşim yerleri bulunmaktadır. Köyün hemen kuzey taraf üstünde rakımı 2 500 m. olan eski bir volkanik dağ olan Kızılkaya yükselmektedir. Güney cephesinde Mehmetdağı 2 400 m ve Ortadağ 2 450 m., batısında Göldağı ve Konakgörmezdağı 2 600 m. İle çevrilidir. Köyün doğu cephesi Divrik istikametine doğru vadi şeklinde uzayan görüş alanı açıktır.  Köy sınırları içinde en yüksek dağ Terazi (Terzi) kayası olup 2 650 m. civarında rakıma sahiptir.

Ödek, Bizanslılar döneminde yerleşime açılmıştır. Bizans mimari tarzındaki yapılar buraya yerleştirilen Türkler tarafından ahır ve ağıl olarak uzunca bir süre kullanılmış ve zamanla yıkılıp yok olmuştur.

Bizanslılar döneminde inşa edilen Kale (rakım: 2 200m.) bazı surları yıkılmış olmakla birlikte hala heybetiyle ayakta durmaktadır. Kale, stratejik konumu olan askeri bir üs, ileri karakol, saldırı ve savunma amaçlı inşa edilmiştir. Civar köylerde buna benzer bir kale yoktur.  Girişe, tepeye uzanan dar bir boyundan geçilerek varılabilir. 300 derecelik çevresi uçuruma bakar. Kaleye giriş hariç, yaklaşmak dahi mümkün değildir.  Kale içinden uçurum yönü olan güneyde 400 metre aşağıdan akan dereye yeraltından gizli bir geçitle inilebildiği ifade edilmektedir. Civar dağların yer yer 2500 m ila 2700 m.’ye ulaşan yükseklikleri ve sarp kayalıklarla örtülü olması eşkiyaların rahatça barınmalarına ve buralardan saldırılar düzenlemelerine olanak verdiği asla gözden uzak tutulmamalıdır.  Kale teröristlere karşı bu amaçla  da kullanılmış olabilir. Kale içinde ciddi bir kazı çalışması hiç yapılmamıştır. Bu bakımdan ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

 

 

ÖDEK’E İLK YERLEŞTİRİLEN AŞİRETLER

 

      Kara Cumaoğlu (Yusube) Aşiretinin bilinen ilk lideri Yusuf Efendidir. 1700 lü yılların başında 2 oğlu ve 2 kızı ile birlikte evcek göç ederek Divriği Palandöken yöresine, oradan da Ödek Köyüne gelir ve yerleşir. Aynı dönemde Ödek Köyüne gelen başka aşiretler de vardır. Bunlar:

 

1. Yusube Aşireti     : Yusuf oğulları, Lideri: Yusuf Efendi.

2. Yönüze Aşireti     : Yunus oğullar, Lideri: Yunus Efendi.

3. Döyde Aşireti       : Toydu oğulları, Lideri belli değil.

4. Hamise Aşireti     :  Hamıs oğulları, Lideri Hamıs Efendi.

 

Ödek Köyüne daha sonraları 3 Aşiret daha katılır. Bunlar:

5. Şahnalılar Aşireti : Tokat ili Şahna Köyünden gelmişlerdir.

6. Diliseler Aşireti    : Sivas -Tokat arasında Köse dağ yöresinden

7. Sarı giller Aşireti  : İran’dan Kars Iğdır’a ve oradan Ödek’e gelmişler. [55]

 

Yusube Aşireti Ödek Köyünün karşısında Hark başında Ada çayırına yerleşmişler. Çadırlarını çayırlık alana kurmuşlar. Daha sonraları, şimdi Hasan Ağa gile düşen Kel tepe mevki nede bir ev ve ağıl yapmışlar. Köye yerleşmenin ilk adımı bu olmuş. O tarihte Köyde yerleşik olan Hıristiyan aileler varmış. Köy boşalınca Ödek Çayının kuzey kenarı boyunca, değirmen mevkiine yerleşmişler. Bugün Yusube Aşiretine dahil olan aileler şunlardır:

 

-         ACUN(YUSUBE-ALİ SOYU),

-         KARŞI (YUSUBE-ALİ SOYU),

-         KARŞIGİL (YUSUBE-HAYDAR SOYU),

-         ÖZCAN (GÖNDERENLİ GİLLER),

-         SELKAYA, (KÜÇÜK MEMET GİLLER),

-         EKEN (HASAN AĞAGİLLER),

-         MUCUK (NEBİ KAHYA GİLLER),

-         MUCUKGİL (NEBİ KAHYA GİLLER),

-         ÖRDEK (HÜRÜ GİLLER)

-         UĞURLU (HAVLACI GİLLER)

-         ASLAN (ALABAŞ GİLLER),

-         KAYA (BAYRAM GİLLER)

 

Yönüze Aşireti ilk olarak Ödek Köyünün altında ve değirmen karşısına yerleşmişler. Bu Aşirete bağlı olan başlıca aileler şunlardır:

 

-         GEDİK(YÖNÜZE GİLLER),

-         ÇIRAK,

-         ŞENER (KAHYA GİLLER),

-         AŞÇI,

 

Döyde Aşireti, Toydı oğullarının ağırlıklı olarak bulunduğu farklı yörelerden gelmiş gruplardır. İlk önceleri, Ödek Köyünün doğusuna ve Koz deresi boyunca  yerleşmişler. Daha sonraları köyün batısında ve karşısındaki arazilerine ev yapmışlardır. Geniş bir Aşirettir. Başlıca şu aileler vardır:

 

-         TOY (ALLI GİLLER),

-         TOYDU(ALLI GİLLER),

-         ÇİÇEK (ÇİÇEK GİLLER),

-         ÇİÇEK (MÜRÜT GİLLER),

-         DİLEK (HİMMET GİLLER),

-         ÖZ (HİMMET GİLLER),

-         ÇELİK (HATIN GİLLER),

-         ERDOĞAN (CAFAR GİLLER),

-         ÖZYURT (RAMADAN GİLLER),

-         ÇATAL (ÇATAL GİLLER),

-         ÖZDEMİR (HACEY GİLLER)

-         BEŞENK (KEKEÇ GİLLER),

-         ŞEREMET (KARACA GİLLER),

-         ÇINAR,

-         ULUCANLAR,

-         AYDIN,

-         SARIGİLLER,

-         YÜKSEL (KADİRÇAVUŞ GİLLER),

-         KARASEKİ (MIHLI GİLLER),

-         ŞAHİN (HASAN ÇAVUŞ GİLLER), Bu aile, Kadir Çavuşun kardeşi olan Hasan Çavuş, Dışlık köyüne göç etmişler. Orada Kepekçi giller diye bilinirler. Daha sonra çocukları tekrar Ödek Köyüne dönmüşler ve eski arazilerine yerleşmişler.

 

     Hamise Aşireti, Ödek Köyünün doğusuna Cıngıllı mevkiine yerleşmişler. Daha sonraları köyün batısına bir grup göç etmiştir. Başlıca aileler şunlar:

 

-         HAMIS,

-         GÜL (HAMİT GİLLER),

-         GÖL (ESAT AĞA GİLLER),

-         NERGİZ (GÜCÜK GİLLER),

-         AYDOĞDU GİLLER

 

 

Şahnalılar, Ödek Köyünün doğusuna, Cıngıllı pınarının üst bölgesinde Türkeli mevkiine doğru yerleşmişler. Başlıca şu aileler vardır:

 

-         YARDIMCI,

-         YARDIMCIGİL (HİMMETEĞENLER),

-         BİLGE (GÜLEY GİLLER),

 

Diliseğenler, Ödek Köyünün batısında ve Ödek deresi civarında yerleşmişlerdir. Başlıca aileler şunlardır:

 

-         KÖSE,

-         KÖSEGİL,

-         ÖZTÜRK (HACEY GİL),

-         KAYA (KAYAGİLLER),

 

 

Ayrıca Ödek Köyüne gelip yerleşmiş bir aile daha vardır. BANAKLAR. Banak Köyünden gelmişler. Soyları yürümemiş, zürriyetleri tükenmiştir. Bunun üzerine, tüm malları YÖNÜZE OBASINCA taksim edilmiş.

 

Aile büyüğümüz Yusuf Efendi, " Yusuf Efendi " Meno (Menekşe) Hatun 1.a ile evlenmiş. 2 oğlu 2 kızı olmuştur.  Fato (A), Mılla Ahmet (B),Kara Cuma (C) ve Nevruz  (D) adında 4 çocuğu olmuş. Fato Banak'a  gelin gitmiş. Nevruz'u eviçinde damat Hasan Ef. (ZA) ile evlenmiş. Hasan Ağa gillerin atası olan  bu zat ayrılıkta 2 hissenin 1'i Kara Cuma'ya kalmış, 1'i de Hasan ağa gile bu yolla intikal etmiştir.

 

İki oğlundan Mılla (Molla) Ahmet’in çocuğu olmamıştır. Mılla Ahmet, atına sahip olmak amacıyla Divrikli Osman tarafından zehirlenmiş ve Odur (Kayadibi) Köyü karşısına kadar atının sırtında gelmiş ve orada attan düşerek ölmüştür. Çocuğu olmamıştır.

 

Kara Cuma (Cuma Koca), Yusuf Efendi’nin ikinci oğlu olan Cuma Koca, esmer, uzun boylu, yakışıklı yağız bir Türkmen delikanlısıymış. Güreş tutar herkesi yenermiş. Güçlü kuvvetli imiş. Kendine iyi bakarmış. Aile soyumuz Cuma Koca'dan sürmüştür. İlkin Cennet (C.a) evlenmiş Haydar ve Ali adında 2 oğlu olmuş. Cennet Hatun vefat edince birkaç yıl bekar kalmış. 65 yaşlarında olmasına karşın delikanlı gibi dimdik yürürmüş. Yaşından dolayı Cuma Koca diye tanınmıştır. Bir gün 75 yaşında iken Gönderen köyüne gezmek için gittiğinde bir ev İnşaatı görmüş. Yaklaşıp selam vermiş. Çalışan Köylüler dalga geçmek için “Hayrola dede ne has Geldin.” diye sorulduğunda mugallitlik olsun diye “Kız beğenmeye geldim.” Demiş.  Ak  saçlı, ak sakalllı birinin bu cevabına gülüşmüşler. İnşaatın sahibi de çalışanlara moral olsun diye “Şu köşe taşını kaldırıp yerine koyarsan kızımı ana vereceğim.”der. Cuma Koca da iddia üzerine taşı aldığı gibi köşesine koyar. Bu iddia onucu Gönderenli kızı Elif (C.b) ile evlenmiştir. Bu evlilikten de Hasan, Mehmet ve Meno olur.  Ailenin soyu Cuma Koca’dan sürmüştür. Cuma Koca ilk olarak Cennet Hatunla evlenmiş ve 2 oğlu       olmuştur. Haydar ve Ali.        

Cennet Hatun,   Kara Cuma (C)'nın ilk eşidir. Haydar ve Ali adında 2 oğlu olmuştur.

      Elif Hatun, Kara Cuma (C) 65 yaşında iken ziyarete geldiği Gönderen köyünde ağır bir çeğ taşını bir iddia sonucu kaldırıp köşeye koyduğu için ödül olarak

evlendiği ikinci eşidir.

      Kara Cuma (C)-Cennet'in ilk oğludur. Yusuf Efendinin vefatıyla, ailenin tüm gayri menkulleri Fatonun Banak'a gitmesi ve Mılla Ahmetin çocuğu olmaması sebebiyle Nevruz ve Cuma'ya kalmıştır. Nevruzun hissesi oğlu Mahmut'a ve Kara Cuma'nın ki (C) de oğlu Haydar'a kalmak üzere Haydar-Mahmut namına tapulanmıştır. Mustafa ve Nergiz kızı Cennet ile evlenmiş ve bu Evlilikten Tatma (Fato), İbrahim, Halil, Yusuf, Ahmet ve Kerziban olmuştur.    

      Cennet Hatun, Çatalgilin Mustafa ve Nergiz'in kızıdır. Kara Cuma oğlu Haydar (CA) 'ın eşidir.

      Fato (Fatma) Hatun, Karasarlı Haydargilin Ahmet Efendi (CA1-a) ile evlenmiş, Sultanede ile değiş tokuş yapılmış. 2 oğlu olmuş, onlara kardeşi Haydar  ve Ali’nin adını koymuştur. Haydaroğulları gilin soyu buradan sürmüştür.

       Sultan Ede, Karasarlıdır. İbrahim ve Gülüstan kızıdır. Fatma Hatunun (CA1) karşılığında Sultanede (CB2.a) ile değişik yapılmış. Haydaroğullarının kökenini oluşturmuş.

       İbrahim Efendi, Haydar-Cennet oğludur. Hasan Kahya-Zeynep kızı Nergiz Hatun (YA1A) ile evlenmiştir. Atatürk'ün öldüğü yıl 1938 de vefat etmiş. Kerziban adında 1 kızı olmuş. Aşiretin en akıllısıymış. Misafirperverliği ile çok çevre yapmış. Kadir Çavuş ile çok iyi dostlukları olmuş. Köyün bütün sorunlarını birlikte çözmüşler. İbrahim Efendi vefat ettilkten sonra ölen Kadir Çavuş, vasiyeti üzerine, Karşıgil Aile mezarlığına İbrahim Efendi’nin yanına defnedilmiştir.

       Nergiz Hatun, Alabaşgilin (Aslan) Hasan Kahya-Zeynep kızıdır. İbrahim Efendi (CA2) ile evlenmiştir.

İbrahim Efendi Nergiz Halanın tek kızıdır. Amcası Yususf-Fato oğlu İsmail Karşıgil (CA4A) ile evlenmiştir.

       Halil Efendi, Haydar-Cennet oğlu. Mursallı Emine (CA3+a) ilk evliliği yapmış, Zöhre ve Kazım dünyaya gelmiştir.  Gönderenli kızı Fato (CA3+b) ile ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten Seher ve Hatice adında iki kızı olmuştur.

       Yusuf Efendi, Haydar-Cennet oğlu Yusuf, Ürüklü Hubuğülün kızı Fato (CA4+a) ile evlenmiştir.

        Fato, Ürüklü Hubuğülün kızıdır. Haydar oğlu Yusuf (CA4) ile evlenmiştir.

        Haydar Efendi, Yusuf-Fato oğlu. Vazıldan köyünden Elifgilin Şemsi (CA4B.a) ile evlenmiştir.

        Kerziban, Haydar-Cennet kızıdır. Amcası Ali-Selver oğlu Veli (CB1) ile evlenmiştir.

        Ahmet, Haydar-Cennet oğludur. Tamam (CA5+a) İbiş Sarı'nın nişanlısı iken kaçırarak evlenmiştir. Bu evlilikten 1 kızı olmuş. Cennet 15 yaşında vefat etmiş, kısa süre sonra da kendisi ölmüş.

        Tamam Hatun, Sarıgillerin kızı. Sarıgilin İbiş'e nişanlı iken, Haydar-Cennet oğlu Ahmet (CA5) 'te kaçarak evlenmiş. Cennet olmuş. Bu yüzden Yusube ve Döyde birbirine girmiş, Ali Efendi öldürülmüş. Güllü bibi İbiş'e verilerek anlaşma sağlanmış. İbşiş Güllü Bibiyi almamış o da evde kalmış. Ahmet ve kızı Cennet ölünce 2. kez Süleyman CB2A ile evlenmiştir. Mihriban ve Fatma olmuş. Süleyman Çanakkalede şehit düşünce Himmet gilin Mustafa'ya kaçmış. O da ölünce Çatkara-Mağara köyünde Hüseyin ile evlenmiş. Ondan Mustafa adında bir oğlu var.

  Ali Efendi, Kara Cuma-Cennet oğlu, Mustafa ve Cennet kızı 1250 doğumlu Selver (Peğler) Hatun (CBa) ile evlenmiştir. Veli ve Mustafa olmuştur.

  Selver Hanım, Çatal gillerden Mustafa ve Zeynep kızıdır. Kara Cuma oğlu Ali (CB) ile evlenmiştir. Veli ve Mustafa’nın anasıdır

  Veli Efendi, Amcası Haydar'ın (CA) kızı Kerziban (CA6) ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ali, Zöhre ve Gülüzar olmuş. İkinci evliliğini Fatik (CB1b) ile yapmış. Bu evliliğinden Müslüm, Hüseyin, Eyüp ve Selver olmuş. Ağırbaşlı Bir insanmış. Ömrü çobanlıkta geçmiş. Gözleri yeşilmiş. Kardeşi Cuma sık sık ziyaretine gelirmiş. Torunu İsmail Polat Ankara’da zabıta idi. Veli Efendi 106 yıl yaşamıştır. Bu uzun ömründe çok çalışmış ve unutulmaz anılar bırakarak aramızdan ayrılmıştır. Önce Amcası Haydar'ın kızı Kerziban (CA6) ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ali, Zöhre ve Gülüzar olmuştur. Sonra, Yellice köyünden Gürük Hocagilin Muhammed-Nazlı kızı Fatik ile ikinci kez evlenmiştir. İkinci evlilikten Müslüm (i910-1989), Hüseyin, Eyüp(1913-1993) ve Selver(1925-1996) (Peğler) adında  dört çocuğu olmuştur.

 

Ali Efendi, Veli-Kerziban oğlu. Eviçinden Mustafa-Sultan Ede kızı Hatun Bibi (CB2D) ile evlenmiş. Nadiye ve Zeynep adında iki kızı olmuş. 1930 da vefat etmiş.

 

....................

1950 yılında ağtarladaki evin yapımına başlanılmış ve 1951 de bitmiştir. Şimdiki doğu bloğuna 1952 yılında taşınılmıştır. Aynı yıl Batı bloğuna da simetrisinin yapımına başlanılmış ve 1955 yılında Adıgüzel Efendi ve kardeşleri ile Müslüm Efendi ve kardeşleri ayrılmışlardır. Adıgüzel Efendi doğu kanadına ve Müslüm Efendi ile kardeşleri evin batı kanadına yerleşmişlerdir. 

 

1965 yılı yazında Müslüm Efendi ve kardeşleri  Eyüp ile Hüseyin’in oğullar Veli ve Gazi ayrılmışlar, 3 ev olmuşlardır.

 

Eski ev, şimdiki büyük ev ibicekte Müslüm’e düşmüş.  Harman yeri , samanlık ve  ahır damı Hüseyin oğulları Veli ve Gazi’ye düşmüştü. Onlar da 1973 yılında iki eve ayrılmışlardır.

 

Türkelideki ağıl ve arsanın tümü Eyüp Efendi’ye  düşmüştür.

 

 

 

 

....................

 

 

 

15. ÖDEKTE ÖRF VE ADETLER, İNANÇLAR

 

 

        İslamiyeti ilk kabul eden Horasan Türkmenleri, Hz. Muhammed Mustafa ve Hz. Ali’yel Mürteza ve onların soyundan inen ehlibeyt ve seyitlerin inandıkları ve savundukları özgün İslamiyeti benimsemişlerdir. Aslına en uygun düştüğü için bu inanç yoluna Ortodoks İslamiyet de diyebiliriz. Ancak, Dört Halife döneminden başlayarak Emevi’lerde devam eden süreçte devlet otoritesini ele geçirenler İslamiyeti ekseninden saptırmaya yönelik değişiklikler yapaya tevessül etmişlerdir. Sünni inanca dayalı devlet otoritesi uzun süre egemen ve  belirleyici rolüyle İslami şeriat devletini yürüttükleri ve Hz. Ali taraftarları da uzun süre iktidardan uzakta kaldıkları için Sünni inanışın Ortodoks kimliğinde olduğu düzen savunucusu tarihçiler tarafından kabul görmüştür.

 

İslamiyeti kabul eden Horasan Türkleri Hz. Muhammet ve Hz. Ali soyundan gelen seyitlere biat etmişlerdir. Yani Araplardaki Şiilik inancını benimsemişlerdir. Ancak, Şiilikten farklı inanç biçimleri vardır. Horasan Türkmenleri ve  ünlü Türk komutan Eba Müslüm, Emevi Devletine son vererek Hz. Muhammet’in amcası Abbas’ın soyundan inenlere halifeliği yeniden teslim etmişlerdir.

 

Araplardaki Şiilik mezhebi, Türkmenlerde Alevi versiyonuyla hayat bulur. Alevilik, Türklere özgü bir dini inanç ve yaşam biçimidir. İbadetini Türkçe yapar. Dualarını Türkçe okurlar. Geleneksel inançlarıyla İslamiyeti, onun özüne ve ruhuna uygun düşecek şekilde,  bezer ve yaşarlar. Allahı korkmadan sever. Allah korkusu değil, Allah sevgisi hakimdir. Her şeyin temelinde insanı esas alırlar. İnsan haklarına tereddütsüz inanırlar. Dini inancın Tanrı ile kul arasında olduğunun bilincindedirler. Kimsenin inancına karışılmaz, inancı tartışmaz, inancından dolayı kimse kınanmazlar. Allah ve onun yarattığı canlı cansız her şey sevilir. Onların Allahın bir parçası olduğu kabul edilir. İnanç alanı oldukça geniş ve özgür tutulmuştur. İnanç alanına destursuz girenler kınanır, ayıplanır. O bakımdan, inanç alanı, yönetim erkinden oldukça uzak tutulmuştur. Laiklik tam anlamıyla uygulanır. Dini inançlar, ilmi, tıbbi ve teknolojik gelişmelere engel değil, tam tersine destektir. Akli ve ilmi bilgiler, nakli ve vahiylerden önde gelir. Aynı şekilde, köken olarak da kimlik dinden önce gelir. Çünkü, tarihte Türk olarak İslamiyet’ten önce dünyaya geldiğimiz için Türk kimliğimiz önce gelir. Bizi üst kimlikte birleştirecek olan öge Türk’tür. Ulus devlet inancı hakimdir. Alevilik Türklerde Şiilik potasıdır. Şiilik potası İran’da Caferi, Karakoyunlu ve Akkoyunlular da Kızılbaş, Irak ve Suriye’de Şıa   adıyla bilinir.

 

Aleviliğin kurucuları olan Horasanlı Türkmenlerdir. Bunlara Fütüvvet Ehli de denir. Fütüvvet Ehli arasında, Eba Müslüm, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana Celalddini Rumi, Abdal Musa,  Taptuk Emre, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Ahi Evren,  gibi dünyaya mal olmuş isimler gelmektedir.

 

Ödek halkının çok eski çağlardan günümüze kadar yaşatılan zengin örf ve adet, anane, inançlar ve törenleri vardır. Bunların büyük bir kısmı günümüze intikal edebilmiş, bir kısmı da baskılar karşısında yapılmaya yapılmaya unutulup gitmiştir.

 

Örf ve adetler, öğrenilen dil gibidir. Adeta buz üstüne yazılan kitabelerdir. Her gün onu tekrar etmez, kazımazsanız, zaman içinde silinir yok olur giderler. Bizlere kadar ulaşan bu bir birinden kıymetli manevi mirası kabul etmek, yaşatmak ve bizden sonraki kuşaklara devretmek hepimizin görevidir. Bu servet her kavme nasip olmaz. Bizlere olmuş. Değerini bilip onun özüne ve ruhuna uygun davranmamız hem bizi bir birimize bağlar, kenetler ve hem de atalarımızın ruhunu şad eder.

 

Örf ve adetlerimizi, geleneklerimizi çağdaş bulmuyor, hoşumuza gitmiyor diye beğenmezlik yapmak, ilgisiz davranmak bize hiç bir kazanç sağlamaz. Gurtumcalık, carcı gitme, imece, çatal çavdar yollama, yuğ yıkama, yuğ tarama, düğüm gönderme, koç katımı, ilk döl kömbesi, pernek katma, hedik kaynatma, soku döğme, erişte kesme, tarhana yapma, Ad koyma merasimi, diş hediği, misafir ağırlama, kız beğenme, kız isteme, kına yakma, nevruz, hıdırellez, kız nişanlama, nikah töreni, düğün töreni, kaba yel, yağmur duası, ay ve güneş tutulmasında davul, teneke çalma, dini ve milli bayramlar, cehiz sayımı, takı takma, gelinlik etme,  düğün alayı, düğürşü okuma, bayraktar okuma, musahiplik, gelin ağlatma, yol kesmek, kapı tutmak, gardaş yolu, ana keteni, ayak bastı, gelin görme, gelin yüzü açma, salıhçı, Abdal Musa Pilavı, Pir Sultan Anma Töreni, Cem Törenleri, yas alma, baş sağlığı, kazma tıkırtısı, kırk yemeği, mezar yapma, kuran okutma v.b. daha onlarcası bugün hemen herkesin karşılaştığı veya karşılaşacağı adetlerdir. Bunların hangisini beğenmiyoruz, hangisine kötü diyebiliriz?

 

Örf ve adetler içinde beğenmediğiniz, kötü dediğiniz varsa, siz onu yapmazsınız, olur biter. Ama mutlaka ve mutlaka bunu bilmek ve çocuklarımıza bunları öğretmek gibi tarihi bir misyonumuz vardır. Gelecek kuşaklardan, bu manevi servet esirgememek gerekir. Biz hepsini öğretelim, hangisini tutar yaparlar, ona çocuklarımız karar versinler.

 

Öyle bir tarih yapalım ki evlatlarınız bizlerle övünsünler. Şimdi dünyada yükselen değerler olarak karşımıza çıkartılan ve adına medeniyet dedikleri şey işte budur.

 

Özü insan, merkezi insan, kaynağı insan olan, öznesi ve konusu insan olan her şey yani siz, yani biz yaşayanlar ve yaptıklarıyla da gelecekte anılmaya değer varlıkların ortaya koydukları, kendinden bir şeyler kattıkları  örf ve adetler, inançlar, törenler, insan ilişkileri, insan sevgisi, komşuluk ilişkisi, insana saygı, insan hakları, v.b.  bütün bunlar ekinsel etkinlikler sizi bir değer yaparlar.

 

Aldığımız kültürel mirası daha da zenginleştirerek geleceğe taşımak gibi tarihi bir misyonumuz vardır. Nasıl ki bizler, geçmişimizi araştırırken karşılaştığımız güzellikler karşısında onurlanıyor, gururlanıyorsak, bizim çocuklarımız ve onların çocukları da atalarıyla övünç duyacaklardır.

 

Medeniyet adına her şeyi yapalım ama, asla ve asla yozlaştırmayalım. Çünkü bu bizim sonumuz olur. Güzel örf ve adetlerimizden uzaklaşa uzaklaşa özümüz de değişir, söylemlerimiz de değişir. Başka bir ulus olur çıkarız. Nesiller bizi tanıyamazlar.

 

Örf ve adetlerimizi tahlil ettiğimizde şu çarpıcı noktalar karşımıza çıkar:

 

Birlik ve beraberlik ruhunu canlı tutar, güç kazandırır.

Yapanlar da yapılanlar da herkesçe görülür, bilinir.

Yapanlar da yapılanlar da uzun ömürlü olular.

Herkesin onayı alındığı için, içe kolay sindirilir.

Karşı çıkanlar olursa, ikna edilir, kaynağında kurutulur.

Birlikte üretim ve paylaşım duygusu gelişir.

 

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin veciz bir şekilde söylediği gibi, “Bir, olun, iri olun, diri olun.” Sözü daha bir anlamlı geliyor insana.

 

Ödek’te örf ve adet olarak yapılan ve kutlana gelen belli başlıcaları üzerinde kısaca duralım.

 

AŞURE TÖRENİ

 

Aşurenin tarihi oldukça eskilere dayanır. Bir rivayete göre; Nuh Peygamber, tufandan sonra, sular çekilince karaya çıkar. Günlerce azgın dalgalarla mücadele etmekten hem yorulmuş ve hem de acıkmışlar. Sınırlı sayıda yiyecekleri kalmış. Ancak bir türünden yemek yapmaya yeterli miktarda kalmadığı için elde var olan azar azar yiyeceklerin hepsini bir kazanda kaynatıp pişirmişler ve yemişler. Aşure buradan gelmektedir. Ödek köyünde aşure törenlerinin ayrı bir anlamı ve önemi var. 

 

Hz. İmam Hüseyin Kerbela’da 10 gün aç ve susuz bırakılarak, 10 Muharrem’de katledilmiştir. Onu anmak ve onun çektiği acıları hissetmek ve onu daha iyi anlamak üzere bu süreç içinde oruç tutulur. Şiiliği benimseyen inançlarda olanlar 10 gün oruç tutarlar. Aleviler ise 12 gün oruç tutarlar. Böylece inanç ve itikat 12 İmama kadar uzatılır. Aşure töreni bir bayram havasında değil, bir matem havasında bir kaybın anılışıdır. Öyle bir anma ki, Hz. Hüseyin’e yapılan zulümlerin işe yaramadığını ve yaramayacağını adeta gösterircesine kendilerini gönüllü olarak feda edişlerine tanık olunmaktadır. Oruç çok katı tutulur. Duru su asla içilmez. Vücudun susuz kalmaması için su bir mayi ile karıştırılarak ve az miktarda alınır. Ayran, çay, meyve suyu tercih edilir. Katı yiyecekler ve et hemen hemen hiç alınmaz. 12 gün devamınca yıkanılmaz, su kullanılmaz, tıraş olunmaz. On iki yas gününden sonra, 12 çeşit yiyecek maddesi ile aşure yapılır. Kurbanlar kesilir ve halka dağıtılır.

 

Aşure törenleri, cem törenleri içinde ayrı bir öneme sahiptir. Hicri takvime göre her yıl 11 gün öne gelen Muharrem ayına karşın, her yıl 1 ocak -21 Mart tarihleri arasında aşure töreni yapılır. Bunun da sebebi Alevi inancında gizlidir. Ayrıca Muharremin yaz aylarına denk gelmesi, herkesin tarlada işinde gücünde olması sebebiyle istenildiği gibi ve geniş katılımlı olmayacağından daha ziyade boş geçen kış günleri değerlendirilmiş olmaktadır.

 

 

 

HIZIR NEBİ, HIZIR ALEYHİSSELAM, HIDIRELLEZ

 

Hızır, Tanrı tarafından kendisine ledün ilmi verilen, kimilerine göre nebi, kimilerine göre ise ermiş bir velidir. Abı hayat suyundan içmiş ve ölümsüzlük bahşedilmiş. Hızır karada ve İlyas ise denizlerde aynı misyonuyla karşımıza çıkarlar.

Hızır’ın iki büyük vasfı vardır:

    1. Hızır, uğurun, bolluğun ve bereketin sembolüdür.
    2. Hızır, üreticinin, çiftçinin, çalışan, emek sarf eden kişilerin, çalışırken darda kalmışların yardımcısı, kurtarıcısıdır.

 

Yaptığı her iş iyilikten ibarettir. Arapça bazir, yani yeşil demektir. Elini dokunduğu her şey yeşile bürünürmüş. Buhari, “Hızır, bir posta otursa çimene dönermiş” der. Yeşil renk Hızır’ın dokunuşunun işaretidir.  Onun için “Hızır eli dokunmamış” denilir. Her iki cihanda yaşadığına inanılan Hızır, zaman zaman dünyaya gelip halkın arasına katılır. Darda olanların yardımına koşar ve doğaya yeniden can ve düzen verir. Onun, darda kalanların imdadına yetişmesi inancı “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.”  Sözüyle dile getirilir.

 

Hızır, kainatın remzi olan 40 Erenler Meclisinde makam postu olan zattır. Alev saçlıdır ve gökte uçar. Denizlerde yeşil bir kraliçe üstünde bir balık olur yüzer. Musa ile tur dağında buluşur, ona iki denizin buluştuğu yeri tarif edecektir. İki deniz, Akdeniz ile Kızıl deniz olabileceği gibi, Ak denizle Kara deniz de olabilir. İlmi ledün sahibi Hızır için Musa’ya işaret verilmiştir. Ancak Musa, söz verdiği halde sözünü tutamaz, gereken sabrı gösteremez ve Hızır ilkinde, bindikleri gemiyi delerek batırır, ikincisinde, oynayan çocuğu öldürür, üçüncüsünde sadaka istedikleri şehrin halkı kendilerini kovduğu halde şehrin yıkılan duvarlarını tamir eder. Batırılan gemi, Musa’nın dünyevi gözle yerini tayin edemediği Mecmaül bahreyn, iki ayrı su gibi dünya ile mananın bir birine kavuştuğu makamı ifade eder. Ölmüş balığın canlanıp varlık denizine dalması ve oynarken öldürülen çocuk, ölüm ve hayat ekseninde ölüme mahkum maddi dünyayı anlatır. Yıkılan duvarın tamir edilmesi, insandaki kötülük meylinin yok edilebileceğini, kötülüğe karşı iyilikle mukabelenin kini, nefreti ortadan kaldıran tılsımı ifade eder.  Musa ile Hızır anlaşamazlar ve yolları ayrılır.

 

Hızır, boz atıyla süratle imdada yetişen, ak saçlı, ak sakallı, yeşil eli olan, orta ve yüzük parmakları yapışık, yaşlı bir ermiş motifiyle Türklerce bilinir. Dondan dona girer. Yeri geldiğinde insanları sorgular, yeri geldiğinde onları ödüllendirir, onurlandırır. Bazen de  ipuçları vererek insanı araştırmaya sevk eder.

 

Yeşili, yani canlanan doğayı temsil ettiği için olacak, ilk baharda, yazın başlangıcı olarak mayısın 6 sı gibiler (Rumi 23 Nisan), dağlarda yüksekçe bir yerde hazırlanmış olan Hızır makamı ziyaret edilir. İnananlar üç gün, beş gün veya yedi gün “Hızır Orucu” tutarlar. Hızır orucu tutmak çok makbul sayılır. Ölmezlik suyun kadeh ile Hızır tarafından sunulması, kadehin yeşile dönüştüğüne işaret olarak ve Musa’ya sabredeceğine yemin verdirmesi de “ant içmek fikri” işlenirken “dolu içmek”. “dolu kadeh sunulması” benzetmelerine baş vurulur. Bu benzetme Göktürklerden beri süregelmektedir. 

 

Alevi Bektaşi şiirlerinde, yeşil bir elin dolu sunmasından bahsedilirken Hızır kastedilir. Yeşil zümrüt kıymetli bir taştır. Türkler buna “su taşı” derler. Ahmet Yesevi’nin sandukası yeşim taşındandır. Aleviler ayinlerde, Hacı Bektaş taşı denilen yeşim taşına benzeyen bir taştan yapılmış kadehler kullanırlar. Erenlerin mezar ve ziyaret yerlerinde yeşil renk hakimiyeti vardır.[56]

 

Hızır gecesi bir kap içine konan yiyecekler evin giriş kapısının iç tarafında avluya konulur. Kabın iç tarafı un ile sıvazlanır ki, Hızır gelmişse beyaz unun yeşil renk almasından belli olur. Kap içindeki yiyeceklerin yerinde olup olmadığı sabah kontrol edilir. Yiyecekler yerinde değilse ve sıvazlanan un yeşile dönmüşse, Hızır uğramış demektir. O ev uğurlu sayılır ve  o yıl uğurlu, bolluk ve bereketli geçecek diye inanılır. Hızırın elinin değdiği undan halva, buğdaydan gavurga, bulgurdan pilov yapılır komşulara dağıtılır.

Bazen evin eşiğine un dökülerek Hızır gelmişse atının ayak izleri aranır. Çıkan izler yorumlanır.

 

Bazen evin önüne yüksekçe bir yere taht yapılır ve üzerine sergiler serilir. Sofra açılır, yemekler bırakılır. Yemeğin yanına ağaç kaşık konulur. Ertesi sabah içinden dualar okunarak bakılır. Yemek yenmişse Hızır uğramış demektir. Ancak bunun gerçek Hızır mı, yoksa hınzır mı olduğu kaşıktaki yeşil izden, tabaktaki yeşil izden veyahut da kaşık ateşe tutulur da yanmazsa, bilinir ki gerçek Hızır uğramıştır. İçinden dualar okunur ama kimseye belli edilmez. Yoksa uğuru, beti, bereketi  kaçar.

 

Dağlarda bir kaya üzerinde el ve ayak biçiminde bir iz varsa, çukur bir yer olduğu için de yeşil yosun tuttuğundan, bu izlerin Hızır Aleyhisselam’a ait olduğu var sayılır. O yer ongunlaşır ve Hızır’ın makamı sıfatıyla ziyaret yeri olarak ziyaret edilir.

Hızır gecesi, özellikle genç kızlar, o akşam yenen yemeklerden bir parçasını kimseye göstermeden bir mendil içinde saklayarak yastığının altına koyar ve uykuya dalar. O gece uykusunda gördüğü rüyada evleneceği erkek kısmet olarak karşısına çıkar.

 

Rüyasında veya düşünde Hızır’ı gören bunu kimseye söylememelidir.  Yoksa tılsım bozulur ve isteği gerçekleşmez.

Hıdırellez’de kırlara çıkılır, piknik yapılır, eğlenilir. Yenen yemeklerden birer parçası kurdun, kuşun, karıncanın ve diğer canlıların payı olarak bırakılır. Bırakılan bu yiyeceklere Hızır mutlaka uğrar ve bereketini artırır ki bütün canlıların rızkı bol olsun.

 

Ölümsüzlüğü yakalamak isteyenler veya bir dileğini doğrudan iletmek isteyenler Hızır gecesi yatağını giriş kapısı önüne sererler. Böylece, Hızır geldiğinde kendisine dokunsun ve tılsım gerçekleşsin ister. Onun dokunuşla uyanacağı için dileğini de doğrudan kendisine iletebilecektir. 

 

 

NEVRUZ BAYRAMI TÖRENLERİ

 

Nevruz Bayramı, Türklerin en eski adetlerindendir. Her yıl Mart ayının 20-21-22 günleri kutlanır. Nevruz, tarımla ve hayvancılıkla uğraşan çiftçi kesimin önem verdiği güven ve ümitler beslediği bir bayramdır. Doğadaki canlanmanın ilk müjdecisi, o yılın bereketli ve uğurlu geçmesi için üretim yılının ilk günü anlamında birlik ve beraberlik duygusuyla coşkulu olarak kutlanır.

 

Bayram kutlamaları için bir hafta öncesinden hazırlıklar başlanır. Her yerde büyük temizlik işleri görülür.  Evin, ağılın, ahırın içi, dışı  ve çevresi tertemiz süpürülür. Varlıklı evin reisi, birkaç koyun ve kuzuyu hakullah olarak toplayıcılara verir. Toplayıcılar genellikle çobanlardan seçilir. Toplayıcılar kapı kapı gezer ve olandan aldıkları koyun ve kuzusunu olmayanlara verirler. Koyun kuzusu olmayan da yiyecek olarak hazırladıkları kömbe, un, bulgur, yağ, tavuk, horoz, v.b. verirler. Böylelikle, çokça koyunu olan pay verir ki döl uğurlu geçsin. Olmayanlara koyun kuzu verilir ki döl bereketli olsun, damızlığı kurutan gada def olsun gitsin, döl devam etsin, sayısı artsın.

 

İkinci günü yaz tohumuna ekinine hazırlık yapılır. Öküzler gaşovlenir, temizlenir. Öküzü olmayan öküz alır, çütü sabanı düzer. Buğday ve arpa kuyuları, haşalar açılır. Bu esnada, fakire fukaraya pişirilen yemekler ikram edilir, guymak, hedik, gavurga yapmaları için pay verilir. Bu gün bir verenin mahsülü yüz kat artar diye inanılırdı. Nevroza katılınca onun uğuru, bolluk ve saadeti, kazasız ve belasız olarak işlerin yolunda gitmesi, mahsulün bol ve bereketli olması itikat edilirdi. Bu duygu ve düşüncelerle üç gün, beş gün veya yedi gün oruç tutulurdu. Birlikte dualar edilerek, sohbetler yapılarak, yenip içilerek her şey hayırlanırdı.  Nevruza katılan fakir fukaranın da gönlü alınırdı. Böylece kimsenin gözü komşunun mahsulünde olmazdı.  Kimse kimseye firavunluk beslemezdi.

 

Ancak günümüzde bütün bu saydıklarımızın çoğunluğu yapılmaz olmuştur. Nevrozun manası değiştirilmiş, amacından uzaklaşılmıştır. Basit bir tören ile “yalnızca ateş üzerinden atlamak” la yetinilmektedir. Oysa Nevruz, baştan sona ruh yüksekliği, emeğin coşkunluğu, toprağa ve insana muhabbetle sevgi ve saygıyla bağlılığı, Allaha olan itikat ve inancı, onun nimetlerine ve bereketine duyulan şükran duyguların en yüksek şekilde ifade olunduğu bir bayramdır.  Şimdi gelin bugünkü bayramlarla kıyaslayın. Aradaki fark nasıldır?

 

Çok eskiden beri tabiatın oynamasını sevinçle ve saadetle karşılayan kimi insanlar, yazın gelişini, havaların iyileşmesini, yeni ekin mevsiminin başlamasını, tabiatın yeniden canlanması, yakınlaşması ile ilgili olarak çeşitli demeler, türküler söyleme, oyunlar oynama v.b. etkinlikler düzenleyegelmişlerdir. Bu etkinlikler ilk zamanlar ilkel bir şekilde ve farklı olarak yapılırken, zamanla birlikte aynı dönem sürecinde ve Nevruz etrafında toplaşılarak yapılmaya başlanmıştır. 

 

Nevroz Bayramını bazıları yanlış olarak Zerdüştlükle, diğerleri ise İslam’la bağdaşmayan bir inanç olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak şunu hemen söyleyelim ki, Nevruz İslamiyet’ten önce de vardı. Ve Türklerin hayatında çok önemli bir yer edinmişti. Türkler İslamiyeti kabul ettiler ama, Nevruzu da bırakmadılar. Çünkü, Nevruz demek bolluk, bereket, kutsiyet, emek, iş, aş, geçim, dostluk, arkadaşlık, insan hayatı demektir. Hangi dinde bunlar yok ki? Hangisini bırakırsınız? Bütün dinler Nevruzu kabul etmişler. Tabidir ki bu kabul edişle birlikte ona kendi ongun remzini vurmuşlardır.

 

Örneğin Zerdüştlük, bu merasimi halkın kafasından çıkartamadığı içindir ki, ona ateşperest rengini vurmuştur. Ateş yakıp üstünden atlamak gibi basit ve anlamsız bir takım etkinlik yönünde saptırmaya çalışmışlardır. Ancak, Nevruzun özünde olan bolluk ve bereketin su kültü ile birlikte güneşi karşılamak, havaların ısınmasını dilemek, kabayeli (poyraz) çağırmak, yağmur duasına çıkmak, döl merasimi yapmak, Çandılbaba törenleri yapmak, Hıdırellezi karşılamak ve daha nice kültürlerle bezenmiş olan Oğuzlara, Türklere özgü bu bayram özünü yitirmeden motifleri korunarak günümüze kadar gelebilmiştir. Bir Oğuz hikayesinden alınan şu kısa mesaj size de anlamlı gelmiyor mu?

 

Oğuz oğlu zagada yaşarken, o yıl kış çetin geçmiş ve umulandan fazla sürmüş. Erzak bitmiş.  Çaresiz kalan oğuz oğlu, yiyecek aramaya çıkar. Dolanır durur bir şey bulamaz. Eli ayağı buz keser. Eve dönmeye karar verir. O esnada bir kurda rast gelir. Kurt ona,

 

Oğuz oğlu bu karda kışta nereden gelirsin?

Yiyecek arıyorum der ve başından geçenleri anlatır. Der ki, öyle ay var ki bol bol yer, içer, giyeriz. Öyle ay var ki açlıktan kırılıp geçeriz. Kurt ona döner;

 

Ey Oğuz oğlu, önündeki çadda (yol ayrımı) seni bir sürü koyun, bir kucak sümbül, bir çuval buğday ve bir el değirmeni seni bekliyor. Onları al obana götür. Koyunu kesip etini ye. Yününden ip yap ve elbise doku, postunu giy ve çarık yap, Sümbülü ek, buğdayı değirmende üğüt undan çörek pişir ye. Yaza çıkarsın. Ancak sana verdiğim emanetlere mukayyet olasın. Koyunu, sümbülü ve buğdayı artırasın. Yaz başında kuzuları elinin içinde saklayıp büyütesin. Sümbülün ve buğdayın denesin torpağa serpip onu alnının teri ile suvarasın. Dediklerimi hayata geçirmezsen yaşamak senin için çok çetin olacak.

 

Oğuz oğlu yol ayrımına gelir. Söylenenler doğru çıkar. Hepsini alıp zagaya getirir. 30 gün çetin geçen kışı çok keyifli olarak geçirir. 30.uncu gün denileni yapar. Yaz başına gelinir. Sürüyü dağa götürüp orada yayar. Sümbülü buğdayı torpağa eker. Gece gündüz onlara gözü gibi bakar. 30.uncu günden sonra artan yiyeceklerden bolca yer içer, çalıp çağırır, oynar. Yiyeceklerden konu komşuya pay verir. Herkes bayram eder.

 

Bu olaydan sonra Oğuzların hayatında yeni bir gün başlamıştır. Her yıl yaz başında aynı şekilde bu günü aziz bilip bayram gibi kutlamaya başlamışlar. Coşkulu etkinlikler düzenlemiş, bolluk ve bereket için Tanrıya şükretmişler. Kışın kazasız belasız geçirilmesi, yaza huzurla varılması, koyun ve kuzunun yaza salamatla çıkması, dölün uğurlu geçirilmesi, delemenin, sütün, etin, yağın, yoğurdun, pendirin bol olması, otun, ekinin bol ve bereketli olması için epik tarzda dualar etmişler, türküler söylemişler, maniler yakmışlar. En temiz ve yeni elbiseler giymek, bayram havasını daha da yükseltirdi. Sevdiklerine hediyeler vermek, büyükleri ziyaret ve ellerini öpmek, onların hal ve hatırlarını sormak, en sevilen yemekler yapmak, kömbe, havla pişirmek  ve bunları konu komşuyla paylaşmak vardı. Genel olarak bakıldığında, Nevruz  insan hayatının esenlik ve şenliği, sağlam ve temizliği, emek, iş, aş, torpağa, doğaya olan sevgi ve muhabbeti, ürünün bolluk ve bereketi, nimetin kutsallığı, birlikte dayanışmayı, yardımlaşmayı, anlayışlı ve hoşgörülü davranmayı simgeler. Çevreyi korumak, doğayı, vatanı ve insanı sevmek bu gün de dünyada takdir edilen değerler değil midir? Atalarımız bu hümanist duygu ve düşünceleri ilk çağlarda ortaya atmışlar ve hayata geçirmişlerdir. Şenlikler, samimi, candan ve seviyelidir. İnsanı torpağı sevmeye, onu aziz bilmeye, kutsal saymaya, torpahtan daha çok ürün almak için bir araya toplanmaya çağıran emekçi halkın yani zehmetkeşin bayramıdır.

 

Halk şamdan yakar. Kömbe pişirir, hediyeler alıp verirler. Büyük ateşler yakılır. Evlerde hayatlarda temizlik yapılır. Bağlar, bahçeler temizlenir düzenlemeler yapılır. Uzayan yan dallar budanır, ağaç dipleri bellenir, su arkları temizlenir, tamir edilir, bağlar sulanır.

 

Çocuklara helva, şeker, leblebi verilir, sevindirilir.  Fındık ve iğde ağacından muncuk nazarlık yapılır, çocukların boynuna asılır. Rengarenk boyanmış boncuklar ve nazarlıklar ineklerin, öküzlerin, koçların boynuzlarına bağlanır.

 

Nevruz bayramı akşam şamdanlar yakılarak sofraya aile üyeleri birlikte otururlar. Bayram çöreklerinden yenilirdi. Akşamları tüfek atmak bayrama debdebe katardı. Türküler söylenir, maniler okunur, aşık oynanırdı. Gece yarılarına kadar süren şenliklerde gavumlar, hısımlar, akrabalar, nişanlılar birbirlerini ziyaret eder, hatircemlikler verirlerdi.  Bütün bunlar eş dost arasında sevgi yaratır, muhabbeti artırır, iyi niyet beslenmesini sağlar, güzel duygular uyandırırdı.

 

Nevruzun birinci günü güneşli geçerse, yaz güzel geçecek demekti. İkinci gün yağmurlu olursa, yaz da yağmurlu geçecektir. Üçüncü ve dördüncü günü havanın nasıl olacağı kışın ve baharın nasıl geçeceğini gösterirdi. Eğer yağmur yağarsa adamlar meydanda toplanır güneşi çağıran nağmeler okurlardı.[57] 

 

 

İNANÇLAR VE ZİYARET YERLERİ

 

Ödek halkı inançlarına düşkün insanlardır. İnançlarını geçmişte özgürce yaşamış ve Anadolu:’ya geldiğinde aynı yaşamını sürdürmeyi ön planda tutmuştur. Ödek’e de inançlarını özgürce yaşamak için gelip yerleşmiştir. Ödek ve civarı inançlarını yaygınca ve özgürce yaşayanların yarattıkları bir çok kutsal mekanlarla doludur. Bunlar içinde düşekler önemli bir yer tutarlar. Daha önce kutsal olmamasına rağmen kutsallığına inanılan bir kişinin kutsamasıyla oluşan ve daha sonra da adak yeri özelliği kazanan bu yerler kutsal mekanlar olarak bugüne kadar toplumun inanç hayatı içinde önemli yeri vardır. Ödek Köyünde olduğu kadar Divriği yöresinde de bu tür bir çok yer mevcuttur.

Belli başlı düşekler olarak şunları sıralayabiliriz. : Tekke Baba, Pir Sultan, Hızır'ın İzi, Hz. Ali'nin Atının Ayak İzi, Ali Cevat (Efendi Puvarı), Şemsi Dede, Pur Daş, Göğce ziyaret (Çiftlik göğgedikte), Hıdır İlyas (Hıdırellez), Baydığın (Bahattin).

 

Tekke Baba:

 

Bu ziyaret ve adak yeri Ördek gölü ile Koru arasındadır. Yıkılmış bir türbe şeklindedir. Türbede iki yatır mezarı bulunmaktadır. Yatırlardan biri Battal Gaziye izafeten, diğeri de vasiyeti üzerine buraya gömülmesini isteyen Musa Çınar’ın dedesine aittir. Türbenin karşısında mağaranın önünde Maltepe höyüğü (Gıble höyüğü) bulunmaktadır. Tekkenin ardındaki çayırlıkta Battal Gazi’nin atını otlattığı söylencesi yaygındır.

 

Pİr Sultan :

 

Ağtarladaki köyün mezarlığının batı ucunda yolun hemen altında büyük bir  bir iğde ağacı bulunmaktadır. Bu ağacın gölgesinde iki mezar vardır. Bunlardan birinin Hızır Aleyhisselam’’a ait olduğu inancı yaygındır. Diğer mezar Havlacı Mehmet Uğurlu’ya aittir. Vasiyeti üzerine buraya gömülmüştür. Mehmet Uğurlu bu bölgedeki arazinin sahibidir.

Aslında Hızır Aleyhisselamın mezarı da tıpkı diğer illerde olduğu gibi, sembolik bir mezardır. Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ta asıldığının duyulması üzerine ona olan sevgi ve bağlılık duygusunun bir tezahürü olarak hem onu anmak, unutmamak ve hem de onun ateşlediği inanç meşalesini ilelebet yakmak, fikirlerini canlı tutmak ve kendilerini sık sık ziyaret ederek duygu yakınlığını korumak ve yaşatmak amaçlanmıştır.

Pir Sultan her yıl birkaç defa ziyaret edilir, kurbanlar kesilir, kömbeler dağıtılır, dualar edilir. Burası, baharın gelişi “Nevrozun” kutlanmasından tutun da çocuğu olmayanların dahi dilekte bulunmasına varıncaya kadar akla gelen her türlü müşkülün çözüleceğine, deva bulunacağına inanılan bir dilek yeridir.

 

Bu mezarın başındaki ağaca insanlar dilekte bulunurla ve çeşitli bezler asarlar.

 

HIzIr'In İzİ:

 

Ödek köyünün batısında, köy çıkışında bulunan Pir Sultan Düşeğinin 8-10 metre öncesinde yo kenarında iki tane pur taşı vardır. Bu taşlardan birinin üzerinde Hızır'ın atının ön ayak izi vardır. Ayrıca, Hızır’ın el izi de bulunmaktadır. Pir Sultan’ı ziyaret, yağmur duası ve kabayele karşı gidilirken burası ziyaret edilir ve lokma dağıtılır.

 

EFENDİ PINARI (Alİ Cevat Efendİ PInarI):

 

Ördek gölü ile Tekke arasında bir puvar vardır. Bu puvar Efendi Puvarı diye bilinir. Ali Cevat Efendi köyleri ziyarete gelir ve Ödek Köyü'ne de uğrar. Köyden ayrılırken köylüler onu Ördek Gölü'ne kadar uğurlarlar. Bu arada Ali Cevat Efendi Ördek gölü yakınlarındaki bu çeşme başında durur. Çeşme başında o dinlenirken köylüler ondan hayır dualar etmesini dilerler. O da bu çeşmeye "nazar" ederek dileği yerine getirir. Ali Cevat Efendi "Sıtmaya yakalananlar buraya gelsinler, şifa bulsunlar" diyerek oradaki çeşmeyi (gözeyi) kutsar. Bu olaydan sonra sıtmaya yakalananlar, çeşitli dileklerinin kabul olmasını isteyenler bu düşeğe gelmeye başlarlar.

 

Şemsİ Dede:

 

Ödek’ten Gökçebel (Venk) köyüne giderken, Yılanlı mevki aşıldıktan sonra Dolu  puvara varılır. Bu puvar geçilip de Gömeriye aşılacağı belde bulunan iki ulu armut ağacı bulunur. Armut Ağacının dibinde de Şemşi Dede’nin olduğuna inanılan bir yatır vardır. Burasının kutsal bir yer olduğuna inanılmakta ve buraya niyaz edilmektedir. Armut Ağacına dilekte bulunanlar bez parçası, mendil, dolak, mahrama, yazma, v.b. bir eşyasını bağlarlar.  Şemsi Dede’nin Ermiş bir askeri komutan (Akıncı) olduğu ve şehit düştüğünde olduğu yere gömülmesini arzu ettiği için buraya gömüldüğü yolunda rivayetler vardır.

 

KarIncalIk KayasI:

 

Karıncalık Kayası Gömeri yöresinde, dağın alt yamacında büyükçe bir kaya olarak tanımlanıyor. Bu kayanın altından ince bir su çıkar. Bu gözeye Gömüpınarı (Gömüpuvarı) denilmektedir ve genelde ilkbahar aylarında ziyaret edilir çünkü yaza doğru gözenin suyu kurumaktadır. Bu suyun karıncalık hastalığına iyi geldiği yönünde bir inanış mevcuttur. Bir iddiaya göre buraya Çarşamba günleri, sabah vaktinde aç iken gidilir. Gözenin yatağına çiğ yumurta gömülür ve gözeden çıkan su karıncalık olan yerlere sürüldüğünde iyi geldiği söyleniyor. [58][59]

 

 

AlIç AğacI:

 

Gökçebel yolu üzerinde bulunan ulu bir alıç ağacıdır. Kavun alıcı türünden meyveler veren bu ağacın kutsal olduğuna inanılıyor. Köylülerin buraya da niyaz ettikleri ve dilekte bulundukları bilinmektedir.

 

PUR DAŞ :

 

Ödek köyünün doğudan girişinde yol üstünde bulunan pur daşlardır. Bu taşlar kutsal sayılır. Yolculuğa çıkanlar, genelde buradan köyden ayrılırlar. Burada vedalaşma olur. Yolculuğun rahat geçmesi ve selametle varılması için bu taşa niyaz edilir. 

 

HIDIRELLEZ:

 

Konakgörmezde Hıdırellez dağının tepesinde bulunan bir yatırdır. Hıdır veya Hızır muhtemelen burada yatmaktadır. Buradan alemi gözlemekte ve izlemektedir. Yardıma buradan koşmaktadır. Hıdırelleze adanan kurbanlar burada kesilmekte, pişirilen lokmalar burada dağıtılmaktadır.

 

 

GÖĞGEDİK:

 

Göğgedikte bulunan bir alıç ağacı dibindeki kabirdir. Muhtemelen burada bir ermiş akıncı beyi yatmaktadır. Ağaç dallarına adak adayanlar bez bağlarlar, dua eder dilekte bulunurlar.

 

 

CEM TÖRENLERİ

 

    

SAMAH:

 

 

Semahlardaki dönüşler hem kendi ekseni etrafında ve hem de bir merkez etrafında dönülerek oynanır. Tıp ki, evrende dünyanın ve diğer yıldızların hareketi gibidir. Bu ikisi arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Samahlar genellikle dini ayinlerde, cemlerde dönülür. Günümüzde gençlerin düğünlerde, kutlamalarda, barlarda ve müzikhollerde samah döndüklerine tanık olmaktayız[60]

.

Kaynak: Cem Ersever, Alevilerde Samah,

 

ABDAL MUSA-HIDIRELLEZ-PİR SULTAN-KABA YELİ KARŞILAMA-YAĞMUR DUASI-NEVRUZ-AY VE GÜNEŞ TUTULMASI- TÖRENİ ORTAK UYGULAMA

 

Törenler için gerekli olacak malzemeler hakullah olarak ÇANDILBABA diye adlandırılan görevlilerce toplanır. Hakullah, Alevilikte inananların Hak Muhammed Ali için, mürşidine, dede veya babaya veya hayır amaçlı toplayıcılara verilen hakkı huzurdur. Dilencilere verilenler bu kategoriye girmezler. Onlar yalnızca sadakadır.

 Çandılbabaya seçilenler ağzı iyi laf edenler, uyanıklar ve beceriklilerden oluşur. Bunlar kapı kapı dolaşarak ihtiyaç duyulan malzemeyi manilerle türkülerle, espriler yaparak gönül rızasıyla toplarlar.

 

Çandılbaba ne ister,

Kaşık kaşık yağ ister,

Verenin bir oğulu ola,

Vermeyenin bir kel kızı ola.

 

Çandılbaba ne ister,

Üç beş tas bulgur ister,

Verenin bir oğulu ola,

Vermeyenin bir kel kızı ola.

 

Çandılbaba ne ister,

Bir çarpım ekmek ister,

Verenin bir oğulu ola,

Vermeyenin bir kel kızı ola.

 

Bu maniyi duyup ta vermeyen çıkmaz herhalde. Çandılbabaya yardım edenler dilerlerse kömbe, tavuk, horoz, oğlak, kurban vererek katkılarını artırabilirler.

Baharın gelmesi için karların erimesi gerekir. Bunun içinse lodos esmesi lazımdır. Lodosun esmesi gecikti mi arkasından kıtlık geleceği bilinir. Onun için “kaba yeli karşılama törenleri” yapılır.  Kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. İki sel taş birbirine vurularak sesin kuvvetlenerek göğe ağması ve bu suretle duyulması sağlanır. Aslında bu inanç Orta Asya kültüründen gelmektedir. Türklerin ve Moğulların taşları tanrı saydıkları günlerden kalma bir adettir. O tarihlerde 1”Yağmur Taşları” vardı. Onunla istenildiği zaman yağmur yağdırırlardı. Hala insanlarımız sembolik küçük taşlarla yağmur duasına Müslüman olarak çıkmaktadırlar.[61]

Güneş ve ay tutulunca da trompet, davul, zil, teneke, taş, v.b. çalmak, daha sonraki yüzyıllarda silah atmak, ay ve güneşi kurtarmak için Müslümanların olağan olarak yaptıkları davranışlardır.  Kaba yeli karşılama için dolaşılırken ve tören devamınca şu dizeler söylenir:

 

Es kaba yelim es,

Beni gavurun kapısından kes.

 

 

 

EVLENME VE DÜĞÜN TÖRENLERİ

 

KIZ GÖRME -KIZ BEĞENME:

 

Köy hayatında erkek aktif, kız ise pasif roldedir. Aktif olanın önce davranması ve ilk adımı atması esastır. Bu sebeple erkek öncelikle kızı görüp beğenmek durumundadır. Kızın çıkıp ta evleneceği erkeği aramaya gitmesi ve beğenmesi mümkün değildir. Bunun istisnaları olabilir, fakat yaygın değildir. Bazen erkek ve kız, karşılıklı olarak birbirlerini aynı anda gördüklerinde yüreklerinde kabarma, bakışlarında bir elektriklenme ve edalarında olumlu etkilenmeler olabilir. Buna yıldırım aşkı da denir. En makbül olanı da budur. Oğlan kızı veya kız oğlanı görür ve bir birine vurulurlar. Araya aracılar girer ve hayır iş düğünle noktalanır.

 

Evlenme çağı, köy hayatında biraz erken olmaktadır. Bunun ekonomik, sosyal, eğitsel, kültürel, yaş, cinsel ve ila bir çok boyutu vardır. Kendini evlenmek için her yönden hazır hisseden delikanlı bunu en yakın olduğu arkadaşına, kız kardeşine, anasına, duruma göre babasına doğrudan açar. Yahut, çoğu kez olduğu gibi, evlenme isteği dolaylı olarak yakınlarına ima edilir. Hal ve hareketleriyle, davranışıyla, tıraş olması, temiz ve yeni elbiseler giyilmesi, güzel kokular sürünmesi, neşeli olma ve aşk türküleri söylenmesi, şiirler okuması, gibi olumlu belirtiler verilir. Bazen de kapıları sertçe vurarak kapatmak, çalım atmak, uykularını kaçırmak, iş yapmamak, çalışma isteği olmamak, yemeden içmeden kesilmesi, dalgınlık, sakarlıkların artması, sayıklama, hüzünlenme, mutsuzluk v.b. olumsuz belirtiler evlenme çağına gelmiş olan gencin gösterdiği davranış biçimleridir.

 

Okul, Köy çeşmesi, köy düğünleri, nişan törenleri, bayramlar, eş dost ziyaretleri,  cadde ve sokaklar gibi yerler tesadüfen kız görülen ve beğenilen yerlerdir. Eğer bu tür yerlerde rastlantıyla bir beğeni olmamışsa, her şey bitmiş değildir. Bunlara ek olarak, eş dostun canı sağ olsun, onların sayesinde  zaman, zemin ve fırsatlar yaratılır. Çoğu kez, ya kız beğenmezse düşüncesiyle, kıza hiç haber verilmeden oğlanın onu görmesi için bir plan yapılır. Bir bahaneyle oğlanla kız karşılaştırılır. Bunun için en uygun yer, kızın komşularından birinin evidir. Ateş alma, bir şey alma, bir sorma, çeyiz bakma, çeyiz örneği alma, v.b. sudan sebeplerle kız komşusunun evine çağrılır. Oğlan da daha önceden o eve misafir gelmiş olur. O tesadüfte bir birlerini görürler. Elektriklenme olmuşsa iş tamamdır. İşlem de tamam olacaktır. Kız isteme aşamasına geçilir. Elektriklenme olmamışsa herkes kendi yoluna gider.

 

Bazen de, kıza haber verilir. Kız da eğer ilgi duyuyorsa ve istiyorsa, bilinçli olarak hazırlanır ve gelir. Oğlan gibi kız da birbirlerini alıcı gözle süzerler. İsterlerse, ayrıntılı olarak konuşurlar. Her iki taraf şartlarını ortaya koyar. Bir birlerini beğenirlerse, kız isteme aşamasına geçilir. Anlaşma olmazsa herkes kendi yoluna gider.

 

Ödek Köyü adetlerinde oğlan kızı, kız da oğlanı daha önce görmemişse mutlaka görmesi sağlanır. Görmeden kız istenmesi hemen hemen hiç olmamıştır. Başka köylerde ve yörelerde görücü usulüyle de kız istemeler olmaktadır. Burada işin esası olan yuva kuracak iki gencin birbirlerini görmesi en doğal haklarıdır. Bu haktan yoksun olarak birbirlerini istemeleri ancak vekil tayin ettikleri görücüler vasıtasıyla olmaktadır. Görücü usulüyle kız istemeler ve mutluluğu yakalama işi tamamen şansa kalmıştır.

 

Kız beğenmelerde, kıza haber edilirken  eğer kız diler ve isterse, kız annesine de bilgi verilir. Başka kimseye bilgi verilmez ve bu işler gizlilik içinde kalır. Çünkü, kızın adı çıkar. “Kızın adı çıkıncaya, canı çıksın daha iyidir” derler. Kızın başka isteyenleri varsa veya olacaksa, akıllarına bir kötülük düşmesin diye gizliliğe riayet edilir.  

 

Kız görme gerçekleşmiş ve beğenme olmuşsa, bundan sonraki aşama kız istemedir. Ancak kız isteme o kadar da basit değildir. Yolu yordamı, soru sordamı vardır. Bunları da bir bir görelim. Yoksa hayır işimiz hayra varmaz.

 

KIZ EVİNE HABER GÖNDERME 

 

Oğlan kızı beğenince iş hemen onun soyunu sopunu araştırmaya gelir. Kızın anası, babası, kardeşleri, diğer yakınları araştırılır. Herhangi bir olumsuzluk yoksa, kızın evlenme konusundaki düşüncesi öğrenilir. Ya kıza doğrudan sorularak fikri öğrenilir, ya da yengesi, kız kardeşi, komşu yengesi, yakın kız arkadaşı vasıtasıyla kızın oğlan hakkındaki evlenme kararı öğrenilir. Bu husus oldukça gizli tutulur. Oğlan kızın fikrini öğrense bile bunu açıkça kendi ailesine söylemez. Bu erkeklik onurudur. Bu sırrı saklamayan erkeğe erkek denmez. Kızın sırrı, kendisi kadar oğlan açısından da bu bağlamda çok mühimdir. Yoksa, sonu kötü olur. Kızın fikri varsa, bunu hiç bilmiyormuş gibi, oğlan anası kızın anasını ziyarete gider. Oğlanın kızı gördüğü ve beğendiği söylenir. Evlenmek yuva kurmak niyetinde olduğu belirtilir. Annesinin fikri öğrenilir. Annesinin de fikri öğrenildikten sonra, sıra haber göndermeye gelir.

 

Sanki hiç daha önce konuşulmamış gibi, oğlan anası bir bahaneyle kız evine gider. Kızı oğluna istemek niyetinde olduklarını söyler. Biraz da kızın yakınlarının kardeşlerinin, halasının, bibisinin bir fikri var mı diye ağızları aranır. Şimdi bu aşamada durum biraz daha resmileşir. Bir akşam dünür heyeti geleceği haberi verilir. Müsait olup olmadıkları sorulur. Kız anası ağırdan alır. Ya hiç konuşmaz, ya da “ben bilmem, gişim bilir” der. Bu cevap o kadar önemli değildir. Dünür için yaklaşık bir gün belirlenir. Yahut oğlan tarafına bırakılır. Gelmeyin diye, nezaketen denmez. Çünkü, kız anası karar makamı değildir. Oğlan anası kız anası evine bir ataş salar gelir.  Artık kızın babasının haberdar edilmesi sırası gelmiştir. Alıştıra alıştıra kızın babasına anlatılması görevi kızın anasına düşer.

 

Kızın babasının neşeli olduğu bir an kollanır ve konu yeri ve zamanı gelmişse kendisine açılır. Kızın artık büyüdüğü ve yuvadan uçmasının sırası geldiği belirtilerek isterlerinin çıktığı haberi verilir. Babası kızının evlilik yapmasına ses etmemişse, bu sefer kimin talip olduğu fısıldanır. Buna da bir ses etmemişse dünürcülerin akşama geleceği haber edilir. Bir itiraz yoksa, kız anası oğlan anasına “gelsinler” mesajını verir. Kız görmeden başlayarak konuşmalar hep nezaketle geçmelidir. Kızı kendi kızları gibi koruyarak ziyaretler yapılır. Ona bir leke gelmemesi için saygıda asla kusur edilmez. Çünkü, balta kütüktedir. Yani, “kız evi naz evidir” ve kız bir ürkek güvercin gibidir, gelin olup oğlan evine ininceye kadar, korkutulur, incitilecek olsa, her aşamada vaz geçip geri dönebilir. Kızı olumsuz etkileyecek her şeyden sakınmak lazımdır. 

 

Kız evi naz evidir ya. Bu naz o kadar fazla olur ki “Eteğindeki taşları dökmüyorlar.” Söyleminde olduğu gibi, gelin veya gelmeyin gibisinden bir haber çıkmayabilir. Eğer kız evi, dünür gelinmesine razılık vermiyorsa ve kızın fikri de varsa, kız anasını ve atasını razı etmek için kız tarafı ailesinden hatırlı biri devreye sokulur. Onun aileyi razı etmesi beklenir. Alınacak neticeye göre hareket edilir.

 

Biz gene hayırlı işimizin hayıra vardığını farz ederek “dünürcüler gelsin” haberi üzerine hareket edelim. Görelim ne olacak?

 

 

KÜÇÜK ELÇİLER:

 

Oğlan tarafı, kız istemek için 3 kere dünürcü heyetiyle kız evine gitmek hakkı vardır. Ancak, bu aşamaya gelmeden evvel, adet olduğu üzere, iki kadın yarı resmi olarak ve mutlaka gündüzleyin küçük bir heyet oluşturarak kız evine giderler. Bu küçük heyette oğlan anası ve aileden ağzı laf yapan yaşlı ve hürmetli bir kadını bulunur. Bu resmi dünürcü heyeti için bir başlangıç ve açılıştır. Niyetlerinde ciddi olduğunu göstermek açısından önemlidir de. Dünürcü heyeti kızın yüreğindeki düşüncesini bilirler ama belli etmezler. Elçi olduklarını söylerler. Fazla konuşup pot kırmazlar. Önlerine konulan çay, kahve neyse içmezler. Yiyecek genelde konmaz, konsa bile yemezler. Eğer yer veya içerlerse, kız tarafını hafife almış olurlar. Bu nazik bir testtir. Onun için böyle bir göreve yaşlı, akıllı ve tecrübeli kadınlar görevlendirilirler. Testten manasıyla geçilmezse ip orada kopar. Dikkatli ve ağırbaşlı olmak gerekir.

Elçilerden en yaşlısı şöyle diyerek söze başlar:

“Biz sizden bir gavumluk umuyoruz.”

“Kız ağacı, goz ağacı, her gelen bir taş atar”,

“Kız yükü, duz yükü.”

 

Kızın atası öyle hemen razılığa gelmez, Onları şöyle cevaplar:

Kız kapısı, şah kapısı. Bir kızla, anası ile, yakın gavum ve akrabalarımla bir konuşam, danışam. Sonra size fikrimizi bildiririz., derler.

 

Küçük dünürcü heyetin görevi burada bitmiştir. Evlerine dönerler. Gelecek haberi beklerler. Bundan sonrası büyüklerin, ağsaçlı, ağsakkallı ağır dünürcü heyetin görevidir.

 

 

DÜNÜRCÜ HEYETİ:

 

Oğlan atası evine, amcası, dayısı, başka uygun görülen gavumları davet edilir. Toplanan kabine durumu görüşür. Dünür gidip gitmemeye, gidilecekse kimlerin gideceğine karar verirler. Oğlan anası, kızın anasına haber verir ki “şu günü akşamı size dünürlüğe geleceğiz.” 

 

Kız anası da ev halkını bundan haberdar eder. Kızın gönlü varsa en güzel kıyafetini giyer, süslenir. Kızın atası da niyetleri iyi ise üst başlarına çeki düzen verirler. Yakın akraba ve gavumları eve çağırırlar. Kız tarafı kendi arasında durumu görüşür. Kızın fikrini almak için kızın anası, bacısı veya yengesi kızın yanına giderek, “akşama dünürcüler gelecek, senin fikrin ne gönlün var mıdır?” diye sorar. Bu vakit kızın babası onlara gözükmez ama, seslerini duyacağı bir mesafede onların konuşmasını ve özellikle kızın cevabını kulaklarıyla duymak ister. Kız yüreğindeki fikrini açıkça söyler. Gönlü varsa, ayıp kaçmasın diye “evet” , “istiyorum” demez. Daha saygın ifadeyle “babam anam bilir” der. Kızın öz fikri öğrenildikten sonra iş kolaylaşır.

 

Dünürcüler akşam karanlıkla beraber gelirler. Hal hatır sorulup suval eylenir. Uzun uzun sohbet edilir. Hemen kız konusuna girilmez. Nabız yoklanır. Kız atasının gerçek fikri, niyetleri kestirilmeye çalışılır. Bu da onların hal ve hareketleri, konuşmaları, gelen heyete karşı tavırlarından belli olur. Eğer iyi niyetler besleniyorsa, dünürcü heyeti baş köşeye buyur edilir. Rahat ettirilmeye çalışılır. Sırtına, ayağının altına yastıklar konulur. Kız tarafı fikirlerini belli etmemeye özen gösterir. Oğlan tarafı dünürcüler ise konuya girmek için zaman kollar. Konuya damdan düşer gibi girilmez. Bu iş tecrübe ister, örf ve adetleri bilmek gerekir. Kız tarafını fazla sıkıştırmaya gelmez. İşi kestirip attırmamak için alttan alınır. Yavaş ve emin adımlarla fırsat yakalanmaya çalışılır. Burada acelecilik bir fayda sağlamaz. Yoksa bir çuval incir berbat olur. Onun için dünürcü heyeti oluşturulurken yaşlı başlı, akıllı, hoş sohbetli, örf ve adetleri iyi bilen, hatırlı saygılı, tecrübeli akrabalar seçilirler. Kız tarafı, böyle bir ortamda tam bir sinir savaşı verir. Hem ağırdan alarak hata yapmamaya, misafire saygıda da kusur etmemeye özen gösterir. Hem de muhabbet olsun diye ve daha sonraları da bir vesile eline koz geçirmek için oğlan tarafının ağırbaşlılığı tartılır, test edilir. Kız tarafı nazlı davranır. Dünürcülerin davranışlarından kendilerine verilen önem ve değeri çıkarsamaya çalışır. 

 

Uzayan sohbet esnasında fırsatı yakalayabilen dünürcü başı, konuya şöyle girer:

 

“Gelelim esas meseleye. Kız olanın isteri de olur. Elması olan ağaç taşlanır. Dalda bir alma var, herkes taş atar, kısmet düşürenin olur. Sebepsiz de dost eline varılmaz. Sebebi ziyaretimiz, Allahın emri peygamberin kavli ile oğlumuz  filan için kızınıza dünürüz.” Der.

 

Eğer kız tarafının rızası yoksa, daha baştan oğlan tarafına haber gönderilir.

 

“Size verilecek kızımız yoktur. Boşuna gelmeyin.” Denilir. Bu söz sonuna kadar değişmez. Hepsi ağız birliği etmişçesine aynı cümleyi tekrar ederler.

 

Eğer ki razıdırlar ise örf ve adete göre, ilk dünürde kız verilmeyeceği için kısa ve öz olarak şöyle söylerler:

 

“ Danışacağım fikirleşeceğim yerler var. Sonuç alınca kararı size bildiririm. Şimdi bu konuyu bir kenara bırakalım, sizler konuğumsunuz. Keyfinize bakın.” Der. Yahut da kısaca “İkileyin” denir.

 

Dünürcüler fazla üstelemezler. Dedik ya “Kız evi naz evi.” Eğer dilerlerse ikram edilen çayı, kahveyi içerler. İkram bitince kalkıp evlerine dönerler.

 

Aradan bir süre geçince kız tarafından bir haber gelmesi beklenir. Kız tarafının rızası olsa da olmasa da genelde haber gönderilmez. Saf olan haber gelecek diye bekler durur. Oysa, balta kütükte. Kız tarafı kılını oynatmaz. Nazlı davranır. Hareket her zamanki gibi oğlan tarafına düşer. Oğlan tarafının gidip haberi kaynağından alması gerekir. Kız anasına haber gönderilir. “Şu günü dünürcüler gelecekler, bilginiz olsun.” Denilir.

 

Dünürcü heyeti yine oğlan evinde toplanır ve kısa bir durum değerlendirmesi yapıldıktan sonra kararlaştırıldığı üzere kız evine gidilir. Yine uzun uzun sohbet,hal hatırdan sonra fırsatı yakalayan dünürcü başı söze başlar:

 

“Sebepsiz dost bağına girilmez. Bağdaki güzel kızınız için Allahın Emri, Peygamberin Kavli ile dünürcüyüz. Sizden bir cevap beklemedeyiz. Mümkünse bu cevabı bugün verin.” Denir.

Kız tarafının razılığı var ise “dünürü bir başka güne  yenileyin” diyerek söz kesmeyi başka bir güne bırakır. Kız tarafının razılığı yoksa, “Size verilecek kızımız yoktur.” Denilerek kestirilip atılır. Her halükarda dünürcü heyeti evlerine dönerler. Ama bu defa ya umutlu olarak sevinçle ya da umudu kalmayarak biraz müteessirle.

 

 

SÖZ KESME:

 

Kızın oğlana gitmek fikri varsa bunu en iyi kızın bacısı, yengesi, halası, bibisi veya anası sorarak onun öz fikrini öğrenir. Kızın anası durumu kızın babasına azıcık çımşıtır. Baba razı olsun, yoksa işler sarpa saracak. Dünürcüler geldiğinde celallenmesin, işi bozmasın. Ya kız tarafından bir kadın oğlanın anasına haber salar ki, dünür gelebilirler. Oğlan tarafından bir kadın kız tarafı ile görüşerek son defa dünür gidilecek günü kararlaştırırlar. Kızın anası ev halkına kimlerin ne zaman dünür geleceğini bildirir.

 

Oğlan tarafının Dünürcüler oğlan evinde toplanarak bir kez daha kendi aralarında konuşup anlaşırlar. Kimler dünürcü gidecek, kimler söz kesme törenine davet edilecek kararlaştırılır. Haberler salınır, davet yollanır. Dünürcüler akşam yemeğinden önce kız evinde olacak şekilde yola koyulurlar.

 

Kız evi bu defa hazırlıklı olur. Konu komşusundan, akrabasından ileri gelenleri, özellikle yaşlı ve sözü geçenleri davet ederler.

 

Oğlanın dünürcüleri bu defa kapıda makbül karşılanır. İçeri buyur edilir. Baş köşeye geçirtilerek rahat etmeleri, kendilerini mutlu hissetmeleri sağlanır.

 

Kızın isteği varsa sesi şarkı söyler gibi nağmeli çıkar. Yürüyüşü keklik gibi sekerek, uçarak olur. Kız bu defa en yeni ve en güzel elbisesini giyer ve süslenir. Kızın gönlü yoksa, somurtur. Kapıları çarpar. Kap kaçak kırar. Kızgınlığını, isteksizliğini eşyaları konuşturarak belli eder.

 

Dünürcüler bir zaman sohbet ederler. Hal hatır sorarlar. Dünürcülerin başı, konuyu söz kesmeye getirir. Şöyle der:

Allahın emri Peygamberin kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz. Bu arzumuzu bugün yineliyoruz. Geçen gelişimizde bizden mühlet istemiştiniz. Şimdi son sözünüz nedir? Der.

 

Kızın babası veya vekili kendi öz rızalık varsa, son kez kıza sormak ve düşüncesini öğrenmek için kızın anasına seslenir:

Hele kız son bir kez daha sorun, gönlü var mı?

 

Kızın anası, bacısı veya yengesi kızın yanına gider ve;

 

-“Seni istiyorlar, oğlanda gönlün var mı?” Diye sorar. Kızın gönlü varsa:

 

“Anam babam bilir”. Der.

 

Bu haberi alan içeri girdiğinde herkesin duyacağı şekilde yüksek sesle kızın sözünü tekrarlar. Bu esnada kızda tekrarlanan kendi sözünü dinler.

 

Kızın olumlu cevabı üzerine babası veya vekili,

 

Ne yapalım. Hak yazdı ise bozmasın, Allah hayır etsin, der.

Oğlanın babası yerinden kalkar, kızın babasının yanına varır ve kucaklaşarak Allah hayırlı eylesin der, bir birlerini kutlarlar. Bunlardan hangisinin yaşı küçük ise, o büyük olanın elini öper başına koyar.

 

Bu başlangıçtan sonra orada bulunan herkes ayağa kalkarak yeni govum olarak tebrike katılırlar. Hemen söz kesme şerbeti hazırlanır. Odadakilere ikram edilir. Bu şerbeti içmek ve hayır dua etmek sevap sayılır. Onun için şerbetten içmek esastır. İçmeyeni makbul saymazlar. Hayır işi istemiyormuş görüntüsü verir.

 

Söz kesme şerbetinden sonra yemek çıkartılır. Yemekle birlikte içki de sunulur.

 

 Sözlü kız baba evinden başka bir yerde asla kalamaz. Bunun bir tek istisnası vardır. Düğünden önce kız dayısını ve amcasını ziyarete gider. Onlarda birer gece kalır. Gönüllerini alır, helalleşir. Onlar da yeğenlerine hediye yaparlar. Onu hoşnut ederek evine uğurlarlar.

 

 

 

 DÜĞÜN TÖRENİ :

 

Düğün törenleri Türk toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Düğünler ilden ile değişiklik gösterdiği gibi, aynı ilde yöreden yöreye göre de çeşitlilik gösterir. Hatta şehirlerde kırsal kesimden daha farklı biçimlerde icra edilir. Biz burada Ödek Köyünde geçmişten günümüze intikal eden düğün törenlerini tanıtmaya çalışacağız.

 

Düğünlerin en belirgin vasfı, davul ve zurnadır. Davulsuz ve zurnasız yapılan düğünler, düğünden sayılmazlar. Davul ve zurna adeta düğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle ki davul ve zurna Türk toplum hayatında eğlencenin, coşkunun, sevincin, mutluluğun dışa vurumunda vaz geçilmez bir araçtır.

 

Davulun sesi uzaktan hoş gelir. Davul vurur dengi dengine. Davul oynamaya, mutlu olmaya, içten gelen sevgisini neşeyle dışa vurmaya can atan aynı duyguyu paylaşanları meydana toplayan bir semboldür. Bir bayrak gibidir. Denk olanları davet eder. Denklik, neşede, duyguda, mutlu olmada, muhabbet duymada, sevgi ve saygıda, sadakatta, ve ila gönülden gelen her konuda bir ve beraber olmak, haldaş olmak, yoldaş olmaktır. Düğün, insanların hayatlarında varabildikleri mutluluğun doruk noktasıdır. Bu noktaya gelmeden evvel geçirilen onca evreler vardır ki, bunları burada anlatmadan geçmek olmaz.

 

Düğün için bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra düğün günü kararlaştırılır. Düğün için konu komşu davet edilir. Hatırlı kişiler, Bayraktar, musahip kardeş, düğürşüler özel olarak okuyuntu ile davet edilirler. Okuyuntu, mendil, havlu, gömlek, çorap, elma, şeker v.b. haliyetlerle birlikte davetiyeyi içerir.

 

Düğünler 3 gün 3 gece devam eder.

İlk gün erkek evinde tören olur. Yemek verilir. İçkiler içilir.

İkinci gün öğlen vakti kız evine, kız üstüne gidilir. Orada bir müddet oynanır. Kız tarafı yemek ikramında bulunur. İçkiler sunulur.

 

Üçüncü günü sabahı kız evden çıkartılır. Erkek evine gidilir. Öğlen erkek evinde yemek verilir. İçkiler sunulur. Akşama da yemek verilir. İçkiler içilir.

Düğün törenlerinde iç içe ardılı şu törenler yapılır:

 

AyakbastI:

 

Düğün alayı erkek evinden çıkar kız evine doğru yol alır. Kız evinin hegemonik (kapsam alanı) alanına girdikten sonra düğün alayının yolu kesilerek durdurulur. Öne çıkan ekibin lideri:

 

“Ayakbastı” der. Düğün alayının kahyası önder gider ve bu tür konuları çözümlemekle görevlidir. Cebinden para çıkartır yolu kesenlere verir. Ayrıca, gençlerin gönlü şen oldun ve hayır işimizde düğünü şereflendirsin ve şenlendirsin diye bir veya iki büyük rakı çıkartır verir.

 

Ayakbastı parasını alan gençler bazen olgunluk gösterisinde bulunurlar. Adet yerini bulsun diye yolu keserler. Hediyeleri alınca veya almadan da;

 

“Aldık kabul ettik” diyerek kestikleri yolu açarak alaya buyur ederler.

 

KapI tutma:

 

Düğün alayı kız evinine yaklaşınca, kız tarafı delikanlıları, kız evinin kapısını içerden kilitlerler. Düğün kahyası kapıyı tutanlara bahşiş para verir. Kapı açılır ve gelen heyet içeri buyur edilir. Bu esnada davul-zurna vurur, halay tutulur. Bir müddet çeşitli oyun havaları eşliğinde oynanır. Kız tarafı kahyası davul-zurnayı bahşiş vererek susturur. Kız evine gelen düğün alayında yer alan düğüncü ve düğürşüler kız tarafı köyün hanelerince paylaşarak evlerine konuk etmeye götürülürler. Ancak kısa süreli ihtiyaç görmeye ve uyumaya misafir evine gidilir. Bütün zaman kız evinde ve düğünün şenlikli olması için etkinliklere katılarak geçirilir.

 

KIna yakma:

 

Kız evinde davul-zurna eşliğinde oyunlar oynanırken kına yakma için hazırlıklar gelinler v kızlar tarafından yapılır. Hazırlık bitince, bir ara davul zurnaya sinyal verilir. Gelin ağlatma havasıyla ekip içeri girer. Gelin bir sandalyeye oturtulmuş, başında rengarenk eşarplar, puşular ve duvaklarla süslenir. Bir tepsi içerisne tabakla konulmuş ve karılmış kına etrafında mumlar yanar vaziyette elden ele gelinin etrafında 3 defa dolaştırılır. Gelinin önünde durulur ve ellerine kınası yakılır. Kına yakma sırasında davul zurna eşliğinde türküler söylenir. Gelinin eline kına yakma bitince kızın babası bir demir para verir. Bu para kızın sağ avucunun içine bereket getirmesi ve tutumlu olması için konulur. Bu uğur parası ölünceye kadar saklanır.

 

 

Ana ketenİ:

 

Anasın kızı üzerinde emeği çoktur. Ne yapılsa ödeşilmez. Kızını gelin eden anaya, onun emeklerine karşılık, “yarım alma, gönül alma” kabilinden  bir başörtüsü veya para, yahut da başka bir hediye takdim olunur. Bunun adı ana ketenidir. Ana keteni sembolik bir hediyedir.

 

 

Bel bağlama, Gardaş yolu:

 

Kız evinden çıkmadan evvel kızın erkek kardeşi tarafından kırmızı renkte bir kurdelayı gelinin beline 3 defa dolaştırılarak, 3cü defasında bağlar. Bu esnada salavat getirilir. İki kardeş bir birlerine helallik ve yol verirler. Kırmızı renkli kurdela kızın sağlam ve bakire olduğunun simgesidir. “Ben kız kardeşimi size el değmemiş, bakire olarak, sağlam teslim ediyorum.”un sembolüdür. Bu esnada yanında bulunan erkek tarafın müsahip veya vekili erkek kardeşe “kardeş yolu” adı altında para veya armağan verir. Verilen para alınabilir. Ancak, uygulamada genellikle para alınır ve gelinin beline sokulur. Yahut da “Aldım kabul ettim.” Denip helalleşilir. Armağan olarak verilenler genelde alınır ve saklanır.

 

 

Gelİn ağlatma:

 

Gelin evden çıkartılacağı zaman, hazırlıklar yapılır. Düğün alayı yola çıkacak duruma gelir. Kız için artık baba evinde son dakikaları kalmıştır. Nihayet davul-zurna “gelin ağlatma” havasıyla içeri girer. Gelin ev halkıyla vedalaşır. Herkesin boynuna sarılarak helalleşir, ağlarlar. Bunu tersi nadir olur. Yani gülerek evinden ayrılana pek rastlanmaz. Olursa muhakkak bir anormallik var demektir. Gelinin vedası bitince ata bindirilmek üzere dışarı çıkılır.

 

Gelin evden çıkartılırken gelinin başı salavatlanır. Gelin davul zurnanın fırgatlı çalınması eşliğinde ata bindirilir. Ata bininceye kadar şu dizeler tekrarlanarak sadalanır söylenir.

 

Kız kınan kutlu ola,

Sağdığın inek sütlü ola,

Kime selam verirsen,

Muhammede salavat.

 

Keven gibi köklü ola,

Keklik gibi cücüklü ola,

Kime selam verirsen,

Muhammede salavat.

 

Gökten indi bir kuzu,

Kanatları kırmızı,

Kime selam verirsen,

Muhammede salavat.

 

Bu şekilde gelin salavatlanarak yola çıkılır. Düğün alayı erkek evine varıncaya ve gelin attan inip eve girinceye kadar salavatlama devam eder.

 

Yolda bazen alay mola verir. Bu esnada davul vurur, zurna çalar. Herkes halka şeklinde halaya katılır, oynar. Düzlük bir yerde mola verilmişse, atlılar cirit oynar.

 

 

 

Yol kesme:

 

Gelin ata binmiş olarak erkek evine giderken atının başı müsahip kardeş tarafından çekilir. Yenge (müsahibin eşi) hemen yanında gider. Gelinin yakın koruması bu ikisi tarafından yapılır. Düğün alayının geçtiği yerlerde kimi delikanlılar düğün alayının yolunu keserek hediye isterler. Bu adettendir. Gelinin uğuruna inanılır. Kimi aldığını saklar, kimi hemen harcar. Bu gönülleşme, helalleşme, kardeşlik, komşuluk, dostluk adına muhabbet olsun diye yapılır. Aslında verilen veya alınan paranın ekonomik olarak fazlaca bir değeri yoktur.

 

 

Gelİnİn attan İndİrİlmesİ:

 

Düğün alayı erkek evi önüne varınca, müsahip kardeş atın başını sıkıca tutar. Yenge de yanına gelince, yardımlaşarak gelin attan indirilir. Bu esnada gelinin kaynanası gelinin başından kuruyemiş döker. Paralar saçar.

 

 

Gelİnİn atInIn alnIna yumurta kIrIlmasI:

 

Gelin attan inince kayın ananın getirip verdiği bir yumurta müsahip tarafından atın alnına vurularak kırılır. Bu ata bir teşekkürdür. Bir kıymet getirmesi karşılığı ona verilen bir hediyedir.

 

Bu sırada kaynana bir kenarda ya bir sıça testi veya bir bardağı kırar ki, gelinin gadası da bu cam parçası gibi dağılsın gitsin.

 

Gelİne BağIş:

 

Gelin attan inince hemen eve girmez. Müsahip biraz nazlı hareket eder. Maksat kardeşine kayınbaba ve kaynanasından biraz mal kopartmaktır. Çevredekiler de buna biraz katkı ve destek sağlarlar. Alkışlayarak daha büyük bir bağışın gönlünden kopması için onları yüreklendirirler. Nihayet beklenen bağış açıklanır. Eğer ki yeterli görülmezse, müsahip itiraz eder. “Biraz çık çık.” Diyerek rayici artırmasını ister. Verilecek hediye gelin ve kocasının olacağı için önemlidir. Şanlarına layık bir bağış yapılır ve alkışlarla gelin eve girmek için eşiğin önüne gelir.

 

Eşİk atlatma:

 

Gelin eşiğin önüne gelince durdurulur. Gelin eşiğe niyaz eder. Bu, evin erkeğine ve büyüklerine itaatin bir sembolüdür. Eşikten geçince bir önüne bir demir parçası atarlar ve buna basması istenir. Demire basan gelinin bu demir gibi sağlam olsun istenir.  

 

 

GelİnlİĞİn kaldIrIlmasI:

 

Eski adetlere göre gelin kayın baba, kayın valide, evin bütün erkeklerine, büyük-küçük fark etmez, karşı açıkça konuşamazdı. Duygu ve düşüncelerini hal diliyle anlatırdı.   Eşine ve diğer kadınlara karşı normal konuşurdu. Buradan önceleri evlenen gelinlerin akıllı ve bilinçli ve örf adetlere bağlı olmasına özen gösterilirdi. Sonraki nesiller buna fazla önem vermemeye başladı. Zaman içinde sulanması ve ortadan büsbütün kalkmasına kadar vardı.

 

Ancak, bazı ailelerde kayın ana ve/veya kayın baba gelinin bir densizlik, boşboğazlık, lakayıtlık yapmayacağına kanaat getirirse, geline bir hediye alarak onu gelinlik etmekten muaf tutabilir.

 

İyi eğitim almış gelin, kaynatasına karşı ölçülülüğü hiçbir zaman elden bırakmaz. Daima bir mesafe koyar. Bu onlara duyulan saygının ve sevginin tezahür eden bir işaretidir. 

 

 

 

GELİN YÜZÜ AÇMA TÖRENİ :

 

3 gün 3 gece devam eden düğünün ertesi günü gelin evi bütün komşuları eve davet eder. Bu törene sadece bayanlar katılır. Bunlara kızın annesi gil de dahildir. Kızın yakınları veya dileyenler geline hediye de getirirler. Yiyecek içecek ikramından sonra gelin ortaya getirilir. Başı puşularla, duvaklarla örtülüdür. Gelinin sağdıcı besmeleyle, dualarla, bazen de türkülerle gelinin etrafında 3 defa dönerek, önünde durur. Gelinin örtüsü kaldırılır. Eline aldığı makas ile gelinin ziliflerini keser. Kesilen zilif emanete alınır ve kızın annesi gelmişse ona, yoksa vekiline teslim edilir. Gelini evlenmemiş genç kızlardan ayıran bu ziliflerdir. Genç kızlarda zilif olmaz.

 

 

KURTUMCALIK :

 

Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve çiftçiliktir. Aslında ikisini birlikte yapmak oldukça zordur. Çünkü, Köye ve tarım alanlarına  yakın yerlerde hayvan beslendiğinden çiftçiliğe oldukça çok zarar verilmektedir. Çiftçiler tarladaki mahsülü yağmur kar yağmaya başlamadan derilmesini bitirince bu büyük başarıyı kutlamak için “kurtumcalık” diye betimlenen sevinci yaşar. Kutlamalar da genellikle kömbe yapılmak, helva pişirmek v.b. küçük çaplı etkinliklerle yapılır. Kurtumcalık yalnızca ekinlerin bitirilmesinde değil, yoncalık tırpanlanması, çayır biçilmesi, buğday ekilmesi, v.b. işlerin bitirilmesinde de yapılır.  İnsanoğlu bir kez daha doğayı yenmenin, ona üstün gelmenin sevincini böyle yaşar.

 

 

ÇATAL ÇAVDAR YOLLAMA :

 

Ekin veya arpa biçilirken ırgat dikkatli ise biçtiği ekin içinde bazı başakların birbirine bitişik, ikiz yapıda olduğunu görür. İkiz veya çatal çavda diye betimlenen bu başağı bulmanın, bulana bir şans getireceğine inanılır. Yine ekini bağlayan bağcı veya ekini harmanda sürerek ezen dövenci de çatal çavdarı fark edip alabilir. İşine dört elle sarılan ve dikkatli davranan insanın bir çavdarla da olsa ödüllendirilmesi olayıdır.

 

Çatal çavdarı bulan bunu kendisine saklayabileceği gibi, uğruna inandığı bu çatal (ikiz) çavdarı çok sevdiği biriyle de paylaşmak isteyebilir. Bu durumda çatal çavdarı ve onun uğurunu bir elçi ile sevdiği kişiye gönderir. Muhatap kişi, bu davranış karşısında çok mütehassıs olur. Çok mutlanır, onurlanır. Çünkü, aslında gizli kalması gereken, Allahın bereketi ve tüm iyiliğini sembolize eden çatal çavdar kendisiyle paylaşılmış ve ona bir değer verilmiştir.

Çatal çavdarı alan kişi, arif ise, bu güzel paylaşımcı davranışı ödüllendirmelidir. Küçük hediyeler, genelde yiyecek veya içilecek olabilir,  gönderilmek suretiyle karşılık verilir.

 

 

KOÇ KATIMI :

 

Köyde hayvancılık bazı haneler tarafından yapılır. Hayvancılık yapan hane sürü sahibi çoban salar. Sürüsü olmayan veya çoban salamayan haneler de davarlarını sürü sahibi hanelere emanet eder. Bunlara “pernek” denir. Davarlarda üreme Ekim-Kasım ayında başlar. Her 25-30 koyuna bir koç, her 20-25 keçiye bir teke hesabıyla sayısal orantılı koçlar belirlenir. Hazirandan sonra koçlar sürüden ayrılır. Koçların koyunları ve koyunların da koçları özlemeleri, yani koçsamaları sağlanır. Aynı şekilde tekeler de koçlarla birlikte yayılır. Yaklaşık 3 ay sürüden ayrı olan koçlar ve tekeler iyice kızışırlar. Ekim ayı sonları ve Kasım ayı başlarında koçlar sürüye katılırlar. Dölleme başlar. Bu olay, doğanın kanunu üremenin başlangıcıdır. Kutsal bir değer ifade eder. Çünkü tabiatın birinci kuralı üremektir. Koç katımları, bu sebeple, özel bir itina ile ve planlanarak yapılır.

 

Koçlar boyalanır. Boyunlarına renkli mendiller bağlanır. Yine boyunlarına çıngırak, keleği, ve kömbeler asılır. Koç katımında çobana sürpriz çeşitli hediyeler, gerek koçun boynuna bağlanmak ve gerekse heybeler içinde sunulur. Koç katımı ve hediyeleri sürü sahibi hane ve pernekler bir biriyle görüşerek yapılır. 

 

DÖL KUTLAMASI :

 

Ekim-Kasım aylarında koç katımıyla başlayan üreme beş ay kadar sonra meyvesini vermeye başlar. Döl tutan koyunlar ve keçiler Nisan ayından itibaren yavrulamaya başlarlar. İşte bu üremenin, çoğalmanın coşkusuyla kömbe, çedeneli kavurga yapılarak çobana sunulur. Döl kutlaması genelde yaylalarda yapılır. Çünkü baharın gelişiyle birlikte yaylaya çıkılır ve sürü yaylada kalmaya başlar.

 

SÜRÜ YIKAMA VE YUĞ KIRKMA :

 

Havaların iyice ısınmasıyla birlikte yağışlar da sona erer. İşte bu esnada, genellikle Haziran-Temmuz aylarında, koyunların ve keçilerin yün ve kılları bir havuz yapılarak sürü bu havuzdan yüzdürülerek geçirilmek suretiyle önce bir güzel yıkanır. Bir veya iki gün sonra da kırpılır. Kırpma için kullanılan alet kırklık ya ada gırhlıktır.  Özel bir makastır. Yuğ yıkama ve kırpma sırasında çalışanlara itina ile bakılır. Onlara kömbe, helva, börekler yapılır. Emeğe duyulan saygı ve minnetin bir ifadesi olarak onlara hediyeler de verilir.

 

 

YUĞ YIKAMA  :

 

Koyunların gırhılması bitince elde edilen yapağılar bir dereye götürülerek dere kenarında yıkanır. Yıkama işini genelde kadınlar imece ederek yaparlar. Yuğ yıkama günü öğlen yemeği çok özel hazırlanır. Kömbeler, börekler pişirilir. Helvalar, haşıllar yapılır.

 

YUĞ TARAMA :

 

Yıkanıp kurutulan yuğ yapağıları evlerde taranır. Bunun için yine imece usulü geçerlidir. Kadınlar genişçe bir salonda toplanır ve yünleri tararlar. Taramada güzel yapağı yünler çeşitlerine ve kullanma amaçlarına göre tasnif edilirler. Örneğin, halı, kilim, keçe, yatak, yorgan, çorap, kazak, eldiven  örme amaçlı sınıflandırılır. Taramadan ortaya çıkan zibilli artıklara “çöpür” denilir. Çöpürler de başka işlerde değerlendirilmek üzere ayrı tutulur. Yuğ tarayan kadınlara en güzel yiyecek ve içecekler ikram edilir. Genelde kömbeler, börekler pişirilir. Helvalar, haşıllar, tatlılar yapılır.

 

DÜĞÜM YOLLAMA :

 

Yün tarama sırasında bu işi dikkatli yapanlar, diğerlerinden farklı oldukları önlerine çıkan fırsatlarla belli olur. Tarağa takılan ve kısa bir an için fark edilirse yakalanabilen tarakta kalmış bir düğümü fark eden bunu alır saklar. Çünkü, bu düğümün uğuruna inanılır. Bu düğüm bolluk ve bereket demektir. Tutumluluğu simgeler.

 

Aslın düğüm, tüy döken koyunun tüylerinin yolunmasının önüne geçmek için çoban tarafından sağlam köklü yününe düğümlenmek suretiyle kurtarılan parçalardır.

 

Düğümü bulan kadın dilerse bunu çok sevdiği birine göndererek bundaki tılsımı onunla paylaşmak isteyebilir. Anadoluda çok yaygın olarak örf ve adetlere de yansıyan bu uygulama, aslında “paylaşımcı zihniyetin” açıkça dışa vurumudur. Tıp ki, “çatal çavdar”da olduğu gibi, güzellikler, zenginlikler, iyilikler paylaşıldıkça artacağına inanılır.  

 

 

 

 MÜSAHİP KARDEŞLİK:

 

Bir çeşit dünya ve ahiret kardeşliğidir. Hem bu dünyada, dünyevi işler sırasında fikir danışma, kader ortaklığı etme ve hem de ahiret için hazırlanmada müsahip kardeşliğin yeri ve önemi çoktur. Müsahip kardeşi olmak için aralarında akrabalık bağı bulunmamak gerekir. Aynı köyden, mahalleden olmalı veya yakın köy veya mahalleden olabilir. Ancak birbirlerini sıkça görebilecekleri ve başları ağrıdığında hemen yetişebilecekleri veya haber alabilecekleri bir uzaklıkta olmalıdır. Aynı sosyal kategoride olmalıdır. Birinin çok zengin ve diğerinin çok fakir olması birinin sosyal dengesini ve psikolojisini bozabilir. Anlaşabilmeleri ve ortaklaşa sorunları paylaşarak aşabilmeleri için fikren ve aklen aynı düzeyde olmalarında yarar vardır. Müsahip kardeşliği akrabalıktan yani kan bağı akrabalıktan bile üstündür. Kan bağıyla bağlı olan kardeşler bıçak bıçağa kavga edebilirler. Müsahip kardeşler asla kavga hatta münakaşa bile edemezler. Müsahip kardeşler arasında müsahibin kızıyla veya oğluyla evlenme yasağı vardır. Müsahip diğer müsahibin karısını kendi kız kardeşinden daha üstün tutar. Müsahiplerin karıları birbirlerine "Çiçi" diye hitap ederler. Çiçi, dünya ve ahiret kız kardeşliğidir. Müsahip kardeşliği kurumu mutlaka bir "Dede" önünde iklar vermek suretiyle vücut bulur. Kişilerin cem törenlerine girebilmeleri için evli olmak ve müsahip kardeşi olmak gereği vardır. Cem törenlerinde veya başka etkinliklerde birine duyulan sevgi ve muhabbeti arttırmanın bir yolu olan müsahip kardeşliği tutma, insanlar arasında birlik ve beraberlik ruhunu da canlı, diri ve ayakta tutar. Müsahibini seçen kişi onunla Dede önüne çıkar ve durumun tescili ile ilanını ister. Dede onları kutsar ve cemdeki ahaliye ilan eder.

 

 

KİRVELİK :

 

Erkek çocukların belli bir yaşa gelmeden, örneğin blu çağından önce sünnet olması gerekir. Sünnet törenleri ya müstakilen veya bir düğün töreniyle birlikte yemekli içkili davullu zurnalı oyunlar eşliğinde icra olunur. Kirve köy veya mahalleden veya çok uzak olmamak kaydıyla yakın köy veya kasabalardan tutulur. Kirve olacak kişi ve onun eşi hatırlı ve onurlu insanlar olmaları gerekir. Kirve seçimi titizlikle yapılır. Biri kirve seçildikten sonra onunla ilişkiler akrabalık ilişkilerinden daha öne çıkar. Akrabalarınla kavga ve münakaşa edebilirsin, ancak kirveyle tartışma bile yapılmaz. Kirvenin kızıyla veya oğluyla evlenilmez. Ona ve onun yakınlarına kötü gözle bakılmaz. Kirvelik bir çeşit dünya kardeşliğidir. İnsanların kan bağıyla veya sıhri (sonradan kız alıp vermeler dolayısıyla) bağla akraba olabilmeleri yanında kirvelik ve müsahip kardeşi tutma yoluyla sosyal ilişkilerini ve çevresini genişletme imkanına sahiptir. Anadolu! da Türkler arasında çok yaygın olan bu kurum örf ve adetlere göre işlemektedir. Kirve seçimi ayrıca bir tören gerektirir. Eş ve dostlarla yenilir içilir. Güzel muhabbetler yapılır. Hemen hemen her kirve tutma töreni veya sünnet törenleri bir başka kirve tutma için de uygun ortamlar yaratır. Yeni kirveliklerin temelleri böylesi etkinliklerde atılır. Erkek çocuk olmadan veya olduktan sonra da kirve tutmak mümkündür. İnsanlar kirve tutacağı kişiyi seçerken onunla az çok bir muhabbetleri olması ve birbirlerine iyi hislerle bakmaları ve bağlanmaları gerekir. Kirve babadan daha üstün tutulur. İnsan babasına karşı bazen bağırır ve ona yanlış yapabilir. Ancak kirveye asla en küçük bir yanlıştan kaçınmak gerekir. Kirve ve baba ikisi aynı anda çağıracak olsa, öncelikle kirveye koşmak gerektiğine inanılır.

 

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

 

KAYNAK KİTAPLAR  :

 

[1] Atatürk, Gazi Mustafa Kemal; 10.Yıl Nutkundan alınan bir bölüm.

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:53

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:122

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:55

[1] Nadas, Muhlis; Türk Dünyasında Tur Kültü,Trovalılar ve Türkler, İnkılâp   Kitabevi s.148

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:14

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.38

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.25

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.49

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:13

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:12

[1] AnaBritannica Ansiklopedisi, Cilt:21, Ana Yay.1990,s.336 Türkmenler maddesi

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:49

[1] Ord.Prof.Dr. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı; Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurum Yay.1988, IV.Cilt I.Bölüm s:172-234

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.39

[1].Mélikoff, İréne Prof.Dr: Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür,2.Bskı Ağustos 1994,s.31

[1] Aydın, Erdoğan; Nasıl Müslüman Olduk?, Öteki Yay.9.Basım,s:12-29

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.47

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:20

[1] Gölpınarlı, Abdülbaki, Ord.Prof.Dr.:Türkiyede Mezhepler ve Tarikatler,Gerçek Tay..İst.1969s.39

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.39

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.40

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.50

[1] Akdağ, Mustafa: Türkiyenin İktisadi ve İçtimadi Tarihi, C.I, s.282

[1] Mélikoff, İréne Prof.Dr: Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür,2.Bskı Ağustos 1994,s.33

[1] Mélikoff, İréne Prof.Dr: Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür,2.Bskı Ağustos 1994,s.103

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.66

[1] Avcıoğlu, Doğan, Türklerin Tarihi,Tekin Yay.1.Cilt c:5,s:2029

[1] Hayat Ansiklopedisi, Doğan Kardeş Yay.,Cilt:5, s:2848 Selçuklu Devleti maddesi

[1] Akdağ, Mustafa, a.g.e., C.I, s.14

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:54

[1] Türk Ansiklopedisi, M.E.B. Yay. Cilt.25, Oğuzlar maddesi.

[1] Grousset, René.:L’Empire des Steppes, Payot, Paris1939, s.219

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.50

[1] Türk Ansiklopedisi, M.E.B. Yay. Cilt.13, Divriği maddesi

[1] Avcıoğlu, Doğan. Türklerin Tarihi, Tekin Yayınları ,Üçüncü Kitap,s.1106

[1] Avcıoğlu, Doğan. Türklerin Tarihi, Tekin Yayınları ,Üçüncü Kitap,s.1137

[1] Sümer, Faruk. Safevi Devletinin Kuruluşunda ve Gelişiminde Anadolu Türkmenlerinin Rolü. S.8

[1] Togan, Zeki Velidi. Yeseviliğe Dair Bazı Yeni Malumat, Köprülü Armağanı, s.525

[1] Ahmet Yesevi, Hikmet, M.E.Y.İstanbul 1995, s.25

[1] Türk Ansiklopedisi, Göçler maddesi, cilt 17, s. 459

1 Azad Nebiyev, Merasimler, Adetler, Algışlar1Azerbaycan, Bakû 1993 s.25

1 Seyirci,Musa; Abdal Musa Sultan, Der Yay.İstanbul 1992, s. 17

1 Köprülü, Fuat; Prof. Dr. ; Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1976 3.Basım .11-180

 1 İslam Ansiklopedisi C. I, s.210-215, Ahmet Yesevi maddesi

1 Milletlerarası Ahmet Yesevi Sempozyumu Bildirileri, Prof.Dr. İrene Melikoff.TC.Kültür Bakanlığı 183, 26-27 Eylül 1991, Ankara 1992.s.62

1Kutsi, Tahir; Dadaloğlu, Toker Yay. 3.Basım, İstanbul 1987, s. 69

1 Milletlerarası Ahmet Yesevi Sempozyumu Bildirileri, Prof.Dr. İrene Melikoff.TC.Kültür Bakanlığı 183, 26-27 Eylül 1991, Ankara 1992.s.62

1 Kutsi, Tahir; Dadaloğlu, Toker Yay. 3.Basım, İstanbul 1987, s. 69

[1] Türk Ansiklopedisi, Cilt 19, Hızır maddesi, s. 216

[1] Ödekköyü Sitesinden alınmıştır.  Böyle bir yerin varlığını ilk kez duyuyoruz.

[1] Aydın, Erdoğan; Nasıl Müslüman Olduk?, Öteki Yay., 9. Basım İstanbul 1995, s. 303

1 Melikof, İrene; Uyur İdik Uyardılar, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları; Cem-Kültür Yay.s.41

1 İlhan Cem Ersever, Alevilerde Samah, Ant Yay.

 

KAYNAK KİŞİLER        :

Kaynak Kişiler:

Müslüm Karşı (Veli)

Adıgüzel Karşı (Mustafa)

Seher Karşı (Halil)

Hasan Karşıgil (Yusuf)

Cuma Karşı (Müslüm)

Mehmet Karşı (Müslüm)

Mahip Gedik (Esef)

Eyüp Karşı (Veli)

Kazım Karşıgil (Halil)

Mihriban Karşıgil (Musa)

Zehra Çiçek (Halil)

Elif Karşı (Adıgüzel)

Sakine Mucuk (Müslüm)

Halil Karşıgil (Kazım)

 

 

 

Hazırlayan: İbrahim Acun

 

 

E-Mail: ibrahimacun@yahoo.com

            ibrahimacun@ttmail.com

 

 

            

KAYNAKÇA

 

[1] Atatürk, Gazi Mustafa Kemal; 10.Yıl Nutkundan alınan bir bölüm.

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:53

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:122

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:55

[1] Nadas, Muhlis; Türk Dünyasında Tur Kültü,Trovalılar ve Türkler, İnkılâp   Kitabevi s.148

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:14

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.38

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.25

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.49

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:13

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:12

[1] AnaBritannica Ansiklopedisi, Cilt:21, Ana Yay.1990,s.336 Türkmenler maddesi

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:49

[1] Ord.Prof.Dr. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı; Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurum Yay.1988, IV.Cilt I.Bölüm s:172-234

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.39

[1].Mélikoff, İréne Prof.Dr: Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür,2.Bskı Ağustos 1994,s.31

[1] Aydın, Erdoğan; Nasıl Müslüman Olduk?, Öteki Yay.9.Basım,s:12-29

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.47

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:20 

[1] Gölpınarlı, Abdülbaki, Ord.Prof.Dr.:Türkiyede Mezhepler ve Tarikatler,Gerçek Tay..İst.1969s.39

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.39

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.40

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.50

[1] Akdağ, Mustafa: Türkiyenin İktisadi ve İçtimadi Tarihi, C.I, s.282

[1] Mélikoff, İréne Prof.Dr: Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür,2.Bskı Ağustos 1994,s.33

[1] Mélikoff, İréne Prof.Dr: Uyur İdik Uyardılar, Cem/Kültür,2.Bskı Ağustos 1994,s.103

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.66

[1] Avcıoğlu, Doğan, Türklerin Tarihi,Tekin Yay.1.Cilt c:5,s:2029

[1] Hayat Ansiklopedisi, Doğan Kardeş Yay.,Cilt:5, s:2848 Selçuklu Devleti maddesi

[1] Akdağ, Mustafa, a.g.e., C.I, s.14 

[1] Kutay, Cemal; Tarihte Türkler-Araplar, Aksoy Yay.1998,2.Basım,s:54

[1] Türk Ansiklopedisi, M.E.B. Yay. Cilt.25, Oğuzlar maddesi.

[1] Grousset, René.:L’Empire des Steppes, Payot, Paris1939, s.219

[1] Yetkin, Çetin:Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yay.Cilt I.,s.50 

[1] Türk Ansiklopedisi, M.E.B. Yay. Cilt.13, Divriği maddesi

[1] Avcıoğlu, Doğan. Türklerin Tarihi, Tekin Yayınları ,Üçüncü Kitap,s.1106 

[1] Avcıoğlu, Doğan. Türklerin Tarihi, Tekin Yayınları ,Üçüncü Kitap,s.1137

[1] Sümer, Faruk. Safevi Devletinin Kuruluşunda ve Gelişiminde Anadolu Türkmenlerinin Rolü. S.8

[1] Togan, Zeki Velidi. Yeseviliğe Dair Bazı Yeni Malumat, Köprülü Armağanı, s.525

[1] Ahmet Yesevi, Hikmet, M.E.Y.İstanbul 1995, s.25

[1] Türk Ansiklopedisi, Göçler maddesi, cilt 17, s. 459

1 Azad Nebiyev, Merasimler, Adetler, Algışlar1Azerbaycan, Bakû 1993 s.25

 

1 Seyirci,Musa; Abdal Musa Sultan, Der Yay.İstanbul 1992, s. 17

1 Köprülü, Fuat; Prof. Dr. ; Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1976 3.Basım .11-180

İslam Ansiklopedisi C. I, s.210-215, Ahmet Yesevi maddesi

 Milletlerarası Ahmet Yesevi Sempozyumu Bildirileri, Prof.Dr. İrene Melikoff.TC.Kültür Bakanlığı 183, 26-27 Eylül 1991, Ankara 1992.s.62

Kutsi, Tahir; Dadaloğlu, Toker Yay. 3.Basım, İstanbul 1987, s. 69

1 Eröz, Mehmet; Doğu Anadolu Hakkında Sosyo Kültürel Bir Araştırma, 


 

 
 E-mail: yonetim@odek-koyu.com
 Bu sayfanın son güncelleme tarihi: 08-03-2012

 bottom